Sabrın Hakikati

Kısa Özet

Konuşmacı, sabrın genellikle “tahammül etmek” ile karıştırıldığını, hâlbuki Kur’an’ın “en güzel sabır”dan bahsettiğini anlatarak başlıyor. Sabrı, kişinin doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru davranışta -içsel ve dışsal ayartıcılara rağmen- dirençli kalabilmesi olarak tanımlıyor; bunun için insanın önce objektif bir bilince (peygamber örnekliği üzerinden) ihtiyaç duyduğunu, nefsin acelecilik ve arzularına karşı sabrın Allah’tan yardım istemekle mümkün olduğunu, insanlara karşı sabrın da onları “anlamak” (onaylamak değil) olduğunu örneklerle (vahşi at, tırnak, Hz. Yusuf kıssası) işliyor. Sohbet, bir şey “olmaya çalışmak” değil, fıtratta zaten var olanı keşfetmek gerektiği vurgusuyla ve dinleyicilerle kısa bir soru-cevap bölümüyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sabır bir yük, bir mecburiyet, bir tahammül değildir; doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru davranışta bilinçli bir şekilde durabilme kararlılığıdır. - Nefse karşı sabır ancak Allah’tan yardım istemekle mümkündür; “nefsine karşı Allah’tan yardım istemeyeni nefis alt eder.” - İnsanlara karşı sabır, onları anlamaktır; anlamak onaylamak, meşru görmek ya da hoş görmek değildir - sadece durumu, mekanizmayı çözümlemektir.

Giriş: Sabır mı, Tahammül mü?

Bugün biraz sınırlı bir anlama indirgenmiş olan sabır kavramını değerlendirmeye çalışacağız. Sabır genellikle tahammül olarak algılanıyor; aklımıza ilk gelen kavram tahammül etmek. Tahammül de aslında bir şeyi taşımaktan geliyor, “hammallık” kelimesi de oradan geliyor. Yani bir şeyi taşımak zorunda olmak gibi, biraz da hoşlanılmayan bir duruma işaret eder. Hâlbuki Kur’an “en güzel sabır”dan bahseder. Yani sabır güzel bir şeydir; tahammül ise yüklenilmek zorunda kalınan bir durum anlamına geldiği için sabır kavramını pek karşılamaz.

Rıza da ayrı bir kavramdır ama sabırla kardeştir diyebiliriz; sabretmek için aynı zamanda rızaya da ihtiyaç vardır. Birbirini tamamlayan, birbirini besleyen kavramlardır. Sabır kelimesi sözlüklerde direnmek, hapsetmek gibi anlamlara gelir. Peki bu kavram bize kavramsal olarak ne anlatmak istiyor? Ben sabır kavramını şöyle tanımlıyorum: kişinin herhangi bir durumda takınması gereken tavrı, hissiyatı, duyguyu ve anlayışı fark ederek, o konuda her şeye rağmen dirençli olabilme durumu.

Yani hayatımızda birçok şey yaşayabiliriz; yaşadığımız şeylere karşı hangi anlayışta olacağım, hangi davranış ve tutumu sergileyeceğim, hangi duygu durumunda olacağım - bu konuda kişinin, eskilerin deyimiyle “sabit kadem” olması, yani olması gereken doğru pozisyonda, doğru düşüncede, doğru anlayışta, doğru hissiyatta ve doğru davranışta sebatkâr olması gerekir. Dışsal ve içsel ayartıcılara karşı direnebilmek; sabrın “direnç” kelimesiyle olan ilişkisi buradan doğuyor. Çünkü sabrı gerçekten yaşayabilmemiz için, bizi bu sabır durumundan alıkoyan şeylerin neler olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Mutlaka bizi alıkoyan şeyler olacaktır; o yüzden sabır, direnç kavramıyla birlikte ele alınmıştır.

Objektif Bilinç ve Peygamberin Örnekliği

Peki bu nasıl tehlikeli bir hâl alabilir? Kişi ne kadar objektif farkındalığa, objektif kendilik idrakine sahipse, o ölçüde sabrı da objektif olur. Kişi objektif bilince ve objektif kendilik algısına sahip oluncaya kadar sübjektiftir. Sübjektifse, o zaman kendinden daha objektif olan peygambere, geçmişte yaşamış kâmil insanlara, bugün varsa ve tanıyorsa daha objektif olduğuna inandığı insanlara kulak vermelidir.

Ben her zaman şunu hatırlatırım: bir peygambere inanmak demek, bir insanın objektif olarak nasıl olduğuna, fıtri hâlde nasıl olduğuna, orijinalitesinin nasıl olduğuna inanmak demektir. Aslında bir peygambere inanmak, bunlara inanmakla aynı zamanda ilgilidir. Yani ben kendimin ne olduğunun farkında değilim; kendi özümün daha objektif bir bilince, bir farkındalığa, bir idrake ihtiyacı var. Bu objektif farkındalık, idrak ve bilinç kimde var, örnek olarak? Peygamberde var. Biz niye peygambere inanıyoruz? Bunun için peygambere inanıyoruz. O zaman peygamberin sabrı benim için bir örnektir; Kur’an’da anlatılan diğer peygamberlerin sabrı da benim için bir örnektir.

“Peygamber sabrı” diye ayrı bir şey yoktur; “fıtri sabır” diye bir şey vardır. Peygamberler bize o sabrı gösteriyorlar, onun örnekliğini bize yansıtıyorlar. Yoksa biz sabrı da, rızayı da, ibadeti de peygamberlere yükleriz. Biz o zaman neye tabi oluruz? Sübjektif benliklerimize tabi oluruz. “O peygamberin sabrı, o peygamberin rıza hâli, o peygamberin dünyaya bakışı, o peygamberin hoşgörüsü, o peygamberin affı, o peygamberin sağduyusu” deriz; peki sana ne kalıyor? Sana da sübjektif benliğinin algısı kalıyor.

Peki biz bu tuzağa düşmeli miyiz? Hayır, asla düşmemeliyiz. Bir insan gerçek anlamda kendi objektif varoluş ve kendilik düzeyine ulaşıncaya kadar objektif bir referansa ihtiyaç duyar. Peygamber fonksiyonu aslında budur: bize objektif bir bilincin, objektif bir varoluşun, objektif bir farkındalığın örnekliğini sunar. Bu yüzden bizim için önemlidir. Yoksa bir insanın peygamber olduğuna inanmak veya inanmamak, bunu sadece tasdik etmek ya da reddetmek üzerinden baktığımızda çok anlamlı olmuyor.

Bir peygambere inanmak, kendi fıtratının ne olduğuna inanmak demektir. Ben, insanın fıtratının peygamberde temsil edilen fıtrat olduğuna inanıyorum; kendi fıtratımın da ondaki fıtratla aynı olduğuna inanıyorum demektir. Onun için bir peygambere inanmak çok kapsamlı bir şeydir. Yoksa birinin peygamber olup olmadığını, elçi olup olmadığını onaylamak veya onaylamamak değildir.

Sabır: Doğru Anlayışta Direnç

Konumuza dönecek olursak: sabır, olması gereken doğru anlayışı, düşünceyi, davranışı ve hissiyatı fark edip, o noktada -o anlayışta- direnebilmektir. Niye dirençle bağlantılı? Çünkü doğru anlayışı bozmaya çalışan içsel ve dışsal faktörler var. Mesela diyelim ki bir işin doğal olarak tamamlanması gereken süre 30 gündür ama senin sübjektif benliğin hemen olmasını istiyor. Veya çocuğunun hemen değişmesini istiyorsun; hâlbuki onun değişimi belki aylar, belki yıllar alabilir. Ama sübjektif benliğin ne yapıyor? Otuz günde olacak şeyin üç günde bitmesini istiyor. O zaman ne yapman gerekir? Direnmen gerekir. Neyde direnmen gerekir? O işin 30 günde biteceği bilincini korumak ve üç günde bitmesini arzu eden benliğin hücumlarına karşı direnmen gerekir.

Direnç, kendi doğal fıtri pozisyonunda kalmaya devam etmektir. Direnç bir çatışma değildir; kendine karşı bir şey de değildir. Direnç, durman gereken pozisyonda durabilme iradesini sürekli kılabilmek, olması gereken pozisyonda durabilme bilincidir. Mesela bir işte elinden geleni yapıyorsun ama bir türlü neticeye varamıyorsun. Nefis ne der? “Yeter artık, ne zaman bir neticeye ulaşacağım?” diye acelecilik eder. Manevi olgunlaşma, farkındalık konusunda da benlik şöyle der: “Bu kadar sohbete gidiyoruz, kitap okuyoruz, şunu yapıyoruz bunu yapıyoruz, bir türlü bir adım atamıyoruz, ben bıraktım.” Ne yapmış oldun? Sabırdan vazgeçtin. Çünkü nefis acelecilik etti.

O yüzden Kur’an’da insanla ilgili anlatılan ifadelerin büyük çoğunluğu fıtri insanı ifade etmez -bu ayrıca tartışılabilecek bir konudur. İnsanla ilgili ifadeler Kur’an’da neden çoğunlukla olumsuz geçer? Kur’an neden “insan acelecidir, insan sabırsızdır, insan inatçıdır, insan tartışmacıdır, insan nankördür, bencildir” der? Aslında bu, mevcut fiilî anlamdaki çoğunluğa işaret eden bir şeydir. Yani şu demektir: insanların çoğu sırât-ı müstakimde değildir. Nerededir? Sırât-ı müstakimin dışındadır. Dolayısıyla onun mahiyetini bilmeye ihtiyacımız var. Nefsi tanımayan ona mağlup olur.

Nefs Terbiyesi ve Vahşi At Benzetmesi

Nefiste acelecilik var, bencillik var; ama hangi nefis bu? Başıboş bırakılmış nefsin mevcut hâli. Nefis doğal hâline, fıtri hâline döndüğünde sana hizmetkâr olur. Amerikan kovboy filmlerinde güzel bir sahnedir: vahşi bir at gelir, kovboy onun sırtına biner, at onu üzerinden atmaya çalışır. On beş yirmi dakika, yarım saat sonra eğer kovboy o atın üzerinde kalmayı becerebilirse, at sakinleşir ve binicisine tabi olur. Biz ise daha nefsin ilk çifte atmasında attan düşüyoruz. Bir de attan düşmekle kalmıyoruz; elimiz dizgine bağlı olduğu için o at bizi sürüklüyor de. Sadece düşmekle kalsak iyi; “düştüm, tekrar kalkayım” desek. Ama düştüğümüzün bile farkında değiliz. O nefis atı bir bizi sırtından atıveriyor, bir de kendisine tabi kılıyor.

İşte sabır kavramı bu yüzden “dinin yarısı sabırdır” denilmesinin altında yatan şeydir. Hayatın her alanında, yaşadığın her süreç içinde, fıtratının gerektirdiği düşüncede, hissiyatta, eylemde ve tutumda sabit kalabilme çabası içinde olmalısın. Sabır budur. Buna karşı içten ve dıştan olumsuz etkiler var; bu hem insanlardan geliyor -insanlar bizi başka şeylere çağırabiliyorlar- hem de içimizde sabra muhalif olan tutumlar var. Dolayısıyla içten ve dıştan gelen çeldiricileri tanımak zorundayız. Tanımazsanız sabredemezsiniz; çünkü onları kendiniz zannedersiniz. Nefsin aceleciliğini, arzularını, isteklerini, heveslerini, korkularını kendiniz kabul ederseniz, o zaman sabredemezsiniz.

Hatta ego sizi şöyle konuşturur: “Sabır sabır, nereye kadar?” Bunu kim diyor? Bunu fıtratım mı söylüyor, yoksa beni çeldirmek isteyen benlik mi söylüyor? Şimdi şu ayrımı yapmazsam tuzağa düşerim. İçimde “sabır sabır nereye kadar” diyen bir his var ama ben ona tabi olmuyorum, onu onaylamıyorum. Yani sabretmek için benliğin tuzaklarından ayrışmak durumundasınız. Eğer ayrışamazsanız benlik sizi alt eder. Benlik bunu çok uyanık bir şekilde yapar: “Başkası için bu kadar kolay olan bir şey niye benim için bu kadar güç oluyor? Bak başkaları bir şeyleri istediği zaman hemen oluyor, niye benim istediğim hemen olmuyor?” diye size zekice açıklamalar yapar ve sizi o sabır hâlinden, o sabır bilincinden çıkarmaya çalışır. Bunu bazen arzuları, hevesleri, beklentileri istikametinde yapar, bazen de korkuları istikametinde yapar.

O yüzden nefse karşı dikkatli olmak zorundayız; sabrın en önemli alanlarından biri nefse karşı sabırdır. Nefsin bizi yönlendirmek istediği sahte değerlere, sahte mutluluklara, sahte hedeflere karşı sabır göstermek durumundayız. Yani olması gereken fıtrat pozisyonunda durmak zorundayız. Sabır bir yük değildir; sabır bilinçle, bilinç de Allah’ladır. Ancak Allah ile sabredebiliriz. Kur’an’da bu mealde ifadeler vardır: sabretmen için bilinçli olman gerekir, bilinçli olman için objektif olman gerekir, objektif olman için de Allah’ın sana bir lütuf ve inayette bulunmuş olması gerekir.

Nefse Karşı Sabır ve Allah’tan Yardım İstemek

Bu, hepimize verilen bir lütuf ve inayet mi? Evet. Bu Allah’ın yalnızca seçtiği kullarına verdiği bir şey değil; sen Allah’tan yardım istediğinde Allah sana yardım eder. Bir sufinin ifadesidir: “Nefsine karşı Allah’tan yardım istemeyeni nefis alt eder.” Nefsine karşı Allah’tan yardım istediğinde ayrışmış oluyorsun çünkü; “Ey Rabbim, nefsimde şu şu arzular, beklentiler, fikirler, düşünceler var, ama ben bunlardan sana sığınıyorum” dediğin anda ayrışmış oluyorsun. Ayrıştığın için Allah da yardım etmiş oluyor. Yani Allah’ın yardımı keyfi değildir; Allah, sırât-ı müstakimde olanlara yardım etmeyi kendine farz kılmıştır. Bu O’nun için bir tercih meselesi değildir, kendine yüklediği bir şeydir.

Peki bir gün böyle bir sabır hâli yaşadım ama ertesi gün tekrar seni ele geçirmeyeceğinin garantisi var mı? Yok tabii ki. Sabır, süreklilik gerektiren bir şeydir aynı zamanda; anlık bir sabır gösterebilirsin, sonra bir şey olur “yeter artık” dersin, “her şey üst üste geliyor, bu kadar mı olur” dersin. O zaman o yardımı her an, her daim istemeye devam etmek gerekir. Her an yardım isteyeceğiz; her an O’nun inayetinin, lütfunun ve ikramının içinde yaşadığımızı hatırlayacağız. Hatırladıkça da O’ndan yardım isteyeceğiz. Zaten her şey O’nun yardımıyla olur.

İnsan egosunda şöyle bir tuzak var: “Allah’ın yardım etmesi güzel de, bazı şeyleri ben becerebilirim” gibi bir anlayış. “Ben çok sabırlıyım” der. Hâlbuki sen sabırlı olamazsın; ancak Allah ile sabırlı olabilirsin. Bu her şey için böyledir. İşte bu noktada insanın nefse karşı sabırlı olması lazım. Nefis bize sahte olanı gösterir, sahte bir şeye dikkat çeker.

Adem Kıssası: Ruhsal Bilinçte Açlık Yoktur

Adem kıssasında anlatıldığı gibi, Allah cennete konumlanmış bilinçli Adem’e ne dedi? “Sen ve eşin burada yerleşin, burada acıkmayacaksınız, susamayacaksınız, güneş ya da sıcaklık sizi etkilemeyecek.” Bu ne demek? Sen spiritüel bir varlık olduğunun bilincinde olduğun müddetçe -biyolojik açlıktan bahsetmiyoruz- tatmin olmamışlık, mahrumiyet, mağduriyet, yetersizlik hissetmeyeceksin.

İnsan ne zaman bunları hissetmez? Allah’ın üflediği ruhun bilincinde olduğunda açlık hissetmez; çünkü mutmaindir. Mahrumiyet hissetmez, mağduriyet hissetmez, bir şeyin eksikliğini hissetmez. Bedenen aç olabilir, hatta bedenen açlıktan bir insan biyolojik olarak ölebilir; fakat özü itibarıyla açlık, mahrumiyet, mağduriyet hissetmez. Arabanızın benzini bitince siz benzinsizlik hissediyor musunuz, eksiklik hissediyor musunuz? Hissetmiyorsunuz; o arabanın ihtiyacıdır. Aynı şekilde bedenin de yeme içme ihtiyacı olabilir, bu yadsıdığımız bir şey değildir. Fakat sen kendini o beden olarak mı görüyorsun? Ruhsal bilinçte bizim açlığımız, susuzluğumuz -yani mahrumiyet, mağduriyet, eksiklik, yetersizlik hissimiz- yoktur.

Bunlar ne zaman ortaya çıkar? Nefis bizi bir konuda bir arzuya ve korkuya çektiği zaman bunları hissederiz. “Dünyada bir izim olsun” dediğinde ne yaparsın? “Kitap mı yazayım, şunu mu bunu mu yapayım, bir hesap açıp takipçilerimi mi artırayım” diye uğraşırsın; açlık hissetmeye başlarsın. Kitap yazsan kaç sattığını, hesabın olsa kaç kişinin seni takip ettiğini düşünürsün. Bakın, arzu neyi oluşturdu? Eksikliği, yetersizliği, açlığı oluşturdu. “Kendimi ispat etmem lazım” dediğin anda kendini ispat edememenin yetersizliği oluşacak. “Sevilme ihtiyacındayım” dediğinde sevilme konusunda eksiklik ve yetersizlik hissedeceksin. “Değer görmek istiyorum” dediğinde değer görememenin eksikliğini, yetersizliğini, açlığını, mahrumiyetini ve mağduriyetini hissedeceksin. Bütün bunların altında yatan şey nedir? Arzu ve korkularımızdır -fıtri olmayan arzu ve korkularımız.

Ölüm Korkusu ve “Erken Ölüm” Yanılsaması

Bir de başka bir yerden korku duyarsın: genç ölmekten korku duyarsın. Geçen bir arkadaş anlattı, biri 76 yaşında vefat etmiş; “çok genç” demiş. Bakın, ezberlemişiz artık; yüz desek yine “çok genç” diyeceğiz. Neden? Çünkü egonun sınırı yok. Ortalama yaş yetmiş, seksen, doksan, yüz -ego ne istiyor? İki yüz, üç yüz istiyor, hiç ölmemek istiyor. O yüzden hangi yaşta ölürsek ölelim “genç öldü” diyoruz, “daha çok geçti” diyoruz; bütün ölümler bize erken geliyor. Kime erken? Kime erken geliyor?

İşte bu noktada nasıl bir bilincin içinde olduğumuzu fark etmeye ihtiyacımız var. Kırk yaşında ölüm mü geldi, ne güzel diyebilmeliyiz -kendim ya da bir yakınım için. “Allah sabır versin” derken bunu acıya acıya söylüyoruz. Hâlbuki “Allah sana sabır versin” demek, “Allah sana bu konuda doğru anlayış, doğru farkındalık, doğru hissiyat ve doğru davranış kabiliyeti versin” demektir. Yoksa “buna tahammül et, olmaması gereken bir şey ama tahammül et, elimizden ne gelir ki” demek değildir. Sabır; doğru bilinç, doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru tutum ve davranışta bulunma kararlılığı ve direncidir. Ama bu, bilinçli bir dirençtir.

Sabrın Anlamı: Mecburiyet Değil, Bilinçli Direnç

Kendini kasarak, mecburiyetten yapılan, “zaten başka yapacak ne var” diyerek yapılan bir şey sabır değildir; buna tahammül denir. “Sabretmeyip de ne yapacağım” demek, sabrı hiç anlamamış olmak demektir. “Bu olaya ben sabredeceğim, sabır çok güzel bir şeydir, güzel bir sabırla sabredeceğim” demek gerekir -mecburi bir sabırla değil, güzel bir sabırla; Yaradan’ın bana verdiği o fıtri bilinçle bu olaya yaklaşacağım demek gerekir. O zaman sabır güzel bir şey olur; fıtri, değerli ve ibadet derecesinde bir anlam taşır. Yoksa bir mecburiyet, bir zorunluluk, bir yük, bir şeyin altında kalıvermiş olmanın getirdiği bir çaresizlik değildir. Biz sabır deyince direkt “çaresizsin, ne yapacaksın, sabret” gibi bir şey olarak anlıyoruz.

İnsanlara Karşı Sabır: Anlamak, Onaylamak Değildir

Sabrın bir merhalesi nefse karşı sabırsa, bir diğeri insanlara karşı sabırdır. Yani insanların tutumlarına, davranışlarına, bilinç düzeylerine karşı sabır. Bu da nefisle alakalıdır elbette bir taraftan, ama o kısmı dışarıda bırakalım: “Ben aslında çok rahat, çok mutlu bir insanım ama şu insanların yaptığına bak” deriz; bazen insanların davranış ve tutumları nefse ağır, rahatsız edici gelir.

İnsanlara karşı sabır ne demektir? İnsanların hangi bilinç düzeyinde olduğunu anlamak, o bilinç düzeyinden gelen düşünce, duygu ve davranış tarzlarını fark etmek ve bunun böyle olduğunu kabul etmektir. Şimdi buraya üç dört yaşında bir çocuk gelse, buradaki eşyalarla aletlerle oynasa, daha anlayışlı, hoşgörülü oluruz; onu engellesek bile “bir çocuk böyle yapar mı” demeyiz, çünkü deriz ki “bu bir çocuk.” Fakat biz insanlara karşı şöyle bir anlayış geliştiriyoruz: “Kimse yanlış davranmamalı, herkes olması gerektiği gibi davranmalı.” Nefsin böyle bir ön kabulü var; çünkü böyle arzu ediyor. “Herkes bana doğru, düzgün, samimi, dürüst, açık davransın; hiç kimse yanlış bir tutum içinde olmasın, herkes görevini sorumluluğunu fark etsin, kimse önemli hatalar yapmasın, kimse beni kandırmasın, kimse bana yalan söylemesin” diyoruz. Nerede yaşadığını düşünüyorsun? İnsanların ne olduğunu hayal ediyorsun?

Bu aslında nefsin kendi ihtiyaçlarına odaklılığıyla ilgili bir şey. İnsanlardan hiç etkilenmeyecek olsaydınız daha objektif değerlendirirdiniz; ama insanların yaptığı nefsinizi etkiliyor. O durumda hemen bir idealizasyon yapıyor benlik: “Bu doğru mu? Doğru değil. O zaman kabul etmiyorum.” Ne demek böyle bir şey? “Doğru değil ama kabul edeceksin” demek gerekir. İnsanlar böyle davranır; bazı insanlar kaba davranır, bazıları tutarsız davranır, bazıları sorumsuz davranır, bazıları kendi psikolojilerini yönetemedikleri için hatalı davranır. Olur yani.

Neden sabır anlayışı gerekir? Çünkü sabır, içinde anlayışı, bilinci barındıran bir şeydir. Bilinciniz, anlayışınız, objektif kavrayışınız yoksa sabır da gösteremezsiniz; “böyle nasıl olur, böyle olur mu” dersiniz. Oluyor işte; anlamak zorundasın. Anlamak aslında doğal bir şeydir, bir imkândır. Biz anlamaktan kaçınıyoruz; çünkü anlarsak itiraz edemeyeceğiz. Bazen bana insanlar sorar, “tanıdığım şöyle biri böyle davranıyor, niye böyle davranıyor?” diye. Ben de izah ediyorum, mizacından başlıyorum, sağlık seviyesine, yaşadığı olayların meydana getirdiği sonuçlara kadar açık açık izah ediyorum. Ama kabul edilmiyor; çünkü kişi “ben böyle değil şöyle davranmasını istiyorum” diyor. Demek ki biz aslında anlayış aramıyoruz -daha doğrusu nefis anlayış aramıyor. Nefis kendi ihtiyaç ve beklentilerinin gerçekleşmesini istiyor.

İnsanlara karşı sabır demek insanları anlayabilmektir. Bu anlayabilme; onaylama, meşru görme, takdir etme, haklı bulma değildir. Olguyu anlamak, durumu anlamaktır. Diyelim ki 150 kilometre hızla esen bir fırtına oldu; bazı ağaçlar devrilebilir değil mi? Bazı ağaçların devrildiğini gördüğümüzde “bu ağaç niye devrilmiş” demiyoruz. Büyük bir taşı bir cama sert bir şekilde fırlattığımızda cam kırılıyor; “niye kırıldı” demiyoruz. Çünkü anlıyoruz: böyle bir fırtınada böyle bir ağacın devrilmesi mümkündür, ya da zaten çürümüştü deriz. Şimdi aynı yaklaşımı insanlarla ilgili göstermek durumundayız. Bunun için gerekli olan şey doğru anlayıştır.

Karşındaki yalan söylüyor mesela; niye yalan söylüyor, anlaman lazım. Anlamak onaylamak değildir, bunu karıştırmayalım; hoşgörü de değildir, ayırmak lazım. Anlamak, o mekanizmayı çözümlemektir. Mesela bir alet bozulduğunda “niye bozuldu” diye sorarız; biri der ki “şuradaki kablosu kopuk” ya da “motoru yandı” ya da “elektrik almıyor” -o zaman anlamış oluruz. Anlamak böyle bir şeydir; normal bulmak değildir, yargılama da değildir. Bu süreç nasıl işliyor ve nasıl böyle bir sonuç oluşuyor -anlamak dediğimiz budur.

Hz. Yusuf Örneği: Anlamak ve Özdeşleşmemek

Bir insan niye yalan söylüyor, bir insan niye haksızlık yapıyor? Çünkü hırslı, en büyük kazananın kendisi olmasını istiyor; o yüzden haksızlık yapıyor. Anladık yani. Bir insan seni manipüle etmek istiyor; niye? Çok hırslı olduğu için hedeflediği amaca ulaşmak istiyor, bunun için de seni manipüle etmesi, sana yalan söylemesi lazım. Anladın mı? Aslında anladın ama kabul edemiyorsun -doğal olarak tabii ki. Biz aslında her yanlışı anlayabiliriz; ama içimizde anlamak istemeyen bir benlik vardır. Çünkü anladığında yargılayamayacak, suçlayamayacak, alacaklı olamayacaksın. Hâlbuki anlamanın kendisi bir kazançtır. Mesela çok hırslı bir kardeşim var, ne zaman fırsat bulsa haksızlık yapmaya çalışıyor; anlarsın, orada bir benlik hâli olduğunu görürsün. Bu kadar basit. Kendini onun haksızlığından korursun, biraz uzak durursun -bu ayrı bir konu- ama içinde herhangi bir tepkisellik, öfke, gerginlik, şikâyet olmaz.

Şimdi Hz. Yusuf’u düşünün. Yusuf ne yaptı? Kardeşlerini anladı. En son ne dedi? Ayetin sonlarına doğru: “Şeytan, nefsinizin yaptığı şeyi size hoş gösterdi, siz de bu davranışı sergilediniz.” Bakın bu ne? Bu bir anlama ayetidir; bu ayeti alsak bütün hayatımıza tatbik edebiliriz. Bakın, “siz beni sevmiyordunuz, siz beni çekemediniz, işte sizin yüzünüzden ben ne hallere girdim” demiyor; böyle bir şey mânâsız bir şeydir. Kime, neyin hesabını soruyorsun? Vazifemiz anlamaktır. Önce bir anla, durumu kabul et; sonra bir şeyleri değiştirme imkânı varsa değiştirebilirsin, bu ayrı bir konu. Yusuf da en son onlara istiğfar etmeyi, yaptıklarını fark edip değiştirmeyi, dönüştürmeyi tavsiye etti. Ama anladı; anladığı için nefsiyle özdeşleşmedi. Yoksa otuz kırk yılın hesabını yapardı, surat asardı, suçlardı, kızardı, cezalandırmaya çalışırdı; Allah’ı da yargısına katardı - “işte Allah bu, bak nasıl sizi önüme çıkardı” derdi. Peki çıkarmayabilir de; öyle hiçbir zaman düşünmeyin. “Bana karşı hata yapın, Allah mutlaka önüme çıkarır” -yok, hiç çıkarmayabilir. Konu o değil; konu, karşındaki ya da muhatap olduğun insanın psikolojik durumunu çözümlemek, anlamaktır, bu kadar. Anlaman için ve o noktada rahat olabilmen için nefsinin bir hesabı olmaması lazım.

Mesela karşımdaki insan bana yalan söyledi; ben analiz ettim, niye yalan söyledi, benim için mevzu bitmesi lazım, nesnel olarak. Ama “kimse bana yalan söyleyemez, bana hep doğruyu söyleyeceğini söyledi ama yalan söyledi, nasıl olur” dersem, o zaman nefsimin ihtiyacıyla özdeşleşmiş oluyorum; gereksiz bir patinaj yapmaya başlıyorum. Anlamak zaten kendi menfaatinizedir; onun için dedim ya, anlamak asıl kazançtır. Yoksa nefis de der ki “anladık, ne oldu şimdi?” Çünkü nefis karşıdakini değiştirmek ister. Diyelim ki anladın, karşındakinin değişmesi konusunda bir imkân da gördün; o imkânın bir yönü sana bağlıysa, onunla şöyle konuşursan ya da şöyle bir iletişim kurarsan onun değişmesine fayda sağlayabilirsen, o zaman bunu yaparsın. Ama anla ve değiştiremeyeceğin durumda hiçbir problem hissetme. Anladın ve durum hiç değişmeyecek; bir bak nefsine, bir rahatsızlığı varsa onu tedavi et, içerideki rahatsızlığı tedavi etmemiz gerekiyor.

Bakın Hz. Yusuf kardeşlerini değiştirmeye çalıştı mı? Yok. Ama bilinçlerinin biraz açıldığını hissettiği anda “Allah merhametlidir, tövbe edin, nefsinizin tuzağına yine düşmeyin, bugüne kadar böyle yaptık bizim için artık bir çıkış yolu yoktur diye düşünmeyin, Allah merhametlidir istiğfar edin” dedi ve onlara o yolu gösterdi. Sabır derken bizim anlamamız gereken bu; sabır aslında anlayışın öz kardeşidir. Anlayış yoksa, kavrayış yoksa, objektiflik yoksa, doğal bilinç yoksa sabır da yoktur.

Sabır dediğin şey zorunlu tahammül anlamına gelir o zaman; hâlbuki sabır zorunlu tahammül değildir. Sabır bir anlayış, bir farkındalık, bir bilinç ve olması gereken düşünce, duygu ve davranış pozisyonunda kararlı bir şekilde durabilmektir. Ama mecburen değil; şartların bunu gerektirdiğini idrak etmekten dolayı o pozisyonda durabilmektir. Biz fıtratımızın merkezinde durmuş oluyoruz sabırlı olduğumuz zaman; fıtratımızın merkezinden uzaklaştığımız oranda sabırsızlaşıyoruz. Orada benliğimizin arzuları, beklentileri, ihtiyaçları, korkuları devreye giriyor.

Mesela çok yakının ameliyata girdi, iki saat, üç saat, on saat sürdü; ne var? Korkun var, “ya masada kalırsa” korkusu. O yüzden sabırsızsın, o yüzden bekleyemiyorsun, o yüzden koridorda gidip geliyorsun. Hâlbuki çok sakince oturup tefekkür edebilirsin, bir şey okuyabilirsin. Ama benliğin bir korkusu var: “ya şöyle olursa.” O yüzden sabrınızı gerçekten geliştirmek istiyorsanız arzularınızın ve korkularınızın farkına varmak durumundasınız. Arzularınızın ve korkularınızın size hâkim olduğu bir pozisyonda asla sabır gösteremezsiniz; çünkü sizi o arzu ve korkular yönetecektir, siz o arzu ve korkuların sübjektif bilinci içinden hayata bakacaksınız; “istiyorum, istemiyorum” ikilemi üzerinden, “korkuyorum, istemiyorum” üzerinden hayata bakacaksınız. O zaman sabredemezsiniz.

Soru-Cevap: Arzu ve Korkulara Rağmen Sabretmek

_(İzleyiciden gelen soru: korkunun hiç olmaması mı gerekir, yoksa korkuya rağmen mi sabredilmeli?)_

Belli bir sürece kadar tabii ki korkularınıza ve arzularınıza rağmen sabredeceksiniz; bu bir süreçtir. Ama bir gün gelecek arzularınız ve korkularınız olmadığı için doğal bir sabır olacak. O raddeye kadar zorlanırsınız; nefsin bir arzusu ve korkusu vardır, siz ona rağmen sabredersiniz. Bu biraz zorlayabilir bizi, ama sürecin doğası budur: içimde bir arzu ve korkuyu fark ediyorum, nefsin sübjektif bir arzu ve korkusu olduğunu görüyorum ama onunla özdeşleşmiyorum; ona rağmen doğru anlayış, tutum, düşünce ve duygu hâli içinde olmayı tercih ediyorum ve bunu devam ettiriyorum.

_(İzleyiciden ikinci bir soru: bir yakının ameliyatta olmasından duyulan korkunun bilinçli bir farkındalıkla azalıp azalmayacağı soruluyor.)_

Korku duygusu, insanı nesnel tehlike ve zarardan korumak için insana verilmiş psikolojik düzeyde bir durumdur. Bir yakınımın ölmesinden korkmamalıyım demek yanlış bir şey değildir. Ama diyelim ki bir yakınıma bir tehlike var, mesela çocuğuma saldıran bir köpek gördüm -o zaman o çocuğumun biyolojik sağlığını korumak için o saldırgan köpekten onu korurum. Ama bir yakınım bypass ameliyatına girmişse, neyden korkacağım şimdi? Onun ölümünden mi? Mânâsız bir şey; ölüm olacaksa olacaktır, bu temel anlamda bir tehlike değildir ki, bu bir varsayımdır. O varsayımdan korkmak problemdir. Ameliyata girdi, iki varsayım var: ya ameliyat iyi geçer, ya arzu ettiğim şekilde geçmez, ölür. Bunları bilirim, ikisinin de olabileceğini ihtimal olarak kavrarım; doktorlar var, bir de dua ederim, hangi sonuç gerçekleşirse gerçekleşecektir. Korkmak, bu anlamda mânâsız bir şeydir.

Nesnel tehlikelere karşı korku duygusu bize şunu anlatır: “Bak şurada nesnel bir tehlike, bir tehdit var, sen buna karşı elinden geleni yap.” Ama nesnel bir tehlike var ve elimden gelen bir şey yoksa, orada da korkmamam gerekir. Tam fıtri bir insan olsam korkmam. Bazı canlılarda böyledir; mesela bir ceylan, aslana yakalanacağını fark ettiğinde artık korkmaz, kaçabilecek bir imkânı yoktur çünkü. Ama kaçabilme imkânı olduğu zaman kaçar -çok ilginç bir doğal bilinç örneğidir bu. Dolayısıyla bir şey yapabileceğim bir tehlike veya zarar ihtimali varsa orada doğal bir korku devreye girebilir; ama öbürü yanlış bir şeydir.

Soru-Cevap: Nefis Terbiye Edilebilir mi?

_(Bir dinleyici, insanın arzu ve korkulardan tamamen arınmasının çok zor olduğunu, nefsin ölene kadar var olacağını dile getiriyor.)_

Bunlar birer süreçtir; hepsi aynı nitelikte değildir. İlk süreçte güçlü bir arzu ve korku duyan bir benlik hâli vardır ve kişi ona rağmen sabretmelidir. Burada hatırlatmak istediğimiz nokta şu: nefsimiz de terbiye edilebilir, belli bir dengeye kavuşturulabilir; sürekli arzu ve korkularının şahlanmışlığıyla yaşamamız gerekmez. Bu normal bir durumdur, ermişlikle ilgisi yoktur. Bu bir süreçtir; bazı nefsin bazı damarları vardır, senelerce onunla uğraşmak durumundayız. Herkesin birbirinden farklı nitelikte benlikleri var; her benliğin kendine göre bir mahiyeti var. Birisi için basit bir problemken bir başkası için ciddi bir problem olabilir.

Önemli olan şey şudur: sübjektif olan, yanlış olan, gayrifıtri olan şey üzerinde kararlılıkla çalış. Bunun için bir zaman belirlememize gerek yok; “ben bunu şu kadar zamanda halledeceğim” değil, nefes alıp verdikçe üzerinde çalış.

Kapanış: Olmaya Çalışmak Değil, Olanı Keşfetmek

Bir şey olmaya çalışmayın; olduğunuz şeyi keşfedin. Onlar eğer fıtriyse zaten olan şeylerdir. Eğer öyle olmaya çalışırsanız ve onları sahiplenirseniz, orada da başka bir egonun oluşmasına yol açabilirsiniz. Ben mesela doğru olmaya çalışmıyorum aslında; içimde Yaradan’ın koyduğu doğruluğun -tırnak içinde- frekansını yakalamaya çalışıyorum. Yani o olan bir şey; yoksa “ben doğru biriyim, ben şöyle biriyim, ben iyilik sever biriyim” değil. Ben değilim; bende olan şeyler onlar, ben onları keşfetmeye, fark etmeye çalışıyorum. Bir şey olmaya çalışmıyorum, olduğum şeyi keşfetmeye çalışıyorum.

Bunu basitçe bir tohum örneğiyle anlatalım: ben ağaç olmaya çalışmıyorum, içimdeki ağaçlığı ortaya çıkarıyorum; var olan bir şey açığa çıkıyor. Ego kendini bu konuda çok geriyor -“böyle olmaya çalışacağım, böyle olmaya çalışacağım” diye kendini geriyor. Bu gerilime gerek yok; doğal olarak var olan bir şeyi sen keşfediyorsun, onu açığa çıkarıyorsun. O yüzden sakin ol. Sadece onun açığa çıkmasını engelleyen perdeleri fark et, onları gör; o perdeler kalktığında zaten fıtrat kendini gösterecektir.

_(İzleyiciden: “İyilik de böyle mi hocam, olması gereken bir şey mi?”)_

Aynen, tabiatı gereği öyle. Ben iyi olmaya çalışmayacağım; çünkü orada iki durum olacak. Ya “iyi olamayacağım, Allah beni kahretsin” diyeceğim, kendime kızacağım, “ne yapayım, iyi olamıyorum” diyeceğim ya da bunu meşrulaştıracağım: “ne yapayım kardeşim, olamıyorum” diyeceğim. Veyahut da “bak ben iyi olmaya çalıştım ve iyi oldum” diye kibir üreteceğim. Hâlbuki biz ne diyoruz? Benim fıtratımda doğal olarak var olan, ilahî kaynaklı bir iyilik bilinci var, bir iyilik hâli içinde olma durumu var; ben onu fark edeceğim. O zaman bir kibir ve gurur tuzağına da düşmeyeceğim.

Evet, teşekkür ederim, herkese teşekkürler, iyi akşamlar.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Ruh Suresi (76. Sure) 30. ayete atıfla “Allah’ın fıtrattan/dinden başka bir şey istemediği” ifadesi zikrediliyor (anlatıcı bu sohbette değil, bu konuşmada değil; bu ayet aslında “9 ağustos 2021” kaydında geçiyor — bkz. not). Bu dosyada doğrudan alıntılanan bir ayet numarası anlatıcı tarafından verilmemiştir. - Hz. Yusuf kıssasına ve kardeşlerine söylediği “Şeytan nefsinizin yaptığı şeyi size hoş gösterdi” mealindeki ayete (Yusuf Suresi) doğrudan atıf yapılıyor; anlatıcı ayet numarası belirtmemiştir. - Adem kıssasına (“cennette acıkmayacaksın, susamayacaksın, çıplak kalmayacaksın, güneş seni yakmayacak” mealinde, Taha Suresi 118-119’a karşılık gelen içerik) genel olarak değiniliyor; anlatıcı ayet numarası zikretmemiştir.

İlgili Sohbetler

İbadet ve Fıtratla Uyum

Sohbette ibadetin, bilinen ritüellerin ötesinde insanın kendi fıtratıyla ve Allah'la uyum içinde olma bilinci olduğu; namaz, oruç gibi ritüellerin bu bilinci beslemek için var olduğu, içeriği (manası) doldurulmazsa boş kalacağı anlatılıyor. Ardından dünya hayatında insana verilmiş mutlak bir hedef olmadığı, egonun kurduğu hedeflerin katılaştırıldığında hayal kırıklığına yol açtığı; tevekkül, rıza ve "kızıl elma" kavramlarının bu hedef takıntısından kurtuluş yolu olduğu çeşitli örneklerle (Hz. Yusuf, Hudeybiye, silahlı alacaklı hikâyesi vb.) işleniyor. Son bölümde fıtratın evrensel ve dinden bağımsız bir gerçeklik olduğu, Rum ve Mülk surelerindeki ayetlerle temellendiriliyor.

Sabır ve Rıza Üzerine

Sohbette önce insanın hayatta hep üç şeyle uğraştığı anlatılır: hoşa giden bir şeyi devam ettirmek, iyi fakat eksik olanı mükemmelleştirmek ve hoşlanılmayan bir durumu kökten değiştirmek; bunların hiçbirinin mutlak olarak mümkün olmadığı, bu yüzden sabrın ve rızanın gerekli olduğu vurgulanır. Sabrın halk arasında anlaşılan "içine atıp katlanma" anlamının yanlış olduğu, gerçek sabrın bir duruma karşı kişinin kendi iç bütünlüğünü, dengesini ve varlığını koruyarak en uygun tavrı alması olduğu; buna örnek olarak kışın yapraklarını döken ama bundan yıpranmayan ağaç verilir. Sohbetin devamında rıza kavramı, Peygamberimizin Taif'te taşlanması, Musa-Hızır kıssası, Cüneyd-i Bağdadî'nin Sırrı es-Sakatî'den naklettiği kıssa, Hz. Ali'nin duası, nar ağacı örneği ve bilinç düzeyleri üzerinden derinleştirilir; sonunda acı çekmenin sınırlı/egosal bilince ait olduğu, ruhsal bilince geçildiğinde bütün yaşananların birer deneyime ve hatta lütfa dönüştüğü anlatılır.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.