İbadet ve Fıtratla Uyum

Kısa Özet

Sohbette ibadetin, bilinen ritüellerin ötesinde insanın kendi fıtratıyla ve Allah'la uyum içinde olma bilinci olduğu; namaz, oruç gibi ritüellerin bu bilinci beslemek için var olduğu, içeriği (manası) doldurulmazsa boş kalacağı anlatılıyor. Ardından dünya hayatında insana verilmiş mutlak bir hedef olmadığı, egonun kurduğu hedeflerin katılaştırıldığında hayal kırıklığına yol açtığı; tevekkül, rıza ve "kızıl elma" kavramlarının bu hedef takıntısından kurtuluş yolu olduğu çeşitli örneklerle (Hz. Yusuf, Hudeybiye, silahlı alacaklı hikâyesi vb.) işleniyor. Son bölümde fıtratın evrensel ve dinden bağımsız bir gerçeklik olduğu, Rum ve Mülk surelerindeki ayetlerle temellendiriliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İbadet, ritüellerin kendisi değil, insanın fıtratıyla ve Allah'la uyum içinde olma bilincidir; ritüeller bu bilinci ayakta tutmak içindir.
  • Dünya hayatında insana verilmiş mutlak, asli bir hedef yoktur; hedefler egonun kurgusudur ve katılaştırıldığında hayal kırıklığına yol açar. Tek asli hedef, insan olarak yaşayıp Allah'ın huzuruna insan olarak çıkmaktır ("kızıl elma").
  • Fıtrat evrensel bir gerçekliktir; din fıtratı hatırlatır, ona ek bir şey getirmez.

Kul Olmak ve İbadetin Kökeni: Ahenk ve Uyum

...de abd olmak da öyledir. Mesela köle ile efendisi arasındaki ilişki de öyledir. Köle ile onun efendisi nedir? Aralarında tam bir uyumlu ilişki vardır. İşte efendisi ona kalk der, kalkar; şuraya git der, gider; şunu yap der, yapar; şunu getir der, getirir. Bu nedir? Aslında insanlar bunu yanlış anlıyorlar ve zannediyorlar ki Arapçada, bildiğimiz köle için kullanılan "abd" kavramı kulu köleyle eşitleyen bir kelimeymiş, yani kelime böyle yanlış anlaşılıyor. Halbuki en temel çekirdekteki abd, ibadet, ubudiyet kavramı, bir şeyin bir şeyle tam bir uyum, denge ve rezonans içinde olması demektir. Buna ibadet deniyor.

Ahenk. Evet, yani hem ahenkli olmuş hali, aynı ahengi bulmak, aynı ahenk içinde hareket etmek. Hatta Araplar, mesela bir insan başka bir insanla sürekli arkadaşlık ediyorsa, günümüz tabiriyle böyle "kanka" gibiyse, yediği içtiği ayrı gitmiyorsa, derler ki "sen ona ibadet ediyorsun." O nereye gidelim derse oraya gidiyorsun, nereye gitmiyorsa oraya gitmiyorsun, ne yapalım derse onu yapıyorsun, ne yiyelim derse onu yiyorsun ve onunla hemfikirsin vesaire — derler ki sen ona ibadet ediyorsun. Oradaki ilişkiyi ibadet kavramıyla tarif ederler.

Dolayısıyla ibadet etmek demek, insanın Allah'ın üzerine yarattığı fıtratla uyumlu olması demektir. Dolayısıyla da Allah'la uyumlu olmak demektir. İbadet bu demektir. Son tahlilde insanın, Allah tarafından kendisine konulmuş olan fıtratına uyumlu olması, onunla ahenkli olması, aynı ahenk içinde hareket etmesi, dolayısıyla da Allah'la ahenk içinde hareket etmesi anlamına gelen bir şeydir. İbadet budur. Bunun üzerinden tanımlayabiliriz.

İbadet Sadece Klasik Ritüeller Değildir

Yani diyelim ki ben bir film seyrediyorum. O benim fıtratımla ahenkli olmaya çağırıyor, ona dair bana bir anlayış, bir kavrayış, bir farkındalık veriyor. O zaman ben aslında o filmi izlerken ibadete dair bir yol almış oluyorum. Birisiyle konuşurum, onun konuşması benim fıtratımla ahenkli olmama yol açar; o zaman ben o konuşmada ibadet etmiş, ibadete yönelik bir adım atmış olurum. İbadet bu. İbadet sadece bildiğimiz klasik anlamdaki şeyler değildir. Hatta onlar eğer buna hizmet etmiyorsa, o anlamda ibadet niteliğini taşımamış olurlar. Ne ölçüde bu bahsettiğimiz anlayışa hizmet ediyorlarsa, o ölçüde ibadet sayılırlar.

Yani işte namaz, oruç vs. kişinin fıtratına uyumluluğunu ne kadar sağlayabiliyorsa, ne kadar o uyumluluğa hizmet ediyorsa, ne kadar o uyumluluk bilincini canlandırıyorsa, o derece, o ölçüde ibadet olmuş olur. Yok, hiç etmiyorsa, o zaman kıldığın o namaz aslında bir ibadet olmamış olur. Çünkü buna dair sana hiçbir şey vermiyor; çünkü sen zaten onu o bilinçle yapamıyorsun. Yani oradaki hata namazda değil, senin o namaza dair farkındalığında, idrakinde, ona dair şuurundaki bir eksiklikte.

Esma Hocam, ben duygusal olarak, duygusal bir birleşme hissederek Allah'ın sevgisini hissediyorum. O bir ibadet mi yani? O sevgiyi coşkuyla hissediyorum.

Tabii, yani sevgi bir ibadettir. Çünkü sevgi aslında sevdiğine benzemek istemektir. Sevmek, bir mükemmeli, bir değeri, bir kıymeti fark edip onu takdir etmektir. Allah'ı sevmek de ondaki kemali, mükemmelliği görüp, fark edip, takdir edip ona benzemeye ya da onun hoşnut olacağı bir insan olmaya çalışmaktır. O zaman yine burada fıtrata uyum söz konusu olur; yine ibadet olmuş olur. Yine mesele, fıtrata, değerlere uyumlu olmak veya olmamaktır.

Dolayısıyla burada "ibadete ihtiyacı var mı yok mu" demek tamamen düşen bir soru; bir anlamı olmuyor. Sen ya kendi fıtratına uyumlu olursun ya da fıtratına uzak bir şekilde yaşarsın. Bütün mesele bu. Yani mesela kâinatta bir işleyiş var, sen diyorsun ki böyle olmamalı — aslında burada ibadetten bir adım kopmuş oluyorsun. Bir şey oluyor, sen diyorsun böyle olmaması lazımdı; aslında ne yapmış oluyorsun? Bir nevi ilahi iradeye zıt bir tavır sergiliyorsun, bir noktada. Veyahut da sana verilen veya verilmeyen şeyler konusunda böyle bir tatminsizliğin var, bir türlü razı olamıyorsun. Razı olamıyorsun, dolayısıyla aslında ibadet edemiyorsun; o yönüyle ibadet etmemiş oluyorsun. Yani diyorsun ki bana daha fazla şey verilmesi lazımdı, ya da şu musibetin, şu sıkıntının verilmemesi lazımdı. Aslında ne yapmış oluyorsun? O razı olmamak bir uyum eksikliği anlamına geliyor.

Dolayısıyla aslında işte mesela tevekkül etmek bir uyumdur; sonsuz kudrete, iradeye ve hikmete kendini bırakıyorsun. Çünkü zaten insan fıtratının duası budur aslında. Veya bir günah işliyorsun, o günah senin fıtratını rahatsız ediyor, istiğfar ediyorsun — işte bu yüzden istiğfar da ibadet oluyor, fıtratına ahenkli davranıyorsun demek. Dolayısıyla ibadet dediğimiz kavram, bütün hayatı içine alan, insanın kendi fıtratıyla ve o fıtratın kaynağı olan Allah'la uyum içinde olma durumudur. Ne kadar uyumluysan o kadar ibadet ediyorsun demektir. Yoksa "çok ibadet ediyor ama hayattan memnuniyetsiz, sürekli mutsuz" deniyorsa — bu nasıl ibadet ediyor ki acaba? İbadet ettiğinde bir uyum içinde olman, ibadetin onu o uyumluluk konusunda beslemesi gerekir. Beslemiyorsa, o zaman ibadet dediği şeyleri yeterince doğru bir şekilde doldurmuyor demektir.

Ritüellerin İçi Doldurulmalı: Form ve Mana

Hocam, ritüel anlamda yapılan ibadetleri nasıl açıklayabiliriz? Namaz, secde, rükû gibi.

İşte hepsinin bir anlamı vardır. Şunu anlamak lazım: hiçbir hareket, hiçbir ritüel tek başına ibadet değildir. Eğer o hareketin, o ritüelin içi dolduruluyorsa, o zaman o ibadet anlamına gelir. Oradaki form, şekil, hareket, onun içine doldurulması gereken içeriğin, mananın bir kılıfı gibidir; ama o manaya uygun bir kılıftır. Ayakta durma, rükû, secde, hacda tavaf etmek gibi — bütün bunların içlerinin doldurulması gereken bir manayla bağları vardır.

Şekil, imkânsızlık nedeniyle yapılamasa bile ibadet ortadan kalkmaz. Mesela diyelim ki kişi hasta oldu, ayağa kalkamayabilir, namazın gerektirdiği hareketleri bedensel olarak yapamayabilir. Ama o insan yine namaz kılmış sayılır. Neden? Çünkü namaz o hareketlerden ibaret değildir; o hareketlerle temsil edilen bir içeriğe sahiptir. Dolayısıyla asıl olan o içeriği her zaman muhafaza etmektir.

Mesela diyelim ki namaz insanı kötülükten, aşırılıktan alıkoyar. Şimdi ayakta durmak nasıl alıkoyar ki, değil mi? Eğilmek nasıl bir insanı kötülükten alıkoyar? İşte orada bunun doğru anlaşılması gerekiyor. İbadetin bir manası, bir ruhu vardır.

Mesela benzer bir şey Hristiyanlıkta da çok tartışılır. İşte böyle görenleriniz olmuştur: papaz kuru, ince bir ekmek gibi bir şey verir, bir de şaraba batırır. Der ki "işte bu İsa'nın etidir, bu da kanıdır." Millet de tartışır: "Kardeşim, biz İsa'nın etini mi yiyoruz? Hristiyanlar yamyam mı, kan içici mi bunlar, yoksa bu ne saçmalıktır" diye. Orada kastedilen şey, İsa'nın eti ve kanının onun zahiri ve batıni nitelikleri, görünür ve görünmez nitelikleri olduğudur; onun temsil ettiği mananın iç ve dış yönüdür. Dolayısıyla o şaraba batırılmış ekmeği yemek demek, "sen İsa'yı, İsa'nın halini, hakikatini, manasını içselleştir, onu sindir" demektir. Yoksa küçücük bir ekmek parçası veya bir damla şarap içmek ya da içmemek kişiyi ne bir yere götürür ne bir yerden getirir; burada bir şey yok.

İşte bu anlamda dinlerde ibadetlerin bir şekli, bir formu vardır; bir de ruhu ve manası vardır. Bunlar ikisi birlikte mütalaa edilmeli. Ama asıl olanın içerik ve mana olduğu da hiçbir zaman unutulmamalıdır. O yüzden peygamber uyarıyor: bazı kişiler oruç tutar, onlara sadece açlıkları kalır diyor. Çünkü biz orucu ne olarak tanımlıyoruz? Tam da burada eleştirilen şekilde tanımlıyoruz. Bize sorsalar, zahiren oruç nedir? "Şu saatten şu saate kadar yemeyeceksin, nefsini tutacaksın" derler. Halbuki peygamber diyor ki bazı kişiler oruç tutar, onlara açlıkları kalır. Demek istiyor ki açlık değildir asıl maksat. Tamam, sen aç kalıyorsun ama oruçtan maksat senin belli bir saatten belli bir saate kadar aç olman değil.

O onun formu, şekli, kalıbı; bir de onun içi var. Sen demiş oluyorsun ki oruçla, benim hakikatte Allah'tan başka hiçbir şeye ihtiyacım yok; diğer ihtiyacım olan şeyler olmayabilir, bunların izafi derecede bir ihtiyaç değeri var. Benim asıl ve hakiki ihtiyacım Allah'tır, onun varlığı ve yakınlığıdır demiş oluyorsun. Eğer kişi bu manadan beslenmiyorsa, o zaman hiçbir anlamı yoktur. Onun için ibadet, insanın yaratıcıyla uyum içinde olmak bilincidir. Bu bilinç ne kadar yükselirse, o insanın ibadet ediyor oluşu o kadar yüksektir. Ne kadar azsa, ister her sene hacca gitsin, umreye gitsin, ne kadar namaz kılarsa kılsın, onun ibadete dair bilinci zayıftır denir.

İbadet Bilinci: Fıtrata Uyum Ölçüsü

Ama ne kadar yaratıcının ona koyduğu fıtratla uyumluysa, mesela kanaatkâr olmak gibi. Ne kadar kanaatkârsan fıtratınla o kadar uyumlusun demektir. Hayatın olumsuzluklarına karşı ne kadar esneyebiliyorsan o kadar ibadet bilincin yüksek demektir. Bak mesela bir aslan bile avını yakalayamadığı zaman dert etmiyor, esniyor. Neden? Çünkü fıtratıyla uyumlu. Peki sen mesela bir şey hedefliyorsun, olmuyor, elinde olmuyor, senin elinde olmayan sebeplerle olmuyor. Mesela ümitsizliğe kapılıyor musun? Kapılıyorsan fıtratınla uyumlu değilsin. Çünkü fıtratta ümitsizlik yoktur. Ümidini kaybetmiyorsan, doğal bir şekilde çaba gösteriyorsan, o zaman fıtratınla uyumlusun demektir.

Dolayısıyla, diyelim ki hayatında herhangi bir şeyi olmazsa olmaz görmüyorsan, o zaman fıtratınla uyumlusun. Ama "bu olmazsa olmaz" diyorsan, bir şeye takılmışsan, "ya bu olacak ya da ben ömür boyu bir mahrumiyet hissiyle baş başa kalacağım" diyorsan, o zaman fıtratınla uyumlu değilsindir; o zaman ibadet edemiyorsun demektir. Fıtratınla uyumluysan ibadet ediyorsundur. O bildiğimiz ibadetler, bu bahsettiğimiz ibadet bilincini ayakta tutmak, onu beslemek, o bilinci güçlendirmek, o bilinci pozitif anlamda taşıyan şeylerdir.

Dolayısıyla peygamber der ki: kişinin namazı onu kötülükten alıkoymuyorsa o namaz namaz değildir. Oruç, hac da öyle — bütün o bildiğimiz formel ibadetler, insanın fıtratına uyumlu hareket etme bilincini beslemek, güçlendirmek, ayakta tutmak için gelmiştir. Erbab-ı hâl kişilerde "uykuları da ibadettir" şeklindeki ifade de bundan kaynaklıdır.

Uyanıklık Farklı Düzeylerde Sürer: Ârifin Uykusu

O ayrı bir mevzuya girer, kısaca şöyle diyelim: ortalama insan bilinci düzeyindeki birinin uykusu, tırnak içinde, çok üstün bir uyku değildir. Ama bir ermişin, bir arifin, bir aydınlanmış insanın — bizim nazarımızda — uyuduğunda da o, fıtratındaki bir kısım melekeleriyle aslında hareket ediyor; yani yaşıyor bir şeyler. Uyanıkken fıtri olduğu gibi uykuda da bunu devam ettiriyor. Bize uyku gibi görünen şey de bir faaliyettir. Mesela birçok kişinin rüyasına girer, orada faaliyette bulunur, berzah âlemine geçer, birçok şey var. Yani onun uykusu ortalama insanın uykusu gibi değildir. Dolayısıyla onunki de ibadettir; çünkü farklı bir varoluş ve bilinç düzeyinde olduğu için ibadettir, âdeta daim namazda olmak gibidir.

Dolayısıyla dini kavramları olabildiğince doğru anlamak lazım; o zaman yerli yerine otururlar. Yoksa ibadeti çok sınırlı bir noktaya oturtup, diğer şeyleri sanki dünyevi bir şeymiş gibi yorumlamak yanlış olur.

Dünya İşi mi, Ahiret İşi mi? Asıl Mesele Bilinç

Mesela hayatın içinde çalışıyorsun, iş yapıyorsun. İş yaparken yaptığın işi en güzel şekilde yapmak fıtratınla uyumlu olmaktır. Bir iş yaparken senin dışındaki bir kısım nedenlerle bir şeyin gecikmesine tahammül göstermek, esnek olmak, hayatla uyumlu olmaktır. Mesela Peygamber Hudeybiye'de engellenmiş, bütün çareleri gözetmiş ama hiçbir çare olmadığını görmüş; esnemiş, tahammül göstermiş. Bak, bu hayatla uyumlu olmaktır, fıtratla uyumlu olmaktır mesela. Veyahut da diyelim ki muhatabının bir yanlışına karşı analiz ediyorsun, bakıyorsun yaptığının farkında değil, çok şuurlu değil; ona karşı şefkatli oluyorsun. Bu da fıtrata uyumlu olmak demektir.

Senin fıtratına zarar vereceğini gördüğün, fark ettiğin bir tutumu, davranışı görüyorsun ve o tutumdan kaçınıyorsun. Bu da ibadet demektir, fıtratınla uyumlu olmak demektir. Dolayısıyla insanın fıtratıyla uyumlu olma bilinci, ibadet bilincidir. Bunu hayatın bütününde yaşamalı; zaten ibadet böyle bir şeydir. Yoksa belli zamanlarda, belli anlarda yapılan bir eylem gibi ibadeti telakki etmemek gerekir. Topyekûn hayatı kuşatan bir haldir, bir bilinçtir, bir varoluş durumudur ibadet.

Burada bir şey var: ben mesela konuşurken bazı işleri "dünya işi", bazı işleri "ahiret işi" diye algılayıp anlatıyoruz. Burada da aslında bununla alakalı bir bağlantı var sanırım.

Tabii. O ayrım biraz avamca bir ayrımdır. Bir kısım insanlar bazı şeyleri tam olarak kavrayamayınca dersiniz ki "bak, dünya işlerine uğraşırken ibadetini ihmal etme" ama bu hakiki anlamda söylenecek bir şey değildir. Dünya işi, kişinin beden ve psikolojik bilinçle yaptığı iştir aslında. Yani biz işe odaklı bir şekilde ayrım yapıyoruz: din işi, dünya işi, ahiret işi diye. Aslında işe odaklı değil, bilince odaklı bir şekilde kutsal metin bu ayrımı yapmıştır. "Dünya hayatı" derken bu bir tabirdir; düşük bilinçteki hayat demektir.

Mesela sen yemek yiyorsun; yemeği tamamen bedensel arzuya, damak zevkine bağlı olarak yiyorsan, orada dünya hayatı yaşıyorsundur. Ama o yemeği yerken fark ediyorsun ki bu nimet — bir ekmek parçası, bir parça peynir, iki tane zeytin de olsa — sonsuz bir kudretin, rahmetin, cömertliğin çerçevesinde senin önüne konmuş ilahi bir nimettir ve sen onu şükürle yiyorsun. O zaman o yemek yemen fıtri ve uhrevi bir şey oluyor. Dolayısıyla bir şeyin dünyevi veya uhrevi olması kişinin bilinç durumuna bağlı bir şeydir. Sen bunu hangi bilinç düzeyiyle yaşıyorsun, belirleyici olan budur. Dolayısıyla dünya işi-ahiret işi ayrımı, gerçek anlamdaki bilinç için söz konusu değildir.

Mesela diyelim ki bir adam dini bir sohbet yapıyor ama "ben çok iyi biliyorum, bu kadar insana dinletiyorum, bu işlerle şu kadar para kazanacağım" nazarıyla yapıyorsa, o adam yaptığı konuşmada yüz defa Allah dese de dünyevi bir iş yapıyor demektir. Ama bir insan böyle bir eylemi kendi fıtratının doğal bir neticesi olarak yapıyorsa, o zaman bu başkadır.

Veya diyelim ki iyilik yapıyorsunuz ama karşınızdaki kişinin size sevgi duymasını, saygı duymasını, ilgi göstermesini, ihtiyacınız olduğunda yardım etmesini diliyorsunuz o iyiliği yaparken. Şimdi uhrevi bir şey mi yapıyorsunuz, dünyevi bir şey mi yapıyorsunuz? Burada dünyevi bir şey yapıyorsunuz. Ama diyelim ki birisine iyilik yapıyorsunuz ve diyorsunuz ki: "Bu, Allah'tan gelen bir iyilik halinin, benim fıtratım vesilesiyle, fıtratımın doğal bir neticesi olarak sergilenmesidir" ve bundan dolayı şükür içinde oluyorsunuz, karşınızdaki insandan hiçbir beklentiniz yok — o zaman o iyilik uhrevi bir eylem oluyor. İyilik yaptın, ama sen onu hangi şuurla, hangi niyetle yaptın? Asıl mesele budur.

Veya diyelim ki evlisin. Eşine, Allah'ın sana bu dünya hayatında verdiği bir yol arkadaşı olarak bakıyorsun. Diyorsun ki: Allah sizi birbirinize zevç kılmış; birlik oluşturacak bir ikilik yaratmış. İkilik olarak yaratmış ama birlik oluşturabilirsiniz. "Ben de bu hayat arkadaşımla bu birliği, bu farkındalığı yaşamak için bir araya geldim" — şimdi bu bilinçte olmak var. İşte "biraz zengin, beni rahatlatacak" veya "sosyal imajımı besleyecek" veya "egom şöyle şöyle komplekslere sahip, değer gördüğümü hissedeceğim, bana değerli olduğumu hissettirecek, tek taş pırlanta alınca kendimi değerli hissedeceğim" diye düşünüyorsan, o zaman istersen bir imam değil yüz imam nikahını kıysın, senin evliliğin dünyevidir.

Dolayısıyla orada temel şey kişinin o şeyle ilgili bilinç halidir. O bilinç hali bir şeyi dünyevi veya uhrevi yapabilir. Özellikle birisiyle arkadaşlık, dostluk da böyledir — dünyevi de olabilir, uhrevi de olabilir. Bu neye bağlı? Kişinin bilincine bağlı.

Hocam, bu anlattıklarınız hepsi birbiriyle ilgili değil mi? İbadetler olsun, bu deneyimler olsun, hepsi bizi yaklaştırmak için.

Tabii yani. Bildiğiniz anlamda ibadetler, bütün hayatı kuşatması gereken bu bilinci güçlendirmek, ayakta tutmak, gerçekten bütün yoğunluğuyla yaşamak için insana Allah tarafından önerilmiş şeylerdir. Dolayısıyla ibadeti böyle sınırlı bir şey olarak görüp "ibadetimi yaptım, namazımı kıldım, çok güzel, şimdi ibadet olmayan tarafımıza geçelim" deyip önceden dünyevi bir şekilde kıskançlık, kibir, kendini öne çıkarma arzusu, bir yığın kompleks sergilemek — bu ne oluyor o zaman? O zaman orada yaptığın ibadet, etkili olması gereken alanda herhangi bir etkiye sahip değil demektir. Etki etmesi gereken alanda etkili olmaması, aslında o ibadetin tam olarak yapılmadığı, tahakkuk etmediği anlamına gelir.

İbadetin Meyvesi: Davranışa Yansımalı

Buna şu benzer: ateş yaktık ama üşüyoruz — demek ki ateş iyi yanmamış. Sen "ben ateşi yaktım" diyorsun ama dışarıda kamp ateşi yakmışsın, herkes titriyor, soğuktan donacak gibi. Ama ateş yakmışsındır — demek ki yaktığın şey ateş değilmiş, minicik bir şey yapmışsın, ona ateş denmez. Eğer gerçekten ateş olsa, herkes orada ısınırdı.

Yani diyelim ki bir namaza başladığın andaki dünyaya bakışınla, namazdan çıktıktan sonraki dünyaya bakışını kıyasla: diyelim ki birine kızdın, nefsine mağlup oldun, kızdın; sonra bir namaz kıldın, dedin ki "kızmak manasız, tamam haksız, yanlış yaptı ama bilmeden yaptı, Allah ıslah etsin; benim yapabileceğim bir şey varsa yaparım, yoksa Allah selamet versin." O öfken, kızgınlığın geçer. Neden? Çünkü sen orada gerçekten ibadet etmişsin ve o ibadet senin o bilincini dönüştürmüş.

Bu, şuna benzer: beş vakit namaz, bir nevi bir çadırın beş direği gibidir. Anlatabiliyor muyum? O direkler ne yapıyor? O çadırı ayakta tutuyor. Ama beş direk kendi başına bir amaç değil, çadırı ayakta tutmak içindir. Yoksa sadece beş direği dikmenin bir manası yoktur, öyle değil mi? O direkler bir çadırı ayakta tutmak için nasılsa, bildiğimiz klasik ibadetler de bütün hayatı kuşatması gereken ibadet bilincini ayakta tutmak içindir. Böyle bir ilişki yoksa, orada bir problem var demektir.

Yani mesela ben namazda "Allahu Ekber" deyip ondan sonra kafamda bir sürü büyük şeyler tasavvur ediyorsam — işte adam almış yürümüş, nereye yürümüş, adam başarmış, bu çok büyük bir şey, şuralara gelmiş, bu çok önemli bir şey diye düşünüyorsam... Mesela siz düşünün, aramızdaki konuşmaları düşünelim: konuşurken acaba neleri ne kadar yüceltiyoruz?

Neyi Yüceltiyoruz? Değerlerin Sınavı

Atıyorum, mesela diyelim ki iki kadın konuşuyor, fiziksel güzellik üzerinden konuşuyor. Şimdi bu konuşmaları dinleyen biri şu kanaate sahip oluyor mu: "Ya bak, fiziksel güzellik de öyle yabana atılacak bir şey değil, çok önemli bir şey." Diyorsa, demek ki sen bir şeyi yüceltiyorsun demektir. Halbuki iki dakika evvel "Allah yücedir" dedin — bir şeyi yücelttin, bir şeyi en temel noktaya koydun, değil mi mesela?

Peki kafanda konuşurken, düşünürken, hayata bakarken bir bak: aslında neler var yüce olan? İşte diyelim ki birisi ayda 15-20 bin lira kazanıyor — bu senin gözünde yüce bir şey mi? Fiziksel güzellik yüce bir şey mi, yakışıklılık yüce bir şey mi? İşte toplumda tanınır olmak yüce bir şey mi? Birisi tarafından çok değer görmek, bir insan tarafından çok anlaşılmak — ne kadar yüce bir şey, hiç bunları düşündün mü?

Mesela ibadetinde diyorsun ki "Allah en yücedir." Ve Kur'an'da geçiyor: dünya hayatı, Allah'ın bu dünyada verdiği şeyler geçici bir metadır. Öyle mi geliyor sana, geçici bir meta olarak mı geliyor? Yoksa "yok, öyle geçeceğim ama işte çok da önemli" mi geliyor? Yani bu senin dünyanda ne kadar, ne şekilde tanımlanıyor? Eğer bu karşılaştırmayı yapmazsak, bu iki şey ayrı ayrı gider.

Hani bir ayet var ya: "İki denizi birleştirmişiz, birbirine karışmazlar." Biz bu ayeti bu kafayla çok iyi yorumluyoruz: bir taraftan dünyayı, bir taraftan ahireti götürüyoruz, hiç birbirine karışmıyorlar. Adam namazını kılıyor, orucunu tutuyor ama para kazanırken en katı kapitalist gibi hırsla davranıyor. Denizler hiç birbirine karışmıyor, haklı değil mi? "O başka, o başka" diyor.

Veya diyorsun ki: "Sen iyi bir Müslüman olmaya çalışan bir insansın" ama bu kadar büyüklenme, ya da mal çoğaltma yarışı, ya da "onda bu var, benim niye yok, ondan altta mı kalayım" ya da birisi hediye verince "beni buna mı layık gördü" — şimdi bakıyorsun, din başka bir yerden konuşuyor, ego başka bir yerden konuşuyor ve bunlar hiç birbirine karışmıyor. İki deniz salıverilmiş, hiç birbirine karışmıyor.

Bizim de kendimize göre mucizelerimiz var hocam. Tabii, bu bir mucize yani, ego mucizesi, hiç karıştırmıyor.

Peki bu karışmadığında ne oluyor? İşte bir şeyin ters gitmesi söz konusu oluyor. Halbuki din sana bütün hayatına yayılacak bir farkındalık vermeye çalışıyor. Mesela dünyada bir işin ters gitti diyelim — yani şunu diyebilmelisin: "Gidebilir, bu önemli bir şey değil, ben bu konuda çaba gösteririm, elimden geleni yaparım, olmuyorsa da olmuyor, o iş benden büyük ki ben ondan dolayı mutsuz olayım." Diyebilmelisin ki dinin sana vermek istediği o huzuru, genişliği, sükûneti, özgürlüğü kazanabilmiş olasın.

Bizde hep tartışılır: namaz kılan depresyona girer mi? Şimdi namazı izah etsen, depresyonu da anlatsan, namaz kılan tabii ki depresyona girmez. Ama işte verdiğim örnek gibi: ateş yakan, ateş etrafında oturan biri üşür mü? Vallahi, gerçek bir ateş olsa üşümez. Ama gerçekten tam bir ateş değilse — minicik bir dal yakmışsa, yarım yamalak yakmışsa ve o ateşi gerçekten canlı tutmamışsa, sabaha kalmaz o, çok soğuk bir kış gecesinde donar. Şimdi, ateş yakan donar mı? Al sana paradoks: namaz kılan depresyona girer mi? Bir taraftan "yok, girmez" diyorsun, öbür taraftan "giriyorlar kardeşim işte" diyorsun; görüyoruz bir sürü insan depresyona giriyor, ayrıca da namaz kılıyor.

İşte bu gibi paradokslara düşmemek ve bu gibi soruların anlamsız çerçevesinden çıkmamız için, namaz nedir, ibadet nedir, bunun içeriği nedir, taşıdığı anlam nedir diye sormamız gerekir. Yoksa namazı herhangi bir ilmihal kitabındaki bütün fiziksel hareketlere indirgersek, o hareketleri yaparken şunları diyeceksin, öyle de namaz oluyor — öyle namaz olsa ne kadar kolay olurdu, bu da basit bir şey.

Geçen gün bir yerde namaz kılıyorum. Biri bana bir seccade getirdi. Baktım seccadeye, bir şaşırdım — üzerinde Zemzem tasviri var ama Kâbe'yi bulamıyorum. Sonra baktım, Kâbe'nin gölgesinde küçücük bir yerde resmedilmiş. Böyle kaldım orada.

İşte bu gibi paradokslara girmemek için her şeyi doğru bir şekilde tanımlamalıyız. Doğru bir şekilde tanımlarsak, aslında hiçbir çelişki olmadığını görebiliriz. Bir âlimin ifadesiyle: hakiki iman yaşayan insan dünyaya meydan okuyabilir ve hadiselerin tesirinden kendini muhafaza eder. Neye göre? İmanının derecesine göre.

Dünyadaki Amacımız Ne? Ego'nun Kurduğu Hedef Tuzağı

Mesela bugün biraz şu konuya değinmek istiyorum aynı zamanda. Bir bardak su alalım — mesela bu, çokça insanoğlunun yaşadığı bir ikilemdir: bu dünyadaki amacımız ne? Bazen kendimize sorarız, bazen birilerine sorarız, bazen birileri bize sorar: dünyadaki amacın ne? Şimdi "dünyadaki amacımız" kavramı çok yanıltıcı bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Neden? Çünkü şöyle bir düşünün, Kur'an'ı düşünelim: Kur'an'da "sizi dünyaya gönderdim, şunu yapacaksınız" diye bir şey var mı? "Size bu hedefi gösteriyorum, mesela uzaya çıkacaksınız, dünyayı böyle imar edeceksiniz, bir mesleğe sahip olacaksınız" diye bir şey var mı?

İmar etme yok mu diyorsunuz? Tabii, gerçek anlamda bir şeyi olması gereken nitelikte olması yönünde desteklemek, imar demektir. Yani mesela diyelim ki Allah sana bir orman vermiş, o ormanı imar edersin; bir arazi vermiş, o araziyi ekilebilir hale getirirsin, verimli hale getirirsin, ekersin vesaire; tabii kendine de barınak yaparsın, o ayrı bir konu. Ama hani dinin, dikkat edin, dünyayla ilgili insana verdiği bir hedef yoktur. Bu, insanoğlunun bu dünyada yaptığı şeylerin anlamsız, gereksiz olduğu anlamına gelmez. Ama insanoğluna bu dünyada verilmiş bir hedef yoktur.

Bak, "seni dünyaya gönderiyorum, evlen, çoluk çocuk sahibi ol, zürriyetini devam ettir" diye mesela bir emir var mı? Yok. "Çok mal mülk edin, hayır yapın" falan? Kısa devre bir yaklaşımla: adamın derdi çok para kazanıp rahat etmek, ama tabii hayır da yapacak, o da egosunu rahatlatacak — böyle bir şey de yok. Kur'an böyle bir şeyden bahsetmiyor. Dikkat edin, bu gibi şeylere dair hiçbir şey yoktur; maddi anlamda...

Hocam, maddi anlamda adalet de ilişkili kavramlar tabii.

Aynen, işte onlara geleceğim. Mesela "adaleti tesis edin, ilahi değerler üzere hareket edin, zulme engel olun, adaleti tesis etmeye çalışın, yardımlaşın" değil mi mesela? Bu konuda birçok ayet var. "Anne babanıza iyilik edin, birbirinizi affedin, yetimi koruyun" vesaire — bu gibi birçok şey var. Aslında Allah ne demek istiyor? Demek istiyor ki: senin bu dünyadaki hedefin, insan olarak girdiğin bu dünyada insan olarak yaşayıp insan olarak bu dünyaya güle güle diyeceksin. Aziz bir misafir olarak girdiğin bu âlemde aziz bir misafir olarak bulunup izzetinle yaşayıp izzetinle gidiveceksin, gözün arkada kalmayacak. Başka bir şey yok. Bu, kutsal metnin insana verdiği temel, asli, dikey hedeftir.

Yatay olarak, dünya hayatı içinde, maddi hayatımız içinde bir bedenin var, ihtiyaçları var; onun için çalışırsın, çaba gösterirsin. Bu yeryüzünde insanlığa faydalı, iyi bir şekilde etki edecek bir mesleğin olur, bu mesleği icra edersin. Ama bu asla bir hedef değildir. İnsanın bu anlamda dünyada hiçbir hedefi olamaz aslında. Çünkü bakın, bunun bir hedef olmadığı şu açıdan açıktır: biz aslında bu anlamdaki birçok hedefimize ulaşamadan dünya hayatımız biter ve biz o hedefle kalabiliriz.

Peygamberimizin Doğumu Örneği ve Hedef Tuzağı

Dersin ki: "çocuğumu büyüteyim, mürüvvetini göreyim, kariyerimde şu noktaya geleyim, 40 yaşında şuna sahip olayım, 50'de şuna, 60'da şuna" — değil mi, böyle kariyer planları yapılır. NLP eğitimi almışsanız iyi gaza gelirsiniz. Bir bakarsınız yaş 45, ölmüşsünüz. Benim mesela bir abim 34 yaşında kanserden öldü — kim bilir ne hedefleri vardı. Bak, eğer dünyevi bir şeyi hedef edinirseniz, çok büyük bir hayal kırıklığına uğrama ihtimaliniz vardır. Ve bu hayal kırıklığının nedeni de sizsinizdir; asla hayat değildir, asla yaratıcı değildir. Çünkü o hedefi kendi egonuz üzerinden oluşturup koymuşsunuzdur. Allah size böyle bir hedef koymamıştır.

Peygamberimizin annesi, peygamberimiz 6 yaşındayken vefat etmiş; babası da o doğmadan evvel ölmüş. Şimdi babası eğer dünyevi bir nazarla baksa ne hedefi olur, değil mi işte: "çocuğum olacak, büyüyecek, şunu yapacak, bunu yapacak." Yok. Bakın, dünyevi hiçbir hedef gerçek anlamda bir hedef niteliği taşımaz. Bu tuzağa kendini düşüren insanın kendisidir. Egomuz kendine böyle hedefler ediniyor, sonra o hedeflere ulaşmak için çalışıyor, koşturuyor. Ulaşamadığı süreçte önce sabrediyor — sabır da çok mühim ya, dini bir şey zannediyoruz sabrı. Sabrediyorsun ama sabrın da bir yeri var, nereye kadar diyorsun; "doldum" diyorsun, "yeter artık" diyorsun.

Ben de derim ki: "ya o barajı açsana ya, niye böyle bir hedefin oluyor, akışında yaşa hayatın. Evlenir, çocuğun olur ya da olmaz, büyür ya da büyümez, o büyürken sen ölürsün ya da kalırsın — akışına bırak bunu." Akışında bıraktığın zaman hiçbir barajda birikim olmayacaktır. Sen kendine bir hedef koyuyorsun ve o hedefe ulaşmak için haldır haldır gidiyorsun. Ulaşırsan bu sefer kendine başka bir hedef belirliyorsun — hedefin bitmez. Ya da ulaşamıyorsun çoğunlukla, o zaman da boşluğunu, memnuniyetsizliğini yaşıyorsun.

Bir arkadaşım vardı, "evlenemiyorum, maddi olarak şunu bunu istiyorlar" falan dedi. Dedim, niye evlenme gibi bir hedefin var ki? Veya işte "iş hayatında şunu kazanamıyorum, şu kadar kazanamıyorum" diyorsun — niye şu kadar ya da bu kadar kazanmayı hedefliyorsun ki? Ne gerek var buna? Sen sadece şunu de: imkânlarım, Allah'ın bana verdiği imkânlar, akıl, arayış, kavrayış vesaire neyse, imtihanım ölçüsünde ben çalışacağım, bu kadar. Çalışırken de insani değerlerimi uygun şekilde koruyarak bu çabayı göstereceğim. Niye hedef edineyim ki?

Veya farz edelim, hadi egona bir rüşvet verdim, bir hedef koydun ona: "40 yaşına gelince evim olacak, bir eşim olacak, bir tane de çocuğum olacak" — tamam dedin, diyelim. Ama bunu katılaştırırsan, esnek olmayan bir noktada tutarsan, işte o büyük bir hatadır. Ve bakın, böyle bir şeyi hedef edindin mi, sen asla kolay kolay ibadet bilincini elde edemezsin. Çünkü hayatın akışı içinde, eğer o hedefine seni ulaştıracağını düşündüğün koşullar gerçekleşmezse, her zaman hayatla bir kavga olacaktır ve sen asla gerçek anlamda ibadet edemeyeceksin. Çünkü egon üzerinden inşa ettiğin hedefle, hayatın sana verdiği manzara birbiriyle çelişiyor. O zaman sen nasıl bu hayatla uyumlu olabilirsin? Yapamazsın, böyle bir uyumu koruyamaz, sağlayamazsın.

Ama buradaki hata ne? Hedef. Kim koydu bu hedefi? Hani Necip Fazıl'ın sözüdür derler: "Ümit kalmayınca telaş da biter." Yani hedeften ümidin kalmayınca telaşın da biter. Bırak o hedefi, akışına bırak, ne olursa olsun. Sen her şeyi doğal ve meşruysa isteyebilirsin, ona yönelik doğal bir çaba gösterebilirsin ama onu kızıl elma gibi kendine hedef etme. Çünkü dünyada insanın kendisine mutlak anlamda hedef edeceği hiçbir şey yoktur.

Kızıl Elma: İnsanın Tek Asli Hedefi

Kızıl elma neydi peki? Kızıl elmadan bahsettiğimiz şey şudur: insanın bu dünyaya insan olarak gelmiş olması, insani kodlarının farkında olması ve bu kodlara uygun olarak yaşayıp Allah'ın huzuruna "Ya Rabbi, sen beni bir insan olarak yarattın, bana bu insani kodları verdin ve beni bu dualite içeren dünyaya gönderdin; ben de bu dualite içinde insani değerlerimi koruyarak bu deneyimi yaşadım, senin huzuruna da insan olarak çıkmaya en azından niyet ettim, o gayretle çaba gösterdim ve senin huzuruna geldim" diyebilmesidir. Hedef budur. Başka hiçbir gerçek hedef yoktur. Asli hiçbir hedefimiz yoktur, diğerleri sübjektif, göreceli hedeflerdir.

Şuna benzer: çocuk oyun oynar, oyuncaklarıyla oynar mesela; bir problem oldu diyelim, atıyorum, evde küçük bir yangın çıktı — ne yapar anne? "Gel oğlum, gidiyoruz, ev yanıyor" der. Çocuk da "hayır anne, ben burada yemek oynuyordum, yemek bitmeden asla çıkmam" der mi? Demez herhalde, aklı başında bir çocuksa; çünkü o asli bir şey değil.

Şimdi bakın, bir şeyin asli olup olmadığının ayrımı ne? Bu açıdan bakarsanız: arzu ettiğiniz, hayal ettiğiniz, hedeflediğiniz bir şey olmadığında ve ego kendini çaresiz hissettiğinde esneyebiliyor musunuz? "Olabilir ya, böyle de olabilir, o kadar da önemli değil, bu hayatın dualitesinin tabiatı gereği olan bir durum" diyebiliyorsanız, o zaman problem yok.

Çaresizlik Hissetmek mi, Çare Olmadığını Görmek mi?

Bakın, bir konuda çare olmadığını görmekle çaresizlik hissetmek arasındaki fark nereden kaynaklanır? Ben bir olayı görürüm ki çare yok — bütün değerlendirme ve analizi yaptım, çare yok. Ama hiç rahatsızlık duymuyorum. Hissim ayrı bir şey; ben orada nesnel analiz yapıyorum. Diyorum ki: bu meşru, güzel nitelikli işin yürümesi konusunda elimizden gelen bir çare var mı? Analiz ediyorum, çare yok. Çaresizlik hissediyor muyum? Hayır.

O zaman özdeşleştirme mi oluyor? Çaresizlik hissetmek, o hedefi merkeze koymaktır, "olmazsa olmaz" algısıdır. Ben eskiden bunu anlamazdım; derdim ki "çare yok." "Nasıl olmaz, olması lazım" diyor. Sonra anladım — o kafayı takmış oraya yani, takınca "olması lazım" diyor. Halbuki sokaktan ortalama akla sahip birini çağırsan, "çare yok" diyecek. Ama o bunu kabullenemiyor. Niye kabullenemiyor? Çünkü hedefe kitlenmiş, o hedefi olmazsa olmaz olarak görüyor.

Çocuğun oldu, 10 yaşında hastalandı, bir hastalık; doktor dedi ki "çare yok." "Nasıl olmaz, bilinen bir çaresi yok, olmalı" — nereden çıkarıyorsun bunu? Çünkü kafanda onunla ilgili bir hedefin var. "Ama ümit etmek ayrı bir şey değil mi?" Ümit edebiliriz dediğim gibi. Ama Allah'tan ümit kesmemek ayrı bir şeydir — benim yapabileceğim bir şey yok, Allah dilerse öyle olmayacak gibi görünen bir şeyle o çocuğu yaşatır; o ayrı bir şey. Ama bu ümidi de o şekilde kullanmamak lazım.

Ben Allah'a çok inanıyorum, sanki ben inanmıyorum diye bakıyorum bazı kişilere. "Ben çok umutluyum hocam" diyor, "çünkü ben çok inanıyorum." Sen Allah'a inandığından dolayı değil — egon o hedefe kitlenmiş, Allah'ı da kendine manipüle etmeye çalışıyorsun. Senin inancın hedefine mi yönelik, onu görmek lazım. Allah'a haksızlık ediyorsun böyle bir şeyle.

Oradaki aslında ne? "Ben bunu istiyorum, inşallah Allah da benim bu aşırı isteğimi görür, bana acır, istediğimi yapar; yapmazsa üzülürüm, hafif sitem ederim ama yapacağım başka bir şey yok diye devam ederim" demek. Halbuki buna gerek yok ki. Mesela Peygamber Hudeybiye seferinde bir umre ziyareti yapacaklar. Üstelik de rüya görmüş — umre yapılacağına dair ama hangi seneyle ilgili olduğu rüyada belirtilmemiş. Rüyayı görüyor, o seneye yorumlayarak gidiyor, engel çıkıyor.

Sen meşru bir şey mi istedin bu dünyada? Güzel, tamam, meşru bir şey istedin. Gayret ettin mi? Ettin. Bütün imkan ve kabiliyetini kullandın mı? Kullandın. Yapacağın başka bir şey var mı imkanların ölçüsünde? Yok. Allah dilerse onu oldurur, o ayrı bir şeydir. Ama asla bir çaresizlik, bir mahrumiyet hissi duymamak gerekir. O hislerin nedeni, egomuzun bir hedefe yanlış bir şekilde kitlenmesidir. Kitlendiğinde bütün olası negatif duygu ve düşünceleri yaşarsın. İşte Necip Fazıl'ın dediği şey de bu: "ümit kalmayınca telaş biter." Çünkü öbür durumda illa oldurmaya çalışıyorsun, oldurmaya oldurmaya çalışıyorsun, olmadıkça da içeride bir şey birikiyor — telaş ediyorsun, kaygı duyuyorsun, öfkeleniyorsun, sabırsızlık duyuyorsun, hayatın üzerine üzerine geldiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyorsun. Bir sürü hikaye türemeye başlıyor. Halbuki buna gerek yok ki. Hayat bir akıştır.

Hocam, mesela hedef koydum, gerekli olanları zaten yaptım, kendi kendime öyle diyorum.

Tabii, orada da "ben elimden geleni yaptım, Allah'ın bana verdiği imkanları kullandım, Allah da muvaffak etti" demek gerekir. Oradan ayrı bir ego üretmek de ayrı bir problemdir.

Değer Verdiğin Kadar Etkilenirsin

Buyrun. Gelecek gibi bir hedefi görüp bugünü kaçırmayı anlattınız ya — geçmişte mesela dikkatsizlik yüzünden bir kaza yapıp eşini ya da çocuğunu kaybetmiş olabilir; ya da başörtüsü yüzünden okuyamamış olabilir; ya da eşini aldatmış, ayrılmış olabilir falan — bir sürü böyle hikaye var, kişi bugünü yaşamıyor.

Tabii. Neden? Çünkü o şeye büyük bir değer yüklemiş. Hani atıyorum, çocuğu doğmuş, 15 sene önce ölmüş, diyor ki "benim için hayat orada bitti, benim için hiçbir bayram yok." Neden? Çünkü kafasında bir şeyin olmasına veya olmamasına çok çok çok büyük bir değer olarak bakmış; bir şeyin olması veya olmaması noktasında kendini kilitlemiş oradaki iş.

Olur, atıyorum: yolculuk yapıyorsun ailemle, dikkatsizliğin yüzünden kaza yaptın, eşin ve çocuğun öldü — olabilir. Orada muhasebeni yaparsın, alacağın dersi alırsın, biter bu kadar. "E işte onlar aslında yaşayabilirlerdi" — sanki yaşasalar çok büyük bir şey olacaktı, başları arşa mı değecekti yaşasalar? Niye bu kadar büyütüyorsun ki? Bir insan dünyadaki bir olaydan ne kadar çok etkileniyorsa, dünyaya o kadar çok değer veriyor demektir.

Şimdi siz bir şeyin kazanılması veya kaybedilmesi noktasında yaşadığınız sevinç veya üzüntü neye bağlı? Ona verdiğiniz değere bağlı değil mi? Hani bazı çocuklar olur, 5 lira kazanır, uçar — değil mi? Neden? Onun gözünde 5 lira çok değerli. Aynı sevinci bir iş adamı 500 bin dolar kazandığında yaşar. Aslında arada bir fark yok; neye ne kadar değer veriyorsan, ondan dolayı o kadar üzülür veya sevinirsin.

Atıyorum, başörtüsü probleminden dolayı okuyamamışsın. Ne olur ki kardeşim, ne olur? Neyi büyütüyorsun ki? Hani üniversite mezunu olmak çok büyük bir şey mi, o kadar büyütülecek bir şey mi? Ömrün boyunca onun mahrumiyetini hissetmen gerektirecek kadar değerli bir şey mi? "Ben de o yüzden okuyamadım" mesela, başörtüsünden. Olabilir. Biz aslında kendi kusurumuz olmayan başka şeylerden de etkileniriz. Bazen gereksiz bir şeye, mesela bir âlimin ifadesiyle beş dakika inat edilmeyecek bir şeye, bazen on sene inat ediyoruz.

Yani şimdi hayatın akışı içinde, hocam bir daha soruya dönelim: okuyamaması değil, okuyamamasını travmaya dönüştürmesi ayrı bir şey, doğru mu?

Zaten onu kastediyoruz. Okuyamamasını niye travmaya dönüştürüyor? Çünkü okuyamamasına çok büyük değer atfediyor. Çünkü okuma sonucunda elde edeceği pozisyonu, üniversite mezunu olmaklığı veya diplomayla elde edeceği mesleği çok büyük bir şey olarak görüyor. Veyahut da "üç kuruşluk insanlar yüzünden böyle oldum" diyor, "bunu kendime yediremiyorum" diyor — orada da başka bir ego devreye giriyor. Hakikaten bazen bakıyorsunuz, aslında travmatizasyonu o diploma yüzünden değil; kibirli, kendini bu memleketin özel insanı zanneden birileri yüzünden böyle bir haksızlığa uğramışlığı içine sindiremiyor. Halbuki kardeşim, bu da senin dünyanda büyüttüğün bir şey. "Bu insanlar nasıl bana engel koyar" diyorsun — e koyuyor işte, yapacak hiçbir şeyin olmayabilir bu konuda. Bu birçok konuda olabilir. Neyi büyütüyorsun ki?

Hz. Yusuf'a gelmişler: "Seni hapse atacağız." "Haksız mıyım?" "Değilsin ama seni atacağız." "E atıyorsan at" demiş. Neyi problem edeceğim ki?

Problem edeceğim bir şey varsa o da Allah'la olan bağımda, onunla olan ilişkimde bir problem yaşıyorsam, benim için o problemdir. Onu çözmeye çalışırım. Yoksa senin beni hapse atman, bazı özgürlüklerimden mahrum bırakman, bazı doğal haklarımı engellemen ne olacak ki? Burada benim büyüteceğim bir şey yok.

Bu ne demek aslında? Çünkü Hazreti Yusuf'un dünyaya dair bir hedefi yoktu. Yani şunu demedi: "Kardeşlerim beni kuyuya attı ama Allah yüzüme baktı, Mısır'da falancanın yanında çalıştım, işimi namuslu ve şerefli bir şekilde yaptım, ilerledim" diye, normal şartlarda insanın düşüneceği gibi düşünmedi; hayatının biraz daha pozitif şekilde ilerleyeceğini, evleneceğini falan düşünmedi. Tam orada hem iftiraya uğruyorsun hem masum olduğun halde hapse atılıyorsun.

Hak arayışında bulunuyor ama aynı şey değil. Oradaki hak arayışında bulunursun, bu ayrı bir şey; ama "tüh be, hakkımızı arayacağımız bir yer bile yok, mahvolduk" demek başka bir şey. Böyle bir şey yok, yıkılmıyor. Normal şartlar içinde elinden geleni yapmış, bu kadar.

Herhangi bir mahrumiyet, bir mağduriyet karşısında "buna tahammül edeyim" demek... Hani "iyi de mi olmayalım kardeşim, böyle iyi oluyorsak ne oluyor, iyi mi olmayalım?" Şimdi bakın dikkat edin: bazen ego, iyi olmayı dünyada rahat etmenin bir zemini olarak görüyor. Oysa inanan bir insan için, doğal bir insan için iyilik, fıtratının doğal bir neticesidir.

İyilik Yapmak Fıtratın Doğal Neticesidir

Sen niye iyi oluyorsun? Niye merhametli olman lazım, dürüst olman lazım, ahlaklı olman lazım, kimsenin hakkını hukukunu yememen lazım, işini dürüst yapman lazım? Niye? Çünkü bunlar fıtratının doğal bir neticesi. İyi oluyoruz, peki ne oluyor? Ne olacak, gözünün körü mü olsun, iyi mi olacaksın? Çünkü bu fıtratının doğal bir neticesi — bakın ne kadar büyük bir rahatlık, değil mi? Ama ego diyor ki: "sen iyi ol mutlaka, iyilik yap, iyilik gör, iyiler kazanır." Hayır, bazı iyiler tırnak içinde kazanmamıştır. Ama neyi kazanmamış, orayı anlamak lazım.

İyiler mutlaka kazanır. Ama neyi kazanır? Bakın, ego her şeyi kendi kalıbına, kendi rengine döndürmek ister. "İyiler kazanır" — nerede kazanır, kazanmaktan neyi kastediyorsun? İyi olan tabii ki kazanır; zaten iyiyse kazanmışsındır, çünkü iyiliği yapıyorsun, iyi ve güzel olanı yapıyorsun. Zaten onu yaparken sen kazanmışsındır. Bunun dışında ayrıca bir şey kazanmayacaksın.

Bu ego'yu nasıl nesneleştiririz, tutarız da gider? Çünkü ego deyince böyle tutulamayan bir şey. Nasıl yapacağız? Yakalamaya gerek yok, bırak gitsin. Yani ego her şeyi kendi rengine büründürüyor. Benim iyilik yapmaktan bir hedefim yok ki, niye iyilik yapayım, niye iyi olayım? Mesela böyle bir soru benim çok garipsediğim bir sorudur. "Niye iyi olalım ki" diyor. İlla onun egosuna bir havuç vermek gerekiyor. Ego böyle bir şey istiyor: "iyi olalım, bak iyi ol müşteri kazanırsın." Ya iyi oluyorsun, müşteri kaybediyorsun — peki o zaman daha mı kötü olalım? Değil mi?

Bir tüccar niye iyi, dürüst olmalı? Çünkü bu fıtratın tabii bir neticesi, başka bir nedeni olamaz. Bir tüccar iyi, dürüst, ahlaklı olmalıdır — niye? Çünkü bu fıtratının tabii bir neticesidir. Yoksa "müşterisi artsın, şu olsun bu olsun" diye değil. Ego sürekli dünyevi bir hedef ya önerir ya ister size. Hem önerisine teşekkür edeceksiniz hem de ona böyle bir malzeme vermeyeceksiniz, çünkü o bundan sürekli beslenir ve bunu sürekli talep eder.

Bizim insan olduğumuz için asli bir hedefimiz yoktur bu dünyada. Atıyorum, öğrencisin, dersin ki "şu okulu bitireyim, üniversiteyi bitireyim, şöyle bir meslek, kariyer yapayım" falan — bunu izafi düzlemde düşünebilirsin, bunda hiçbir mahsur yok. Ama olmadı mı? Hiçbir sıkıntı yok. Ölçü budur: çok rahatlıkla esneyebiliyorsan hayatın engelleri ve olmazları karşısında, o zaman sen o şeyleri hedef edinmemişsin demektir.

Dünyada bir planlama yapabilirsin: "iş hayatı konusunda şöyle bir planlama yapacağım, çocuğum konusunda şöyle bir planlama yapacağım, kariyerim konusunda şöyle planlar yapacağım" — yapabilirsin, bunda hiçbir mahsur yok. Ümitli de olabilirsin, bunda da mahsur yok. Ama diyelim ki olmadı, bir engel çıktı — bunda da mahsur yok. Bunda mahsur varsa o zaman öbürlerinin hepsi de mahsurludur; orada yanlış bir şey işlemiş demektir. Hiçbir problem yok. Dünya hayatının mahiyeti budur. O yüzden dünya hayatı bir akıştır. Biz dünyadan bir şey beklemiyoruz. Allah da bizi bu dünyaya, "bu dünyadan bir şey alalım" diye veya "bir kazık çakalım" diye veya "Allah'a güçlü bir özgeçmiş götürelim" diye göndermiyor. Böyle bir şey yok, asla yok, asla böyle bir şey yok. Onun için egonun bizi germesine karşı rahat olmamız gerekiyor. Ego bizi geriyor: "hedefledim, olmadı" — olmadı diyor, ne olacak? Ama öyle bir hedefe kitlenmiş ki, elindeki tek şeyi alıyorlarmış gibi geliyor egoya.

Orada bir kavram geldi aklıma, egoyla ilgili. Cehennem için mekansal bir tanım vardır — daralan bir yer olarak; cennet ise bolluk, genişlik olarak tarif edilir. Şimdi tam hatırlamıyorum ama ego bakışı ve tanımıyla, ego kendine mekanlar, adamlar kurdukça o terminolojide bir cehennem içinde var olmuş oluyor sanki. Öyle düşünüyorum şu an.

Tabii, aslında ego ne yapıyor? Hep bir şeyleri sabitleştirmeye çalışıyor. Diyelim ki "şuna sahip olacağım" diyor. Halbuki sen asla sahip olamayacaksın. Hani bir Hintli bilgenin ifadesiyle: insanoğlu, asla sahip olamayacağı şeyleri sahipmiş gibi korumaya çalışır; sonra da bu sahip olamadığı şeyleri kaybetme korkusuyla yaşar. Yani ben bu dünyada hiçbir şeye sahip olamayacağım ama ego diyor ki "bir şeye sahip olabilirsin." Halbuki Kur'an seni bu konuda uyarmıştır: hiçbir şeye sahip olamazsın. Ama ego diyor ki "ya, olursun, bir şeylere de sahip olursun" — sana hedefler çiziyor, "şunu hedef edin" diyor.

Mesela geçen biri dedi ki: "dediğin bir yerden doğru ama ben sana şöyle itiraz ediyorum — ben böyle durumlarda mutlu oluyorum" dedi. Bakın bu çok tehlikeli bir şeydir. "Böyle olunca mutlu oluyorum" diyor. Orada şu soruyu sormak lazım: mutlu olan kim? Kim kendisini böyle bir hikayeyle mutlu zannediyor, mutlu olacağını zannediyor veya mutlu olduğunu zannediyor?

Hocam, ciddi bir kaos yaşadık. Bu bir olay: adam birisinden bir şekilde borç alıyor, batıyor. Diğeri de bir buçuk senedir bunun peşinden geliyor. Bizim oturduğumuz çay ocağına, kafeye geliyor, üzerine silahını almış, o akşam vuracak. Diyor ki "ya bu akşam paranı verirsin ya seni vuracağım." Araya girdik, saatlerce konuştuk, sohbet ettik. Adamın iddiası şuydu: "ben sülaleme ne diyeceğim? 20 yıllık birikimimi yedirdi mi diyeceğim, keriz mi dedirteceğim?" Dedim ki "kaç tane çocuğun var?" "Dört tane çocuğum var" dedi. "Peki sen bunu vurduğunda hapse gireceksin, bu adamın da üç tane çocuğu var, bu çocuklar yetim kalacak, senin çocukların da bunun çocukları da yetim ve öksüz kalacak, buna razı mısın?" "Benim sülalem baksın, onların şerefidir" diye öyle bir kitlenmişti ki, hikaye uzun. Bu gibi şeyler egonun kendince belirlediği şeylerdir.

Mesela bazen ego bir hedef edinir, on beş sene sonra o hedeften vazgeçilemez hale gelir — "millet ne diyecek" diye. Peki bu da bir ego değil midir? Durdurmak da bir ego olabilir; ona bağlı, onu da anlamak lazım. İyilik de ego haline girebilir, içeriğine bağlı. "Mutlaka egodur" veya "değildir" diyemeyiz.

Hayattaki herhangi bir şeyi temel, asıl şeymiş gibi algılamak — bu tuzağa düşmeyin. İnsana en büyük engeli oluşturan, insanı sıkıştıran, daraltan şey budur. Halbuki dünyanın akışı içinde hedef edindiğin şeyleri rahat bir şekilde, esnek bir şekilde gerçekleştirmeye çalışman gerekir. Olsa güzel olur — atıyorum çocuğum var, mürüvvetini görsem fena olmaz ama görmeyebilirim de, o da problem değil. Esnekliğin olması gerekir ki hayatı doğal akışında yaşayabilesin ve gerçekten ibadet etmenin şuurunda olabilesin.

Çünkü biz ne yapıyoruz? "Ya böyle bu gibi olaylar yüzünden ibadet de edemiyorum" diyor mesela. Halbuki zaten o ibadet dediğin şey senin bu gibi olayları doğal bir şekilde yaşaman için verilmiş. Yoksa "dünyadaki hayatın çok rahat olacak, böyle rahat, keyifli de ibadet edeceksin" — böyle bir şey değil bu. İbadet sana egonun araya girmesine karşı farkındalık kazandırmak içindir.

Namazın Anlamı: Emaneti Allah'a Teslim Etmek

İbadetin sana diyecek ki: "bak, sen bu konuda çok fazla hırslısın, bu konuda çok fazla bu şeye değer verdin, bunu çok fazla kendi içinde büyüttün, bunu kimlik meselesi haline getirdin." Bunu göstermek içindir ibadet. Ki seni ne yapar? İşte peygamberin "Ey Bilal, ezan oku, namaz kılalım, ferahlayalım" demesi ne demektir aslında? Ego bazen hayatın akışı içinde insanı sıkıştırır, daraltır, yanlış yerden baktırır. İbadet ne yapar? O bakış açısını genişletir, doğru yerden baktırır.

Çünkü ibadet aslında nedir? Diyelim ki namaz: senin bütün varlığınla elindekilerin Allah'ın mülkü, sen de onun mülküsün ve kendini ona teslim ediyorsun. Hatta Hz. Ali'ye atfedilen bir söz vardır: "her namazda şunu düşünüyorum: acaba emaneti Allah'a teslim ederken, Allah bunu teslim alacak mı, hakikaten emanete hiç halel getirmemiş miyim diye alacak mı, almayacak mı?" Değil mi? Sen aslında namazda ne diyorsun? "Ya Rabbi, benim her şeyim sana aittir, senindir; senin hoşnut olduğun, senin ilahi ölçülerin üzerine ben bu hayatı yaşamaya çalışıyorum. Benim sahip olduğumu düşündüğüm, zahiren sahip olduğumu düşündüğüm her şey senindir; ben de seninim, benim hedeflerim de sana ait, hepsini sana teslim ediyorum. Sen bana ne kadar güç, kabiliyet, imkan verirsen, ben o meşru hedefler konusunda o kadar gayret ederim, bu kadar."

Ne kadar büyük bir özgürlük! İnsana gerçek anlamda tam bir huzur ve sükûnet sağlıyor. Ama ego diyor ki: "yapman lazım, olması lazım, şu hedefi yakalaman lazım, başkalarıyla kıyaslama, kendini yetersiz, başarısız görme." Ben ne konusunda başarısızım ki? İş konusunda mı? Başarılı olursa olsun, elimden geleni yaparım, nereye kadar gidiyorsa gider. Ben "insan olma" konusunda — tırnak içinde — başarılı mıyım, insani doğamı ne kadar koruyorum, asıl muvaffakiyet budur. Gerisi, kim ne derse desin, bir hikayeden ibarettir.

Tevekkül, Rıza ve Boşvermişlik Arasındaki Fark

Peki boşvermişlikle rıza arasındaki fark nasıl ayırt edilir?

Bir insanın elinden gelen bütün imkan ve kabiliyetleri kullanması doğal bir şeydir. Bunların hepsini kullanıyorsun; kullandıktan sonra diyorsun ki sonuç Allah'ın takdirindedir — bu tevekküldür. Meydana gelen neticeyi de kabullenmek rızadır. Boşvermişlik ise, herhangi bir iş, oluş ve süreç içinde Allah'ın sana verdiği imkan ve kabiliyeti kullanmamak, tembellik göstermektir — o boşvermişliktir. Ona sen ne kadar dini bir tanım koysan da, "biz tevekkül etmişiz, Allah ne dilerse o olur, benim çalışmam neye bağlı, o ne dilemişse olacak" demen, senin ilahi yasayı anlamamandır. Tembelliğine "olmuş" demişsindir. O tembelliği, nefis namına gelen o tembellik damarını kötüye kullanma ve onu sanki dini bir duyarlılıkmış gibi satma eylemidir bu.

İnsan kendisine verilen bütün imkan ve kabiliyeti kullanır. Kullandıktan sonra tevekkül eder. Tevekkül ettikten sonra meydana gelen sonucu da kabullenir, razı olur. O zaman ne duyarsızlık, tembellik, umursamazlık tuzağına düşer, ne de "ben bu kadar çalıştım, bu noktaya kadar getirdim, bir türlü sonuç olmadı" deyip bir şikayet, bir memnuniyetsizlik, bir karamsarlık tuzağına düşer — bu da tevekkül ve rıza eksikliğidir. Sen elinden geleni yaptın; sonuç olursa şükredersin, dersin ki "bu Allah'ın bir lütfudur." Sonuç olmazsa, "bu Allah'ın takdiridir" der, razı olursun. Bakın, hayat çok basit; zorlaştıran egodur, o zorlaştırıyor hayatı.

Bunu istediğimiz şeylerde de mi geçerli? Yani mesela ben işimde bir çabayı göstermek istemiyorum diyelim — bu tembellikle alakalı mı?

Bunun tembellikle alakası yok, eğer "benim hedefim yok da benim hedefim şu yönde, ben imkan ve enerjimi şu yönde kullanacağım" diyorsan bu başka bir şeydir. Bahsettiğimiz şey, bir şeyi tembellik motivasyonuyla bırakmamak; buna dikkat etmek gerekir. Yani kişi bazen tembellik yüzünden kendini zorlamamak ve rahatını bozmamak nedeniyle bir şeyden vazgeçiyorsa, o da ayrı bir yanlıştır. Ama diyelim ki "ben imkan ve enerjimi şu yönde değil de bu yönde kullanacağım" diyorsa, bu bir tercihtir.

Çaba Göstermek Fıtratın Gereğidir, Tembellik Değil

Peki tembelliğin ve Allah'ın verdiği bütün imkanları kullanmanın iç sesini konuşsak, tembellik ne diyor mesela?

Tembellik şöyle mi söylüyor: "ya aman, boş ver, kim yapacak, zaten yapanlar da olmadı" — hani bir satışsa veya bir eylemse. "Ya şimdi yağmur yağarken kim gidecek, otur" — bu tembellik. Öbürü ise: "olsun, yağmur yağsa da ben bir otobüs bulurum, ya da telefonumu açayım, bak telefon var burada, ararım — yoksa yoktur, varsa vardır." Yani ego'nun yine dualiteyi artı-eksi konumuna getirip kişiyi tembelliğe itmesi söz konusu.

Tabii, ego'da o iki damar var: tembellik damarı var, gayret damarı var; harekete geçme, hareketsizlik damarı var; rahatına düşkünlük damarı var, rahatından vazgeçme pahasına harekete geçme damarı var.

Hocam, sizin sohbetinizi ilk defa dinleyen insanlarda şöyle bir algı oluşuyor: "sanki yeryüzünde her şey bir uca doğru gidiyor, bir akış var, bir merkeze doğru kayıyor, mistikle yaklaşıyoruz, eylem yapmaya gerek yok, bir aktiviteye gerek yok, bir gayrete gerek yok" — güzelce böyle tembellik damarını okşuyor gibi oluyor. Çünkü değişik sosyal faaliyetlerde bunu görüyorum: "takdir böyleymiş kardeşim" deniyor. Hatta adam şöyle dedi: "itilenlere destek olursan sen de yukarıdan itilenlere destek olursan sen de tepetaklak olursun" dedi.

Bir sufi yanlış anlamış, çok önemli değil: düşkünü, evsizi, varsızı sahiplenirken, güya şeyhi buna demiş ki "oğlum, onlar yukarıdan itiliyor, onlar hak ediyor bunu, sen de bunu sahiplenirsen sen de tepetaklak olursun." Oysa oradaki gayret, bir yetimi, bir miskini, bir düşkünü o yoksulluktan kurtarmaktır değil mi, onun hayatını cennet kılmaktır. Ama söylediği şey budur — yani o oluşanı, zahiri öyle anlıyoruz, nefsimiz, egomuz öyle anlıyor.

Yok, işte burada insana düşen çaba göstermektir diyor Kur'an. Yani insana düşen şey, insanın ancak çabasıdır. Bakınız, Safa ile Merve arasındaki koşuya da "sa'y" denir. Yani bu şu demektir: Allah'ın sana verdiği imkanlar ölçüsünde bu dualite âleminde çaba göster. Ne adına? İyilik, güzellik, hayır, adalet adına çaba göster. Bu, asla insanın vazgeçmemesi gereken bir şeydir. Fakat şu ayrımla: bir hedef adına değil, bir hedefi mutlaklaştırarak değil. Bütün mesele budur.

İnsan doğal olarak zaten tabiatına, fıtratına baksa, çaba üzere bir varlıktır. Tamamen tembellik, yatmak üzere bir hayat yaşasa — birisi size dese ki "bir hafta yataktan kalkma", rahatsız olursunuz. Neden? Çünkü fıtratına uymuyor zaten. Anlatabiliyor muyum? İnsan doğası itibarıyla faaliyet üzere yaratılmıştır. O çabadan yorulunca biraz dinlenir; yoksa rahat, monoton bir hayat varlıktan ziyade yokluğa gider. Fıtri bir şey değildir. Bakın, kâinatta yaratılmış olan her düzeyde bir hareket var. Dolayısıyla insana düşen çabadır.

Fakat önemli olan şu ki: insan bu çabaya bu dünyada mutlak bir hedef nazarıyla yaklaşarak bakmamalıdır. Biz çaba gösteririz — iyilik, güzellik, adalet, hayır adına çaba gösteririz. Bunu niçin yaparız? Fıtratımızın doğal bir neticesi olduğu için yaparız, duamız bunu gerektiriyor. Yoksa ne dünyada ne ahirette herhangi bir gayemiz, bir hedefimiz yoktur. Cennet bile hedef değildir, son tahlilde; o onun lütfudur. Hani iyilik cennet için yapılmaz, Allah için bile yapılmaz — işte "Allah için" derken oradaki mana, Allah'ın hoşnut olacağı şekilde yapmak anlamındadır. Yani fıtratın gereği olarak yaparsın, fıtratının tabii bir neticesi olarak; o da "Allah için" manasına o anlamda gelir.

Yani bir şeyi duanın gereği yapıyorsun, tıpkı nefes alıp vermek gibi, duamızın gereği. İnsan; iyiliği, güzelliği, hayrı, sevgiyi, şefkati, merhameti, desteklemeyi, yardımlaşmayı, hoşgörülü olmayı, affetmeyi fıtratının tabii bir neticesi olarak yapar.

Temel ilke budur. Bunu ne kadar insan idrak ederse, o kadar her şeyi doğru bir şekilde anlamış olur. Bana dense ki "işte nefret etmek, kin gütmek seni cennete sokacak" — ben derim ki, valla benim fıtratıma uymuyor; kin gütmekle cennete gireceğimi bilsem de ben onu güdemem, çünkü fıtratıma uymuyor. O zaman burada "yedi milyon fıtrat mı çıkıyor?" Hayır, aslında özünde tek bir fıtratımız var; tek bir fıtrat var. Dolayısıyla iyilik-kötülük, ya da bir şeyin hayır olması, bir şeyin şer olması, fıtratına uymasıyla veya uymamasıyla tanımlanacak bir şeydir.

Fıtrat Evrenseldir: Din Sadece Hatırlatır

Din, fıtrata uygun olanı gösterir. İşte Rum Suresi 30. ayette Allah'ın insanların üzerine yarattığı dine çağırıyor insanları. Yani ekstra bir şeyle çağırmıyor. Bir insanın fıtratı bozulmamışsa, din ile o fıtrat bir paranın iki yüzü gibidir, birbirinden asla farklı değildir. O yüzden din, fıtratın dışında bir şeye çağırmıyor; fıtratına uymayan şeylerden de korumaya çalışıyor.

Yani bu niye günah? Sen idrak etsen niye günah olduğunu anlayacaksın aslında. Bir şeyin senin fıtratına uymadığı için günah olarak tanımlandığını, ve bu konuda ilahi bir rahmet eseri olarak seni uyardığını anlayacaksın. Yoksa Allah'ın ne iyilikten kazanacağı bir şey, ne günahtan kaybedeceği bir şey var.

Hocam, bu topraklarda bir avantajımız var; geleneksel olarak dinin içinde yetiştik. Ateizmin ya da başka bir dinin mensubu olan ve bu izahlardan habersiz olan insanlar için fıtrata ulaşmak nasıl mümkün olacak?

Orada da erdem var, orada da iyilik var. Fıtrat bir kitapla gelen bir şey değil, fıtrat kültürle gelen bir şey değil; fıtrat doğuştan var. "Kitabı ve hikmeti verdik" diyor ya — orada kitap ilahi vahiydir, hikmet ise bu fıtratı, iyiliği, düzeni, erdemi temsil eder. Yani fıtrat, nerede olursan ol vardır; İslami bir coğrafyada olmasan da fıtrat vardır. Basit bir şey: peygamberin bu gibi hatırlatmalarında, "kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma; başkasının görmesinden rahatsız olacağın bir şey günahtır" demesi gibi — buna fıtrat diye yorumlarız.

Mülk Suresi'nde de çok önemli bir ayet var hocam: diyor ki cehennemlikler derler ki "biz bu ateşe kulak vermediğimizden ya da akletmediğimizden dolayı girdik." Yani insan sadece akletmekle bile, hangi kültürde, hangi dinde olursa olsun, o ateşten kurtulabilir; dolayısıyla fıtratına uyabileceği bir pratiğe sahip olabilir — teorik değil, pratik bir imkana sahip olabilir yani.

Fıtrat, yaratılışta var olan bir şeydir. Din, fıtratı hatırlatır; ekstra bir şey vermiyor aslında, hatırlatıyor.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Rum Suresi 30. ayet (fıtrat ayeti — metinde sehven "Ruh Suresi 30. ayet" olarak geçiyordu, düzeltildi) - Mülk Suresi (cehennemliklerin "işitseydik veya akletseydik" dediği ayet — metinde sehven "Büyük Suresi 9. ayet" olarak geçiyordu; içerik Mülk Suresi'ndeki ilgili ayetle örtüştüğü için sure adı düzeltildi, ayet numarası kesin teyit edilemedi) - "İki denizi birleştirmişiz, birbirine karışmazlar" ifadesiyle anılan ayet (sure adı metinde belirtilmemiş) --- ---

İlgili Sohbetler

Sabrın Hakikati

Konuşmacı, sabrın genellikle “tahammül etmek” ile karıştırıldığını, hâlbuki Kur’an’ın “en güzel sabır”dan bahsettiğini anlatarak başlıyor. Sabrı, kişinin doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru davranışta -içsel ve dışsal ayartıcılara rağmen- dirençli kalabilmesi olarak tanımlıyor; bunun için insanın önce objektif bir bilince (peygamber örnekliği üzerinden) ihtiyaç duyduğunu, nefsin acelecilik ve arzularına karşı sabrın Allah’tan yardım istemekle mümkün olduğunu, insanlara karşı sabrın da onları “anlamak” (onaylamak değil) olduğunu örneklerle (vahşi at, tırnak, Hz. Yusuf kıssası) işliyor. Sohbet, bir şey “olmaya çalışmak” değil, fıtratta zaten var olanı keşfetmek gerektiği vurgusuyla ve dinleyicilerle kısa bir soru-cevap bölümüyle sona eriyor.

Sabır ve Rıza Üzerine

Sohbette önce insanın hayatta hep üç şeyle uğraştığı anlatılır: hoşa giden bir şeyi devam ettirmek, iyi fakat eksik olanı mükemmelleştirmek ve hoşlanılmayan bir durumu kökten değiştirmek; bunların hiçbirinin mutlak olarak mümkün olmadığı, bu yüzden sabrın ve rızanın gerekli olduğu vurgulanır. Sabrın halk arasında anlaşılan "içine atıp katlanma" anlamının yanlış olduğu, gerçek sabrın bir duruma karşı kişinin kendi iç bütünlüğünü, dengesini ve varlığını koruyarak en uygun tavrı alması olduğu; buna örnek olarak kışın yapraklarını döken ama bundan yıpranmayan ağaç verilir. Sohbetin devamında rıza kavramı, Peygamberimizin Taif'te taşlanması, Musa-Hızır kıssası, Cüneyd-i Bağdadî'nin Sırrı es-Sakatî'den naklettiği kıssa, Hz. Ali'nin duası, nar ağacı örneği ve bilinç düzeyleri üzerinden derinleştirilir; sonunda acı çekmenin sınırlı/egosal bilince ait olduğu, ruhsal bilince geçildiğinde bütün yaşananların birer deneyime ve hatta lütfa dönüştüğü anlatılır.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.