Sabır ve Rıza Üzerine
Kısa Özet
Sohbette önce insanın hayatta hep üç şeyle uğraştığı anlatılır: hoşa giden bir şeyi devam ettirmek, iyi fakat eksik olanı mükemmelleştirmek ve hoşlanılmayan bir durumu kökten değiştirmek; bunların hiçbirinin mutlak olarak mümkün olmadığı, bu yüzden sabrın ve rızanın gerekli olduğu vurgulanır. Sabrın halk arasında anlaşılan "içine atıp katlanma" anlamının yanlış olduğu, gerçek sabrın bir duruma karşı kişinin kendi iç bütünlüğünü, dengesini ve varlığını koruyarak en uygun tavrı alması olduğu; buna örnek olarak kışın yapraklarını döken ama bundan yıpranmayan ağaç verilir. Sohbetin devamında rıza kavramı, Peygamberimizin Taif'te taşlanması, Musa-Hızır kıssası, Cüneyd-i Bağdadî'nin Sırrı es-Sakatî'den naklettiği kıssa, Hz. Ali'nin duası, nar ağacı örneği ve bilinç düzeyleri üzerinden derinleştirilir; sonunda acı çekmenin sınırlı/egosal bilince ait olduğu, ruhsal bilince geçildiğinde bütün yaşananların birer deneyime ve hatta lütfa dönüştüğü anlatılır.
Öne Çıkan Vurgular
- Sabır, bir duruma karşı gerilim ve çatışma yaşamak değil; kişinin kendi iç bütünlüğünü, varlığını ve dengesini koruyarak en uygun tavrı almasıdır.
- Rıza, yaşanan olayın içindeki haksızlığı veya kötülüğü onaylamak değil, o olayı yaşamış olmaktan ve Allah'ın takdirinden razı olmaktır.
- Acı, mutlak bir gerçeklik değil, sınırlı/egosal bilince ait bir tecrübedir; insan ruhsal bilince geçtiğinde yaşadığı hiçbir şeye artık "acı" demez, aksine bunlar birer tatlı hatıraya ve lütfa dönüşür.
Hayatta Odaklandığımız Üç Şey
Geçen bahsettiğimiz şey, biz üç şeye dikkat ediyoruz veya hayatı yaşarken üç şeye odaklanırız. Bir tanesi hoşumuza giden bir şeyi devam ettirmeye. İkincisi iyi fakat eksik bulduğumuz bir şeyi mükemmelleştirmeye. Üçüncüsü de hoşlanmadığımız bir durumu kökten değiştirmeye. Bu üç şey insan tabiatında var olan bir şey. Hatırlıyorsunuzdur, geçen hafta da bahsetmiştik. Bu tabii mutlak olarak mümkün değil. Önce bunu anlamak lazım. Dünyada bunu izafi olarak devam ettirebiliriz.
Mutlak olarak biz mesela hiçbir şeyi daimi kılamayız. Dünyada hiçbir şey daimi değil. Yani hoşunuza gidiyor olan bir şeyi daim kılmak isteyişimiz bir. Hoşunuza giden fakat yeterli bulmadığımız bir şeyi mükemmelleştirme ikincisi. Üçüncüsü de tamamen hoşlanmadığımız bir şeyi kökten değiştirme arzusu. Halbuki bu dünyada mutlak olarak gerçekleştiremeyeceğimiz hedeflerdir bunlar.
Mesela hiçbir şey daimi değil. Diyelim ki biz isteriz ki devletimiz daimi olsun, kıyamete kadar devam etsin. Yok, böyle böyle devam eden bir devlet yok mesela, değil mi? 600 sene diyelim ki Osmanlı devam etmiş ama bir yerden sonra batmış. Mesela bir şeyi daimi kılmak, bu mutlak olarak mümkün değil. Veyahut da diyelim ki işte gençliğini daim kılmak istiyorsun, mümkün değil. Bir ilişkin, çok hoşuna giden, olumlu bulduğun bir ilişki devam etsin istiyorsun, mümkün değil. Mutlak olarak mümkün değil. Olabilir, fakat ne kadar olacağını, olup olmayacağını bilemeyiz. Böyle bir şeye mutlak olarak odaklanamayız. Böyle bir şey imkânsız.
Veyahut da bir şey iyi ama yetersiz görüyorsun onu, mükemmelleştirmeye çalışıyorsun; bu da mutlak olarak mümkün değil. Bazen mümkün olur bazen mümkün olmaz, her şeyi kendi istediğimiz mükemmellik noktasına ulaştırabiliriz sanıyoruz tabii ki, egomuz hep bunları arzu ediyor. Veyahut da hoşlanmadığın, yanlış bulduğun bir şeyi kökten değiştirmeye çalışıyoruz; bu da mutlak olarak mümkün değil. Diyelim ki kışı sevmiyorsun. Kışı sevmiyorsun, o bir süre devam edecek; "kışı sevmiyorum, değişsin, bahar gelsin" diyemezsin. Veyahut da yaz geliyor, çok sıcak, "istemiyorum böyle sıcakları" diyorsun; olacak. Senin iradene bağlı değil. İster çatış, ister çatışma; onun takdir edilmiş bir zamanı, zemini varsa o olacak. "Ben istemiyorum, kabul etmiyorum" — yok böyle bir şey. Olmuş. O durumda yapabileceğin bir şey varsa yapabilirsin: ince giyinirsin, serin bir ortamda olursun, şu olursun bu olursun; ama yazı değiştiremezsin.
Bir insan mecbursun; işte annendir, babandır, kardeşindir, bilmem kimdir; mecbursun, yaşayacaksın. "Yok, değişecek" — değişmiyor. Değişebilmesi için gayret eder misin? Edersin. Ama "ben bu durumu kabullenmiyorum, bu mutlaka değişecek" diyemezsin. "Bu durum yanlış, bunun değişmesi için yapabileceğim bir şeyler var mı?" diye bakarım. Varsa yapmaya gayret ederim, yoksa kabul ederim. Öbüründe de kabul ediyorsun ama yapabileceğin şeyler varsa onları yapmaya çalışıyorsun. Bu kadar. Değişir, değişmez; onu bilemeyiz, bilemeyiz de. Onun üzerinde de duramayız. Ama işte zihin maalesef, veyahut da benliğimiz, bunlarla uğraşır.
Diyelim ki hava nemli, sen çamaşırı asmışsın, illa kuruyacak diyorsun. Ya hava o kadar nemli ki kurutmuyor o çamaşırı. Ne yapabilirsin? Ya ona başka bir çare bulacaksın ya da o durumu kabulleneceksin. Bir insan hasta oluyor — kabul. Bir insan vefat ediyor — kabul. Bak, hayat hep böyle bir şey; kabullenme meselesidir. Diyelim ki bir ilişkin bozulmuş — kabul. Bir problem hayat boyu sürecek — tolere edebiliyorsan kabul edeceksin. Hayat böyle bir şey. İnsanlar kimi vefalı, kimi vefasız, kimi bencil, kimi az bencil — kabul kardeşim. İşte bu insanın buraya kadar sabrı var, diğer tarafta bencilliği var; kabul, tamam, problem yok, onu böyle kabul ediyorum. "Yok, ben böyle istemiyorum, böyle bir şey yok" diyerek kişi kendine dert yapar böyle bir şeyden dolayı.
Sabır: Yanlış Anlaşılan Bir Kavram
İşte bunun çaresi neydi? Sabır ve razı olma. Yani sabır aslında bir duruma karşı varlığını, birliğini, bütünlüğünü ve dengesini koruma durumudur aslında. Sabır dediğimiz şey, bizim normalde kullandığımız kavramın karşılığı değil herhalde. İnsanlar sabır dediğinde mesela sabrın içinde bir negatiflik var sanıyor.
Evet, içinde bir sıkıntıyı ve olumsuzluğu taşımak, ama tepki vermemek ya da söylememek gibi algılanıyor ya da öyle yaşanıyor bizde.
Evet. Ama olması gereken, o şeye karşı kendi varlığımızı, içsel bütünlüğümüzü, dengemizi muhafaza etmektir. O negatif duygu olmayacak. Hem sabır insanı yıpratmaz, yani kısacası. O da bir kabul yolu tabii ki; bir ölçüde o durumun varlığını kabul etmek ve kendi dengeni korumak. Anlatabiliyor muyum? Yani kendi dengeni koruyorsun, kendi içsel bütünlüğünü, içsel varlığını muhafaza ediyorsun. Bu durumda sabır insanı tüketebilen veyahut da yıpratabilen bir şey değildir. Öyle bir algı yanılgısı olmaması gerekir.
Evet, Allah'a giden yolda pek çok engel olduğu için Allah'ı talep eden kişinin bazı yol azıklarına ihtiyacı vardır. O yüzden denilmiştir ki sabrı azığın yap; o ne güzel bir azıktır. Bir ayette: "Ey iman edenler, sabrediniz, sabırda yarışınız, takva sahibi olunuz ki kurtuluşa eresiniz." Çünkü eğer sabır ve takva ile beslenmemişseniz azminiz kırılır ve birçok olumsuzluk sizin üzerinizde çoğalıyormuş gibi gelir.
Sabrın Ağaç Örneği
Mesela diyelim ki biz bir ağacın dört mevsim yeşil olmasını isteyebiliriz, her mevsim meyve vermesini isteyebiliriz. Halbuki ne yapıyoruz? Onun bir meyve mevsimi var; o duruma karşı sabırlı oluyoruz, yani o süreci ve o durumu kabulleniyoruz. Herhangi bir rahatsızlık, bir negatiflik, bir acelecilik, bir memnuniyetsizlik, bir öfke, bir küskünlük yaşamıyoruz. Mesela işte ağacın o sonbahar ve kış mevsimlerini geçirmesi aslında onun bir sabrıdır, değil mi? Ama dikkat edin, o sabır sürecinde yıpranmıyor; sadece o dıştaki mevcut durumu görüyor. Diyelim ki kış, soğuk var, kar yağıyor; kabulleniyor, o durumda yapraklarını döküyor. Daha uygun bir şekilde o kışı geçirebilmek için. Fakat yıpranmıyor. Ama eğer bizim anladığımız şekilde olsaydı yıpranacaktı. O, dış şartlara en uygun tavrı alıyor ve orada kendi iç bütünlüğünü, canlılığını muhafaza ediyor.
Şimdi şöyle düşünüyorum: "Kış yüzünden yapraklarını döktü, yıprandı" diye mi düşünüyoruz? Bakıyoruz, işte yapraklarını döktü, işte ağaç, kıştan dolayı böyle bir hale geldi diye onu bir deformasyon olarak görüyoruz genelde. Halbuki en uygun pozisyonu alma olarak görmek gerekir. Aslında bir deformasyon değil; o dıştaki engellenemez duruma karşı en uygun pozisyonu almaktır.
Evet. Sabır o zaman her şeyin olması gerektiği gibi olmasıdır. Sabır, olanı olduğu gibi görmektir. Olması gerektiği gibi olduğu için de buna duygusal tepki değil, psikolojik tepki vermemek gibi mi?
Tabii. Yani o egosal tepkileri vermemek. Olduğu gibi görürsek zaten egosal tepki çekmeyecek. Daha yüksek bir bilinçle mukabelede bulunuyorsun. Bir göz ardı etme de yok, yok sayma da yok; durumu görmek, anlamak, çözümlemek ve ona karşı en uygun vaziyeti almak — o anlamda.
İnsanlar o seviyede yaşamadıkları, orada olmadıkları için mi bu az önce bahsettiğim, olumsuzlukları bastırmak olarak algılıyorlar; onu yapamadıkları için mi öyle yaşanıyor?
Tabii ki. Yani orada ego aslında o şeyi kabullenmiyor, onun o durumda oluşunu kabullenmiyor; fakat aynı zamanda onu değiştirebilecek bir güç de hissetmiyor. Bu yüzden de aslında halkın anladığı anlamda sabır bir gerilim anlamı taşıyor; sürekli bir çatışma ve gerilim. Şimdi bir ağaç kışın havayla, ortamla, mevsimle bir gerilim yaşıyor mu? Çatışıyor mu? Yok, gayet sakin. Alması gereken vaziyeti alıyor, kendi içsel canlılığını, varlığını muhafaza ediyor. Bizdeki, halkın anladığı anlamdaki sabır sürekli böyle bir gerilim, bir çatışma; neredeyse bir şey patlayacakmış gibi. Zaten insan öyle diyor: "Sabrım tükendi" diyor. Anlatabiliyor muyum?
Sabır bir şeyin tabiatını, mahiyetini çözümlemenin, farkında olmanın getirdiği bir varoluşsal tavırdır. Onun sürecine, imkân ve kabiliyetine karşı doğru bir tavırdır; gerçek anlamda. O zaman sıkıntı anında "yağ sabır" dediğimizde, Allah aslında olayın özünü zaten olması gerektiği gibi yapıyor ama biz onu o anda fark edemiyoruz. "Yağ sabır" çekilir; öyle bir yakarış. Ve bizim aslında özünde orada yaptığımız şey budur ama insanlar farklı anlıyor. Yani orada biz kendimizi yetersiz hissediyoruz; o yetersiz hissedişimize karşı Allah'tan yardım istemiş oluyoruz. Aslında orada biz o manevi imkânı, manevi bilinci açığa çıkarabilsek orada bir yetersizlik söz konusu olmayacak.
Esneklik ve Kabulleniş
Yani işte o verdiğimiz örnekteki meyveli ve yapraklı ağaç, kışın yapraklarını dökmese, sonbaharda yapraklarını dökmese, diyelim ki kar yağdığında o karın birikimiyle dalları kırılır. Aslında o durumu görüyor ve en uygun vaziyeti alıyor; yani şunu söylemiyor: "Ben hem yapraklarımı dökmeyeceğim hem de kışa dayanacağım." Böyle bir şey mümkün değil. O zaman yetersizlik oluyor; hem ondan vazgeçmiyor hem bundan vazgeçmiyor. Anlatabildim mi? Halbuki aslında bizde sabrı gerektiren olaylar, bizi esnek kılmaya iten durumlardır. Yani aslında biz esneklik gösterebilsek, aynı zamanda sabır göstermiş olacağız. Ama biz esneklik göstermiyoruz, durumu da değiştiremiyoruz; o zaman sıkışıyoruz.
Mesela diyelim ki yazın bir insan diyor ki "ben hem terlemeyeceğim hem de yazı değiştireceğim." Yani istediğim gibi giyineceğim, hem terlemeyeceğim hem de mevsimi değiştireceğim; böyle bir şey mümkün değil. Kabul edeceksin, terleyeceksin. Diyelim ki o terlemeyi en azından indirebilme imkânı varsa onu yerine getireceksin; yoksa yazı değiştirmeyeceksin, yazla kavga etmeyeceksin.
İnsan çok ilginç bir varlık; her şeyle kavga ediyor. Mesela bir rüzgâr esiyor: "Nereden çıktı bu rüzgâr, beni mi buldu?" diye havayla kavga ediyor. Her şeyle kavga ediyor. Çünkü aslında kâinatın işleyişiyle kendi egosal işleyişi arasında bir denge yok. Neye benziyor bu? Hani İngilizce'ye ilk muhatap olduğumuzda şey yapıyoruz: "Kardeşim, bunu böyle yazmışsın, niye böyle okuyorsun, böyle bir şey olur mu, öyle okunacaksa öyle yaz değil mi" diyoruz. Halbuki onların şifrelenme sistemi böyle; biz onu kabul ediyoruz ki niye yazıldığı gibi okunmuyor demiyoruz, çünkü o dilin şifresi böyle konumlandırılmış, sen onu kabul edeceksin, yoksa onunla çatışman olur; rahatsız olursun.
Bizim de durumumuz bu. Diyoruz ki "niye bize göre hava esmiyor, insanlar niye bizim ihtiyaç ve beklentilerimize göre değil" ve çatışıyoruz. Çatışınca da aslında yıpranmaya davetiye çıkarmış oluyoruz. Dolayısıyla aslında bize sabrı öğreten, sabırlı olmamızı gerektiren şey, aynı zamanda bize esnemeyi hatırlatan bir durumdur. Mesela işte ağaç esniyor, iddia etmiyor "ben dört mevsim yeşil kalacağım" diye. Esnekliği yaşıyor, çünkü ağaç şunu biliyor: her şey bana göre değil, her şey benim bireysel sınırlı varlığıma göre işlemiyor. Çünkü kışın da bir başka açıdan başka şeylere faydası var, onun da bir gerekliliği var. Diyelim ki ben "hep ılık geçsin" desem, o zaman bir kısım meyveler pişmeyecek; bir kısım meyvelerin iyi pişmesi için iyi bir sıcak lazım. Anlatabildim mi?
Dolayısıyla sınırlı varlıklarımız, bir şeyin mükemmel bir şekilde tamamen bize hitap ediyor olmasını engelliyor; çünkü sınırlı bir tabiatımız var. O sınırlı tabiatımıza göre bir kısım şeyler hoşumuza gidecek, bir kısmı gitmeyecek. Ama Allah bir şeyi senin sınırlı tabiatına göre yapsa, öbür sınırlı varlığın tabiatının ihtiyaçları yerine gelmeyecek. Birinin çok sıcağa ihtiyacı var, birinin çok soğuğa ihtiyacı var. Dolayısıyla ben kendi egoma göre kâinattan bir şey bekleyemem, cevap bekleyemem. Kabul edeceğim onu ve o kabulleniş içinde gerekli tavrı alacağım; o zaman o gerilim meydana gelmeyecek. Ama ben kendime göre istersem, o zaman problemleri mutlaka yaşayacağım.
Sınırlı Varlık ve Küllî İrade
O sabır sürecinde şunu da anlamak mı gerekir: sınırlı tabiatına rahatsızlık veren durumun, onun sınırsızlığına tabi olduğunu anlamak?
Tabii. Orada kendi sınırlı varlığımızla özdeşleşmek yerine, oradaki sınırsızlığa tabi olmak, o noktada rızalı olmak gerekiyor. Onu idrak ediyorsun. Diyelim ki diyorsun ki "şu meyvenin olgunlaşması için bu sıcakların olması lazım, fakat bu sıcaklar benim bireysel sınırlı varlığımı biraz rahatsız ediyor; ben bunu anlıyorum ve kabul ediyorum."
O sınırlardan bahsederken, hani ağaçlar, o sınırlı varlığın ötesinde bir varlığı aşıyor. Aştığı için onun için bir problem olmuyor tabii ki. Ama biz o sürece gelinceye kadar bu şekilde anlamamız gerekiyor; o, bireysellik üzerinden düşünmüyor.
Hani şöyle düşünelim: diyelim ki biz bir insanı çok seviyoruz, onun sevdiği başka bir şehirde bir insan daha var. Diyelim ki ben buradayım, annem başka bir şehirde; bir de ikimizin de sevdiği ve ikimizi de seven bir kardeşim var. Şimdi annemi görmesi için benden ayrılması lazım, beni görmesi için annemden ayrılması lazım. Şimdi "hem annemi görsün hem de benden ayrılmasın" diyebilir miyim? Burada zaman ve mekân sınırlılıkları var. Ne yapıyoruz? O zaman ve mekân sınırlılıkları, diyelim ki yüzde yüz mutlak mükemmelliği ve mutlak güzelliği engelliyor. Bu sınırlılıklarımızı fark ediyoruz ve bunun bir sınırlılıktan meydana gelen durum olduğunu anlıyoruz ve kabulleniyoruz.
Yoksa öbür türlü, diyelim ki benim bir memnuniyetim var, herhangi bir durumla ilişkili, fakat benim memnuniyetim muhatabımın tamamıyla memnuniyetini engelleyen bir şey. Ben orada muhatabımın memnuniyetini dikkate almak durumundayım, eğer meşru ve doğru bir durumsa. Diyelim ki bir anne çocuğunu çok seviyor, tamam ama diyelim ki çocuğun eğitimini çok daha iyi devam ettirmesi için Amerika'ya gitmesi lazım; anne ayrılacak. "Ben dayanamıyorum, çocuğumu bırakmayacağım" dese, o zaman onun eğitimini engellemiş olacak. Şunu anlayacaksın: eğitimi için, onun daha iyi ve hayırlı bir neticeye ulaşması için ben bireysel olarak kendi özlemimi, hasretimi kabulleniyorum. Değil mi? Bunu çoğunlukla yapabiliyoruz, veya yapmaya çalışıyoruz böyle durumlarda.
İşte hayatta birçok şey böyle. Bana hitap eden tarafı, kendi bireysel varlığıma hitap eden tarafı hoşnutsuzluk verebilir; ama ben bütüncül göreceğim onu. O bütünü tamamıyla görebiliyor muyuz? Göremiyoruz. O zaman ne yapıyoruz? Diyoruz ki Allah bu bütünü kuşatandır; dolayısıyla bir şey oluyorsa olması gerekiyor. Bütün nedenleri, bütün sonuçları bilemeyiz. O durumda yapabileceğimiz bir şey varsa onu yaparız; yapılacak hiçbir şey yoksa onu bütün durumlarıyla kabul ederiz.
Rıza: Allah'tan Razı Olmak
Nefis Allah'ı talep etme konusunda ve onun takdiri konusunda razı olursa o zaman Allah katında da razı olunmuş olur. Bir gün bir sûfîye sormuşlar: "Allah'ın bizden razı olduğunu nereden anlayacağız?" Demiş ki: "Sen ondan razı olduğunda, o zaten senden razıdır." Aslında biz işte bunu kendimize sormadık: "Ben bütün yaşadığım süreçler, olgular, olaylar itibariyle razı mıyım?" Ve bunun cevabı "evet, razıyım" ise aslında Allah da bizden razıdır. Dolayısıyla biz Allah'ın bizden razı olup olmadığından çok, bizim Allah'tan razı olup olmadığımıza odaklanmamız gerekir. Ben Allah'tan razıysam huzurlu olurum; Allah'ın benden razı olması zaten doğal olan bir sonuç olarak açığa çıkacak.
Ben razı mıyım? Elhamdülillah, razıyım dediğimde... mesela Bediüzzaman'ın bir ifadesi var: o kadar zorluk, sıkıntı, mahrumiyet yaşadığı halde "elhamdülillah" diyor. "Rabbimin bana lütfettiği imkân ve şeylerden dolayı razıyım, sıkıntılara karşı da razıyım" diyor. O zaman tam bir gönül ferahlığı yaşıyor. Allah da zaten doğal olarak ondan razı. Razı olmak için bir aşamaya gerek yok. Böyle bir şey çıkmışsınız, sanki belli düğümler gelecek diye. Vallahi bir aşamaya gerek yok; razı olduğun anda o aşamaları kat etmiş oluyorsun. Yani bizim razı olmamız aslında tamamen bir farkındalık meselesi. Razı olmakla olmamak arasında çok ince bir perde var, çok büyük bir şey yok. "Razı oldum" diyebilirsin. Hakikaten, bütün yaşadıklarım itibariyle razıyım; takdir edilmiş, benim bildiğim bilemediğim birçok hikmetleri var, birçok bildiğim bilemediğim süreçleri, sebepleri, sonuçları var. Ben yaşadığım şeyler itibariyle razıyım, hiçbir itiraz, hiçbir hoşnutsuzluk taşımıyorum.
Şimdi aslına bakarsanız insan zaten bunu dese kendine o ağır yükü de yüklememiş olacak. Onun için insan aslında yükleniyor; sürekli "bu olmamalıydı, şu olmamalıydı, şöyle yaşamamalıydım, bunu yaşamadım" diyerek. Bırak bunları; yük, gereksiz yük. "Razı oldum" de, bitir.
Peki bunu böyle söyledikçe benim için böyle bir korku oluyor; bilmiyorum, tek benden mi oluyor. Sanki bunu söyledikçe daha böyle arkasından sınanacak böyle bir şeyler gelecekmiş gibi geliyor. Böyle bir korku var içimde. Öyle nedense, "bu sınanacak, belki bu sözümün sorumluluğunu bana dayatacak böyle bir şeyler olacak" diye.
Yok. İnsan şunu demelidir: "Ya Rabbi, benim için takdir ettiğin şeyler vuku bulduğunda beni nefsimle baş başa bırakma." Çünkü bakın, mesele hadiseler değildir. Biz hadiselerden korkuyoruz; halbuki biz kendi bilincimizden korkmalıyız. Biz hadiselerden korkacağız, "ya şöyle olursa" diyoruz; mesele o değil. Öyle olduğunda sen ne haldesin, ne halde olacaksın, sen onu hangi halde karşılayacaksın; mesele o. Yoksa hayatta ne olduğu değil.
O yüzden mesela bakıyorsun, bir insan küçücük bir hadise yaşıyor, çok büyük bir yıkım oluyor; öbürü onun on katını yaşıyor, hiçbir şey olmuyor. Eğer bizatihi olay söz konusu olsaydı, o olay herkesi eşit biçimde etkileyecekti. Demek ki o olayı içine alan, o olayla muhatap olan bir bilinç var. Biz olaylardan korkuyoruz ve olaylardan muhafaza etmesi için Allah'a dua ediyoruz; halbuki biz egomuzdan, sınırlı bilincimizden muhafaza etmesi için Allah'a dua etmeliyiz. "Ya Rabbi, bana ruhani bilinci, ruhani idraki, senin her an ve her durumda benimle olduğunu bana idrak ettir." O zaman ne olursa olsun problem olmayacak.
Rıza Neyi Kapsar, Neyi Kapsamaz
Allah'tan razı olun, olaylardan razı olun anlamına mı gelir bu? Değil. Yani her şey Allah'tan geliyor tabii ki, ama her şey öyle mi? Şimdi bakın, bir olayın kendisinden değil, o olayı yaşamış olmaktan razı olacağız. Diyelim ki Peygamberimiz Tâif'te taşlandı; o durumda Allah'tan razı mıydı? Razıydı. Bu, "taşlar atılsın, çok iyi bir şey" anlamında değil. Ben böyle bir olayı yaşamaktan razıyım; yani o olayın takdir edilmesinden, vuku bulmasından razıyım, o anlamda. Yoksa bir olayda tabii ki yanlışlık olabilir.
Anlatabiliyorum: diyelim ki zalim bir insan bize haksızlık yapıp bizi mağdur duruma düşürebilir. Biz razı olduğumuzda o zulümden, o kötülükten razıyız anlamında değil; ben böyle bir olayı yaşamış olmaktan razıyım ve ben böyle bir olay karşısında da Rabbimin razı olduğu bir tavır sergileyeceğim demiş oluyoruz. Kastettiğimiz bu.
Benim olanlara karşı acayip sinirli olduğum oluyor; ama böyle Allah'a karşı bir kızgınlık şeklinde zuhur etmiyor.
Evet, tabii orada insan zihnen ayırt ediyor. Ben küsüyorum mesela; bazen de öbür türlü olur, bağlantı kurarsın: "Bu böyle olduğuna Allah razı olmuş oluyor ki" — o bir düzey, bir düzey. Hani Muhyiddin'in gençliğinde ifade ettiği gibi: "İşte ben böyle zorluklar, sıkıntılar yaşıyorum; Allah'ın umurunda mı bu, o beni görüyor mu ki" diye düşünürdüm diyor; biraz duygu merkezli, kişiselleştirilmiş bir düşünce. "Senin benden haberin olsa buna müsaade etmezdin" gibi böyle bir tavır oluyor. Bazı olaylarla ilahî iradeyi ayırıyor.
Ama şunu anlamamız lazım: biz bir kısım olaylar yaşarız, bu olayların hepsi "bizatihi çok iyi, güzel" anlamında değil, ama o olay vuku bulacak; zahiren kötü olabilir. Biz şunu anlıyoruz: "Ben olumlu olumsuz birçok deneyim yaşayacağım bu dünyada ve ben bu tür olumlu olumsuz birçok deneyimin bana yaşatılmasından razıyım" diyoruz. Yoksa bizatihi o olaydan razı olmak, o olaydaki olumsuzluğu, yanlışlığı, kötülüğü onaylamak anlamına gelmiyor. Peygamber Tâif'te taşlandığı durumda Allah'tan razı olduğunda, o taşlanmanın hak olduğunu, iyi olduğunu söylemiş olmuyordu; fakat öyle bir olayı yaşamaktan razıydı, o anlamda. Dolayısıyla orada ne yaptı? Öyle bir olayı yaşamaktan razı oldu ve o durumda Allah'ın razı olduğu tutum ve tavrı sergilemiş oldu.
Biz razı olmadığımızda ne demiş oluyoruz? "Böyle bir olay yaşamamalıydım" diyoruz. Halbuki sen o olayı yaşayacaksın. Bizim o olayı yaşamaktan razı olmamız, o olayın içindeki insanların yanlışlıklarını onaylamak, onları haklı bulmak anlamına da gelmez. O onların durumudur; yanlış yapıyordur, haksızlık yapıyordur. Fakat "ben bu olayı yaşamamalıydım, yaşamak istemiyorum, yaşamamam gerekirdi, niye yaşadım ki, keşke yaşamasaydım" demek yanlış bir şeydir. İşte razı olmak şudur: bu olay yaşanacakmış ve yaşandı, yaşadım — razı olmak dediğimiz şey bu.
Onu insan ne kadar idrak ederse, o zaman bazen yaşanan olayların kendisine bakan, başka bir şeye bakan, ileriye bakan yansımalarını görür. Hani Kur'an'da Kehf Sûresi'nde Musa ile Hızır kıssası vardır ya; Hızır, Musa'ya "sen bilgisine vakıf olmadığın bir şeye sabredemezsin" diyor. Musa da "sabrederim" diyor, ama her olayda sabredemiyor. Aslında orada anlatılmak istenen şu: biz bireysel olarak bir hadisenin bilgisine vakıf olamasak bile, biliyoruz ki Allah her şeyi ilmiyle ve rahmetiyle kuşatmıştır. Böylece bu olay vuku bulması gerekiyorsa vuku bulmuştur; hatalı olan hatasının sonucunu yaşar, doğru olan doğruluğunun karşılığını yaşar; ama ben bu olayı dışlayamam, yok sayamam, inkâr edemem, reddedemem, "niye öyle oldu" diyemem. Öyle olacaktı, olmuş işte; razı olmak dediğimiz şey bu. Yoksa o olayın içinde herkes kendi bireysel bilincinin sonuçlarını yaşar, o ayrı bir hadise. Ben şunu diyemem: "Böyle bir olayı ben yaşamamalıydım, ben bunu hak etmedim" falan; böyle bir şey yok.
Tabii işte aslında hadiselerin süreci içinde eğer biz dengeli bir idrake sahip olursak, aslında onun iç bilgisine, hikmetine zaman içinde vakıf da olabiliyoruz; ama onu hemen görmek, hemen anlamak mümkün değil. Çünkü o, bütün zamanı ve mekânı kuşatmayı gerektiriyor. İşte orada Hızır'ın temsil ettiği şey o; yani zamanı ve mekânı, Allah ona her şeyiyle göstermiş, bildirmiş. Biz bilmiyorsak da bileceğiz ki onu kuşatan bir Rabbimiz var. O zaman "Ya Rabbi, ben bu şeyi anlamamış olsam da, bu şeyin olması karşısında senin razı olacağın tavrı sergilerim, benim vazifem orada biter" diyeceğiz.
Sabır ve tevekkül aynı noktadan mı geçiyor?
Tabii, orası da birbiriyle kardeş gibi.
Sırrı es-Sakatî ve Rıza Kıssası
Cüneyd-i Bağdadî şöyle anlatır: "Sırrı es-Sakatî'nin yanında uyuyordum. Bu zat, onun dayısı aynı zamanda. Birden beni uyandırdı ve dedi ki: Ey Cüneyd, sanki izzet ve celal sahibi Rabbimin önünde duruyordum, bekliyordum. Ve bana dedi ki..." Yani Allah ona öyle hitap etmiş, şöyle demiş: "Bütün mahlûkatı yarattım, hepsi beni sevdiklerini iddia ettiler" — yani onun rububiyetinden razı olduklarını ve sevdiklerini iddia ettiler. "Bunun üzerine onlar için dünyayı yarattım; onların onda dokuzu benden kaçtı" — yani dünyanın çekiciliği galip geldi ve onda dokuzu benden kaçtı, benimle sadece onda biri kaldı.
"Ardından cenneti yarattım; kalanın onda dokuzu da benden kaçtı, onlar da cennete talip oldular ve onunla tatmin aradılar; onların da onda biri kaldı. Ardından cehennemi yarattım; onların onda dokuzu da o cehennem korkusuyla benden uzaklaştı" — yani aman cehennemden kendini muhafaza edeyim, cehenneme girmeyeyim diye onunla meşgul oldular; onda biri kaldı. "Onların da üzerine bela musallat ettim; onların da onda dokuzu o belanın karmaşası içinde beni unuttu, onda dokuzu da kaçtı, geriye onda biri kaldı.
En son geriye kalanlara dedim ki: dünyayı istemediniz, cenneti almadınız, cehennemden korkup kaçmadınız, belalardan yılmadınız; peki ne istiyorsunuz? Dediler ki: bizim ne istediğimizi sen biliyorsun. Bunun üzerine onlara dedim ki: size nefislerinizin sayısınca ve yüce dağların taşıyamayacağı kadar ağır belalar musallat etsem, sabreder misiniz? Dediler ki: eğer belayı veren sensen, istediğini yap. İşte bunlar benim gerçek kullarımdır. Şayet rıza onların arkadaşı ve yardımcısı olmasaydı, dağların bile parça parça un ufak olduğu o ağır belalara karşı neyle tahammül edeceklerdi?"
İşin özü rıza ve tevekküldür. O yüzden Hazreti Ali'nin bir duası vardır: "Ya Rabbi, ben her şeye sabrederim, fakat senin ayrılığına sabredemem." Ana mesele o: senin yakınlığını idrak ettiğim, senin yakınlığını yaşadığım müddetçe benim için hiçbir şeyin zorluğu, sıkıntısı yok. Biz işte aslında buna bakmalıyız, yoksa yaşadığımız hadiselere değil. Biz o yakınlığı idrak etsek, yaşadığımız hiçbir hadise ağır gelmeyecek; bunu sadece tecrübe edeceğiz, en doğal ve en derin bir bilinçle tecrübe edeceğiz. O bize ağır gelmeyecek. Dolayısıyla bizim idrak etmemiz gereken şey, onun yakınlığının idrakidir.
O yüzden de biz hadiseler bize ağır geldiğinde, "niye bu hadiseyi yaşadım" demekten ziyade, "ya Rabbi, bana bu hadiseye, bu duruma karşı yeterli bir sabır, yeterli bir tevekkül, yeterli bir rıza ver ve bana yakınlığını tattır" demeliyiz. Yoksa hadiseyle uğraşmamalıyız. İşte bazen deriz ya, "biri bana öyle bir kötülük yaptı ki beni yıktı." Yahu seni niye yıksın? Sen desen ki "ya Rabbi, işte bak şöyle bir olay yaşadım, bu insan bunu yaptı; ama sen bana öyle bir sabır, öyle bir anlayış, öyle bir tevekkül, öyle bir rıza ver ki ben buna karşı ayakta durabileyim ve senin yakınlığını bana tattır ki yaşadığım hiçbir hadise beni yıkmasın." Biz buna odaklanmalıyız, yoksa olaya, insanlara vesaireye değil.
Mesela işte o ağaç, o kışı nasıl geçireceğinin bilincine sahip olduğu için ne yapıyor? Kıştan rahatsız olmuyor; "aman kış gelmesin, acaba bu sene mi kış gelecek" falan demiyor. Çünkü o kendi fıtrî varlığının bilincinde; o zaman bir problem yok. Kış gelsin, canı sağ olsun, geldiği gibi de gidecek; o zaman bir olumsuzluk meydana getirmeyecek, sadece kendi fıtrî varlığının gereğini yerine getirmekle meşgul. Biz de aslında kendi fıtratımıza dönebilmiş olsak, hadiseler olacak — olumlu, olumsuz, şu, bu, hepsi olacak — ama o olaylar meydana gelirken bizi yıkmayacak; bizim için bir tecrübe olmuş olacak. Ama anlamadığımızda işte sıkıntı yaşıyoruz.
Nar Ağacı Örneği: Zorluk Kökü Güçlendirir
Bununla ilgili aklıma bir şey geldi; direkt bağlantısı yok ama bir açıdan bağlantılı bir şey. Birinden duydum, nar yetiştiriciliğinde fidanlar ekildikten birkaç mevsim sonra meyve verdiği anda, o ilk tomurcuk, nar çiçeği tomurcuk haline geldiği anda bütün o tomurcukları koparıp atıyorlarmış. Niye böyle yapıyorlar? Kök güçlenecek diye; yoksa o nar tomurcukları gerçek anlamda büyümüyor.
Sonra baktım, bizim ilk evimizde babam üç dört tane nar dikmişti; fakat bunu bilmediği için hep böyle çiçek verirdi, tomurcuk olurdu, böyle küçük bir misket kadar veya bir ceviz kadar olurdu, öyle kalırlardı. Biz de derdik ki "ne kötü ağaçlar" — ağacın kötü olmasından değil. Onu bilseydik, mesela belli bir zamanda o tomurcukları koparacaktık ve o kök güçlenmiş olacaktı. O kök güçlü olduğunda, diyelim ki o ağaçtaki tomurcukları besleyecek nitelikte bir güce sahip olmuş olacaktı. Ama böyle yapmadığımız için hiçbir zaman o kökler o tomurcukları besleyecek nitelikte olmadılar.
Aslında insan şunu düşünüyor: hayatta yaşadığımız birçok zorluk, sıkıntı, mağduriyet, olumsuzluk, aslında Allah ile olan bağımızı kökleştiren ve o bağı güçlendiren bir şeydir aynı zamanda. O örnekten bunu anladım yani. Biz neye odaklanıyoruz? "Yatak şeyimiz gitti, meyvelerimiz dökülüyor veyahut koparılıyor" diyoruz değil mi? Halbuki aslında senin kökünü, senin bağlantını güçlendirebilir bu. Güçlenince aslında o bağı sen daha doğru bir şekilde âlemle de ilişki kurmuş olacaksın. O yüzden hayatımızda yaşadığımız birçok travma, zorluk, sıkıntı aslında manevi bilincin köklerini güçlendiren bir şeydir aslına bakarsak — doğru okuyabilirsek. Ama "vay benim tomurcuklarım ne oldu, nereye gittiler, niye koparıldı" diye o şeye odaklanırsak, o zaman kökümüz gelişmemiş olur.
Peki güzellikler, hoşumuza giden ve gerçekten hoş olan şeyler için de bu geçerli mi — burada söylediğimiz gibi, iyi olan ama mükemmel olmayan şeylerin de bir anlamı var mı?
Tabii, güzellikler bizatihi değil; onların kaynaklarına ulaşabildiğimiz ölçüde yine bizim o aslî, kökensel ve temel bağlantımızı güçlendirirler. Zaten aslında onu fark edemediğimiz için bazen o güzellikler yok oluyor veyahut devam etmiyor. Halbuki orada biz neye odaklanıyoruz? Bir şeyin bozulmasına, kopmasına, uzaklaşmasına odaklanıyoruz, onunla uğraşıyoruz. Halbuki aslında o anda kökümüzle muhatap olsak, kökümüze dönsek, asıl kaynağımıza dönsek ve o bağlantıyı güçlendirsek, o bağlantının açığa çıkmasına, ortaya çıkmasına hizmet eder o durumlar; o zaman o hadiseler bir lütuf olurlar. İşte Evliyaullah'ın o zorlukları, sıkıntıları bir lütuf olarak görmesi bu. Şimdi görünürde o ağacın tomurcuklarının koparılması bir mağduriyet gibi gözüküyor, ama daha derin bir anlamda baktığınız zaman o bir lütuf. İşte insan doğru bir noktadan bakabildiğinde...
Her şeye böyle bakabilir miyiz? Tabii, işte Bediüzzaman diyor ya: "Her şey hayırdır, ya bizzat ya dolaylı olarak." Olan her şey hayırdır. Tabii, yani bizzat olayın kendisi zahiren şey olabilir, riskli olabilir; fakat dolaylı olarak hayra hizmet eder, edebilir. İnsan doğru bir noktadan yaklaşırsa onun hayır yönünü, yüzünü görebilir.
Zorluk Niçin Var: Yakınlığın İzafi Tecrübesi
Peki Allah'ın yakınlığı neden böyle zorluklarla oluyor? Birisi bana öyle sormuştu: "Ne gerek vardı bu kadar zahmete?" Şimdi zorluk aslında bizim aslî kökenimizden uzaklığımızdan ileri gelen bir şey. Yani zorluk aslında bizatihi olayın kendisinde yok; bizim o olayla muhatap olurken bütün imkânımızı kullanmamızla ilişkili bir şey. "Ama Allah dilesindi bu da olmazdı hocam, hiçbir tabiatımızda, fıtri tabiatımızda bozulma olmazdı, en baştan direkt öyle olurdu; Allah niye böyle zorluklarla insanı imtihan etmeyi, niye bu imtihanı diledi" diyebiliriz.
İşte bu, mutlak yakınlık ve mutlak varlık tecrübesine sahip olan varlığın, izafi ve göreceli süreçleri deneyimleme arzusudur. Yani bize bu zorluk ve acıdan rahatsızlık bilincini veren şey aslında bizim aslî bilincimiz değil, sınırlı bilincimizdir. Ona da razı olmamız gerekiyor. Yani "niye bu zorluk oluyor, niye bu acı oluyor" diyen aslında bizim aslî varlığımız değil; aslî varlığımıza dönmüş olsak böyle demeyeceğiz. Ama orada da somut bir şekilde gerçekten zorluk var; ne için? Geçici benliğimiz için. Yani geçici benlik açısından zorluk var, aslî benlik açısından deneyim var.
Ben mesela diyelim ki çocukluğumda yaşadığım bir kısım hadiseler benim için hakikaten zor olmuştur, bana acı vermiştir. Ama ben bilincimle baktığımda, onlar benim için acı olarak değil, bir deneyim olarak görünüyor. O bilinç düzeyinde bana acı gibi geliyor. O bilinç düzeyinden daha aslî ve öz olan bilince geçtiğimde, işte gerçek anlamda ben o zaman hayatı tam ve doğru okumuş olacağım. O bilinç düzeyindeyken bunlar acı değildir.
Ama sınırlı bilinç düzeyi açısından acıdır. Fakat bu eşyanın tabiatı gereği böyledir; yani sınırlı olan bir şey zorunlu olarak bir kısım şeylere olumlu, bir kısım şeylere olumsuz bakmak durumundadır. Ama bu ilelebet veya sürekli, daimi olan bir durum değildir. O manevi bilinç olduğunda bunlar acı olmaktan çıkacaktır ve sen oradan baktığında yaşadığın hiçbir şeye acı damgası vurmayacaksın.
Bu bilinci de bundan memnun olmadan mı tecrübe ediyoruz?
Bu zorunlu olarak tecrübe edeceğiniz bir durum; biz o ruhsal bilince geçtiğimizde, yaşadığımız ve şu anda acı diye tanımladığımız hiçbir olaya acı demeyiz. Ama o sınırlı bilincin içine düştüğümüz için, şu anda bir kısım şeyler bize acı, bir kısım şeyler de tatlı geliyor.
Bu ikili bilince veyahut zıtlıkların içine düşmekten kurtulan var mı, yüzde biri falan mı diye sordunuz?
Şimdi bu ikili bilince, zıtlıkların içine düşmek de bir deneyim; fakat biz o tuzağın içindeyken deyim yerindeyse çok feveran ediyoruz. Mesele tuzağın içinde feveran etmek değildir, tuzaktan kurtulmaktır. Biz şunu dememeliyiz: "Niye bu tuzağa düştük." Sen bu tuzağa düşmeliydin, çünkü bunu da deneyimlemeliydin; bu da bir tezahürü deneyimleme biçimi. Fakat tuzakla kavga etmeyeceksin ve o tuzağın meydana getirdiği acılarla kavga etmeyeceksin, onun içine gömülmeyeceksin. O düzeyin üstüne çıkma sürecini yaşayacaksın. Çıktığında zaten hiçbirine acı demeyeceksin.
Hani bazen bir şey yaparız ya, böyle çocukluğumuzda bazı zorluklar, sıkıntılar, mahrumiyetler yaşarız; sonra büyüyoruz, "hepsi tatlıydı, güzeldi" deriz mesela, değil mi? İşte o, aynı bunun gibi. Şimdi o çocukluk durumunda sorsan, der ki "ben bunu istemiyorum, niye bunu yaşadım, yaşamak istemiyorum" falan deriz. Şimdi büyüyoruz, "onlar da tatlıydı" diyoruz mesela; işte bir bisiklet isteyip hemen alamayıp bir sene beklemek, o da güzel bir şeydi diyoruz mesela değil mi? Halbuki o zaman bize sorulsa "niye bekliyorum, hemen olsun" diyecektik. İşte bunun gibi. Şimdi bizim acı diye tecrübe ettiğimiz bu durumlar, şu anki bilincimize acı gelen durumlar; fakat bu bilinç aslî bir bilinç değil, tek bilinç değil.
Tevil de mi acı?
Tabii, tabii, tabii.
Elest Bezmi ve İnsanın Kendi İradesi
O zaman hocam, burada ilahî iradenin mi bunu tecrübe etmemiz noktasında bir merkezi var, yoksa...
Tabii mutlak olarak onun iradesidir; fakat bize bir irade ve bilinç verdiğinde de bizim irademizdir aynı zamanda. Yani aslında biz ruhsal olarak biz de talep ediyoruz böyle bir deneyimi. İşte o aslında ayette "ben sizin Rabbiniz değil miyim" deyip "evet" demeleri, aslında bizim de ruhsal düzeyde kabullenmemiz anlamına geliyor.
Bizim konuşmamız bu kadar mı? O zaman Allah'la mı konuşmuş oluyoruz?
Evet. O kadar konuşuyoruz. Başka yok mu? Daha ne konuşacak? "Allah, ben Rabbiniz değil miyim?" Biz de "evet" demişiz yani. Daha ne diyeceğiz? O yüzden acı çekme mutlak bir şey değildir; bizim bu sınırlı bilincimizle ilgili bir şeydir. Yani kısacası, bir başka ifadeyle şunu diyelim: acı çekmeyi de isteyen biziz. Şimdi o mutlak bilinç olsa acı çekemeyeceksin. Anlatabiliyor muyum? Bu sınırlı bilince iniyorsun ki acıyı da deneyimliyesin. Ama acı diye bir şey esasen yok zaten.
Esasen mutlak düzeyde yok tabii ki. Ama ikilik düzeyinde, sınırlılık düzeyinde var; onu da deneyimlemek için bu bilince iniyoruz, acıyı da deneyimliyoruz. Fakat acılar ruhsal bilince geçtiğimizde tatlı bir hatıra oluyorlar. O bilince geçinceye kadar acı olarak duruyorlar; fakat o manevi bilince geçtiğimizde tatlı bir hatıra oluyorlar. Bunu da aslında dediğim gibi biz bu bilincimizde bile yaşıyoruz. Çocukluğumuzda acı olarak tecrübe ettiğimiz bir kısım şeyleri, değil mi, bugün tatlı bir hatıra olarak anlatıyoruz bazen.
Bu deneyim hocam bir hafta önce başıma geldi; "gerçekten de benim başıma gelecek" diye şey oldu, öyle bir şey aklıma geldi; gerçekten de o çocukluk hatırası gibi, hiç zorluğu gözüme gelmiyor şimdi. Aynen bunun gibi; o ruhsal bilinç düzeyinde, bu egosal bilinç halinde yaşadığımız acılar, tatlı bir hatıra olarak bu sefer tecrübe ediliyor.
Aklında bilinçler arasında bir geçiş serbest olsa, onu ermişler yapıyor. Ermişler onu yapabiliyor; bilinçler arasında öyle bir şey yaşıyorlar. Veya bazen Allah böyle o ruhsal bilinci bazı anlar bir lütuf olarak veriyor. O anlarda bakıyorsun ki acı dediğin, zor dediğin, dayanılmaz dediğin bir durumun hiç öyle olmadığını görüyorsun.
Modern insan bu ortalama egosal bilinci mutlak bir bilinç diye telakki etmiş; sanki temel ve tek bilinç bu düzeymiş gibi telakki etmiş. Halbuki bu tek bilinç düzeyi değil, bilinç düzeylerinden bir tanesi. Bunu deneyimleyeceğiz ama burada kalmayacağız. Nasıl çocukluğumuzu deneyimlemiyor muyuz? Deneyimliyoruz; işte o çocukluğun getirdiği spontanlığı, hareketliliği vesaireyi bir deneyim olarak yaşanması gerekiyor. Ama devamlı orada mı kaldık veya kalıyoruz? Yok, sürüyor, bir gelişim olarak devam ediyor; işte bilincin de dönüşmesi böyle bir şey. Fakat bu, bizim bunu talep etmemize ve bunun gerekliliğini fark etmemize bağlı bir şey. Yoksa öbür türlü, bu sınırlı egosal bilinci mutlak addedip diyoruz ki "hem bu bilinç düzeyinde kalacağım hem de hiçbir acı yaşamayacağım." Öyle bir şey yok. Derler ya, "hem omlet yapacağım hem yumurtayı kırmayacağım" — öyle bir durum yok. Omlet yapacaksan yumurtayı kıracaksın. İnsan bu bilinci tecrübe etmeli, fakat bu bilincin tek bir düzey olmadığını idrak etmeli. İşte o yüzden biz dua ediyoruz: "Ya Rabbi, bizi daha derin bir anlayışa, idrake, şuura erdir" diye. Aslında geleneklerde ermiş denen, evliya denen insanlar, aslında o ruhsal bilinci deneyimleyen insanlardır.
Onların yetişmesiyle karşılaşmadan bu mesele teorik olarak mümkün müdür?
Bu teorik olarak mümkündür, olmuştur da. Burada her insanın Allah'la bir bağı var; doğal bir bağı var. Aslında insan kendi fıtratını doğru bir şekilde yaşadığında o bağı da muhafaza etmiş oluyor ve o bağdan alacağı feyzi, bereketi, lütfu, inayeti alıyor.
Diğer Gelenekler ve Peygamberlik
Şimdi, medeniyetler tarihine dair bazı belgesellerde, ya da işte Buda, Tao, Konfüçyüs anlatılarına bakınca, bunların da bu tasavvuftaki meseleyi bir ölçüde anlattığını düşünüyorum. Diyorum ki, geçmişte insanlara peygamberler de gelmiş; böyle bir şey mümkün mü acaba?
Tabii, yani teorik olarak mümkün. Tabii ki oradaki birçok kişi, işte Buda veyahut da bugün ismini bilmediğimiz kişiler peygamber olabilirler. Yani aslında peygamberlik de baktığımız zaman, o insanlara doğrudan doğruya Allah'ın bir hitabı ve tecellisi olmuş oluyor zaten. Bu mümkün olan bir şeydir.
Peki hocam, bu noktada hiçbir yönelişi, arzusu ve iştiyakı olmayan bir kimseye de Allah lütfen, sırf kendi lütfundan dolayı bu bilinci bahşedebilir mi?
Tabii, yani Allah'ın inayetine bir hudut, sınır biçemeyiz, sebep de koyamayız. Ama biz kendimizden yola çıkarak şu an ne gerekiyorsa onu yapmamız gerekir. Böyle bir meclis vardı da orada böyle söylenmişti.
Tabii, tabii, tabii; yani onun da hikmetlerini bilmiyoruz. Allah'ın lütfuna, inayetine sebep yoktur; Allah sebepsiz de verebilir. Hani Abdülkadir Geylani demiş ki: "Senin yaptıkların Allah'ın lütfuna bir sebep değildir; ama Allah senin o sebeplere tevessül etmeni, o sebeplere riayet etmeni görmek istiyor." Ama illa o sebeplerle olacak diye bir şey de yok; Allah bazen sebepsiz de lütfeder. Ama hani Hz. İsa kıssasında olduğu gibi, Allah seni deneyebilir ama sen Allah'ı denemeyeceksin. Bir şey yapmadan "bakalım veriyor mu, verebilir mi" diye biz onu deneyemeyiz. "Madem sebepsiz de verebiliyorsun, o zaman bana da ver" diyemeyiz.
Evet, yani onu yapamayız. Bizim önümüze koyduğu sebepler, şartlar varsa onları yerine getiririz; ama "illa bu şartlar çerçevesinde bu iş olur" diyemeyiz. Bazen bakıyorsun, Allah birine öyle bir hadise yaşatıyor ki, o insan görünürde dinle diyanetle alakası yok, diyelim ki Amerika'da veya Avrupa'da; diyorsun "niye bunu yaşamış?" Diyelim ki "biz bu kadar Müslümanız, böyle bir şey niye yaşamadık" falan demenin âlemi yok yani. Herkesin ayrı şartları, ayrı durumları var.
Peki bir peygamber geldiğinde onun üstünlükleri olur değil mi? Kabinleri birbirinin üstüne çıkarmasının bir anlamı olabiliyor mu acaba, ne olabilir?
Bilmiyorum, bu bizi ilgilendirmiyor. Birbirini ilgilendirmez; bizi ilgilendirmez, beni ilgilendirmez. Yok, hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Onlarla Allah ilgileniyor, bizi hiç ilgilendirmiyor. Biz bizi ilgilendirmeyen şeyle ilgileniyoruz maalesef.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Âl-i İmrân: 200) — "Ey iman edenler! Sabrediniz, sabırda yarışınız, takva sahibi olunuz ki kurtuluşa eresiniz." (Anlatıcı tarafından bu şekilde nakledilmiştir.) - Kehf Sûresi — Hz. Musa ile Hızır kıssası (anlatıcının "bilgisine vakıf olmadığın bir şeye sabredemezsin" sözüyle özetle andığı kıssa; ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - (A'râf: 172) — "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabı ve "Evet" cevabı (Elest bezmi; anlatıcı tarafından dolaylı olarak anılmıştır). --- ---
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Oruç ve Ramazan Üstüne
Sohbette, orucun sadece bedensel dinlenme, sosyal dayanışma ya da psikolojik bir alışkanlık değişimi olmadığı; asıl hakikatinin insana kendi “tam bir varlık” olduğunu ve Allah’la kopmaz bir bağı bulunduğunu hatırlatmak olduğu anlatılıyor. Hz. Meryem’in susma orucu örneğinden yola çıkılarak, insanın nefsinin arzu ve korkuları üzerinden değil, fıtratının kanunları üzerinden hayatla ilişki kurması gerektiği; bunun da gerçek bir “terk ediş” ve özgürleşme olduğu vurgulanıyor. Sohbet, Ramazan-Kur’an ilişkisi, Fıtır Bayramı’nın asıl anlamı ve küçük “oruç” denemeleriyle (susma, telefon/sosyal medyadan uzaklaşma) kendi bağımlılıklarımızı fark etme önerisiyle sona eriyor.