Oruç ve Ramazan Üstüne
Kısa Özet
Sohbette, orucun sadece bedensel dinlenme, sosyal dayanışma ya da psikolojik bir alışkanlık değişimi olmadığı; asıl hakikatinin insana kendi “tam bir varlık” olduğunu ve Allah’la kopmaz bir bağı bulunduğunu hatırlatmak olduğu anlatılıyor. Hz. Meryem’in susma orucu örneğinden yola çıkılarak, insanın nefsinin arzu ve korkuları üzerinden değil, fıtratının kanunları üzerinden hayatla ilişki kurması gerektiği; bunun da gerçek bir “terk ediş” ve özgürleşme olduğu vurgulanıyor. Sohbet, Ramazan-Kur’an ilişkisi, Fıtır Bayramı’nın asıl anlamı ve küçük “oruç” denemeleriyle (susma, telefon/sosyal medyadan uzaklaşma) kendi bağımlılıklarımızı fark etme önerisiyle sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Orucun hakikati sadece bedensel dinlenme ya da sosyal dayanışma değil, insana kendi tamlığını ve Allah’la kopmaz bağını hatırlatmasıdır. - İnsan, arzu ve korkularının değil, fıtratının kanunlarının üzerinden hayatla ilişki kurmalıdır; aksi hâlde ilişki dengesiz olur. - Hiçbir ayrılık, hiçbir kayıp insanın öz varlığında gerçek bir eksiklik oluşturmaz; oluşturuyorsa kendimizi yanlış tanımlamışız demektir.
Giriş: Ramazan’ın Getirdiği Sükûnet
Böyle topyekûn herkes bir Ramazan kıvamına girdiği için, hani “dağa çekileceğim, mağaraya çekileceğim, insanlardan kaçacağım bir yer olsa” demek yerine, topyekûn öyle bir hava geliyor ki insan ibadetle, oruçla meşgul olduğu zaman gelip “ne yapıyorsun, niye yapıyorsun” diye soracak kimse kalmıyor. Böylece kendi hakikatimizle, Allah’la, ibadetle baş başa kalma şansımız oluyor. Ramazan bize güzel imkânlar veriyor. Bir tanesi daha nasip oldu.
_(Kısa bir hoş geldin ve ses kontrolü sohbetinin ardından, sunucu şu soruyla sohbeti açıyor: “Ramazan’ın anlamı, bizim kendimizi bulma yolunda bize vereceği yardımlar nelerdir?”)_
Orucun Hakikati: Beden, Sosyal ve Psikolojik Boyutların Ötesinde
Evet, aslında her şeyin bir merkezi, bir anlam düzeyi var. Dinin geneli için de böyle, Kur’an için de böyle, ibadetler için de böyle. Yani dini sadece dünyevi bir teselli imkânı olarak görmek, dini kendi öz hakikatimizle tanışma imkânı olarak görmek, dini bu dünyada bir toplumsal düzenleme aracı olarak görmek ya da dini gerçek anlamda varlığımızın kaynağı olan Allah’a ve Allah farkındalığına açılan bir kapı olarak görmek — bütün bunlar neye bağlı? Hangi algımıza, hangi ölçümüze bağlı olduğuna. Aynı şekilde ibadetlere bakışımızda da anlayışımıza göre farklı anlam katmanları vardır.
Bazen orucu bedensel, biyolojik olarak yemeden içmeden kesilme, bedenimizi dinlendirme gözüyle görüyoruz; bir anlamda “beden için oruç” diyoruz. Bunu çoğunlukla doktorlarımızdan, sağlıkçılarımızdan duyarız; “beden dinlenir” deriz. Yine oruçla, ihtiyacını gideremeyen ve mağduriyet yaşayan, aç kalan insanların hâlini anlamaya çalışıyoruz. Doğru mudur? Tabii ki doğrudur. Ama bu, orucun hakikati midir? Hayır, bu hakikati değildir.
Ya da bazen orucu sosyolojik bir olgu olarak tanımlıyoruz. Sahurlar, iftarlar, bir araya oturup muhabbet etmek gibi orucu bir sosyal paylaşım aracı olarak görüyoruz. Ama bazen orucu sadece bu seviyelerden ibaret sanmak, aslında ibadetlerin ruhuna dair farkındalığı kapatıyor. Bunlar yanlış değil elbette; orucun sosyal bir yönü de vardır. Sahurlarda uyanırız, bazı aileler bir araya gelir, iftar vaktinde toplanır, sonra da “ne güzel bir sahur yaptık, ne güzel bir Ramazan’ın havası var” deriz, değil mi? Tabii ki bunların hepsi bir gerçek ama Ramazan’ın asıl anlamı, hakikati bunlar değildir.
Nasıl ki Allah, Peygamber’i tanımlarken “seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyorsa, dindeki ve dinin içindeki ibadetler de her seviyeye bir rahmettir. İnsanın bedenine de rahmet, duygularına da rahmet, zihnine de rahmet, sosyal yönüne de rahmettir. Her yönümüze rahmettir. Ama sadece bunlarla mı sınırlıdır? Peki gerçek anlamda orucun hakikati, orucun en merkezi anlamı nedir? İşte biraz bunun üzerinde duracağız; bunu hatırlamaya çalışacağız.
İbadetin Amacı: Allah’ın Rızası mı, Bizim Rızamız mı?
Çünkü ibadetler hakkında önce şunu bilmemiz gerekiyor: ibadetlerin insana dönük bir veçhesi vardır. Yani Allah’ın, insanın ibadetine ihtiyacı var mıdır? Yoktur. “Biz Allah rızası için ibadet ediyoruz” derken aslında şunu kastediyoruz: fıtratımıza tekrar dönüyoruz ve o fıtrat hâlini sürekli bir farkındalığa dönüştürmek için, Allah’ı razı etmek adına ibadet ediyoruz. İbadet, bize kendi ruhumuzu ve mânâmızı öğretiyor. Yoksa Allah’ı sanki memnun edilmesi, razı edilmesi gereken bir otorite gibi tasavvur edip “O’na şunu sunarsam razı olur” diye düşünmek doğru değildir.
İbadetlerin hakiki anlamını idrak edebilirsek, aslında birçok psikolojik gerginliği de ortadan kaldırabiliriz. Bugün “beni seven biri olsa, beni anlayan biri olsa” diyen birçok insan var; içimizde böyle bir benlik hâli oluşuyor. Kıymetimizi bilmediğimizi düşünüyoruz, değil mi? Eşimizin, çocuğumuzun, dostumuzun bizim kıymetimizi bilmesini bekliyoruz. Oysa asıl olan, birbirimize değil, bize dönmemiz gereken yere -Allah’a- dönmektir; bunun farkında olmadığımız için bu sıkıntıları yaşıyoruz.
Senin yanında olan bir Rabbin var. Ve bu, insanın kendisiyle gerçek anlamda bağ kurmasını sağlayan en güçlü bağdır.
_(Sunucu şunu soruyor: “Bu bağlamda demin söylediğiniz gibi, oruç ibadetiyle kendimizde bir bilinç değişimi yaşayacağız. Bu, Allah’ın razı olması ya da bizim Allah’tan razı olmamız konusunun neresinde? Bizim bilincimiz değiştikçe razı olmadığımız şey nedir; rızaya direncimiz nerede, ne konudadır?”)_
İnsan, kendisiyle Allah arasında bir ayrılık hâli taşıdığı müddetçe sürekli bir arayış içindedir. Doğal hâlimizde bir şey isteriz; bu, ilk doğal hâlimizdir -yani çevremizdeki şeylerin benim istediğim şekilde olmasını isteriz, değil mi? Ama gerçekten bu bağı idrak edersem, “Ey Rabbim, benim hakkımda nasıl ilgilenirsen öyle olsun; nasıl olması benim hakikatime en uygunsa öyle olsun” derim. Bu, kendi iradesini Allah’ın iradesine teslim eden bir konumdur. İşte o zaman insan gerçekten Allah’tan razı olur.
Küçük bir çocuk annesinden bir şey ister, isteğine kavuşmak ister. Ama akıllı, olgun bir çocuk şöyle der: “Anne, ben şunu istiyorum, bunu istiyorum ama sen benim hâlimi benden daha iyi bilirsin, sen nasıl istiyorsan öyle olsun.” Böyle diyerek aslında kendi iradesiyle annesinin iradesi arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmış olur.
İşte ısrarla kendi bireysel iradesini Allah’ın iradesinin yerine koymaya çalışmak yerine, “Rabbimin iradesi benim irademden daha mükemmeldir, Rabbimin iradesi benim idrakimden daha güçlüdür; O’nun benim için istediğini ben de kendim için isterim” diyerek bu bilinci idrak etmiş oluruz.
Bedensel, Zihinsel ve Duygusal Oruç
_(Sunucu sorar: “Bu arada, oruçta genelde bedenimizin dinlendiği söylenir; ben diğer merkezler için de soracağım -zihnin orucu, duyguların orucu, Hazreti Meryem’in susma orucuyla ilgili bağlamı da soruyorum. Bize beden anlamında ‘şu saatten şu saate kadar yeme içme yeter’ gibi net bir sınır veriliyor. Ama sanki diğer boyutlar daha ileri gitmek isteyen, bu konuda daha hevesli olan kişilere öneriliyormuş gibi bir izlenim var. Bu doğru mu?”)_
Dediğim gibi, aslında din, maneviyat, hakikat, ibadetler; hepimiz bunların en merkezi hakikatine muhatabız. Yoksa “biz sıradan insanlarız, oruç bizim için sadece böyle tutulur; orucun asıl hakikati ise ancak kâmil insanlara mahsustur” diye düşünmek yanlış bir algıdır. Bu, kendimizi Allah’ın koyduğu yerden daha aşağıya indirmektir. Allah beni kendisine muhatap kılmışsa, ben kalkıp “ben bu kimlikle Allah’a muhatap olamam” dersem, bu aslında kendime saygısızlık olur. Allah beni nerede konumlandırmışsa, ben de kendimi o noktada bilirim. Bu hepimiz için geçerlidir; hepimiz Allah’ın birebir muhataplarıyız, O’nun kullarıyız. O yüzden ayette şöyle buyrulur: “Kullarım sana beni sorduklarında, bilsinler ki ben onlara yakınımdır.” Bu ayet çok net olarak her birimizin Allah’a doğrudan muhatap olduğunu ifade eder.
Nefsin Tuzağı: Kendini Küçük Görmek
Bu durum, her birimizin Allah’a doğrudan muhatap olduğu gerçeğini en net şekilde ortaya koyar. Dolayısıyla sahte bir tevazu göstererek “hâşâ, ben böyle bir şeye layık değilim” demek, aslında nefsin ve şeytanın bir tuzağına dönüşür. Kur’an’da Allah şöyle buyurmuyor mu: “Nefislerine zulmeden kullarım, günah işlerken bile kendilerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyin.” Siz kimsiniz ki “ben bu kadar günahkârım, hangi yüzle Allah’a dua ederim” diyorsunuz? Bu da nefsin bir tuzağıdır. Evet, günahkâr olabilirsin ama Allah’tan başka gidilecek bir kapı yok. Ben sadece ve sadece O’nun kapısını buluyorum; O’ndan başka hakiki bir kapı yok ki oraya gidilsin. Dolayısıyla hepimizin marifete, irfana, hakikate muhatap ve lâyık olduğumuzu idrak etmemiz gerekir. Bu noktada nefis bizi aldatmamalı; dünya söz konusu olduğunda çok şey talep ederken, maneviyat söz konusu olduğunda “bu kadarı bana yeter, bu kadarına razıyım” dememeli.
Diğer oruç türlerini de sormuştuk: zihin merkezimizde, düşünce bazında nasıl oruç tutabiliriz? Duygusal merkezde nasıl oruç tutabiliriz? İbadetlerin insanın her boyutuna hitap eden bir tarafı vardır. Netice itibarıyla insanın yeryüzünde bir bedeni var, aynı zamanda bir kalbi ve ruhu var. İbadetler bütün bunlara hitap eder; sadece bedene veya psikolojiye hitap etmekle sınırlı değildir. Elbette oruç, Allah’ın emrettiği, farz kıldığı bir ibadettir ve bedende bir tazelenme, yenilenme sağlar; sağlık açısından da faydası vardır.
Ama orucu sadece bedensel anlamda aç kalmak olarak tarif ederseniz, o zaman dediğim gibi -sahurlarda, iftarlarda bir araya gelmek, birbirimizle kaynaşmak, duygularımızı paylaşmak, daha yakın ilişkiler kurmak gibi şeylere hizmet eden bir oruçtan bahsedebiliriz. Bunun da bir tarafı var elbette. İnsanı biraz daha dinginleştiriyor mu, dünya meşgalesi konusunda biraz sakinlik, biraz yavaşlama imkânı veriyor mu? Tabii ki veriyor. İnsan yavaşlayınca biraz daha farkında olmaya başlayabiliyor; akşam ezanı okunduğunda herkesin dünyevi faaliyetini durdurması da belli bir farkındalık oluşturuyor kesinlikle. Ama bunlar orucun asıl ve hakiki anlamı değildir; bunlar orucun hikmetinin bir parçasıdır, oruç bunlardan ibaret değildir.
Hz. Meryem’in Susma Orucu: Bağları Koparmak
Şimdi orucun asıl anlamına gelelim. Az önce bahsettiğim gibi, Hazreti Meryem’in özel bir orucu var. Aslında o, bir şeyle olan bağını kendi seçimiyle kesmiş. Zahiren biz oruçta ne yapıyoruz? Bir şeylerle bağlantımızı koparmış oluyoruz. Hz. Meryem ne yaptı? Konuşmayla bağını kopardı; konuşma eylemiyle, konuşma arzusuyla bağını kopararak susma orucu tutmuş oldu.
Bizim de içimizde birçok şeyle bir bağımız var. Kendimizi birçok şeyle bağlı olarak tanımlıyoruz, varoluşumuzu birçok şeyle tanımlıyoruz. Oysa oruç bize şunu hatırlatır: sen onlarla tanımlanan bir varlık değilsin. Sen yeme içmeyle tanımlanan bir varlık değilsin, ilişkilerle tanımlanan bir varlık değilsin. Onlar senin zaman zaman kurduğun bağlardır -yeme içmeyle bir bağ kurarsın, insanlarla bir bağ kurarsın- ama sen onlarla tanımlanan bir varlık değilsin, sen onlarsız da tam bir varlıksın. Oruç bize varlığımızın tamlığını hatırlatır. Sen, herhangi bir şeyle tamamlanan, eksiği giderilen, herhangi bir şeye muhtaç olan bir varlık değilsin. Dikkat et: sen tam bir varlıksın, tam olarak yaratıldın. Oruç bunu insana hatırlatır.
Tam Bir Varlık Olmak: Nefes, Ruh ve Allah’la Bağ
Bakın, oruçta alışverişini kesmediğimiz, sürdürdüğümüz tek bir şey var: nefes alıp vermek. Nefes, birçok mânevi gelenekte ruhu temsil eder; pek çok dilde ruhla nefes arasında kelime bağlantısı bile vardır. Bu şu demek: sen ruhunla varsın ve tamsın; ruhunla da Allah’la bağlısın. Senin gerçek alışverişin O’nunladır. Sen bu hâliyle eksiksiz bir varlıksın. Yeme içmeye, insan ilişkilerine bağımlı ve muhtaç olan sadece bedenimiz ve nefsimizdir; sen gerçekte ruhsal bir varlık olarak Allah’la bağlantılı, tam ve eksiksiz bir varlıksın.
Peki eksiksiz bir varlık olmamız, başka şeylerle ilişki ve etkileşim kurmamızı yasaklar mı? Hayır. Ama önce şunu hatırlamamız gerekir: sen tamsın. Tam olduğunu idrak et. Ondan sonra diğer her şeyle ilişki ve iletişim kurabilirsin. O zaman kurduğun ilişki ve iletişim bir arzu ve korkuya dayanmaz, arzu ve korkunun motivasyonuyla şekillenmez. Onun için ben çok insana şunu derim: eğer bir ilişkiye ihtiyacın varsa ilişki kurma. Yani “bir insanla iletişim içinde olmazsam mutlu olamam, biri beni sevmezse, biri bana değer vermezse yaşayamam” diyorsan, o zaman insanlarla iletişim kurma diyorum. Çünkü önce kendi tamlığını fark et. Ancak o zaman gerçek anlamda insanlarla iletişim kurabilirsin.
Allah, peygamberleri nasıl tanımlıyor? “Sizden hiçbir karşılık istemeyen” peygamberlere tabi olunuyor. Yani bir peygamberin temel özelliği, insanlara muhtaç olmamasıdır. İnsan olarak insanlara muhtaç değildir; sevgilerine muhtaç değildir, övgülerine muhtaç değildir, desteklerine muhtaç değildir. Onlara bir sebeple yaklaşır ama onlara muhtaç olduğu için değil. Böylece insanları kendi fıtratlarına çağırması da bundan destek alır.
Dolayısıyla oruç bize şunu hatırlatıyor: sen ruhsal bir varlık olarak tamsın ve Allah’la kopmaz bir bağın var; o bağ hiçbir zaman kopmaz. Nasıl ki havayla temasımız kesintisizse, Allah’la da -tırnak içinde söylüyorum- “temasımız” kesintisizdir; biz O’nunla yaşıyoruz, bizi yaşatan O’dur. Bu bilinçle bütün âlemle ilişki ve iletişim kurabiliriz. O zaman kurduğumuz iletişim özgür bir iletişim olur; özgür bir iletişim kurduğumuzda o ilişki gerçek ve sahici bir ilişki olur.
Arzu ve Korku Üzerinden Değil, Fıtrat Üzerinden İlişki Kurmak
İşte oruçta bize ne hatırlatılıyor? Mesela yemekle ilişkimiz neyle kuruluyor? Allah’ın emriyle yemeyi bırakıyoruz -sahur vaktiyle- ve yine bir emirle akşam yememiz emrediliyor. Bu şu demek: sen kendi arzu ve korkularınla değil, Allah’ın seni kodladığı kanunlarla, yani fıtratının kanunları üzerinden ilişki kur. Kişisel arzu ve korkuların üzerinden ilişki kurarsan bu dengeli bir ilişki olmaz. Fıtratının zemininde ilişki kur, o zaman hiçbir problem olmaz.
Mesela şöyle bir örnek vereyim: diyelim tanınmak istiyorum, şöhret olmak istiyorum. Eğer insanlarla ilişkimi bu arzu üzerinden kurarsam ne olur? Şöhret olma arzusu, şöhret bulamama korkusu ve başkalarından daha şöhretli olma arzusuyla kendimi kıyaslamaya başlarım. Daha çok takip edilmek için ne yapmalıyım, şunu yapayım da daha çok tanınayım, bilineyim diye düşünmeye başlarım. Ne oldu? Fıtratımdan uzaklaştım; egomun arzu ve korkularıyla hareket etmeye başladım, fıtratımın kodlarından uzaklaştım. İşte oruç bize bu bilinci kazandırıyor.
Özetle: eğer sen, nefsinin arzu ve korkularını referans alarak hayatla ilişki kurarsan, bu dengesiz bir ilişki olur. Ama ilâhî kodlar üzerinden hayatla ilişki kurarsan, bu bize ne kazandırır? Arzu ve korkularla özdeşleşmemeyi. Mesela ben oruç tutarken bedensel düzeyde bir şey yemeyi arzu edebilirim ama derim ki: “Seni dinlemiyorum, seninle özdeşleşmiyorum” -o arzudan kendimi ayırırım, yani onu terk ederim. Neyi referans alarak? İlahi iradenin fıtratımdaki yansımasını referans alarak. Psikolojik ya da biyolojik düzeydeki arzu, heves, korku gibi şeyleri referans almam. Referans almadığımda, bir terk ediş gerçekleşmiş olur.
Terk Etmek Ne Demektir?
İşte oruç bu anlamda sadece yeme içmeyi ertelemek değildir. Psikolojik benlikteki gereksiz arzuları, korkuları, beklentileri, hevesleri, yanlış varoluş ve hayat algılarını, gereksiz kıyaslamaları, mağduriyet hikâyelerini görüp “hayır, teşekkür ederim, ben sizi onaylamıyorum, ben Rabbimin tanımladığını onaylıyorum” diyebiliriz. Bu düzeyde orucu tutmamak, hiç oruç tutmamak demek değildir. Nefiste ortaya çıkan gereksiz arzuları, hayata dair yanlış tutumları, yanlış beklentileri, kendimizle ilgili yanlış anlayışları fark edip onları da terk edebiliriz. O zaman bu düzeyde de oruç tutmuş oluruz.
Burada şunu ayırt etmek gerekir: tamamen mânâsız, gereksiz olan bazı şeyler var, onlar tamamen terk edilmeli çünkü sahtedir. Bir de doğal olan bazı şeyler var; doğal şeyler doğal bir bilinçle yaşanmalıdır. Yeme içmeyi küçümsemek değil mesele; bedenin yemeğe ihtiyacı ölçülü ve gerçek bir ihtiyaçtır, ilahi iradenin, fıtrî kanunların ölçüsüyle buluşur. Mesele yemeyi içmeyi tamamen dışlamak değil, egonun arzularından bağımsız yapabilmektir. Bir şeyi egonun arzularına bağlı kalmadan yapabiliyorsan, o zaman dengede olur ve gerektiğinde terk edebilirsin.
Bir şeyi terk etmek, onu sonsuza dek bırakmak anlamına gelmez. Ama şunu bilirim: gerektiğinde ondan ayrılabilirim ve bu asla bende bir eksiklik, bir boşluk meydana getirmez. İşte bu bilinci kazanıyoruz. Nasıl ki yeme içmeyi bırakıyoruz ve bu bizde bir eksiklik meydana getirmiyor, aynı şekilde bu mânâ bize şunu hissettiriyor: şu dünya âleminde senden zahiren, maddeten alınan hiçbir şey sende bir boşluk, bir eksiklik oluşturmaz. Hiçbir ölüm, hiçbir ayrılık, hiçbir mağduriyet bizim öz varlığımızda bir eksiklik oluşturmaz. Oluşturuyorsa, demek ki ben kendimi yanlış tanımlamışım.
Hiçbir Şey Bizim Bir Parçamız Değil
Allah, Peygamber’in etrafındaki insanlar dağılacak diye kaygılandığında ona “De ki: Allah bana yeter” diye buyuruyor. Yani şunu demek istiyor: sen tam bir varlıksın. Ben seni tam olarak yarattım, bir şeyin parçası olarak yaratmadım.
Geçenlerde yaşlı bir teyzeye şahit oldum. Bu teyze çocuklarını büyütmüş ama artık çocukları uzakta, torunları da yanına gelmiyor diye sürekli üzülüyor. Çünkü çocuğunu büyütünce onu kendi ciğerinin bir parçası gibi görmüş. Bir süre sonra fark ediyor ki, aslında evladımız da Allah’a ait bir varlıktır; biz evladımızla bütünleşmiş değiliz. Ne ben evladımın bir parçasıyım, ne evladım benim bir parçamdır. Biz sadece bir anne-baba olarak evladımızla bir ilişki içindeyiz, evladımız da bir evlat olarak bizimle bir ilişki içinde. Hiçbir şey benim bir parçam değil, ben de hiçbir şeyin parçası değilim.
Bu bize şunu anlatıyor: sen hiçbir şeyin parçası değilsin, bir şey de senin parçan değil. Sen tam bir varlıksın ve her şeyle Allah’ın iradesine, fıtratın gereklerine uygun bir şekilde ilişki kurarsın. Yoksa “ben tam bir varlığım, kimseye ihtiyacım yok, kimseyle görüşmek istemiyorum” demek değil bu. Her insan tam bir varlık olarak yaratılmıştır ve biz Yaradan’ın huzurunda birbirimizle eşit tam varlıklarız; birbirimizle ilişki kurmamız, gelişmemiz de fıtrî bir şeydir. Ama ben hiçbir şeyin parçası değilim, hiçbir şey de benim parçam değil.
Ramazan aslında bize şu bilinci veriyor: şu an parçası olduğunu zannettiğin şeylerin aslında parçası olmadığını anla, bunu idrak et, bunu hatırla. Ramazan orucu insana muazzam bir kavrayış, bir farkındalık öğretiyor; orucun asıl özü budur. O yüzden orucun en büyük ikramı, en büyük lütfu, Allah’la olan bağımızın en derinden fark edilmesidir. Orucun asıl sevabı aslında Allah’ın kendisidir; Allah bize kendisini idrak ettiriyor, kendi varlığıyla bizim varlığımız arasındaki hakiki bağı hatırlatıyor. Yani sen bana aitsin.
Sen bu dünyaya ait, sırf maddi bir varlık değilsin. Bir anne-babadan, bir evlilikten doğan sırf doğal bir varlık değilsin -tırnak içinde söylüyorum. Sen benimle bağlı bir varlıksın, benim tam olarak yarattığım bir varlıksın. Ve bu tamlığınla yeryüzüne misafir olarak geldin.
Ramazan ve Kur’an İlişkisi: “İnsan Kur’an’ı Okur, Kur’an İnsanı Okur”
_(Sunucu sorar: “Şimdi Ramazan ile Kur’an ilişkisini sormak istiyorum. Ben hâlihazırda kendimi başka şeylerle var zannedip onlarla aramda bir mesafe oluşturuyordum, sanki sözleşmiş gibi o şeylerden ayrışıyordum. Peki bu boşlukta ben ne olacağım, ne yapmam lazım? Sanki burada ilahi bir şey bir aralıktan yüzeye çıkıyor; benim zanlarımı, yanlış algılarımı, yanlış özdeşleşmelerimi düzeltmek için buradan mı yardım alıyorum? Kadir Gecesi de Ramazan ayında olduğu için, Kur’an’la çok irtibatlı bir ay bu.”)_
Evet, ilk başta zahiren insan Ramazan ayında Kur’an okur. Ama Ramazan’ın sonuna doğru Kur’an insanı okumaya başlar. Yani Kur’an, insanın kalbine iner ve nihayetinde ona kendisini hatırlatır.
Yani aslında oruçlarımızla, Kur’an’ın mânâsının, hakikatinin kalbimize inmesine kendimizi hazırlıyoruz. Kur’an’ın anlamının gerçek anlamda bütün kapsamı ve incelikleriyle kalbimizde açılması için belli bir hâle girmemiz gerekiyor. Nasıl girilir bu hâle? Dünyadaki olayların üzerimizdeki etkisini azaltarak.
Bugünkü çağımızda insanın değerini ölçmek için kullandığımız bazı ölçüler var. Elbette insanın değeri ne parayla, ne malla, ne mülkle ölçülür. Ama içinde yaşadığımız çağın birçok korkusu, birçok telaşı var. Ramazan bize bu yükten biraz uzaklaşma imkânı veriyor; ikinci olarak da nefsimizdeki bir kısım mânâsız, gereksiz, bize yük olan arzu ve korkulardan kurtuluyoruz, yüklerimizden kurtuluyoruz.
“Keşke şöyle olsaydı, keşke bunu yaşasaydım, bu yüzden buraya gelemedim” diyerek kendimizi mazur gösterdiğimiz zihnimizdeki bu tür sahte, mânâsız duygu ve düşünceleri de terk ediyoruz; olduğumuz asıl hâle dönüyoruz. Yani oruç, orijinal hâlimize dönmektir.
Fıtır Bayramı: Aslına Dönüş
O yüzden Ramazan sonundaki bayramın orijinal adı nedir? Ramazan Bayramı ya da halk arasında Şeker Bayramı deriz. Ama orijinal adı Fıtır Bayramı’dır -yani fıtrata dönüş bayramı. Yani oruç, bizi tekrar fıtratımıza döndürüyor. Sevincini, coşkusunu yaşadığımız bir gündür bu; tekrar fıtratımıza, gereksiz arzuların, korkuların, beklentilerin olmadığı fıtratımıza dönüşü kutluyoruz.
Bu bir sevinç, bir huzur, bir mutluluktur. Oruç bizi fıtratımıza döndürür. Fıtratımız nedir? Kalplerin Allah ile huzur bulmasıdır. İşte insan Ramazan boyunca Kur’an’ı okur, nihayetinde bu okuma insanın kalbine işler, kalbe yürüyen bir bilgiye dönüşür.
Oruç ayının sonunda bu süreç olgunlaşır; kalbimiz hakikaten şunu anlar: hayatın mânâsı kalbimize açılır. O yüzden Ramazan ile Kur’an arasında çok güçlü bir bağ vardır. Neden? Çünkü Kur’an fıtratı okur; Kur’an, seni okuyan bir kitaptır. Ama Kur’an’ın seni okuduğunu anlaman için de senin belli bir kıvama gelmen gerekir.
_(Program burada tamamlanmaya doğru gidiyor: “Tamamlayalım mı?” - “Olur.”)_
Herkese hayırlı bir Ramazan ayı diliyorum; gerçekten fıtratımızın sesini duyabildiğimiz, fıtratımıza aykırı olan sesleri ayırt edebildiğimiz, fıtratımıza Allah’ın koyduğu inayeti görebildiğimiz bir ay olsun.
Pratik Öneriler: Küçük Oruçlar Denemek
Ramazan’da bize hem nimet gibi gelen hem de fayda sağlayan başka pratik şeyler de var elbette. Ama bunlar orucun asıl hakikatinin yerini tutmaz. Din psikolojiden ibaret değildir, sadece psikolojiye hitap eden bir mesaj da değildir. Tabii ki otomatik tepkilerimizi görmek için alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz; alışkanlıklarımızı değiştirdiğimizde otomatik tepkilerimizin daha çok farkına varırız. En basit örnekle, cüzdanımızın yerini bile değiştirsek, elimizin cüzdana nasıl gittiğini fark ederiz.
Bunun için bazı küçük denemeler yapabiliriz. Mesela Hazreti Meryem’in susma orucunu örnek alarak, “acaba ben çok mu konuşuyorum” diye kendimize sorabiliriz. Ben bu Ramazan’da biraz daha az konuşmaya çalışıyorum; kendime küçük küçük susma oruçları koyuyorum -mesela iki saat boyunca hayati ve mecbur olmadıkça konuşmuyorum. Böylece kendi konuşma alışkanlığımı görüyorum. Ya da üç saat boyunca cep telefonuna bakmıyorum. Ya da hayatımda gerçek bir işime yaramayan bir sosyal medya hesabım varsa, birkaç gün onu iptal ediyorum. En azından üç gün, beni çok meşgul eden, vaktimi alan neyse -iki saat, üç saat, üç gün, beş gün- onu iptal edip bakıyorum: nelere bağımlıymışım, neyi “bunsuz yapamam” diyormuşum. Oysa oruç bize gösteriyor ki, “şu olmadan yapamam” dediğimiz şeyler aslında gerçek değilmiş.
Ramazan’da yeme içmeden ve bazı alışkanlıklardan çekilmemiz, bize on bir ay boyunca ne kadar yorulmuş olduğumuzu da hissettirebilir. Allah bizi oruç ayıyla doğal kodlarımıza, fıtratımıza döndürmeye çalışıyor. Bu mesajı doğru alırsak, “şu olmadan yapamam” dediğimiz düşüncelerimizin çoğunun aslında gerçek olmadığını fark ederiz.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanmasa da anlatıcı tarafından mealen anılan/işaret edilen üç ayet var: “Kullarım seni benden sorunca (bilsinler ki) ben yakınımdır” meâlindeki ayet (Bakara: 186); “Ey nefislerine zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” meâlindeki ayet (Zümer: 53); “De ki: Allah bana yeter” meâlindeki ayet (Tevbe: 129).
İlgili Sohbetler
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Sabır ve Rıza Üzerine
Sohbette önce insanın hayatta hep üç şeyle uğraştığı anlatılır: hoşa giden bir şeyi devam ettirmek, iyi fakat eksik olanı mükemmelleştirmek ve hoşlanılmayan bir durumu kökten değiştirmek; bunların hiçbirinin mutlak olarak mümkün olmadığı, bu yüzden sabrın ve rızanın gerekli olduğu vurgulanır. Sabrın halk arasında anlaşılan "içine atıp katlanma" anlamının yanlış olduğu, gerçek sabrın bir duruma karşı kişinin kendi iç bütünlüğünü, dengesini ve varlığını koruyarak en uygun tavrı alması olduğu; buna örnek olarak kışın yapraklarını döken ama bundan yıpranmayan ağaç verilir. Sohbetin devamında rıza kavramı, Peygamberimizin Taif'te taşlanması, Musa-Hızır kıssası, Cüneyd-i Bağdadî'nin Sırrı es-Sakatî'den naklettiği kıssa, Hz. Ali'nin duası, nar ağacı örneği ve bilinç düzeyleri üzerinden derinleştirilir; sonunda acı çekmenin sınırlı/egosal bilince ait olduğu, ruhsal bilince geçildiğinde bütün yaşananların birer deneyime ve hatta lütfa dönüştüğü anlatılır.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.