İmtihanın Gerçek Kaynağı Bilincimizdir

Kısa Özet

Konuşmacı, insanların “imtihan” derken hep dışsal olayları (ölüm, kayıp, hastalık, haksızlık) düşündüğünü, oysa Kur’an’daki “eksiltme” ayetinin aslında bilinç hâlimizle ilgili olduğunu anlatıyor. Sabretmenin, olaylara diş sıkarak katlanmak değil, varlığın/fıtratın merkezinde sabit kalmak olduğunu; insanın tıpkı bir katalizör gibi olaylardan etkilenmeden, öz varlığıyla o olayların içinden çıkabileceğini vurguluyor. Hz. Peygamber’in Taif’teki duası, Hz. İsa’nın kayanın üzerine ev kurma meseli ve günlük hayattan pek çok örnekle, kendini mal-mülk, itibar, ilişki ya da başkalarının onayı gibi geçici şeylerle tanımlayan insanın her kayıpta kendini eksik hissedeceğini; oysa Allah’ın insanı zaten tam ve eksiksiz yarattığını, gerçek “vatanın” da Allah’ın kendisi olduğunu anlatarak sohbeti tamamlıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İmtihan dışarıdaki olaylar değil, insanın kendi bilinç hâlidir; olaylar sadece bilincimizin varlığın merkezinde olup olmadığını ortaya çıkarır. - Gerçek sabır, olaylara diş sıkarak katlanmak değil, varlığın/fıtratın merkezinde sabit kalmaktır; insan kâinatın bir nevi katalizörüdür, süreçleri başlatır veya hızlandırır ama öz varlığı itibarıyla onlardan etkilenmeden çıkar. - Kendini mal, itibar, ilişki veya başkalarının onayıyla tanımlayan insan, bunlar elinden gittiğinde kendini eksik hisseder; oysa Allah insanı tam ve eksiksiz yaratmıştır, gerçek varlığın dayanağı Allah olduğunda hiçbir dış olay bu tamlığı sarsamaz.

Açılış: İmtihanı Olaylarla Özdeşleştirme Yanılgısı

Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün çokça dillendirilen bir ayeti açmaya çalışacağız: imtihan kavramı ve buna bağlı olan bazı sonuçlar.

Bizler imtihan kavramını bazı noktalarda sürekli sınanmak, sürekli olarak bir şeylere maruz bırakılmak olarak algılıyoruz. Yani Allah sürekli olarak bizi, tırnak içinde söylersek, boş bırakmıyor; hâşâ işi gücü yokmuş gibi veya yeteneklerimizi sınamak istiyormuş gibi sürekli bizi sınıyor; sürekli bizimle alıp veremediği bir derdi varmışçasına, sürekli bizi bir şeylerle meşgul ediyor, bir şeylerle zorluyor gibi algılıyoruz.

Dolayısıyla imtihan dediğimizde aklımıza hep olaylar geliyor. “İşte bu büyük bir imtihan.” “Şu başıma geldi, bu çok büyük bir imtihan.” “Şunu yaşadım, büyük bir imtihan.” “İşte bir ölüm oldu, büyük bir imtihan.” “Bir kayıp oldu, büyük bir imtihan.” Dolayısıyla imtihan dediğimizde aklımıza hep olaylar geliyor. Tabii ki Kur’an’daki bazı ayetler tam olarak analiz edilmediğinde böyle yanlış bir algı oluşabiliyor.

Mesela Kur’an’da bir ayette şöyle geçer: Allah sizi sevdiğiniz şeylerden, ürünlerden, nefsinizin hoşuna giden ticaretinizden, kendi nefsinizden yana eksiltmekle karşılaştırır; sabredenleri müjdele. Biz sanki bu ayeti ne olarak algılıyoruz? Allah bizi ölümle, ticaretimizi tırnak içinde baltalamakla, sahip olduğumuz malları mülkleri bazen almakla, bizi bir kısım felaketlere maruz bırakmakla, dostlarımızı sevdiklerimizi almakla, hastalıkla vesaireyle sürekli imtihan ediyor sanıyoruz.

Dolayısıyla ne yapıyoruz? Bizim için imtihan eşittir olaylar. Peki bunu daha farklı nasıl anlayabiliriz? Veyahut da aslında Allah’ın kastettiği bu mudur? Yani imtihanlar olaylar mıdır? “Hocam, böyle anlayanlar da var” diyorsunuz. Yani Allah bunu sürekli sınıyor; azaltıyor, çoğaltıyor, meydan okuyor. Aynen işte “meydan okuyor, güç bende, işi gücü yok, sürekli bizi imtihan ediyor” diye düşünüyoruz. Bunlar ne kazanıyor ki değil mi? Hani böyle, hâşâ, sanki egosunu tatmin ediyormuş gibi sürekli tehdit ediyor: “İşte malını azaltırım, şöyle yaparım, böyle yaparım.” Sürekli bize karşı sanki mücadele ediyor, sanki sürekli bizi hizaya getirmeye çalışıyor gibi bir yaklaşım üzerinden algılıyoruz.

Gerçek Anlam: İmtihan Bilincimizde Gerçekleşir

Hâlbuki arkadaşlar, bizim imtihan dediğimiz şey bizim bilincimizde olup biten bir şeydir. Yani imtihan, insanın kendi kendisiyle ilişkili bir durumdur. Eğer sizin bilinciniz bir hakikati kavramaktan yoksunsa, o bilinç hâliniz sizin için bir imtihan olur; veya bir başka ifadeyle sizin bilinciniz bir belaya dönüşür.

Örneğin diyelim ki siz bir insanla kendinizi tanımlamışsanız: diyelim, anne-babasınız, evladınızla tanımlıyorsunuz; bir çocuksunuz, anne-babanızla tanımlıyorsunuz; evlisiniz, eşinizle tanımlıyorsunuz. Eşinizle bir şey olunca, ölünce, hasta olunca ne yapıyoruz? Diyoruz ki “bu ne kadar büyük bir imtihan.” Peki, burada olay mı imtihan, yoksa sizin oradaki yanlış bilinciniz mi imtihan?

Dolayısıyla aslında ayette “sabredenleri müjdele” derken bunu şu şekilde tarif edebiliriz: kendi varlığının merkezinde olma konusunda sabit kadem olanları müjdele. Sabretmek direnmektir; belli bir noktada direnmektir. Yani biz hayatta olaylar karşısında sabretmekle neyi anladığımızı da yanlış anlıyoruz. “Sabret, sabret, sabret” deniyor da nereye kadar? “İşte niye sabretmek zorundayız ki” diye düşünüyoruz. “İşte böyle sabretmek zorundasın, sabırlı olmak zorundasın” gibi. Sabır kavramını da yanlış anlıyoruz: “Sürekli Allah imtihan edecek, ben de sürekli sabredeceğim, yeter artık” diyesi geliyor insanın, değil mi, böyle algıladığımızda.

Ama oradaki sabretmek nedir? Varlığının, fıtratının, hakikatinin merkezinde sabit kadem olmak konusunda dikkatli olmaktır. Yani sen orada durmaya dikkat et. Sen eğer merkezinde durmaya dikkat edersen, hayatın olayları gelir, senin tarafından deneyimlenir ve geçip gider.

Katalizör Örneği: Öz Varlıkla Olayların İçinden Çıkmak

Bakın, kimyada katalizör maddeler vardır. Bir tepkimeye girer; o tepkimeyi ya başlatır ya da hızlandırır ama o tepkimeden sonradan hiç değişmeden çıkar. Biz bunlara katalizör maddeler diyoruz. İnsan, kâinatın bir nevi katalizörüdür. Yani bazı süreçleri bazen başlatır, bazı süreçleri hızlandırır; fakat o süreçlerden etkilenmez. Yani öz varlığın itibarıyla etkilenmezsin ve sonuçta öz varlığınla çıkarsın o olayların içinden.

Ölüm olur, hastalık olur, maddi kayıp olur, biri sana haksızlık yapar; işte peygamber gibi, değil mi? Taşlanmış, dışlanmış, ölüm tehlikeleri atlatmış, çevresindeki insanlar bazen ona ihanet etmiş, birçok hadise yaşanmış. Neye dikkat etmiş peygamber? “Ben şu anda neredeyim?” Yani maddi ve mekânsal olarak değil; şu anda “ben” dediğim şey nedir, ben neredeyim? Ben bir olayın içinde miyim, bir olayın parçası mıyım, yoksa varlığımın merkezinde miyim?

Eğer varlığımın merkezindeysem, hiçbir olay benim için anladığımız anlamda bir imtihana dönüşmez. O yüzden biz aslında kendi bilincimizle imtihan oluyoruz; kendi bilincimiz içinde bir kısım acılar, zorluklar, sıkıntılar, mutsuzluklar yaşıyoruz. O yüzden bir bilge şunu der: hakiki arif, hakiki bilge kendi bilincine karşı uyanıktır. Ama ortalama insanlar olaylara karşı uyanık ve dikkatli olmaya çalışırlar. “Başıma ne gelecek? Ya başıma şu gelirse, ya başıma bu gelirse, ya işte şöyle bir şey yaşarsam” diye bununla ilgilenirler. “Ya işte ölüm olursa, ya kayıp olursa, ya mahkûmiyet olursa, ya acı olursa, ya bir maddi felaket olursa, ya korona olursa, ya bu genç yaşta ölürsem” diye hep bunları düşünür benlik.

Hâlbuki hakiki insan neye bakar? “Ben şu veya bu olayı yaşarken hangi bilinçteyim? Ben o anda neredeyim? Kendimde miyim, yoksa uykuda mıyım? Kendimi bir şeyle mi özdeşleştirmişim, yoksa kendimi öz varlığımla mı tanımlıyorum?”

Vefasızlık Örneği: Olayı Yaşayan Kim?

Mesela diyelim ki 30-40 yıllık, çok sevdiğiniz bir dostunuz hiç umulmadık bir vefasızlık yaptı. Ne olur? Kime göre, neye göre olduğuna bağlıdır. Eğer siz kendi varlığınızın merkezindeyseniz, dersiniz ki: “Evet, dostum iyi bir insan, öyle biliyorum en azından, ama muhtemelen nefsine mağlup oldu, dolayısıyla yanlış yaptı. Hata da yapmış olabilir mi? Tabii yapabilir, olabilir.”

Ama bu durumda benlik başka türlü de konuşabilir: “Ben bunu hak etmedim. Ben bunu hak edecek ne yaptım? Niye benim başıma böyle bir şey geliyor? Bu çok acı. Bir insan buna nasıl tahammül edecek? İşte hayattaki en büyük dayanağım, hayattaki tek dostum dediğim oydu; o da bana vefasızlık yaptı. Ben şimdi ne yapacağım? Bundan sonra kime güveneceğim?” dediğinde, bu “ben kendimde değilim” demektir. Dolayısıyla o olay benim imtihanım değildir, o olay benim belam değildir.

Biz bazen şöyle deriz: “Allah belanı versin.” Ama zaten vermiş diyesi geliyor insanın; tabii belayı veren O değil, belayı veren kendi kendimiziz. Yani insan bilincinden belasını bulur. Hangi bilinçteyseniz ona göre ya belanızı bulursunuz ya mevlanızı bulursunuz. Eğer bilinciniz her durumda mevlasıyla bağlantılıysa o zaman bir sorun yoktur. Ama bilinciniz düşmüşse, yanlış bir bilinç düzeyindeyseniz, olayları yanlış bir yerden telakki ediyorsanız, o zaman zaten bilincinizin kendisi bir beladır.

O yüzden bizim belayı, imtihanı dışarıda aramıyor olmamız gerekir; arıyorsak bu yanlış bir şeydir. Belayı ve imtihanı dışarıda aramak, aynı zamanda insanı belli bir noktada da tedirgin kılacaktır. O yüzden bizim Allah’tan isteğimiz, başımıza şu veya bunun gelmesi değildir; başımıza bir şey geldiğinde bizim hakikatin objektif bilincinde olmamızdır.

O yüzden yine bir bilge der ki: Allah’ın senin başına ne getireceğine dair çok fazla düşünme, buna dair çok fazla Allah’tan dilekte de bulunma. Eğer Allah’tan bir dilekte bulunacak olursan şunu dile: “Ey Rabbim, başıma ne gelecek olursa olsun, bana o anda varlığımı, farkındalığımı lütfet. Bana fıtratımı hatırlat. Bana gerçek anlamda kendimde olmanın bilincini ver.” Eğer ben kendimde olmuşsam, kendimdeysem, fıtratımın bilincindeysem, başıma neyin geldiği o kadar önemli değildir. Bazen olumlu olaylar gelir, bazen olumsuz olaylar gelir; biz o olayları ne kestirebiliriz ne de bunlara dair gereksiz bir kaygının tuzağına düşmeliyiz. Buna ihtiyacımız yoktur. Biz ne hâldeyiz, dikkat etmemiz gereken nedir?

O yüzden bela dışsal bir olay değildir, imtihan dıştan gelen bir şey değildir. Biz kendi bilincimizin imtihanındayız; eğer farkında değilsek kendi bilincimizin belasını yaşıyoruz. Eğer ben kendimi mal ve mülkle var ve zengin algılıyorsam, o mal ve mülk gittiğinde ne olacaktır? Kendimi çok kötü hissedeceğim, “ben mahvoldum” diyeceğim. Eğer ben kendimi sosyal itibarımla tanımlıyorsam, o sosyal itibarın üzerinden kendimi var hissediyorsam, o sosyal itibar bittiğinde ne olacak? “Ben mahvoldum” diyeceğim. Peki gerçekten ben mahvoldum mu? Hayır, aslında değil.

Haksızlığa Uğramak, Mağdur Olmak Demek Değildir

Veyahut da bir haksızlığa uğradınız. Ama egonuz diyor ki: “Ben bu haksızlığı hak etmedim, hak etmediğim bir haksızlığı da yaşamayı kabul etmiyorum.” Şimdi bu durumda başınıza gelen haksızlık ne olur sizin için? Çok büyük bir imtihan olur, çok büyük bir bela olur. Neden? Bakın, olayın kendisi değil, haksızlığa uğramak değil; “ben haksız yere haksızlığa uğramamalıyım, uğruyorsam bunu asla kabul edemem” dediğimde, ben kendimi büyük bir belanın içine düşürüyorum.

Bakın, dikkat edin: Hazreti Peygamber Taif’te taşlandığında dedi ki: “Ey Rabbim, eğer Sen benden razıysan, ben de Senden razıyım. Başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok. İnsanlardır, olabilir; gaflete düşenler olabilir, manipüle edilenler olabilir, beni taşlayabilirler. Ben Seninle miyim? Seninleyim, Sen de benimlesin; o zaman bir ehemmiyeti yok.”

Dolayısıyla burada aslında dikkat etmemiz gereken nokta, yaşadığımız olumsuzlukları kimin algıladığıdır. Yani yaşadığımız bir olayı kim yaşıyor? Tabii ki “ben” diyeceğiz, ama bu “ben” nasıl bir bendir? Bu ben mesela zayıf bir bendir. Bu ben kendi başına ayakta duramayacak bir bendir. Bu ben ancak başkalarının desteği sayesinde var olan bir bendir. Bu ben ancak sevildiğinde var olan bir bendir. Dolayısıyla olayı yaşayan kim? Sormamız gereken şey bu. İmtihan da, bela da, musibet de oradadır; buna karşı hakikat de, huzur da, marifet de yine oradadır. Kendi fıtratımızın köklerindedir.

O yüzden Yaradan’ı, bizi sürekli imtihan eden, sürekli sorgulayan, sürekli bizi zorlayan, sürekli bizimle didişen, sürekli bize zorluk çıkaran biri olarak algılamamak gerekiyor. Allah böyle bir nitelikte değil. Fakat şunu anlamalıyız: eğer sen hayatında bir olaydan dolayı mutsuz oluyorsan, bir olaydan dolayı kendini kötü hissediyorsan, bu şuna işarettir: sen varlığının merkezinden biraz uzaklaşmışsın. Yani ben bir olaydan dolayı acı çekiyorsam, bir olayı musibet olarak algılıyorsam, bir olaydan dolayı büyük bir kayıp, eksiklik, mahrumiyet hissediyorsam, ben varlığımın tamlığından uzak bir noktadayım demektir. Varlığımın tamlığından uzak olduğum için ben o ayette bahsedilen şeyleri eksiklik olarak algılıyorum.

Eksiklik Hissi ve Varlığın Tamlığı

Mesela diyelim ki 30-40 yaşındayken ölümcül bir hastalıkla karşılaştım. Şimdi bu ne olarak algılanır? Ömrün eksiltilmesi olarak algılanır, değil mi? “Ömrüm azmış, sanki ömrüm eksiltilmiş.” Veyahut da çok iyi maddi imkâna sahipken bir noktada o maddi imkânların bir kısmı bir felaketle veya başka bir olay nedeniyle azaldı. Veyahut da kendimiz olarak algıladığımız bir şeye dair bir kayıp meydana geldi; mesela sosyal itibarımız, mesela insanların gözünde sahip olduğumuz özellikler. “Bu insan çok güçlü biridir, bu insan çok muteber biridir, bu insan çok yetkin biridir” derken bir şey oldu, o yetkinliğiniz, o gücünüz azaldı. Ne oldu o zaman? Sanki kendinizden bir şey eksildiğini hissettiniz. İşte ayet bunlara işaret ediyor.

Yani ayeti şöyle yorumlayabiliriz: Ey insanlar, siz malınızdan yana, hayatınızdan yana, sahip olduğunuz sonuçlardan yana, ticaretinizden yana, kendiniz olarak algıladığınız şeylerden yana eksiltilme gibi hâller yaşıyor olabilirsiniz; bunlara dikkat edin, siz kendi varlığınızın tamlığında sabit bir hâlde durun. İşte o sabitlik gerçekten fıtratınızdadır.

Dolayısıyla her zaman şuna dikkat etmemiz gerekiyor: ben yaşadığım herhangi bir şey üzerinden eksiklik hissi duyuyor muyum? Bir örnek daha vereyim: çok sevdiğiniz bir arkadaşınız sizi yanlış anladı, sizi sevmemeye başladı. Siz burada bir eksiklik hissediyor musunuz? Size saygı duyan insanlar bir süre sonra saygı duymaz oldular, sizi hatırlayan insanlar bir süre sonra sizi hatırlamaz oldular. Siz bir eksiklik hissediyor musunuz?

Bir eksiklik hissi duyuyor musunuz? Duyuyorsanız nereye dönmelisiniz? Varlığınızın tamlığını hatırlamaya dönmelisiniz. “Ben yanlış bir yerdeyim” demelisiniz. Ben eğer bir şeyden dolayı eksiklik hissediyorsam, ben yanlış bir yerdeyim: varlığımı yanlış bir yere konumlandırmışım, kendimi yanlış tanımlamışım, kendime dair algıda bir problem var; fıtratımın şuuruna varma konusunda bir yanlışlık var.

Neden? Çünkü Allah insanı, yaşadığı herhangi bir olay nedeniyle eksiklik hisseder bir nitelikte yaratmamıştır. Biz, yaşadığımız herhangi bir olaydan dolayı eksiklik hissedecek bir fıtratta yaratılmamışız. Mesela diyelim ki biz burada sohbet ediyoruz; örnek veriyorum, diyelim ki bir zamanlar bin kişi geliyordu, sonra bir baktım beş kişi gelmeye başlıyor. Ben eğer orada bir eksiklik hissediyorsam, ben yanlış bir yerde duruyorum demektir.

Bir zaman insanlar beni çok onaylıyordu, tasdik ediyordu; bir zaman geldi hiç kimse tasdik etmiyor. Ama ben bildiğim şeyin doğruluğundan eminim. Tasdik edenlerin azalması bende bir eksiklik hissi uyandırıyorsa, ben yanlış bir yerde duruyorum demektir. Beni onaylayan, seven, takdir eden insanlar -diyelim ki bir gün geldi, bir sabah kalktım, hepsi benden yüz çevirmiş, hiçbiri beni tanımıyor; hatta diyorlar ki “seni tanıdığımız güne lanet olsun” veya “boşuna seninle vakit geçirmişiz, keşke seni tanımasaydık”- dediklerinde, ben bir eksiklik hissediyorsam, bir burukluk hissediyorsam, ben yanlış bir yerde duruyorum demektir. Çünkü bu ihtimal olabilir, değil mi hocam? Yani size bir gün öyle diyebilirler.

Ben kendi varlığımın üzerinden konuyu değerlendireyim: yani benim kendi varlığımda bir denge, bir doğallık, bir sadakat varsa, ben yerimde duruyorum. Birileri bir gün bana sadık diyebilir, bir gün yalancı diyebilir; bir gün beni çok sevebilir, bir gün beni yok sayabilir; bir gün beni hatırlayabilir, bir gün beni unutabilir. Diyelim ki siz böyle çok aranan birisiniz, günde neredeyse otuz kırk defa aranıyorsunuz, hâl hatır soruluyor vesaire. Bir gün geldi, kimse aramıyor, telefon hiç çalmıyor; bir eksiklik hissediyorsanız, varoluşunuzda bir eksiklik hissediyorsanız, o zaman siz varlığınızın tamlığında değilsiniz demektir.

Onun için dikkat edin, Allah peygambere bu konuda çok uyarıda bulunmuştur, hatırlatmada bulunmuştur. O hatırlatmalar aslında temelde bize işaret ediyor: eğer insanlar etrafından dağılacak olursa, “Allah sana yeter.” “Allah kuluna kâfi değil mi?” “Allah’ın şahitliği sana yetmez mi?” Yeter ki siz dürüst bir insan olun; ama mahkemede sizin dürüstlüğünüze şahit olacak hiç kimse yok, aslında sizi tanıyan insanlar var ama hepsi yalancı şahitler. Bundan dolayı bir eksiklik hissediyor musunuz?

“İnsanlar ne kadar kötüymüş, hayatta güvenecek kimse kalmadı, kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki, o kadar yabancılaşmış hissediyorum ki” diyorsanız, siz kendinize yabancısınız. Kendinize yabancı olduğunuz için hayata yabancılaşırsınız, kendinize yabancı olduğunuz için insanlara yabancılaşırsınız. Eğer kendi kendinizin dostuysanız, kendi kendinizin farkındaysanız, kendi kendinizin yanındaysanız, o zaman hayatta hiç yabancılık hissetmezsiniz.

Yanlış Yere Kurulan Çadır ve Kaya Üzerine Kurulan Ev

Ama dikkat edin, tırnak içinde söyleyeceğim: yanlış yere varlığınızın tezgâhını açmışsanız, yanlış yere varlığınızın çadırını kurmuşsanız, o çadır mutlaka bir gün yıkılacaktır ve siz altında kalacaksınızdır. Yanlış yere köklenirseniz, o kökler bir gün kuruyacaktır, kurtçuklar tarafından yenilecektir. Mesela diyelim ki siz kökünüzü ailenize kurmuşsunuz, ailenizde köklenmişsiniz; kendiniz deyince aklınıza gelen aileniz. O zaman ne oldu? Sizin varlığınızın kökleri aileniz. Peki o köklerde bir sarsılma olursa, kurursa ne olacak?

Hani biz ne diyoruz, “Allah korusun”; mesela diyelim ki bir kaza geçirdiniz, bir tek siz sağ kaldınız, eşiniz, çocuklarınız, aile efradınız vefat etti. Eğer varlığınızda bir eksiklik hissediyorsanız, kendinizi böyle yarım, çeyrek veya hiç gibi hissediyorsanız, siz yanlış bir yere köklenmişsiniz demektir; yanlış bir yerde varlığınızın çadırını kurmuşsunuz demektir.

O yüzden Hazreti İsa der ki: evini kayanın üzerine kur, evini kumların üzerine kurma. Eğer evini kumların üzerine kurarsan, sel gelir, tufan gelir, fırtına gelir ve o evi yıkar. Ama evini kayanın üzerine kurarsan, o zaman sel gelir, felaket gelir, rüzgâr gelir, fırtına gelir, o eve hiçbir şey olmaz. Kaya nedir? Kaya Allah’tır. Senin varlığın Allah’ın üzerine kurulur. Ve Allah sana tam bir varlık vermiştir. Allah bizi tam kıldığı hâlde biz kendimizi eksik zannediyoruz; eksiğimizi bir şeyle tamamlamaya çalışıyoruz. Bir şeyle tamamladığımızda tam zannediyoruz ama aslında o şey değişime tabidir.

Mesela bir aile olursa kendimi tam hissederim: “Eşim var, çocuğum var, tam şimdi oldu; işte sevdiğim var, beni seven var, benim de sevdiğim var; işte güvendiğim insanlar var, bana güvenenler var; işte dostlarım var, ben dostlarımla güçlüyüm, ben insan biriktiriyorum.” Niye biriktiriyorsun ki? Bunlar çok hoş gelen ifadeler ama hepsi sahte. “Dost biriktiriyorum” diyorsun, sonra bir bakıyorsun arkadaş bunalıma girmiş. Neden? Biriktirdikleri çürümüş, problem olmuş. Ne biriktiriyorsun? Dost mu biriktiriyorsun, arkadaş mı biriktiriyorsun, para mı biriktiriyorsun, itibar mı biriktiriyorsun?

Kendini Gerçekleştirme Yanılgısı ve İz Bırakma Hırsı

Veyahut da “işte hayatta bir şeyler yapayım” diyorsun; hayatta bir şeyler yaptığında, “işte ben de hayatta bunu yaptım” dediğimde kendimi tam hissediyorum. Modern psikoloji bize der ki, hani “kendini gerçekleştirme.” Ne kadar sahte bir ifade! Kendin gerçeksin, niye gerçekleştireceksin, neyi gerçekleştireceksin? Allah sana gerçek bir varlık vermiş. Sen diyorsun ki “kendimi gerçekleştirmem lazım.” Neyle? Şunu yaparak, bunu yaparak, bir şey ortaya koyarak, bir iz bırakarak.

Bediüzzaman’ın çok güzel bir sözü vardır: “Dünyaya iz bırakmak” denilen anlayışın riyakârane bir anlayış olduğunu söyler. Ne demek “dünyaya bir iz bırakacağım”? O izi kim okuyacak, o izi ben nereye bırakacağım, insanlara değil mi, insanlara mı iz bırakacağım? Atıyorum, kitap yazdım ama kitabı okuyan bir kimse yok; iz bırakmış olur muyum? Olmam. Demek ki “ben dünyaya bir iz bırakıyorum” derken insanlara bir iz bırakmaya çalışıyorum, değil mi? İşte bu riyakârlıktır diyor: başkalarının dünyasında var olmaya çalışmak, başkalarının algısında var olmaya çalışmak.

Peki, Allah’ın idrakinde var olmak elindeyken, Allah’ın varlığında bir izin varken, sen niye başka insanların varlığında, algısında bir iz bırakmaya çalışıyorsun? Neden? Çünkü Allah’taki izini unutmuşsun. Bakın düşünün, hepimiz kendimizi birilerine hatırlatmaya çalışıyoruz veya birilerinin hatırında olmaya çalışıyoruz. Mesela şimdi şöyle düşünün: öldünüz, diyelim ki şu an öldünüz, hiç kimse bir eksiklik hissetmiyor, hatta öldüğünüzün bile farkına varmıyor. Hani mesela diyelim ki evinizde bir karınca var, öldü diyelim, farkında mısınız? Değilsinizdir. İşte tıpkı öyle, bir karınca gibi öldünüz ve kimsenin haberi bile yok. Ne hissedersiniz? Eğer bir eksiklik hissediyorsanız, yanlış bir yerde duruyorsunuz.

Biz Allah’ın varlığında varız. Biz Allah’ın varlığında silinmez bir ize sahibiz. Biz Allah’ın sonsuz ilminde varız; O’nun var ettiği, O’nun ilminde olan, O’nun kudretinin, hikmetinin üzerinden inşa edilen bir varlığız. O zaman benim varlığım nerede, benim varlığımın aslı nerede? Allah’ta; o sonsuz, o eksiksiz olanda. Allah bir şeyi unutur mu peki? Unutmaz. O zaman benim Allah’ın varlığında silinmez bir izim var, değil mi? İnsan kendini kandırıyor.

Mesela “öyle bir eser bırak ki ölümsüz ol” derler ya, mesela; en büyük sahtekârlık, en büyük aldanış, en büyük aldatmaca. Ama çok hoş bir aldatmaca değil mi? Evet, yani insanlığa faydalı. Peki insanlara faydalı olmayalım mı? Hayır, insanlara faydalı ol; Allah’ın sana verdiği imkân ve yetkinliği kullan. Ama bunu insanların algısında bir iz bırakmak için değil, insanların saygı duyması için değil, insanların hatırlaması için değil. “İşte öyle bir şey bırakayım ki yüz yıl sonra hatırlanayım” diye değil.

Bakın biz çoğu defa kimlere özeniyoruz? “Bak, adam tarihe geçmiş” diyoruz, sanki çok mühim bir şeymiş gibi. Ama geçmiş zaten, geçip gitmiş. “Geçmiş” mi, “geçecek” mi? Sen geçmeyene bak; sen Allah’ta geçmeyensin, sen Allah’ta daimî olansın. O zaman sen kendi varlığının farkına varmalısın. Kendi varlığının farkına vardığında ne âleme yük olursun ne âlem sana yük olabiliyor. Bakın, biz kendi varlığımızın farkına varmayınca ne yapıyoruz? Âleme yük olmaya çalışıyoruz. Diyoruz ki: “Ya Ahmet, niye beni hatırlamıyorsun, hiç beni hatırlamıyorsun, niye aramıyorsun, beni seviyor musun, bana değer veriyor musun, bana kıymet veriyor musun; bir bakayım kim bana kıymet veriyor, bir bakayım, kimseyi aramazsan kim beni arayacak.” Niye böyle şeyler yapıyorsun ki? Bunlara gerek var mı? Hiçbirine gerek yok.

Özetle bir cehalettir, bir yanılgıdır, bir farkındalık eksikliğidir. Tabii ki nefsimizin en çok tutunduğu şey şu ama biz insanız. Hâlbuki arkadaşlar, insan olmak, bahsettiğimiz bu hakikati idrak etmek demektir. İnsan, Allah’ta var olduğunu idrak eden insandır. Kâinattaki her şey Allah’ta vardır ama her şey Allah’taki varlığını müdrik değildir. İnsan, Allah’taki varlığını idrak edebilen bir varlıktır; insan buna denir. Başkalarının idrakinde var olmaya çalışana insan denmez, o insan değildir; o bir cehalettir, en hafif değeriyle bir cehalettir, kendimize karşı bir cehalettir.

Yani kendimizi bilmemek anlamında bir cehalettir; varlığımızı yanlış yere konumlandırmak noktasında bir cehalettir. “Ben birilerinin dünyasında var olmak istiyorum, birileri tarafından hatırlanmak istiyorum, iz bırakmak istiyorum” dediğimde, ben ne yapmış oluyorum? Bir cehaletin tuzağına kendimi düşürmüş oluyorum.

O yüzden işte o ayet aslında bize ne diyor? “Ey insan, herhangi bir olay yaşadığında varlığında bir eksiklik hissediyorsan, kendini bulmak konusunda çaba göster. Kendi varlığını bulmak için mücadele et, çaba içinde ol, o yola gir ve kendi varlığını bulduğunda da orada sabit kal.” Kendini eksik hissediyorsan, bu senin cehaletindir; senin kendi tarafından kendini tanımamandır.

Maldan, evlattan, ürünlerden, sahip olduğunu zannettiğin şeylerden yana bir eksilme olursa ve sen bunu eksiklik olarak algılarsan… Bakın, bunlarda eksilme olur değil mi? Biz bunu reddetmiyoruz, dikkat edin; bir insanın elindeki malda eksiklik olmaz mı? Olur, değil mi? “Zaten hocam, ayet onu hatırlatmıyor mu?” Tabii, tabiatı gereği eksiklik olur. Yani birçok şeyde eksiklik olacak. Mesela gençsin, güzelsin, yakışıklısın; eksilmeyecek mi? Eksilecek. Saçın dökülmeyecek mi? Dökülecek. Gözlerinin görmesi eksilmeyecek mi? Eksilecek. Fiziksel gücün eksilmeyecek mi? Eksilecek.

Bunlar eksilirken sen kendini eksik hissediyor musun? Eğer sen kendini eksik hissediyorsan, o zaman dikkat et: “sabredenleri müjdele” derken kastedilen, kendi varlığının merkezinde kalmaya dikkat edenlerdir. Bu konuda her türlü olay başına gelse de, kendi varlığının bilincini korumak konusunda dirençli olan kişilere müjde ver deniyor. İşte onlar mümindirler; onlar Allah’ın kendilerine verdiği idraki, fıtratı, hakikati idrak etmişlerdir. İşte onlara de ki: siz hiçbir eksiltilmeden korkmayın.

“Allah Bana Yeter” Sloganı ve Gerçek İdrak

Ama biz şimdi bakın, her türlü eksiltilmeden korkuyoruz değil mi? Bankadaki hesabın eksilirse korkuyorsun, hatta dolar düşerse korkuyorsun. Doktor sana dese ki “bak, senin modern tıbba göre altı ay vaktin var,” diyorsun ki “ömrüm eksilmiş” diye; öyle hissediyorsun değil mi? Biri seni seviyordu ama artık sevmiyor. Çocuğun eskiden sana çok bağlıydı, şimdi evlendi, eşine bağlandı; sana olan bağlılıkta bir eksilme oldu. Peki sen kendini eksik hissettin mi? İşte ona dikkat edeceğiz.

Dilimizde hep deriz, ben de kendi ağzımdan söylüyorum: “Allah bana yeter” diyoruz ama sadece dilden telaffuz ediyoruz. O bilince gerçekten sahip olmak, bunu içtenlikle söyleyebilmekten başka bir şeydir. Yani Kur’an bir slogan değildir; biz modern zamanda Kur’an’ı da sloganlaştırdık. “Allah bana yeter” yazısını Instagram’da profil açıklaması yapıyoruz, sonra altındaki paylaşımlara bakınca Allah’ın ona yetmediğini zaten net olarak görebiliyorsunuz. “İnsanlar çok vefasız, falanlar çok bencil, artık kimseye güvenmiyorum” diyorsun. Hani Allah sana yetiyordu?

Evet, işte bakın, o kadar bilinçsizleştirilmiş bir hâle gelmişiz ki buradaki çelişkiyi bile görmüyoruz. Peki bu çelişkiyi gördükten sonra ne yapacaksın? Kendini mi suçlayacaksın? Hayır. Kendine “benim imanım yokmuş, Allah kahretsin, ben imansız mıyım acaba, imandan mı çıktım” demeyeceksin; zaten ne kadar girdiğin belli değildi, o ayrı bir konu. Sen imanı kalbine indirmeye çalışacaksın. Mevzumuz itikad tartışması değil; imanın tatlılığını, imanın nurunu, iman hazinesini kalbinde idrak etmeye çalışacaksın.

Yoksa Allah’ın, insanların imanını ölçmek gibi bir derdi de yok arkadaşlar. Allah bir şeyi niye ölçsün ki, zaten her şey ortada. Bize kendi kendimizi ölçtürmek için bazı şeyler yaşatıyor. Bak, “bir ölç kendini” diyor: “Ben seni biliyorum ama sen kendini bir ölç. Neredesin? İman nerede, sen neredesin? Kendini nerede idrak ediyorsun? Kendine dair idrakin nedir? Sen nerede bir iz bırakmaya çalışıyorsun? Varlığın nedir ve ne olunca bir şey eksik hissediliyor? Varlığında mı bir eksiklik var, yoksa sen yanlış bir yere varlık çadırını kurmuşsun da o varlık çadırının bazı direkleri kırılmaya ve sarsılmaya mı başlıyor?”

Kapanış: Asli Vatan Allah’tır

Dolayısıyla, bakın, Allah bizi kendimizi bulmamız konusunda uyarır. Yoksa mesele “kendisine ne kadar kul olacağız, kendisine ne kadar ibadet edeceğiz” meselesi değildir; her şey, bu noktada, bizim içindir. Kendimizi ne kadar hatırlıyoruz, bunu görmemiz için bize bazı olaylar yaşatıyor; kendimizi anlamamız için, nerede durduğumuzu fark etmemiz için.

Nerede durduğumuzu anlarsak şu soruyu sorarız: Allah beni buraya mı koydu, yoksa ben yabancı bir memlekette mi yaşıyorum? Değil mi, biz bugün “gurbet çok kötü” diyoruz; hepimiz gurbetteyiz, ne zaman asli vatanımıza döneceğiz? Allah’ta olduğumuzu idrak ettiğimizde, Allah’ın üflediği ruhu idrak ettiğimizde, o zaman asli vatanımıza dönmüş olacağız. Şu anda gurbetteyiz; asli vatan diye sahte vatanların peşinde koşuyoruz.

Bir psikanalistin güzel bir sözü vardır: herkes kalbinde bir insan arar, orayı asli vatan zanneder. Hâlbuki bizim asli vatanımız Allah’tır. Kimisi birinin kalbinde tünemek ister, kimi ona o kadar razı gelmez: “Ben dünyaya kendimi ispat etmeliyim, herkes benden bahsetmelidir” der. Aslında burada ne var arkadaşlar? Herkes bir şeyde varlık arıyor değil mi, ve o şey geçici olan bir şey.

O zaman işte Allah’ın buradaki uyarısı ve müjdesi çok anlamlı ve bizim için çok dönüştürücü bir şeydir. Bu dönüşümü yaşadığımızda o zaman gurbetten kurtuluruz; yanlış şeylerde vatan aramayız, asli vatanımıza daha buradayken, dünyadayken bile kavuşabiliriz. İnsan asli vatanına döndürülür. Yani kendi asli benliğine dönmek, beceriden, itibardan, tanınmaktan bağımsız bir şeydir. Asli vatan hiçbir şey tarafından sarsılamaz.

Eğer o hadisin aslı varsa, o hadis şudur: “Vatan sevgisi imandandır.” Biz onu bu anlamda kabul edebiliriz; yani vatan sevgisi imandandır, ama asli vatan sevgisi. Asli vatanını biliyorsan ve asli vatanını seviyorsan, bu imanın bir göstergesidir.

Evet, teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi’nden (yaklaşık 155. ayet civarı) “Allah sizi sevdiğiniz şeylerden, ürünlerden, ticaretinizden, kendi nefsinizden eksiltmekle sınar; sabredenleri müjdele” mealindeki ayete anlatıcı tarafından sure adı verilmeden, serbest bir aktarımla değiniliyor. (Not: Anlatıcı sure adını zikretmemiştir; bu eşleştirme, ayetin “eksiltme” ve “sabredenleri müjdele” ifadelerinin Bakara Suresi 155’teki bilinen mealle örtüşmesine dayanan bir editör tespitidir.) - “Allah kuluna kâfi değil mi?” ifadesi doğrudan aktarılıyor; bu ifade Zümer Suresi 36. ayetin bilinen mealiyle örtüşmektedir, ancak anlatıcı sure adı vermemiştir. - “Allah sana yeter” ifadesi de ayrıca birkaç kez tekrarlanıyor; bu, Enfal Suresi 64, Tevbe Suresi 129 veya yine Zümer Suresi 36 gibi birden fazla ayete işaret edebileceğinden kesin bir ayet numarasına bağlanmamıştır. - “Allah’ın şahitliği sana yetmez mi?” ifadesiyle Nisa Suresi 166 ve benzeri ayetlere genel bir atıfta bulunuluyor; kesin ayet numarası anlatıcı tarafından verilmediği için netleştirilmemiştir. - Hz. Peygamber’in Taif’te taşlandığında ettiği rivayet edilen dua (“Ey Rabbim, eğer Sen benden razıysan…”) aktarılıyor. Bu bir Kur’an ayeti değil, siyer/hadis kaynaklı bir rivayettir. - Hz. İsa’nın “evini kayanın üzerine kur, kumun üzerine kurma” meseli aktarılıyor. Bu bir Kur’an ayeti değil, İncil’den (Matta 7:24-27, Dağdaki Vaaz’daki ev meseli) bir aktarımdır. - “Vatan sevgisi imandandır” sözü hadis olarak aktarılıyor; anlatıcının kendisi de “eğer o hadisin aslı varsa” diyerek bu sözün sıhhati konusunda çekince koymuştur (bu söz literatürde zayıf/mevzu kabul edilen bir söz olarak bilinir).

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Sabrın Hakikati

Konuşmacı, sabrın genellikle “tahammül etmek” ile karıştırıldığını, hâlbuki Kur’an’ın “en güzel sabır”dan bahsettiğini anlatarak başlıyor. Sabrı, kişinin doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru davranışta -içsel ve dışsal ayartıcılara rağmen- dirençli kalabilmesi olarak tanımlıyor; bunun için insanın önce objektif bir bilince (peygamber örnekliği üzerinden) ihtiyaç duyduğunu, nefsin acelecilik ve arzularına karşı sabrın Allah’tan yardım istemekle mümkün olduğunu, insanlara karşı sabrın da onları “anlamak” (onaylamak değil) olduğunu örneklerle (vahşi at, tırnak, Hz. Yusuf kıssası) işliyor. Sohbet, bir şey “olmaya çalışmak” değil, fıtratta zaten var olanı keşfetmek gerektiği vurgusuyla ve dinleyicilerle kısa bir soru-cevap bölümüyle sona eriyor.

Bilinç Seviyeleri ve Gerçek Tevekkül

Konuşmacı, sevgi, merhamet, sadakat gibi kavramların herkesin bilinç seviyesine göre farklı anlaşıldığını; bu yüzden peygamberlerin, kendi nefsani seviyelerinden değil fıtratlarına konan hakiki bilinç düzeyinden konuştukları için önemli olduklarını anlatarak başlıyor. Bir bilgenin, kendisine düşen büyük payı görünce sevinmek yerine “Allah bana dünyayı vererek beni dünyaya mı bırakıyor” diye düşünmesi örneğiyle, dünyevi nimetin sevgi göstergesi sayılamayacağını; bir şeyden rahatsız olduğumuzda önce kendimize “ben niye rahatsız oluyorum” diye sormamız gerektiğini, çünkü rahatsızlığın çoğu zaman egomuzdaki bir beklentiden kaynaklandığını izah ediyor. Sohbetin ikinci yarısında tevekkül kavramını üçe ayırıyor — Allah’la pazarlık yapan tevekkül, çocuğun annesinden bekler gibi duygusal tevekkül ve ölüyü yıkayan kişiye teslim olmuş beden gibi gerçek tevekkül — ve Allah’a “yardım etmenin,” bize bırakılan imkânı kullanmak olduğunu anlatıyor.