Ders - Nefis ve Asli Benlik

Kısa Özet

Sohbette önce duygusal öfke ile kutsal öfke arasındaki fark, Hz. Ali örneği üzerinden anlatılıyor; ardından insanın psikolojik benliğinin çocukluktan itibaren nasıl şekillendiği, bu şekillenmenin "gecekondu temeli" misaliyle sağlıksız bir zemin üzerine bina kurmaya benzediği işleniyor. Tasavvufta "tahliye" (boşaltma/arınma) kavramı; badana altındaki gerçek resim, kırk bohçaya sarılı mücevher, kabuk-öz gibi metaforlarla nefsin katmanları ve bunların altındaki asli/hakiki benlik (Yunus Emre'nin "bende benden içeri" dediği ben) anlatılıyor. Devamında kişinin kendi benlik katmanlarını "yüksek çözünürlüklü fotoğraf çekercesine" derinlemesine analiz etmesi, olaylara şahit olarak bakabilmesi, Hz. Eyyub örneğiyle acıları öze ve Allah'a arz etmesi, Bediüzzaman'ın nefsin dört mertebesi ve "ömrün kısaysa ebedi hayatı düşün" sözleri üzerinden ele alınıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Duygusal öfkede kişi merkezinden kopar, kutsal öfkede kişi merkezinde kalır; Hz. Ali'nin savaş sırasında hakarete uğradığında savaşı bırakması bu ayrımı gösterir.
  • Kişi kendi üzerinde çalışırken dıştaki olaylara değil, kendi iç tepkilerinin köküne inen "yüksek çözünürlüklü" bir analiz yapmalıdır; yüzeysel gerekçeler ("rahatsız oluyorum çünkü öyle") bir fotoğraf çekmek sayılmaz.
  • Gerçek benlik zarar görmeyen, eksiklik hissetmeyen bir şeydir; bir benlik kendini zarar görmüş, yıpranmış hissediyorsa o, asli benlik değil izafi/örtü bir benliktir.

Duygusal Öfke ile Kutsal Öfke Arasındaki Fark

Özel bir daha alabiliriz. Diyasal bir temelde zayıf olarak herhalde bir bireysel şey taşımaksızın hesap veya fayda taşımaksızın ve o kendi bütünlüğünü kaybetmeksizin gösterilen tavır olarak, o yüzden diyor ki duygusal öfkede kişi merkezinden kopar. Kişinin herhangi bir merkezi de yoktur, orada dağılır. Ama kutsal öfkede kişi merkezindedir.

Her zaman söylediğim gibi, Hz. Ali'nin savaşırken bile ona hakaret eden bir kişiye karşı durup savaşı bırakması... Tabii orada aslında duygusal bir öfkeye kapılmıyor ama karşıdakinin aslında orada gerçek anlamda temsil ettiği hakikatin ve yaşadığı hakikatin içeriğini anlatmış oluyor: "Sen bana şimdi tükürdün veya hakaret ettin, şimdi ben sana böyle bir şey yapıp savaşa geriye kalarak mücadeleye devam etsem, belki sen bunu benim psikolojik reaksiyonuma vereceksin. Benim böyle bir şeyim yok. Ben seninle psikolojik bir düzeyde mücadele etmiyorum. Harp etmiyorum. Psikolojik bir düzeyde öfkeli değilim. Düşman değilim. Ben bir ilke adına, sen de benimle böyle bir çatışmaya girme mesajında bir mücadelede bulunuyorum." İşte bunu diyebilmek, kişinin kendi varlığının bütününe müdrik olmasına bağlı bir şeydir.

(Merhaba, hoş geldiniz. Merhaba, hoş geldiniz. Merhaba.)

İşte burada ikisini birbirinden ayırmış olur, daha doğrusu aslında ikisinin arasındaki farkı da göstermiş olur. Psikolojik düzeyde öfke nedir? Kişinin psikolojik olarak rahatsız olduğu ve zarar gördüğünü düşündüğü bir durum karşısında gösterdiği bir reaksiyondur. Kendini koruma, savunma biçimidir. O koruma ve savunmanın bir saldırganlığa da dönüşebildiği bir durumdur.

Psikolojik Öfkenin Kaynağı: Dışsal Sebep, İçsel Benlik Mekanizması

Bu noktada tabii ki kişi psikolojik zeminde ise, içeride öfke oluşmuşsa zaten bunu çıkarmamazlık edemez. Çıkarmamaya çalıştığında kısmen bastırmış olur. Fakat nötrlenmediği için içeride durur ve birikir. O mutlaka bir şekilde şöyle veya böyle, bazen bedensel ağrılar şeklinde çıkabilir, aşırı bir öfke patlaması şeklinde olabilir, depresif bir duruma düşmeye sebep olabilir, veyahut da saldırganlık ve dışa yansıtılma şeklinde de boşaltılabilir.

Ama mesele burada tabii ki şudur: Psikolojik düzeyde kişi oluşan öfkeyi bir şekilde boşaltacaktır. Fakat bu konuda kişi ne üzerinde çalışabilir? Öfkenin sebebi nedir? Tabii ki dışsal bir sebep var; yani içimdeki öfkeyi oluşturan, öfkeyi tetikleyen, öfkenin olmasına deyim yerindeyse sebep olan bir dışsal sebep var. Bir de o dışsal sebepten dolayı tetiklenen bir içsel sebep var. Anlatabiliyorum.

Eğer ben şimdi bir kediye küçümseyici bir gözle baksam veyahut da "sendeleş" desem, kedi benden bir şey yapmayacak; bakacak, sonra yoluna devam edecek. Ama bir insana aynı şeyi söylesem öfke duyacak diyelim, değil mi? Aradaki fark ne? Aynı etkide bulunuyorum. Ne var? İşte insanda bir bilişsel süreç işliyor, psikolojik bir süreç işliyor ve oradaki benlik mekanizması bir reaksiyon verme ihtiyacı hissediyor. İşte mesele o işleyen benlik mekanizması ne kadar doğrudur, ne kadar fıtridir. Mesele onun bunun doğruluğudur.

Daha sonra manevi ve ruhsal algı ve farkındalık oluştuğu nispette de kişi, o psikolojik zemindeki reaksiyon mekanizmasından belli oranlarda bağımsızlaşır. Eskiden onu öfkelendiren bir şey artık onu öfkelendirmez. Diyelim ki bir insanın onu umursamaması veya küçük görmesi veya yok sayması, daha önce onu öfkelendirirken, artık öfkelenmeyebilir; çünkü artık onu farklı bir anlayışla alıp işliyor. Farklı bir anlayışla işlediğinde bakacaktır ki aynı hadise onda bir öfke üremesine sebep olmuyor. Yani kişi dıştaki olguyu doğru bir şekilde işleyebildiğinde, o zaman gereksiz reaksiyonlar, faydasız duygulanımlar ortaya çıkmayacaktır. Mesele bu.

Çocukluktan Gelen Şekillenme ve Gecekondu Temeli Metaforu

Ama biz ne durumdayız? Biz çocukluğumuzdan itibaren belli şeyleri yaşarız, yaşarız, yaşarız. Sonra bir noktaya geliriz; kendimize göre artık neyin ne olduğunu anlamaya başlayan bir durumda olduğumuzu düşünürüz. İşte ergenlik yaşında, 15-18 yaşlarında deriz ki "artık ben hayatı değerlendirebilecek haldeyim." Ama kişi şunu sormaz: Ben şu anda ne haldeyim? Ben doğal bir halde miyim, yoksa doğumumdan itibaren geldiğim bu yaşa kadar bir kısım etkileşimler yaşamış ve o etkileşimler çerçevesinde şekillenmiş bir durumda mıyım?

Çünkü biz kendimizi anladığımızı veyahut da fark ettiğimizi düşünüyoruz: "Artık ben aklı başında, ne yapacağını bağımsız, özgür olarak düşünebilen bir durumdayım" diyoruz, 15 yaş 18 yaş her ne ise. Hâlbuki insan şunu sormuyor kendine: Sen o yaşta doğal mısın acaba? Yoksa bir kısım olumlu olumsuz etkilere maruz kalmış ve bu etkileşimlerle belli bir şekillenmeye uğramış bir durumda mısın? Bunu kişi ancak kendine sorduğu zaman bunun üzerinden yol alabilir. Yoksa o durumu doğal durumu olarak gördüğünde zaten orada kemikleşmiş olursun, değil mi?

Her zaman söylediğimiz gibi: Benim bir arkadaşım bir arsa almıştı. Arsanın üzerinde gecekondu vardı. Gecekondunun üstünü yıktı tabii ki, fakat gecekondunun temeli neyse o basit temeller üzerine binayı dikti; üç dört katlı bina yaptı. Tabii ki deprem olunca çatladı. Bereket versin arazinin kendisi sağlamdı; Avcılar'da, Küçükçekmece'de falan olsaydı hepsi inmişti. Şimdi problem ne? Sen kalkıp o gecekondunun temelleri üzerine dört katlı bina inşa etmeye kalkıyorsun.

Bu ne güzel bir örnektir; böyle anlatılınca "ne kadar akılsızmış" diyeceğiz ama aynı akılsızlığı biz yapıyoruz. Bir gecekondu var, bir şekilde oluşmuş; belli bir yaşımıza kadar etkileşimlerle, anne baba tavrıyla, yaşadığımız olaylarla vesaireyle o gecekondumuz oluşmuş. Sonra birisi bize diyor ki "bu gecekonduyu değiştirip dört katlı bir bina yap." "İyi olur" diyoruz. Biz de "tamam iyi olur" diyoruz ama temeline bakmıyoruz. Diyoruz ki "şunun üst tarafını yıkayım, sonra bunun üzerine dört katlı bir bina yapayım." Ama onun temeli ne? Ve acaba o temel o dört katlı binayı çeker mi, çekmez mi? Kesinlikle çekmez.

İşte o zaman ne oluyor? Kişi dindar gibi oluyor ama bir tarafı dindar, bir tarafı dinsiz oluyor deyim yerindeyse. Bir tarafı dine uymaya çalışan, bir tarafı da dinle hiçbir alakası olmayan, tamamen kendi benliği ve bencilliği üzerinden yaşayan biri oluyor. Bize o zaman ikili geliyor, değişik geliyor. Bütün bu olgular için söz konusu olan bir şey bu.

Tasavvufta Tahliye Kavramı: Önce Boşaltmak

O yüzden tasavvuf geleneğinde önce "tahliye" diye bir kavramdan bahsedilir. Bu bizim Türkçe'de de geçen bir kelime. Bir "tahliye ediyorsun" derken, bir evden tahliye etmek gibi; oradan boşaltıyorsun yani. Önce bir şeyi boşaltıyorsun. Ondan sonra başka bir kavram var, şu an aklıma geldi: "tahliye" değil "tehliye" — süslemeye başlıyorsun. Onun anlamı da bezeme, süsleme. Yani hâlâ birbirine yakın gibi ama harfleri değişik: birisi noktalı, birisi noktasız. O da anlamlı bir şey. Mesela rahmetle zahmet arasında da sadece bir nokta farkı var; zahmetteki noktalı harfin baştaki noktasını kaldırdığında rahmet oluyor.

Yani kendi egonu orada boşaltmadan, kendi egonun o kadar süreç boyunca meydana getirdiği olumlu olumsuz şeyi analiz edip o zararlı veyahut çürük veyahut niteliksiz şeyleri temizlemeden, sen neyi koymaya kalkarsan koy, hiçbir zaman orada tam yerinde olmayacaktır. Hiçbir zaman gerektiği ölçüde orada sağlam bir bina oluşmayacaktır.

Mesela diyelim ki bir insanda kibir varsa, o insan ne kadar dindar olursa olsun mutlaka bir yerlerinden o kibir çatlaklık meydana getirecektir. Bir insanda diyelim ki övülmekten hoşlanma ve dikkate alınmak, ilgi çekme arzusu varsa, o insan dinle muhatap olduğunda ve ne kadar o dine sahip çıksa da mutlaka hayatın sarsıntıları onda sürekli çatlak meydana getirecektir. Anlatabildim mi? Problem bu yüzden meydana geliyor bizde.

Mekke Dönemi Bir Tahliye Süreciydi

O yüzden dikkat edin, Peygamberimiz'in hayatında Mekke sürecinde uygulamaya dair, pratiğe dair çok fazla ayet gelmemiş. Çünkü Mekke dönemi bir tahliye süreci; kişinin tam olarak kendini arındırması. Ama tabii bu kolay bir şey mi? Tabii ki değil. Tahliye demekle avukata verip tahliye edebilsek keşke; "nefsimizi tahliye etmek istiyoruz" deyip böyle tahliye edilecek bir imkân olsa. Öyle bir şey değil, bu bir süreç. Orada tanıyorsun, görüyorsun, analiz ediyorsun ve fark ederek oradaki çürük şeyleri, niteliksiz şeyleri tahliye etmeye çalışıyorsun. Tahliye etme sürecini yaşıyorsun.

Tahliye oluyor, ondan sonra işte diyelim ki Medine'de bir organizasyon — istersek buna devlet diyelim, istersek buna bir toplumsal şey diyelim, bütünlük diyelim — o zaman bu tahakkuk ediyor. Yoksa o anda yapılsa olmazdı, çünkü o zamana kadar bir tahliye süreci yaşanıyor. Ondan sonra o tahliye olmuş ve arınmış olan, temizlenmiş olan yer, yeni bir şeyin ve nitelikli bir şeyin inşa edilmesine uygun bir zemin oluşturur.

Nefsin Dini Malzeme Olarak Kullanması

Yoksa diyelim ki ben kendimi ispat etmeye çalışan biri olurum, dini bir şeyle muhatap olurum; işte tasavvuf olur, uzak doğu dini olur, reiki olur, bir şey olur; bu sefer "ben reiki üstadıyım" diye kendimi göstermek için o malzemeyi alırım, kendimi göstermeye bir alet haline getiririm. Anlatabiliyorum; çünkü nefis, benlik diyelim, bu anlamıyla her şeyi kullanabilir. Çok ustadır bu konuda; her şey onun için bir malzeme olabilir.

Mesela kişi topluma karşı öfkelidir, bir dine mensup olur; o dinin argümanları üzerinden topluma küfreder: "Siz ne biçim insanlarsınız, kâfirler, cahiller, şunlar bunlar" diye. Aslında adam zaten öfkeli, topluma öfkeli; adam farkında değil ama. O malzemeyi alıyor, o benlik mekanizması o malzemeyi alarak kendi aynını tahakkuk ettiriyor. Dolayısıyla o benlik tam olarak fark edilip farkına varılmadan, yani deyim yerindeyse kendini o benlik artıklarından tahliye etmeden, gerçek anlamda ne dine muhatap olabilir ne de gerçek anlamda o dine nitelikli bir şekilde mensup olabilir.

O yüzden bu konuda insan dindar olmak konusunda acele etmemelidir; iyi bir şey değil o. Mesela Mekke'de o kadar süreçte belki muhtemelen Peygamber'e denmişti ki "ne yapalım, ne edelim, şunu edelim, bunu edelim"; Peygamber hiçbir şey yapmamış mesela, o konuda herhangi bir tavsiyede, telkinde bulunmamış. "İman" demiş; o imanın tam bir şekilde kişide tahakkuk etmesine çalışmış. Yoksa öbür türlü "hadi bir şey yapalım" dendiğinde, hayatın içinde, hayatın süreci içindeki o sarsıntılar, kişide eğer kibir varsa kibrin ortaya çıkmasına, baş olma sevdası varsa o sevdanın ortaya çıkmasına, mal mülk hırsı ve arzusu varsa o süreçte onların ortaya çıkmasına sebep olur. Bütün o süreçlerde benliğin temizlenmeyen bütün problemleri, bütün defoları birer birer açığa çıkar ve hayat hiçbir zaman affetmez.

Yine güzel bir metafordur: Deniz çalkalanır çalkalanır ve bütün kirini pisliğini kıyıya bırakır, değil mi? İşte dünya da böyle bir şeydir. Dünya sana, nihai olarak benliğinde ne var ne yok, temizlemediğin müddetçe seni çalkalar ve ortaya çıkarır. Sen onun üzerinde çalışmazsan o sürekli sana kendini hem hissettirir hem açığa çıkarır. Çünkü bu dünya hayatı bir deniz gibidir, insanı çalkalar.

Hayatın bir sürü hadisesi içinde, sen eğer kendi üzerinde nitelikli bir şekilde çalışmamışsan; farkına varmadığın veyahut görmek istemediğin veyahut ona rıza nazarıyla baktığın, "tamam benim benliğimde böyle bir arıza var ama ne yapayım, bu kadar da olsun" dediğin ve nispeten ona meşruiyet tanıdığın şey mutlaka senin önüne bir şekilde çıkacaktır. Hayat tertemiz bir şey ister. Seni temizleyinceye kadar sana sürekli şeyler verir, imkânlar verir.

Kendi Üzerinde Çalışmak: Yüksek Çözünürlüklü Fotoğraf Çekmek

Peki bir şeyin üzerinde nasıl çalıştık? Fark ettiğin bir ağır zaman. Fark etmek zaten çok zor da. — Evet. — Diğeri farkına vardığın şey. Kişi bunların üzerinde nasıl çalışır, nasıl yapar? Önce bunlara dair nitelikli ve güçlü fotoğraflar çeker. Böyle çözünürlük derecesi yüksek fotoğraflar var ya; yüksek çözünürlüklü fotoğraflar çekmek lazım, yani ta dibine inmek lazım.

Mesela "ben böyle yapıyorum. Niye yapıyorum? Çünkü böyle durumlarda rahatsız olduğum için böyle davranıyorum" — bu çözünürlük derecesi zayıf bir fotoğraftır. Yani niye rahatsız oluyorsun? Daha derine, o işin daha temeline in. Niye rahatsız oluyorsun mesela? Kibirli insanlardan rahatsız oluyorsun; niye? Çünkü kompleksin var, küçük görülmek istemiyorsun. Niye küçük görülmek istemiyorsun? Çünkü küçük görülmek senin varoluşunu zayıflatan bir şey olarak senin tarafından hissediliyor. Sonra diyeceksin: "Peki bu gerçek mi?" Anlatabildim? Peki bu gerçek mi diye — bu sefer onun temelini bulduğun an, onun temeli üzerinde düşüneceksin. Yoksa hemen kişi ne diyebilir bu durumda? "Ya herkes rahatsız olur böyle bir durumdan, kim rahatsız olmaz ki?" diyerek sen bir fotoğraf çekmiş olmuyorsun; görüntüyü kaçırmış oluyorsun orada.

Biz "kendi üzerimizde çalışmak" dediğimiz şeyle, kendi içimizde meydana gelen sürece bütün dikkatimizi vermeyi kastediyoruz. Bu dikkatimizi bozan şeyler nelerdir? Dıştaki olgulardır. Mesela "ya herkes böyle" dersin, veyahut senin dediğinde sanki ermişlikle insan olmak arasında bir fark var gibi "böyle ermiş insan" dersin, veyahut "bu gayet doğal" dersin, meşruiyet tanırsın. O zaman ne olmuş olur? Fotoğrafı kaçırmış olursun. Ve zaten nefis sürekli fotoğraf vermemeye çalışır; kendini göstermemeye, sürekli kendini kaçırmaya çalışıyorsun.

Mesela diyelim ki birine hakaret ettin veya birine çok ters bir söz söyledin. Niye söyledin? "İşte o da bana bağırdı, veyahut o da bana böyle dedi." Tamam da ben sana onu sormuyorum, ben fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Sen projeksiyonu ayrı bir yere yansıtıyorsun. Ben diyorum ki sen niye böyle davrandın, senin içindeki nedenleri soruyorum. Yani kendi üzerimizde çalışmamız demek, kendi içimizdeki o davranış, duygu, tutumun ta dibine kadar analizini yapmak demektir. Yoksa dıştaki etkenler olumluymuş olumsuzmuş, o ayrı bir fotoğraf.

Biz diyoruz ki sen kendi evinin içini fotoğraflayacaksın. Bir evin fotoğrafını çekmenin çeşitleri vardır: bir dıştan böyle bir çekersin, "işte ev bu" dersin — çekmiş midir evin fotoğrafını, çekmiştir. Bir de evin odalarına girersin, duvarlarını görürsün, tavanını görürsün, döşemesini görürsün, halısını görürsün, halısının altındaki belki pislikleri de görürsün; o evin bütün ayrıntılarını gördüğün noktada ve onların fotoğrafını çektiğinde dersin ki "tamam ben bu evin bütün fotoğraflarını çektim" — o zaman diyebiliriz. Yoksa evin dışarıdan şöyle birkaç fotoğrafını çekmek, evin fotoğrafını çekmek olmadığı gibi.

Bizim de "ya işte ben öfkeli biriyim, dışlanmaya tahammülüm yok, sevgisizlik olan ortamlarda huzursuz oluyorum" demek — tamam anladık, bunlar dış fotoğraflar. Bunlar herkesin zaten aşağı yukarı kendine baktığında veya dışarıdan biri kendisine baktığında görebileceği şeyler. Biz bunları demiyoruz; daha derin fotoğraflar istiyoruz.

Mesela bir insan seni anlamadığında ne yapıyorsun? "İçime kapanırım." Peki niye kapanıyorsun? Onu düşün. Ondan sonra bulabildiğin nedenlere kadar inip sonra de ki: Peki bu tavrım doğru mu, yoksa başka türlü, daha alternatif olabilecek başka türlü düşünce, duygu ve davranışlarım olabilir mi?

En derin fotoğraf ise bizzat benliğin kendi fotoğrafını çekebilmektir. İşte o yüzden çok defa söylediğim, "kibirden rahatsız olan insan da kibirlidir" denilmesinin sebebi bu.

Kibirden Rahatsız Olan da Kibirlidir

Kibrin yanlış olduğunu söylemek ayrı bir şeydir. Kibirden rahatsız olup reaksiyonel tavır göstermek ayrı bir şeydir. Kibir için "yanlış bir şeydir, o insana yakışmıyor" dersin. Ama "çok kibirli, ben öyle insandan çok rahatsız olurum" diyorsan, o zaman sen kendi içindeki fotoğraflamalara geçeceksin. Ondan rahatsız olan benliğin en alt zeminine kadar ineceksin. Sonra diyeceksin: "Ben niye rahatsız oluyorum ki, bir insan büyüklendiği zaman? Bu gerçekten doğru bir bakış açısı mı?" Diyebildiğinde işte o, "kendini gözlemleme ve kendi üzerinde çalışma" dediğimiz şey o zaman tahakkuk ediyor.

Ama bu konuda en önemli problem nedir? Çevremizde gördüğümüz insanların, aşağı yukarı bizler gibi davranan veya bizim kendimiz gibi davranan bir sürü insan bulabiliriz; o zaman da deriz ki "kardeşim bu normal bir şey." Bu en tehlikeli ve nefsin en çok uyguladığı yöntemlerden biri. Ya da "ben evet böyleyim, beni ben yapan şey bunlar; kırılgan biriyim ama bu beni ben yapan bir şey" der kişi, artık onu sahiplenmiştir.

Hani şeyde vardır ya bazı tarihi eserlerde: adam mesela böyle bir freski veyahut bir gravürü badana yapmıştır. Ama restore edildiğinde, oranın tarihi dokusunu bilen bilir; der ki "bunun aslında en doğal hali bu olmasa gerek." Üstteki şeyi kaldırdığında, boyanın altında diyelim ki bir resim görür. İşte bizim bir yanılgımız da bu: "ben buyum işte" diyoruz. "Bunları kenara koysam benden bir şey kalmayacak" — tabii ki bu, benliğin en çok kullandığı, bazen kişi farkında bile olmadan başvurduğu bir yöntemdir.

Badana Altındaki Gerçek Resim: Asli Benlik ve Onun Örtüleri

İşte orada "ben nedir ve hakiki ben nedir" meselesi var. Geçende burada kısmen bir arkadaşla da konuşmuştuk: Yunus Emre'nin "bende benden içeri" dediği şey buna tekabül ediyor. Yani bir ben var; işte o asli ben, şu anki görünen, şu anda yaşadığım benden içeri olan bir ben var. Onu bulmak mesele. Onu bulmaya engel olan şeyler ne? Bu benliklerimiz.

Aslında bu ben de tek bir tane değil; bir ben var, çoklu benlerimin içinde daha derununda, manasında yani içinde derken onların içinde değil, içeri manasında, yani derininde manasında; benim şu anda birçok "ben"im var aslında. Bu benlerimin hiçbiri benim o gerçek asli benim değil. Ama bunlar şu anda örtü olmuş. Dediğimiz gibi, adam Ayasofya'ya girmiş, diyelim ki badana yapmış; güzelim birçok oradaki resmin üzerini örtmüş. Veya diyelim işte Anadolu'da maalesef bazı örnekler vardır: çok güzel hatlar vardır, akıllının biri anlamamıştır onları, üzerini güzelce boyamıştır.

Şimdi biz de bu durumdayız. Bazen böyle şeyler görünce "ya bu cinayet" diyoruz. En büyük cinayet bizde, bizim o gerçek benliğimize kaç tane acaba badana çekmişiz, değil mi? Kaç defa boyamışız? Örtmüşüz, örtmüşüz, örtmüşüz. Şu an o örtüleri kaldırmakla meşgulüz. Ama en büyük engel ne, o örtüleri kaldırmaya? O örtülere bizatihi "sen ben" dediğinde, o örtüyü kaldırır mısın?

Şöyle düşünün: diyelim ki bir kutu var, eskiden olurdu böyle, kıymetli şeyler kırk tane örtüye sarılırdı, değil mi? Şimdi örtüyü, örtü olduğunu bilirsen kaldırırsın; örtüyü asıl zannedersen kaldırır mısın? Kaldırmazsın. Örtünün örtü olduğunu bildiğinde kaldırırsın; onu kaldırdıktan sonra bakarsın bir örtü daha var, onu da kaldırırsın, onu da kaldırırsın, onu da kaldırırsın.

İşte bir ermiş olan bir zat diyor ki: "Ben kimim, ve gerçek ben olmayan o benleri kenara bırak, ben bu değilim." Evet. Nasıl ki bir şey örtülüdür, fakat sen bilirsin mesela; dersin ki şu mücevher kutusu kırk tane örtüye, kırk tane bohçaya sarılmıştır. Senin, onun kırk tane bohça olması, onun içindeki mücevher kutusu olduğu idrakini nasıl ortadan kaldırır? Sen de "evet, benim bu bedenim var, duygularım var, düşüncelerim var vesaire var, hatta tamam, baş edemediğim bir benliğim var; ama asıl ben, asıl benliğim bunlar değil" diyebildiğinde, bunun üzerinden yol alabilirsin.

Mesela biz kayısı çekirdeği örneğinde olduğu gibi; kabuk içeride, öz içeride derken, kabuk olan aslında burası, öz içeride; bu kabuğu kırabildiğin ve ulaşabildiğin zaman, iç bilinir. Tabii. Zaten aslında şunu da kadim geleneğin prensibi üzerinden söyleyebiliriz: aslında özümüz her daim hazır, her daim tam ve mükemmeldir. Sadece mesele onun üzerindeki örtülerin kaldırılmasıdır.

Rüyada Olduğunu Bilerek Yaşamak: Kâmil İnsanın Dünya Bilinci

Bunu bir başka açıdan da söyleyecek olursak: bir kişinin rüyasındayken rüyada olduğunu, yani uykuda olduğunu anlaması; uykuda gördüğü şeyin rüya olduğunu anlaması, fakat yine de rüyaya devam edebilmesi. Bazen kişi böyle bir rüya görebilir. İşte aslında kâmil insanın bu dünyada yaşama bilinci biraz buna benzer. O, bu dünyanın ne olduğunu bilir. Bu dünyanın asıl olmadığını bilir, dolayısıyla, ama bu dünyanın içinde de yaşayabilir. Yani o aslında örtüyü muhafaza eden ama özünde ikamet eden biridir. Özünde ikamet eder, örtüyü de muhafaza eder.

Bunu gerçek anlamda tecrübe edebildiğimizde, hayata en gerçek noktadan bakabildiğimiz an demektir. Nasıl ki kişi uykuda rüyasındayken aslında tam bir farkındalık içinde değildir — mesela ne oturduğu odanın ne yattığı yatağın farkındadır — tıpkı bunun gibi kişi de bu benlik ve dünya rüyasındayken aslında nerede ve ne olduğunu bilmez. Ama o manevi uyanış, yani kendi özünün farkındalığı tahakkuk ettiğinde, o zaman ne olduğunu bilir; bu dünya rüyasını da gerektiği ölçüde dosdoğru bir şekilde yaşayabilir. Temel fark budur.

Burada tabii bize engel olan şey işte o benliğin durumudur. Burada kişi benliğinin farklı halleri üzerinde çalışmak durumundadır. İşte biz buna "kendini gözlemlemek ve kendimiz üzerinde çalışmak" diyoruz. Kendini gözlemleme aracılığıyla, hırslarından ve güdülerinden hoşlanmamaya başladığınız benlere sahip olduğunuzu fark ettiğinizde yola başlamış olursunuz.

Kimler Tarafından Sevilmek İstiyoruz? Benliğin Temelsiz Talebi

Mesela şimdi içimizde bir benlik vardır: "İşte sevilmek istiyorum." Niye sevilmek istiyorsun? "Kendimi mutlu hissediyorum." Oraya kadar gelir. Sordum: Peki ne tarafından sevilmek istiyorsun? Uyuyanlar tarafından sevilmek istiyorsun. Bu cevabı veremiyoruz; o kadar uyanık değiliz. Ne tarafından sevilmek istiyoruz? Kimler tarafından sevilmek istiyoruz? Uyuyanlar tarafından sevilmek istiyoruz. Peki bu, senin için ve hayatta yaşadığın insanlar için gerçek bir zemin midir, yoksa bir uyuma zemini midir? Değil mi? Gerçek bir zemine varmak için önce kendini tanımak lazım.

Mesela hatta soru sorarken şunu da sorabiliriz: Acaba sen nesinde sevilmek istiyorsun? Yani sen ne olarak kendini algılıyorsun mesela? Mesela bir bayan olsa, "işte gencim, güzelim, şöyleyim böyleyim" diyecek. İşte erkekse kendine göre bir şey diyecek: "Yakışıklıyım, param var, kariyerim var" vesaire diyecek. Peki bu sen misin? O zaman diyelim ki, "sen o zaman sevilmemeyi de hak ediyorsun" — sen diyorsun ki "ben buyum ve ben bu haliyle sevilmek istiyorum"; o zaman senin bu ortadan kalktığında, seni seven insanlara da seni sevmeme hakkını tanıman gerekiyor. Öyle değil mi? Şimdi bakın ne kadar temelsiz bir algısı var, değil mi, benliğin aslında?

Ama tabii biz bu kadar uzun boylu düşünmüyoruz; uyuyanları sevmeye, uyuyanlardan nefret etmeye, uyuyanlarla kavga etmeye başlıyoruz. Yani uykuda bir kavga ediyoruz, uyku içinde. İşte bu noktada yol aldığında, kişi kendi öz varlığına dair bir bilince sahip olma yolunda bir adım atabilir. Sonra o, kendi öz varlığının en derininde zaten sevginin bizatihi kendisini içinde taşıyan bir şey olduğunu bilir artık. Yani sen zaten sevginin kaynağısın. O zaman o arayışlar, o arzular, o tutkular olacak mıdır insanda? Olmayacaktır. Dolayısıyla aslında biz hayata karşı dikkatli olmaktan ziyade kendi içimizdeki şeylere karşı dikkatli olmak durumundayız. Yani zararın büyüğü dışarıdan gelmiyor, içeriden geliyor; acının temeli dışarıda değil içeridedir.

Acının Kaynağı Dışarıda Değil İçeridedir: Ebeveyn Karşılaştırması Örneği

Mesela bugün bir arkadaş diyor ki: "Beni annem babam hep abimle karşılaştırdı; işte o senden daha çalışkan, o daha iyi. 90 alıyordum, niye 100 almadım diyor; bak abin 100 alıyordu falan diye böyle şey yapıyorlar." Tabii orada bir rahatsızlık yaşamış. Netice itibariyle çocuk yaşta ne yapacak, o şeyden etkilenecek. Ama diyelim büyüdün, geldin 18-20 yaşına. Hâlâ aynı plağı mı çalacaksın mesela? "Annem babam sürekli beni abimle karşılaştırdı, şununla karşılaştırdı; çok mutsuz bir çocukluğum geçti, zaten hayatta ne yaşıyorsam o çocukluğum yüzünden" — bir de Freud'dan zehirlenmişsen zaten çıkışın yok o kadar. Ne yapacaksın? Acıyı yaşayacaksın. Ve diyeceksin ki "ne yapabilirim ki, değiştiremiyorum da." Olayları değiştirebilir misin? Değiştiremezsin. O kadar yaşadığın onca şeyi değiştirebilir misin? Değiştiremezsin.

O zaman gel onları yaşayan benliğini değiştir. Onları o şekilde algılayan benliğini değiştir. O zaman her şey değişecektir. Yoksa sen onları yaşayarak oluşan veyahut o şekilde şekillenen benliğinle hayata devam etmeye çalışıyorsun; o zaten yaralı bir benlik. Zaten kolu bacağı kırılmış, sen hâlâ onunla yaşamaya çalışıyorsun. Niye? Mecbur musun onunla yaşamaya? Değil mi? Mecbur değiliz ki. Alır gözlemleriz onu, deriz ki sen sağlam bir zemin değilsin, doğru bir zemin değilsin.

"Evet çocukluğumda bir benlik haliydin, üzülüyordun; niye beni karşılaştırıyorlar, niye beni ben olarak sevmiyorlar, niye bana ben olarak değer vermiyorlar, diyordun. Ama sana emeklilik tanıyorum, ikramiye de al, emeklilik. Artık seninle hayata devam etmeyeceğim. Ve ne zaman benim içimde uyanırsan sana karşı uyanık olacağım, farkında olacağım. Ve senin elindeki bütün argümanları da alıp çözümlüyorum."

Benliğin Argümanlarını Elinden Almak, Ona Merhamet Etmek

Diyelim ki nasıl çözümlüyorum? Diyorum ki: Senin annen baban aydınlanmış ermiş miydi? Değildi. Peki yanlış yapmaları doğal mı? Doğal. Belki kız çocuğunu erkek çocuğundan aşağı gören bir kültürel çevre içinde büyüdüler. Belki başarı ve kariyer arzuları güçlüydü. Belki kendisi okuyamadı da senin üzerinden egosunu tatmin etmeye çalışan biriydi. Kırk türlü şey, değil mi? Alırsın, analiz edersin, dersin ki: "Kardeşim sen suçluyorsun birilerini, anneni babanı; onlar ne ermişlerdi ki senden hesap sorasın?"

Şimdi onlar da bir ego düzeyinde insanlar. Onlara da merhamet etmek lazım. Kızacağım mı onlara, merhamet mi edeceğim, bu noktada? Diyeceğim ki: onlar da benliklerinin sürecini yaşıyorlardı. Yapabilecekleri başka bir şey yoktu ki bunu yaptılar. Algıları, perspektifleri, duyarlılık tarzları buydu. Hepsine eyvallah. O zaman ne olur? O benliğin elinden argümanları almış olursun; argümanları elinden alınan benlik zaten nötrlenir.

Yani aç olan bir köpek yaşayabilir mi? Aç olan bir hayvan uzun süre yaşayabilir mi? Ama eğer sen ona sürekli yemek veriyorsan, o zaman o sürekli sende büyüyecek; büyüdükçe de bağıracak, havlayacak, miyavlayacak, mahzun mahzun gözyaşı dökecek. Benlik her zaman havlamak, gözyaşı döken benlikler de var, değil mi? Böyle melul mahzun bakar: "Ben ne kadar acılar zorluklar yaşadım" dersin. "Kardeşim bak, tamam anladık, bütün bunların nedeni şu şu şu şunlar; ama onlar da zaten aydınlanmış ermiş değiller. Onlar da kendi benlik süreçlerini yaşadılar. Ne yapsınlar?"

Tabii oradan bir tanesi çıkacak, diyecek ki: "Ya ben ne olacağım, niye yaşadım bunları, hak ediyor muydun falan?" Hak etmiyordun. Ama bu süreci bir deneyim olarak yaşamalıydın; ama sana gereksiz yere artık hayat hakkı tanımıyorum. Çünkü senin yaşaman, böyle yaşaman makul bir şey değil. Sen kendine de eziyet ediyorsun, bana da eziyet ediyorsun. Daha derin, o Yunus'un dediği işte benliğe geçtiğinde artık yaşadığın bütün olgular bir deneyim haline gelir. "Ne kadar ilginç deneyimler yaşamışım" dersin. Şu algısı olan bir ebeveyn, şu algısı olan insanlar, şu algısı olan arkadaşlar, kardeşler. Ne kadar ilginç deneyimler.

Her Şey Bir Deneyimdir: Arifler İçin Deniz Metaforu

Bir insan niye rahatsız olur bir süreçten? O süreç ona zarar veriyorsa rahatsız olur, değil mi? Mesela faydalı olan süreçlerden benliklerimiz rahatsız oluyor mu? Olmuyor. "Ne güzel" diyor, "memnun oldum" diyor, "çok güzel şeyler yaşadım" diyor. Neyden rahatsız oluyor? Kendisine zararı olduğunu düşündüğü durumlardan.

Peki öz rahatsız olur mu veya öz yıpranır mı, öz zarar görür mü? Görmüyor. İşte o yüzden Arifler ne yaşarsa yaşasın, onlar için bir problem değil; onlar için o bir deneyim oluyor. Her zaman dediğimiz gibi, denizin türlü türlü dalgalanmasından deniz etkilenmez, denizin suyunun miktarı değişmez, ama deniz türlü türlü dalgalanır. Dolayısıyla asli benimiz için bunlar bir deneyimdir. Bizim özümüzü rahatsız etmeyen, ona zarar vermeyen deneyimlerdir. Dolayısıyla bir benlik "yaşadığım şu şeyden zarar gördüm" diyorsa, o benliği alacaksın; o gerçek bir benlik değil.

Hangi Benlik Gerçek Benliktir? Kırk Mendile Sarılı Mendil Örneği ve Hz. Eyyub

Hani diyorsak ki hangi benlik gerçek benlik, nereden anlayacaksın? Hangisi örtü, hangisi asli mücevher? Daha güzel anlaşılsın diye şunu örnek vereyim: Diyelim ki çok kıymetli, Peygamberimiz'in kullandığı farazi bir mendil; o mendili de kırk mendile sarmışlar. Şimdi sen hangisi gerçek mendil diyeceksin? İyi tanıyan biri olacaksın, değil mi?

Şimdi bizim için de, biz henüz gerçek benliği tam tanımadığımız için, hangisi gerçek şunu anlayacaksın: Bir benlik negatif bir şeyden rahatsızlık duyuyorsa, eksiklik hissetmişse, yıpranmışlık hissetmişse, zarar gördüğü algısını taşıyorsa, o gerçek bir benlik değildir. O, gerçek olmayan benliğimizdir veya benliklerimizden bir tanesidir. Çünkü gerçek benlik zarar görmeyen bir şeydir, mahrumluk hissetmeyen bir şeydir. Zarar gördüğünü düşünen hangi benlik varsa, diyeceksin ki o bir örtüdür, o ben değildir. Onu algılayacaksın, anlayacaksın, sonra elindeki argümanları alacaksın.

Bir benliğin elindeki argümanları elinde tutmasına izin verirseniz, o sürekli yaşar ve kendini devam ettirir. Eğer siz ona geçici olarak yatıştırıcılar verirseniz, o geçici olarak yatışır. Anlatabildim mi? Geçici olarak yatışması, onun sıfırlanması anlamına gelmez.

Çünkü işte Hz. Hüseyin biliyordu ki çocukları vefat ettirilecekler; sonunu anlatmış, aslında ölecek, bilen bütün bu acıları. Hepsi biliyorlar ve başlarına geldiği zaman da acı olarak yaşanıyor. Hz. Eyyub'un bu yakalanması bir benlik durumu değil herhalde, başka bir şey mi kastediyor? Yani dert dokunduğu.

Tabii şimdi burada şu var: Bir asli öz varlığımız var, bir de onun kılıfları var. Şimdi onun kılıfları da kendilerine göre bir algıya, bir niteliğe sahipler. Mesela diyelim ki benim duygusal temelli, asli olmayan bir benliğim kırılmışlık hissedebilir. Ve ben bu kırılmışlığı ifade edebilirim, tarif de edebilirim. Fakat bu, benim o asli benden içeri olan ben değildir. Dolayısıyla orada kişi — bunu daha önceki bir sohbetimizde de yapmıştık — bir içteki insan vardır, bir de dıştaki insan vardır, der kadim gelenekteki bazı öğretiler.

Firizofşon bunu anlatırken şöyle diyordu hatırımda kaldığı kadarıyla: İçteki benlik Allah'a teveccüh ve bağlantı içindedir. Dıştaki insan ise yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları içtekine anlatır. Dolayısıyla orada işte Hz. Eyyub'un yaptığı şey ne? O dıştaki benliklerin acılarını içteki benliğe, Kur'an tabiriyle aslında ilahi olana aksettiriyor. Dolayısıyla orada şey, bir acı yaşamıyor; yani sönümlenmeyecek veyahut çaresiz bir acı, çaresiz bir zorluk içinde değil. Yani o dıştaki ben...

Şimdi biz eğer dıştaki ben itibariyle bir zorluk, bir acı yaşıyorsak, bunu inkâr mı edeceğiz? Değil. Bunu içteki bene, yani ilahi bene ifade edeceğiz. "Ya Rabbi" diyor, "bana zarar dokundu; sen Rahman ve Rahim'sin. Yani senin Rahman ve Rahim oluşun ve senin ruhunu taşıyor oluşum itibariyle bunlar problem değildir." Ama dıştaki ben de kendi algısı, kendi sübjektif algısı içinde bir zarar telakkisi taşıyor. Bunu da inkâr etmiyoruz, bastırmıyoruz, ama yerine arz ediyoruz. Doğru bir yere arz ediyorsun. Ve orada sistem tamamlanmış oluyor.

Şimdi kendi kendine de bir tanesi küçük kendi, bir tanesi büyük kendi. Anlatabiliyor muyum? Kendi kendine insan kendi kendine konuşmalıdır, ama birisi küçük kendilik, birisi büyük kendilik. Yoksa küçük kendilikler birbiriyle konuşursa, o kendi kendine konuşma olmaz; kendi kendine kargaşa olur o. Dini tabirle ifade edecek olursam: nefsimin acılarını, zorluklarını ruhuma arz etmeliyim. O zaman ne olur? Nefsim de rahatlar, ruhumun ışığından da ben nefes almışım. Yani nefis, asli ve sonsuz olanı gördüğünde orada bir rahatlamaya uğrar ve orada bir rahatlık yaşar. Ruhani düzeyimizin de biz orada ışığını almış oluruz.

İşçinin Maaş Beklentisi ve Bediüzzaman'ın "Ömrün Kısa İse Ebedi Hayatı Düşün" Sözü

Mesela nasıl ki, şöyle düşünün, basit bir misal vereyim: Diyelim ki bir işçi çok çalıştı, gündüz, ve yoruldu; ama akşam alacağı maaşı düşündü. O zaman ne yapar? O yorgunluk ona tatlı bir yorgunluk gelir; diyelim ki maaşını alacak, eve gidecek, evde çoluk çocuğu var, onlara bir şeyler alacak, değil mi? Mesela gündüz 8 saat 10 saat çalışmış, çok da yorulmuş, ama düşünüyor ki "ben akşam günlüğümü alacağım, eve gideceğim, çocuklarımın ihtiyaçlarını karşılayacağım, onlar sevinecekler." Ne oldu? O yorgun olan benlik öbür benin halini gördüğünde, o yorgunluk ona hafif gelecek. Ve o rahatlatıcı ve aydınlık olandan da ışığı almış olacak.

Dolayısıyla mesela Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır, der ki: "Eğer ömrün kısa ise ebedi hayatı düşün." Yani diyor ki, benim sübjektif benliğim diyor ki: "Ya ömrün ne kadar kısa, yaşadın ama işte seninkine de yaşam mı denir? Hayatının bir kısmı şöyle geçti, bir kısmı böyle geçti; seninki de yaşam mı" diyelim, değil mi? Ne yapacaksın? "Ebedi hayatı düşün" diyor. Bunu geniş planda ele alırsanız, o bahsettiğimiz meseleye işaret eder. Anlatayım: "Ya işte bu dünyadaki hayatım böyle geçti, tamam böyle geçti; ama benim asıl varoluşum bu hayatın sınırları içinde olan bir şey değil ki. Dolayısıyla ben bunun içine niye hapsolayım, veya beni buna hapsetmeye çalışan benliğe niçin kulak vereyim? Gereksiz bir şey bu, yanlış bir şey bu."

Mesela geçen bir arkadaş vardı, "işte evlenmiş boşanmış, bu kadar yılım boşa gitti" diyor. Ondan bahsetmek bile istemiyorum. Ne önemi var ki yani? Senin sonsuz bir hayatın, sonsuz bir varoluşun varken; 3 sene, 5 sene, 10 sene, 15 sene, 20 senenin ne kıymeti olabilir? İşte buradan bakabildiğinde, o zaman seni o dar alana sokmaya çalışan — üstelik de çıkış yolu olmayan, değil mi, çıkış yolu da yok — yani öyle bir benlik halleri bizi sarar ki çıkış yolu da yok.

Mesela "kimse beni sevmiyor." E ne yapayım? "İntihar mı edeyim" diyor insan. Ne yapacaksın? Bak seni sıkıştırmış yani. İlla böyle kendini sevdirmeye, beğendirmeye mi çalışacaksın? Bunu mu yapacaksın? Yoksa diyeceksin: "Kardeşim sen ne diyorsun, dur bakayım bir seni tanıyayım. Sen gerçekten benim gerçek benim misin?" Tamam sızlanıyorsun, ağlıyorsun, mızmızlık yapıyorsun, "kimse beni sevmedi sevmiyor" diyorsun. Bakalım sen kimsin? Benim gerçek benim misin? Bunu dediğin zaman oyunu bozmuş olursun. Bunu demediğin zaman onun oyununun içinde oyun oynamış olursun.

Tabii ki bazen benliklerin şöyle bir şey oluyor: "Ya biz, tamam güzel anlatılıyor, böyle okunuyor falan ama biz ruhani de değiliz. Ne yapacağız o zaman? Elde bunlar var, bununla yaşayalım." Elde bunlar var, tamam, buraya kadar; ama bunlarla... Yok, bu yanlış bir şey. Elde bunlar var, tamam, ama bunlarla devam edersen sen hiçbir zaman o oyunun, o sınırlı oyunun, o dar oyun alanının dışına çıkamayacaksın. Ve hiçbir zaman onlar sana gerçek hayatın ne olduğunu tarif etmeyeceklerdir; hiçbir zaman tarif edemezler.

Yani o Yunus Emre'nin "bir ben var" dediği, bütün o benliklerden içeri olan bir ben var dediği o bene ermediğimiz müddetçe şunu net olarak bilmeliyiz ki: biz gerçekte olduğu gibi yaşamıyoruz hayatı. Yani benliklerin sübjektif ve indirgeyici algıları üzerinden hayatı yaşıyoruz.

Labirentin İçinde Kalmak mı, Çıkmaya Çalışmak mı?

Kişi diyebilir ki: "Ben bu oyunun içine düşmüşüm, oynayacağım, böyle oynayacağım." Veya kişi der ki: "Bu oyundan ne zaman çıkacak olursam olayım, hiç fark etmez, ömür boyu bu oyundan çıkmaya çalışacağım." Temel karar verme noktası bu. Yani ya diyeceksin: "Kardeşim ben bir zaman bu oyuna girmişim, bu labirentin içine girmişim; çok da çıkış yolu benim için o kadar açık değil, veyahut çok şey, bir ihtimal çıkabilmem zor bir ihtimal. Ben bu labirentin içinde olabildiğince rahat etmeye çalışacağım" diyebilir bir insan. Öbür insan da diyebilir ki: "Ben ne olursa olsun bu labirentten çıkmaya gayret edeceğim, çalışacağım." Temel karar verme noktası budur.

— Dünyaya girip labirentin içine girmemek mi... için değil herhalde? — Yok değil. Tabii, o bir kader.

Cehennem Ayrılıktır, Özbenliğin İhtiyacı Yoktur

Hatta Kur'an'da bir ayet var: "Cehenneme uğramayan kimse yoktur." Bu ayeti bir kısım sufiler öyle yorumluyor: yani sübjektif benliğin cehennemi. Çünkü aslında hakikate göre cehennem, bizi ayıran bir şey. Bir sufinin deyimiyle: "Vaizin nar dediği cehennem, aslında firkatmiş." Yani vaizin cehennem ateşi dediği şey ayrılıkmış. O ayrılık hali asıl cehennemdir. Dolayısıyla cehenneme uğramayan kimse yoktur.

Tabii bunu birçok anlam katmanı içinde de değerlendirebilirsiniz, ama biz bu düzeyle değerlendirdiğimizde: benliğin sınırlılığının labirentine girmeyen kimse yoktur. Belki bazı hususi peygamberler, belki Hazreti İsa, belki Hazreti Peygamber girmemiş olabilir; mevzumuz bunlar değil tabii, biz kendimize bakacağız. Biz netice itibariyle hepimiz o labirentin içine giriyoruz. Çünkü o labirentin içine girmek de, uyanmak şartıyla, bir deneyimdir.

— Özlerdik niye illa deneyim yapayım diye bir şeye ihtiyacı var, her şey ondan çıkıyor belli ki. — Doğru. Niye özler deneyim yapmak istiyor? Özbenlik bir ihtiyaçtan dolayı değil. Şimdi özbenliğin dili ayrıdır. Özbenliğin ihtiyaç kavramı yoktur. Deneyimlemek istemiş, bu kadar. Onun kavramları içinde ihtiyaç kavramı yok. Anlatabildim? Şimdi biz tabii bütün sorduğumuz sorular neyin üzerinden? Tabii ki şu anki benliğimiz üzerinden. Özbenliğin ihtiyaç kavramı yoktur. O yüzden de bazen şunu anımsayalım: Allah kâinatı niye yarattı? İhtiyacı mı vardı? Tabii kesinlikle öyle bir şey değildir.

Mesela bizim için, sınırlı benlik için ihtiyaç kavramı olabilir. Sınırlı benlik ne yapıyorsa ihtiyacı üzerine yapıyor, veyahut bir sonuca yönelimli bir şekilde yapıyor. Ama diyelim ki özbenliğin, mutlak olanın böyle bir şeyi yoktur. Hani o her zaman verdiğimiz misal.

Herkes Kendi Algısından Okur: Papağan ve İsa Hikayesi

Çıkartılan şeyler kendi eksiklikleri ölçüsünce mi, bunları bütünlemek, tamamlamak için? Yok, illa bir eksikliğe işaret etmez. Yani en temelde ruhsal bilinç açısından bir deneyimdir, fark etmez. Her biri ilahi takdir çerçevesinde bir şeyi deneyimlemeye adaydır. Bunun herhangi böyle bir nedeni olması gerekmiyor.

Biz enneagram'a göre geçen senelerde, işte onların açılımında ben hiçbir zaman öyle bir şey yapamadım ama, dokuz ayrı kişilik mesela dokuz ayrı kişilik de aynı olayı değişik şekillerde deneyimleyebilir. Yani orada herkes aynı deneyimleyecek diye bir şey yok. Fakat burada bizim bahsettiğimiz gerçek deneyim, ruhun deneyimidir; mutlak olan ruhun görecelilik deneyimidir. Dolayısıyla asıl olan bu tür anlamda bir deneyim yapmaktır.

Hani o bahsettiğimiz hikâye şudur: Papağanın biri züccaciyeci dükkânında uçup uçup birçok bardağı devirince, sahibi onu kanatlarından bir tahtaya çivilemiş, biraz ceza olsun diye. Neyse, akşam olmuş, karşıya bakmış; bakmış İsa da çarmıhta duruyor. Demiş ki İsa'ya: "Sen ne kadardır buradasın?" "2000 senedir buradayım" demiş. "Sen kaç bardak devirdin?" demiş. Anlatabildim mi? Yani şimdi herkes kendi algısı üzerinden okuma yapıyor.

Yani şimdi bizim sınırlı benliğimiz de öyle. Mesela "ruh niye deneyimleme ihtiyacı hissediyor" diyen, aslında ihtiyaç üzerinden yaşayan bir benliğin yansıtmasıdır. Ruh böyle bir ihtiyacından dolayı deneyimlemiyor; sadece deneyimlemek istemiş ve deneyimlemiş. Geçen hafta şunu demiştim: Sınırsız olanın, sınırlı olanı tecrübe etmesi — evet, yani hakiki insanın işi odur: mutlak olanın, sınırsız olanın, göreceli olanı tecrübe etmesi.

Dolayısıyla biz o noktaya gelinceye kadar, yani o Yunus'un bütün benliklerimizden daha derinde olan bene ulaşıncaya kadar yol alması gerekir. Bütün kadim öğretilerin maksadı, hedefi, gayesi budur. Ona ulaşıncaya kadar biz hayatı doğru ve gerçek olarak okumuş olmayız; her zaman sınırlı ve sübjektif olarak okumuş oluruz.

— Peki burada mesela sorunları çok kanıksamamız, o zaman çok fazla bir şeyi sorun olarak görmek insanın bir şekilde engeli olur o zaman? — Kesinlikle. Çok fazla kanıksamak, ciddiye almak, kesinlikle, onunla oyalanmak.

— Yani aslında olaylara şahit durumunda bakabilmek nasıl olasıdır herhalde, akıp gitmemek, olaylara sürüklenmemek? — Yani gerçek anlamda o gerçek öz varlığımız ancak şahit olabilir. Ona ulaşabilmeyi hedefliyoruz.

Şahit Olmak: Sınırlı Benliklerin Deneyimine Sürüklenmemek

Tabii, yani aslında ilahi olmayan benlerle... İslamiyet'te "ölmeden önce ölmek", bizdeki ilahi olmayan benleri öldürdüğümüz zaman ölmeden önce ölmüş oluyoruz. Yani hakiki ve asli olana ulaşmak için sınırlı ve izafi olanları görüyoruz ve onları bertaraf ediyoruz. Onlar gene var olarak kalabilirler, fakat onlar bizim görüşümüzü engellemezler ve bizim asıl zeminimiz olma konumundan çıkmış olurlar.

Ve orada işte Hazreti Eyyub'un örneğinde olduğu gibi, kişi o sınırlı benliğin acılarını, zorluklarını öze ve özün hakiki kaynağı olan Allah'a arz etmelidir. Ve bilmelidir ki bunlar sınırlı ve geçici olan şeylerdir. Dolayısıyla ben sınırlı ve geçici olan acılara sınırsızmış gibi bakmamalıyım. Hani bizde derler ki "bir kaşık suda boğuldu" diye şaşırırız; işte bizim durumumuz budur. Biz her dakika bir kaşık suda boğuluruz. Onlar bizi alt etmeye çalışırlar.

Mesela diyelim ki bir benlik der ki: "Sen ne başardın ki? Ha bire sana kompleks atıyorlar." Sen de dersin: "Kardeşim hiçbir şey başarmak zorunda değilim, çünkü özün başarıya ihtiyacı yoktur. Ama şu hayat sahnesinde de Allah'ın bana verdiği imkân ve kabiliyeti en güzel şekilde kullanmak için şevkli ve gayretli bir şekilde, doğru, ilkeli, prensipli bir şekilde çalışırım. Allah bu dünya sahnesinde bana ne takdir etmişse onunla karşılaşırım. Bu kadar. Ben niye o benliğin manipülasyonuna geleyim ki?" "Dünyada ne başardın?" "Hiçbir şey başarmadım." "Hiç de problem değil." Gerçekten çaba sarf etmez mi? O ayrı, o ayrı bir şey.

Dedik ya, ona cevabı da verdik, öbür cevabı da verdik: "Kardeşim hiçbir şey başarmak zorunda değilim, ama Rabbimin bana verdiği imkân ve kabiliyeti de ilkeli, dürüst, doğru bir şekilde, şevkli ve iştiyaklı bir şekilde kullanırım. Allah da bu dünya sahnesinde ne takdir etmişse onunla karşılaşırım. Bak bu kadar." Ona da hakkını verdim; dedim ki senin hakkın bu, ama sen bana patronluk taslama diyorum. Amiyane tabirle diyoruz ki: sen benim patronum değilsin. Ben dünyada bir şey başarmak zorunda değilim veya bir şey başaramadığımda ben yok olmuyorum, ben bir hiç anlamına gelmiyorum; böyle bir şeyi bana dayatma, çünkü bu doğru değil diyorum. Anlatabildim mi?

Yani bizim hakiki patronumuz bu sınırlı benlikler değil. Diyoruz ki bir hakları var, onlara haklarını verip ama hadlerini aşmamalarına dikkat etmek lazım. Onların hadlerini bilmek ve bildirmek çok önemli bir şeydir. Mesela diyelim ki içimizde sınırlı bir benlik var, diyor ki: "Kardeşim sevilmek istiyorum, değer görmek istiyorum, hakkım değil mi?" Biz diyoruz ki: "Hakkın olabilir ama bu hakkı usulünce yaşayarak elde edersen veyahut önüne çıkarsa amenna; değilse haddini bil." Anlatabildim mi? Yani onun kendi haddi, hukuku neyse onu verirsin, ama o kadar. Ama mesela dese ki "ya ben takdir görmek için üçkâğıtçılık yapmam lazım" — biz orada diyeceğiz ki yok öyle olmaz, adam gibi çalışıp bir şeyler üretip takdir görürsen yolun açık olsun, değilse müsaade etmiyorum. Diyebildiğinde ne olur? Ona hakkını vermiş olursun ve hakkından çıktığında da ona dur demeyi bilirsin, çünkü bilirsin o senin gerçek benliğin değil, o izafi benliklerinden bir tanesi.

Nefsin Dört Mertebesi: Düşmanlık, Acıma, Şefkat (Bediüzzaman)

Hatta çok ilginç bir tabirdir, onu şimdi açamayacağım: Bediüzzaman'ın şu sözü. Der ki: "Ey insan, sen kendine muhabbet değil düşmanlık etmelisin, sonra acımalısın, sonra şefkat etmelisin." Burada aslında nefsin dört mertebesi var. Şimdi ilk mertebede, yani nefsi emmarede, kişi kendini sever. Bu, kendi asli kendisi değil; yani nefsini sever. "Sen kendine muhabbet değil düşmanlık etmelisin" diyor, çünkü sen nefsi emmaredeyken muhabbet ediyorsun; muhabbet etme diyor. Yani buradaki derse bağlarsak: sınırlı benliklerini sevme diyor. Bunlar öyle seveceğin uysal, akıllı şeyler değiller; bunları sevmemelisin. Ona düşmanlık etmelisin; yani onlara karşı uyanık ve farkında olmalısın, kendini korumalısın, "sizi onaylamıyorum, siz bana zarar veriyorsunuz" diyebilmelisin.

Sonra "şefkat etmelisin" diyor, sonra "acımalısın", acımalısın sonra şefkat etmelisin. Şimdi şefkat etmek ne demek? Orada mesela bir benlik gelir, der ki: "Ya beni hiç kimse sevmedi" der. Sen diyeceksin: "Anladım canım" diyeceksin, "haklısın" diyeceksin, belki bir bakıma haklısın. Ama ona diyeceksin ki: "Bak, Allah bizi seviyor." Anlatabildim mi? Ama o diyecek ki: "Ya insanlar da beni sevse." Doğru diyeceksin ama işte kader demek ki Allah takdir etmedi, sen dert etme bunu diyeceksin. Ne yaptın? O nefse şefkat etmiş oldun.

Ama o sana — bazen çocuklar ağlar ağlar, bakar anne biraz yumuşamış, kontrolü gevşetmiş; "anne bana bunu alsana" diye böyle bir şeylik yapar. Anlatabiliyor muyum? Orada uyanık olacaksın; şefkat edeceksin, fakat o benlik seni suistimal etmeye kalkarsa da orada o suistimaline, o manipülasyonuna gelmeyeceksin. "Dünyada hiç kimse seni takdir etti mi etmedi mi, olsun, bir şey olmaz, canın sağ olsun, olur, hayat bu, bu da bir deneyim" deyip ona şefkat edeceksin. Yoksa onun oyununa gelip "ne kadar acı, ne kadar kötü bir şey" değil; "yok işte bak bu bir deneyimdi, ne güzel, sen ben birlikte denedik; ben asli ben, sen izafi ben, kol kola el ele götürdük, ilginç bir deneyim oldu" dediğinde işte sen doğru bir noktada duruyorsun.

Her Benlik Sevilmek İster Ama Her İnsan Övülmekten Mutlu Olmaz

Yoksa işte kalkıp "her insan sevilmek ister" diyorsan, sen diyeceksin ki ona: sen insan değilsin, sen bir benliksin. İnsan, deyim yerindeyse, Hazreti İnsan'dır, hakiki insandır; bizim geleneğimizin ifadesiyle insan-ı kâmildir, insan olan. O sınırlı benlikler insan değillerdir; insandaki sınırlı benlik algılarıdırlar.

Şunun iddiası olur: "Her benlik sevilmek ister." Anladım, onu anlayabilirim. Ve işte her benlik takdir edilmek, hatta pohpohlanmak ister. "Hangi benlik övülmekten mutlu olmaz ki" dense, bu bakın makul bir cümledir, bunu anlayabiliriz. Ama "her insan övülmekten mutlu olur" — yok diyeceksin. Burada arızalı bir şey var; burada Türkçe dil bilgisi doğru ama mana yanlış. Onaylamıyorum diyeceksin, çünkü doğru değil. Arif insan, kâmil insan övülmekten hoşlanır mı? Ve övülmekten gururlanır mı? Böyle bir şey var mı?

Şimdi ya o insan ya öbür lafı diyen insan; ikisini de yan yana koyamayız ki. Ya biz diyeceğiz ki kardeşim o Arif Evliya dediğimiz adamlar insanlıktan çıkmışlar diyeceğiz, veya biz diyeceğiz ki insan olmak istiyoruz ama henüz tam insan değiliz, ama insan olma potansiyelimiz var; bunun farkına varacağız, onlar bizim için örnektir diyeceğiz. Yoksa bir taraftan işte Beyazıd-ı Bistami'yi onu bunu okuyup bir taraftan da bu benliklerin manipülasyonuna gelirsek, ikilemli bir beyine sahip olmuş oluruz. Hani Arifler mi doğru söylüyor, ermişler mi doğru söylüyor, yoksa içimizdeki bu benlikler mi doğru söylüyor? Kalkıp "ikisi de doğru söylüyor" — yok. Burada bir çelişki var; burada kapatılamayacak bir çelişki var.

Yoksa böyle nefsimizden sıkıntı duyduğumuz durumlarda gidip birkaç tane evliya, ârif menkıbesi okuyup veyahut tasavvufi birkaç söz okuyup "ne güzel söylemiş bunlar, ne güzel insanlar" dersek, biz yol alamayız orada. O sözü alacaksın, onun aydınlığında kendi benliklerine onu anlatacaksın. Yani kardeşim, ya Beyazıd, Bistami, Cüneyd-i Bağdadi doğru söylüyor, veya benim içimdeki benlikler doğru söylüyor. Bunu karşılaştıracağım ben, karşılaştırıp çözümlemek durumundayım. O zaman yol alabiliriz. Yoksa bir tarafımız işte maneviyattan, tasavvuftan dem vurur, bir tarafımız da nefsaniyetin peşinden gider; o zaman ne olur?

Hadis ve İçimizdeki Beyinsizler Ayeti

Geçen okulunda daha bir anlamlı geldi bana. Daha yüzeysel okumuştum önce. Öyle ya, o kadar güzel açıklıyor ki her şeyi aslında: "Siz bildiklerinizle amel ederseniz, Allah size bilmediklerinizi öğretir" — hadis. Yani biz bize düşen çabayı göstereceğiz; onu yaptığımızda zaten içimizdeki öz varlık zaten duruyor. Allah o zaman bizim şu an bilmediğimiz şeyi açığa çıkaracak. O zaten var, bu ortaya çıkacak. Biz sadece bildiğimizi yapalım. Ne bildiğimizi tahliye edeceğiz; boşaltacağız, araziyi boşaltacağız.

O içerideki benlikler aslında çok ince ayrıntılar bilen ve çok ince noktalardan yakalayan şeyler. Nerede acı hissedeceğimi çok iyi biliyorlar, beni nereden yakalayacaklarını biliyorlar. O aşamada ona yakalanmayıp isyana yönelmemek çok önemli bir şey; buna dikkat edelim. Farklı yollara ulaşıyor; işte hep acı tarafından geliyor. Gerçek akıllı, kendi içindeki akılsız benliklere karşı uyanık olandır.

Kur'an'da bir ayet var: "Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edeceksin?" Biz bunu çoğunlukla ne olarak algılıyoruz? O da bir gerçek de; toplumda bir de içimizdeki beyinsizler var. Anlatabildim mi? İçimizdeki beyinsizler yüzünden "Ya Rabbi bizi helak mı edeceksin" — etmemesini istiyoruz. Çünkü içimizdeki o benlikler hakikaten beyinsiz benlikler; yani saf şuurun, ruhani idrakin farkındalığını taşımayan benlikler. İçimizdeki o beyinsizler yüzünden helak olabiliriz. Biz ne yapacağız o zaman? Onlar yüzünden helak olmamaya çalışacağız; bizi helak edebilecek olan onlardır çünkü.

Ama bu arada bütün deneyimleri de onlar sayesinde yaşıyoruz belli ki; onlar bize bir şeyler... Tabii, onlar göreceliliği deneyimlememiz için var olan şeyler. Fakat onların üzerinden yaşadığımız durumları şahit olarak izleyen asıl bir benlik olması gerekiyor. Her yaşanılan bir şeyde o benliklerden biri saf dışı kalacak. Evet, yani bütün o sınırlılıkları deneyimleyen benlikler, asıl ben tarafından şahit olunduğu zaman anlamlıdır. Yoksa onlar şahit konumuna geçerlerse, işte o yanılgı olur.

— Evet, yani onlar şahit değil, onlar deneyimleyen. — Deneyimleyip karar alan aslında, şartlanmaları yaratanlar değil mi? — Tabii ki. O sınırlı benlikler bir şeyi yaşayanlar, fakat şahit olan değil o. Gerçek şahit olan senin asıl benliğindir. Asıl benliğin şahit olacak buna.

Şahit Olmanın Pratiği: Yeğenin Ayağına Batan Kıymık

Mesela şey gibi: benim bir yeğenim vardı, biraz kaygılı, korku odaklı, altı yaşlarında. Böyle küçücük bir şey ayağına batmış; ama diyebilirim ki bir milimetre kadar batmış ayağına, ince bir tel gibi veyahut bir kıymık gibi bir şey. Telefon etti: "Amca gel, böyledir şöyledir." Ben de neyse taksiye atlayıp sakince gittim; baktım, bu bir milimetre kadar şey 15-20 dakikadır duruyor. İşte ben onun şehadetine aldanmadım. Anlatabiliyor muyum? Bana anlattı bir şeyler, "işte böyle oldu" — duyan da diyecek ki "hani böyle, ambulans çağırmak lazım." Tabii ki onların şehadetine itimat etmediğim için, gidip şahit olayım dedim, gittim şahit oldum, cımbızla çektim. Bir saniyelik bir iş. Ama şimdi o bir şey yaşıyor, kendince onu tanımlıyor, değil mi? Abartıyor kendince, farkında değil, korkuyor, ediyor. Ama ben işte şahit oldum ve o şehadet üzere olayı değerlendirdim.

Yoksa onun şahitliğine kalsak, kimseye dokundurmuyor. "Amca dokunma" diyor, "çok acıyor" diyor. "Çok acıyor, ben biliyorum acıdır" falan diyor; kendine öyle geliyor. Cımbızla çektim, bitti. Benim için de güzel bir deneyim oldu.

Bizim şeyimiz bu: bizde benlikler var, bir şey yaşıyor, o abartıyor, abartıyor böyle; sen "dur, tamam" diyeceksin. Sen öz benliğinle şahit olmaya çalışacaksın. Ama o diyecek ki: "Sen beni anlamıyorsun." Değil mi? Bir de öyle elinde bir delil var güya benliğinin: "Sen beni anlamıyorsun, ben çok acı çekiyorum." Kardeşim ben senin çektiğin acının ne olduğunu biliyorum; sen senin o sınırlı ve dar perspektifinden öyle görüyorsun. Diyelim ki korkun yüzünden bir örümcek senin gözünde büyük bir tarantula olur, değil mi? Tamam, ben anlıyorum senin gözünde nasıl göründüğünü, ama ben objektif de görüyorum. İşte objektif görmek noktasında olursan, o zaman sen mi orada olguya olan kendince şehadeti şahitlik mi? Değil.

Evet, yani kendi kendini... Bunda bir kasıt yok, anlatabiliyorum. Her sınırlı benlik kendince şehadeti kendine objektif görünür. Onun için hayatta biz bazen konuşurken bir şey olur: "Ya o kadar büyütme, sen benim yaşadığım acıyı biliyor musun?" Yok hocam, bazen tavsiye oluyor; bizim kendimizin değil de yakınlarımızın yaşadığı, veyahut yakın olmayan insanların, uzaklarımızın da yaşadığı bir takım, hani o fiziki veyahut manevi acılardan biz bazen çok etkileniyoruz. Yani kendimizinki o kadar, söyleyebiliyoruz; o da işin ayrı bir tarafı.

Birinin bir sözüdür, diyor ki: "Ben bir insanın açlıktan dolayı ölmesine üzülmem; fakat açlıktan öldüğünü düşünen benliğine üzülürüm." Anlatabiliyor muyum? Evet, bizler acı çeken insanlara ve hisseden insanlara tabii ki merhamet ederiz, ama onların manipülasyonuna da gelmemek durumundayız. Onlar farkında değil, bizi manipüle etmek için yapmıyorlar bunu. Fakat sen uyanık olacaksın. Doktorlar belki böyle şey yapıyorlar, mesafelerini öğretiyorlar; onlar tabii biraz daha psikolojik şeyler üzerinden yapıyor. Gerçek arifler en küçük bir şeye bile duyarlıdırlar.

Peygamberimiz ve Kuşu Ölen Çocuk: Duyarlılık ile Tuzağa Düşmemek Arasında

Mesela Peygamberimiz bir çocuk görmüş, üzgün. "Neyin üzgünsün?" demiş. Demiş ki "kuşum öldü" demiş; bir yavru kuş besliyormuş, kuş ölmüş. O da başını okşamış: "Üzülme" demiş. "Nerede?" demiş. "İşte burada" demiş. Gitmişler, onu sarıp sarmalamışlar, sonra onu toprağa gömmüşler. Çocuğu rahatlatmış Peygamberimiz.

Yoksa şunu dememiş: "Bu da mühim bir şey mi? Dünya zaten sınırlı, geçici bir şey" — dememiş. Ama kalkıp "vah, ne kadar kötü bir şey" da dememiş; böyle bir insanın "ne kadar da bu dünya hep acı" falan diye onun algısını da doğrulamamış. Anlatabiliyor muyum bu yani? O tuzağa düşmemek lazım.

Açlıktan öldüğünü düşünen, sınırlı bir benliktir. Dolayısıyla asıl belki acıyacağın odur; yoksa açlıktan hakiki insan ölmez, çünkü açlıktan onun yemekle içmekle alakası yoktur.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Anlatıcı, sure/ayet numarası vermeden şu ayetlere atıfta bulunuyor: "Cehenneme uğramayan kimse yoktur" mealindeki ayet; "Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edeceksin?" mealindeki ayet. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.