Dinin Manası ve Oruç 2
Kısa Özet
Sohbet, dinin bazı oryantalistler ve sosyal bilimciler tarafından “insanı uyuşturan, sorgulamadan alıkoyan” bir şey olarak eleştirilmesine karşılık, kadim bilgeliğin dini “insanı uyandıran” bir şey olarak gördüğü tespitiyle açılıyor. Ardından insanın bulunduğu bilinç düzeyine göre dini, dünyayı ve ibadeti farklı algıladığı; dinin özünde insanla Yaratıcı arasındaki unutulmuş bağı hatırlatmak olduğu anlatılıyor. Sohbetin geri kalanında din-fıtrat ilişkisi, orucun bedensel/psikolojik özdeşleşmeden kurtulma eğitimi olduğu, namazın Allah’ı hatırlama amacı, sevap-günahın gerçek anlamı, riya, ihlas ve niyetin önemi, cennetin tasvirinin sembolik oluşu ve her iyilikte/kötülükte hissedilen ferahlık-daralma hali gibi konular sırayla ele alınıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Din, insanı uyuşturan değil uyandıran bir şeydir; ama yanlış anlaşıldığında baskı ya da teselli aracı olarak da kullanılabilir. - Oruç sadece aç kalmak değildir; bedenin ve psikolojinin dürtü, duygu ve düşünce kalıplarıyla özdeşleşmeden onları yönetebilme bilincidir. - Sevap fıtrata yaklaştıran, günah fıtrattan uzaklaştıran her eylemdir; asıl belirleyici olan niyet ve ihlastır, bir “kupon” biriktirme meselesi değildir.
Dinin Manası ve Oruç 2
Dinin İnsanı Uyuşturması mı, Uyandırması mı?
Hepiniz hoş geldiniz. O zaman hoca gelene kadar sorunun başına başlayayım. Genelde oryantalistlerin ve bazı yerli düşünürlerimizin, fikir insanlarının dine eleştiri getirecekleri zaman dini böyle “insanları uyuşturan, insanları sorgulamadan azade tutan, her duruma başını sallayan insanlar haline getiren” bir şey olarak gördükleri ve eleştirdikleri bir yer var. Yani “din, insanlar kolay yönetilsin, itiraz etmesin, sistem kendini devam ettirsin diye var” diye yorumlar yapılıyor. Tabii ki kadim bilgelik açısından bakıldığında bu böyle değil; insanın kendini bir gerçeğe uyandıran tarafına değiniliyor.
— Abi hoş geldiniz. — Hoş bulduk, teşekkür ederim. Sesiniz gayet iyi geliyor.
Abi, genelde sosyal bilimcilerin ya da din tarihçilerinin dini, “insanları uyuşturan, sistemin devamını sağlayan, sorgulamaya ve düşünmeye engel ya da karşı çıkmaya engel” diye tarif ettikleri bir taraf var. Ama kadim bilgelik bize, dinin aksine insanı uyuşturan değil, insanı uyandıran, daha uyanık, daha her şeyin farkında olan bir tarafa doğru getirdiğini söylüyor. Benim sorum da bu bağlamda; hazır Ramazan sohbeti devam ediyor diye soruyorum: Dinin insanı uyandıran tarafı ve bu başlık altında oruç, burada nereye oturuyor?
Bilinç Düzeyleri ve Algı
Aslında hemen hemen her konuda, her alanda öncelikle şu yaklaşımı dikkate almalıyız: Her bir şeyin algılandığı farklı bir bilinç düzeyi var. Her bilinç düzeyinde bir şeyin algılanması farklı olur. Mesela dünyayı tamamen arzularınızı tatmin edeceğiniz bir yer olarak algılarsanız, bilinç seviyeniz sevk ve keyif ortamıdır. Bilinç seviyeniz biraz daha yüksekse, bu durumda dünyayı bir tefekkür aynası olarak görürsünüz; hayatı, insanı, varoluşu anlamak adına işaretler taşıyan, semboller içeren bir nitelikte görürsünüz. Dolayısıyla hangi bilinç seviyesindeysek, algıladığımız şeyi o çerçevede algılıyoruz.
Örneğin dini tamamen kendimizi basit bir şekilde rahatlatmak için, basit bir anlamda teselli bulmak için kullanabiliriz; dini böyle aldığımızda böyle görürüz. Bunun dışında dini kendi fıtratımızın, özümüzün, varoluşumuzun bir sembolü, bir işareti ve gerçek kendimizi bulmaya vesile büyük bir havuz olarak da alabiliriz; sadece cennet ve cehennem kurgularının arzu ve korku üzerinden bir şekilde alınmasından ibaret değildir. Dolayısıyla bu farklı perspektiflere vurgu yapan bir geleneğimiz var. En bilineni Rabia el-Adeviyye’dir. Der ki: “Evet, cennet ve cehennem var, ama elimdeki ateşle cenneti yakmak istiyorum, elimdeki bir kova suyla da cehennem ateşini söndürmek istiyorum.” “Neden?” diye sormuşlar. Ta ki insanlar, cennet arzusu ya da cehennem korkusu üretmeden, sadece Allah’a olan aşkları nedeniyle, Allah’a olan aşklarına bağlı olarak yaşasınlar diye.
Dolayısıyla burada hangi bilinç düzeyindeysek, algıladığımız şeyi o seviyede alırız; ya da bize bir şeyi anlatan kişi de kendi bilinç seviyesinde algıladığı şeyi anlatır. Dolayısıyla mevzuları biraz da bu açıdan değerlendirmeliyiz. Diyelim ki biri bir meslek kazanmak istiyor; bunu sadece kendi çıkarı için mi istiyor, yoksa “İnsanlara nasıl daha faydalı olabilirim, nasıl güzel şeyler üretebilirim, insanların hayatını nasıl daha anlamlı hale getirebilirim” diye mi düşünüyor? Buna göre mesleği de bir kendini yetiştirme alanı haline getirebiliriz.
Dinin Hakiki Anlamı: Fıtratımızın Yazılı Hâli
Dolayısıyla dinin nasıl tanımlanacağı noktasına gelecek olursak, dinin en hakiki, en asli tarifi şudur: İnsanla Yaratıcı arasındaki, insana fark ettirilmesi gereken bağı tekrar kurmaktır. Gerçekten de dinin hakiki anlamı bu ifadeden çok farklı değildir. İslam geleneğine baktığımızda, “Ben sana şah damarından daha yakınım” ifadesi aslında bize neyi anlatıyor? Yani Yaradan diyor ki: Ben sana şah damarından daha yakınım, ama sen hem kendinden hem de kendi özünden kendini uzak zannediyorsun. Tekrar bu bağın farkına var, tekrar gerçek anlamda bu varoluşla bağın olduğunun farkına var, diyor.
Aslında din, temelde insanın fıtratının yazılı hâle gelmiş şeklidir. O yüzden din ve fıtrat bir ve aynı şeydir. Din bana kendimi okumamı sağlar. Din bana Allah’ın gerçek varoluşunu, sevgisini anlatır. Ve Kur’an’ı da bu hakikatleri açıklayan bir kitap olarak gönderdi. Dolayısıyla aslında Kur’an bize kendimizi okutan bir kitaptır. Biz kendi kendimize, fıtratımıza aykırı bir mesaja muhatap değiliz; o mesaj fıtratımızın yazılı hâlidir. O anlamda, gerçek anlamda dinin algısı bu şekilde olmalı. Çünkü gerçek budur.
Ama dini, dünyada kendimizi rahatlatmak için bir uyuşturma aracı hâline de getirebiliriz: kendimizi pasifleştirmek için “dünyayı boş ver, ahiret var” diyerek, dengeli ve ölçülü, aktif bir farkındalıkla yaşamaktan uzaklaşabiliriz. Birileri dini diğer insanları baskılamak için de kullanabilir; dini kullanarak birilerine bir baskı oluşturabilir. Birileri dini, sadece dünyada tatmin olmayan arzuların cennet sevdası üzerinden ya da cezalandırılma korkusuyla sürekli cehennemden kaçınmak için düzgün davranmaya çalışan bir algıyla da değerlendirebilir. Bunlar eksik, hatta biraz da yanlış olabiliyor.
Bu anlamda, gerçekten fıtratımıza uygun olan iyi, güzel ve doğru olanı yaparız; fıtratımıza aykırı olduğu için de kötü, yanlış ve günah olanlardan kaçınırız. Aslında dinde insanlara hatırlatılan şeyler insanın fıtratına uygun olan şeylerdir. Yasaklanan şeyler ise insanın fıtratına aykırı düşen şeylerdir. Dolayısıyla biz kendi fıtratımızın kodlarına bu şekilde yaklaşmış oluruz.
Din İnsanı Kısıtlar mı?
Abi, “din insanı kısıtlar, sınırlandırır; din varsa insanın yapamayacağı şeyler vardır, din insanı köleleştirir, kısıtlar, sınırlandırır” diye bir söylem var. Bu söylemin kaçırdığı yer nerede?
Din, insanın egosunun bedensel ve psikolojik boyutta tetiklenen sınırsızlıklarını sınırlar; buna aslında “sınırlama” bile demeyelim. Şöyle düşünün: Aşırı yemek yeme konusunda insana “şu kadar yiyeceksin, şunu yemeyeceksin, beslenirken şu kadar karbonhidrat alacaksın” dediğinizde, bu onu kısıtlamış mı olur, yoksa onu doğal metabolizmasına, sağlığına yönelik bir şekilde mi yönlendirmiş olur? Dolayısıyla ego penceresinden, aşırı uçların penceresinden baktığımızda bir insanı sınırlandırıyormuş gibi görünür. Ama aslında bu, bir insanı doğal sınırların içinde yaşamaya davet eden bir şeydir. Zaten doğallığını bulduğunda sınırlar artık bizim için sınır olmaktan çıkar.
Dolayısıyla din, yapmacık sınırlar ya da bizim fıtratımıza aykırı sınırlamalar inşa etmiyor; hatta farkında bile olmadığımız bu sınırlamalar, onu doğasından uzaklaştırmak, doğasına engel koymak anlamına gelmez; aksine onun bozulma olasılığına karşı algısını ve bedenini sağlıklı tutmak için konulmuş doğal sınırlardır. Bir insanı değil, egoyu sınırlar; benliği, psikolojik düzeydeki aşırı karakteri sınırlar.
Oruç Bizi Nereye Çağırıyor?
Dolayısıyla meseleyi bu şekilde açarsak, oruç bizi nereye çağırıyor abi? Yani nasıl bir dengesizliğimiz vardı, oruçla nereye geri dönüyoruz?
“Ben böyleyim, ne yapayım” diyen birilerini biliyorum. Yemek konusunda kendini hep aynı şekilde tarif eden birileri var: “Ben kendimi bildim bileli böyleyim” diyen birileri var. “Birisi bana ilgi göstermeyince kendimi değersiz hissediyorum” diyen birileri var. “Kendimi bildim bileli, bir engelle karşılaştığımda öfkelenirim” diyen birileri var. İster bedensel, ister maddi olsun, ne türden olursa olsun, aslında bunlarla biraz da özdeşleşmiş oluyoruz.
Peygamber şunu ifade ediyor: Kimi insanlar vardır, namaz kılar ama namazdan onlara sadece beden hareketi kalır. Peki burada ne anlatılıyor? O zaman oruç bir aç kalma değilmiş, demek ki. Değil mi? Sadece açlık değildir bu oruç. Demek ki aslında bu, çok kapsamlı, önemli bir ibadettir; onu sadece aç kalma olarak algılayamayız. Bunun üzerinden şunu soralım: Allah bizim açlığımızı niye istiyor, niye aç olmamızı istiyor? Allah’ın bizim açlığımıza bir ihtiyacı mı var, acaba bizim aç olmamızdan bir keyif mi alıyor? “Aç kalın, ben ondan razı oluyorum” diye Allah’ın böyle bir şeyi yok; öyle bir şey yapmaz, çünkü bu yanlış bir düşünce olur. Bütün ibadetler bizim ihtiyacımıza binaendir. Allah’ın bizim ibadetimize hiçbir zaman ihtiyacı yoktur; ibadetler bizim ihtiyacımıza binaendir. Ama ibadetler içinde bir tefekkür, bir anlayış, bir kavrayış, bir derinleşme vardır. Bu olduğunda anlamlı ve gerçek bir ibadet olur. Yoksa oruç sadece birtakım hareketleri yapmak, birkaç dua okumak değildir; öyle anlarsak yanılırız. Orucu sadece bir saatten bir saate kadar yemekten içmekten uzak durmaktan ibaret bir ibadet olarak alırsak yanılırız, kabuğunda kalmış oluruz. Biraz o kabuğu kırıp oradaki anlam zenginliğini kavramak gerekir; alışkanlığın perdelediği o güzelliği görmek gerekir.
Bir başka boyutu daha var: İnsanın özdeşleştiği şeylerin farkına varmasıdır, dinde ihtiyacımız olan da biraz budur. Mesela ben, aşkınlık hissettiğim bir durumda hemen yemeğe ve içmeye yönelmeyebilirim. Bedenimin istek, arzu ve ihtiyaçlarını fark etmeliyim ama onlarla özdeşleşmemeliyim. Ben gerektiğinde bedenime rağmen olabilirim. Ben bedenimin efendisiyim, ben bedenimin patronuyum; beden beni değil. Bunlar en dış kalıplar. Daha derinde, içimizde ortaya çıkan düşünceler, duygular ve davranış kalıplarıyla da ayrışabilme bilincini bize kazandırır oruç. Yani senin psikolojik dünyanda bazı duygular olabilir, bazı duygular tetiklenebilir, zihninden bazı düşünceler geçebilir, bazı şeyleri yapmak ya da yapmamak isteyebilirsin. Ama sen bu düşünce ve davranışların mecburu değilsin. Sen onların patronusun, efendisisin; onları sen yönetmelisin, onlar seni değil. O yüzden Peygamberimiz mesela şöyle buyurur: Bir insan size karşı kaba, sert ve yanlış davranırsa, siz deyin ki “ben oruçluyum.” Ne demek bu? Yani bir insanın yanlış davranışı sizde negatif bir duyguyu veya bir davranış kalıbını tetikleyebilir…
Bedenin ve Psikolojinin Efendisi Olmak
Kendi üzerimde çalışıyorum. İçimde çıkan düşünce ve davranış kalıplarını gözlemliyorum. Onlarla özdeşleşmiyorum. Onları yönetiyorum, tercihimi ben yapıyorum. Yoksa “içimde bir alınganlık çıktı, içimde bir öfke çıktı, içimde bir gerginlik oldu, bir kaygı durumu oldu, ben onu yaşayayım” dersem, bir özdeşleşme olmuş olur, bir otomatizmaya dönüşmüş olur. Aslında oruç bize neyi hatırlatıyor? Sen ne bedensel ne de psikolojik bir makinesin. Sen ne bedensel ne de psikolojik bir otomatizmasın. Sen bedenini ve psikolojini yönetme becerisiyle donatılmış bir varlıksın. Sen bedeninin dürtülerine, arzularına ve psikolojinin düşünce, duygu ve davranış kalıplarına mahkûm değilsin. Sen onları fark eden ve onlar için doğru, iyi ve güzel olan yönü tercih edebilen, bu tercihi mükemmel bir farkındalıkla yapabilen bir varlıksın. Senin iraden ilahi bir iradedir; ruhun farkındalığıyla gerçekleşir. Senin iraden bedensel arzulara ve duygulara göre değil, otomatik işleyen düşünce kalıplarına göre de değil; senin iraden spritüel varlığının bilinciyle şekillenir. Senin iradenin asıl kaynağı o spritüel varlığındır. Dolayısıyla orucun bize hatırlattığı bu yöntem, çok geniş anlamlar içeren bir yöntemdir. Bu yöntem olmadan hiçbir ibadet gerçek anlamına ulaşamaz.
Namazın ve İbadetin Amacı
Yani namaz niçin kılınır? Beni, yani Allah’ı hatırlamak için. Namaz bize Allah’ı hatırlatır. Evet, Allah var; gerçekten kendi kaynağımızın sonsuzluğunu, kökümüzün Yaratıcı olduğunu, Yaratıcımızın her şeyi bildiğini, bize bizden daha yakın olduğunu, bizim en yakın dostumuz ve sahibimiz olduğunu, hayatta hiçbir şeyin tesadüfen işlemediğini, her şeyin bir anlamı olduğunu -her anlamını çözemesek de- hatırlamaktır. Dolayısıyla namaz, hayatın tesadüfi bir şey olmadığını hatırlamaktır; bizim için Allah’ı hatırlamaktır. Allah’ı hatırlamak, kendi özgürlüğünü hatırlamaktır, kendini dünyaya ait görmemektir, dünyadan gereksiz yere fazla etkilenmemektir. Yoksa insan dünyada kazandığına çok sevinir, kaybettiğine çok üzülür. İnsan bu dünyanın mahkûmu değildir. Biz bu aleme, Yaradan’ın varlığını ve tecellilerini yansıtmak üzere geldik. İnsan bu anlamda yeryüzünde…
_(Bu noktada kayıtta birkaç cümlelik bir kısım anlaşılamayacak kadar bozulmuş/eksik.)_
Şunu hatırla: Yaradan’ın bana üflediği ruhun bu dünyadaki bir yansıması var. O yüzden şöyle bir ifade vardır: “Kendini Allah’a veren, Allah’ın alemine verilmiş olur.” Eğer biz kendimizi gerçekten Yaradan’a verirsek, gerçekten Yaradan ile olan bağımızı idrak edersek, gerçekten kendi ruhumuzun farkına varırsak, o zaman biz bu alemde Yaradan’ın isim ve sıfatlarını yansıtan bir köprü hâline geliriz. Yaradan’ın sonsuz sevgisini, merhametini yeryüzüne yansıtan bir köprü oluruz. O yüzden insanoğlu bu bağın farkına vardığında, zaman problemi denen şeyi çok rahatlıkla aşar.
Günümüzde insanların değer aradığını, bilgi aradığını, dünyaya bir iz bırakmaya çalıştığını, anlaşılmak istediğini, üstün olmak istediğini görüyoruz. Bütün bunlar aslında insanın kendini bu dünyaya adama, bu dünyanın bir uzantısı hâline gelme çabasıdır. Hâlbuki biz, Yaradan’ın bizi yarattığı varoluşu bir yenilgi sayamayız; çünkü değerliyiz. Bilinmediğimizde kendimizi değersiz görmeyeceğiz. Anlaşılmadığımızda bir eksiklik hissetmeyeceğiz. Bu dünyaya iz bırakmak gibi bir derdimiz olmayacak. Psikolojik gerilim yaşamayacağız. Hayatı “başardım mı, başaramadım mı” diye bir başarı ölçeğiyle değerlendirmeyeceğiz. Biz insanız ve insan olmak zaten başlı başına bir ikramdır. Peki biz bu dünyada ne yapacağız? Biz bu dünyada insanlığımızla var olacağız; insanlığımızda var olan değerleri yaşayacağız. Dolayısıyla insanın Allah’la olan ilişkisi gerçek anlamda kurulduğunda, gereksiz psikolojik yükler ortadan kalkar.
İşte hem namaz hem oruç, aslında insana bu farkındalığı, bu bilinci veren ibadetlerdir. O yüzden ibadet, insanın kendi doğal dengesine, doğal ayarlarına tekrar dönme sürecidir. Günlük hayatta birçok şeyle etkileşim sürecinde bazen düşünce, duruş ve davranış tarzımızda aşırılıklar olur. İbadetler bizim bu aşırılıklarımızı tekrar denge noktasına getiren eylemlerdir, faaliyetlerdir, birer tefekkürdür. Bu anlamda içinde tefekkür barındırmayan bir ibadet, içi boş bir ibadet anlamına gelir. O yüzden ibadetlerimizin manasını, ruhunu, anlamını, derinliğini kavramaya çalışmalıyız. Din o zaman gerçekten din olur. Yoksa “din işte böyle basitçe aç kal, oruç tut, beş dakika seccadenin üzerinde birkaç hareket yap, birkaç dua oku, o zaman cennete girersin; yapmazsan cehenneme gidersin” gibi basite indirgenebilecek bir mesaj vermez. Eğer biz bu mesajı bu düzeye indiriyorsak, bu dinin bu düzeyde olmasından değil, bizim bilinç ve algı seviyemizin düşüklüğünden kaynaklanır.
Sevap ve Günah Nedir?
İnanılmaz. Abi, şöyle, siz bunları anlatırken aklıma şu geldi: mesela namazda aklıma gelen şey şu, sevap ya da günah. Sevabın ya da günahın dinde belli bir tarifesi de yok. Yani mesela birine sadaka verdim diyelim, ne kadar sevap kazandığımı göremiyorum; bir ölçü birimi yok. Bu bağlamda sevap ve günah nihayetinde bize ne anlatmak istiyor? Bir sevap ya da günah topluyoruz, ahirette bunları kasaya mı yatırıyoruz, karşımıza bir şey mi çıkacak?
Aslında öyle bir şey değil. Yani bu bir kupon toplama işi değil; belli bir kupon sayısına ulaşınca cennete gidiliyor, üstelik bazı cezalar da var, o zaman cehenneme atılacaksın diye bir şey değil. Sevap, insanı fıtratına yaklaştıran, insana fıtratını hatırlatan her eylemdir. İnsanı fıtratından uzaklaştıran her şey ise günahtır. Mesela dünyaya aşırı hırs göstermek günahtır. Neden? Çünkü dünyaya hırs göstermek seni kendi merkezinden koparır; seni mal toplamaya, sosyal itibar kazanmaya, bir şeyler biriktirmeye mahkûm eder, seni kendine bağımlı kılar. O anlamda günahtır; yani seni kendinden, gerçekten kendin olma bilincinden uzaklaştırır, seni özünden koparıp çevreye dağıtır. Dolayısıyla günah, tırnak içinde, “cezalandırılma” meselesi değildir. Zaten günahın içinde kişinin kendi kendini cezalandırması vardır. Yani ben dünyaya hırs gösterirsem, aslında kendimi cezalandırmış olurum; kendimi dünyanın küçücük şeylerine mahkûm etmiş olurum.
Eğer ben insanların gözünde bir yere gelmek istiyorsam, ya da insanların onayını ve takdirini arıyorsam, “acaba insanlar beni nasıl algılayacak” diye bütün çaba ve gayretimi buna veriyorsam, bu riyadır. Riya günahtır. Riya niye günahtır? Çünkü riya, senin başkalarının algısı üzerinden kendini tanımlamana yol açar. “Beni nasıl yorumluyorlar, beni onaylıyorlar mı, bana değer veriyorlar mı” diye düşünmek, riya tuzağına düşmek demektir. Çünkü riya seni gerçekten kendin olmaktan uzaklaştırıp başkalarının gözünde bir şey olmaya götürür. Dolayısıyla her günah aslında insanın kendi fıtratından bir şekilde uzaklaşmasıdır. Sevap da insanın kendi fıtratına, kendi merkezine, kendi fıtratının kodlarına doğru dönmesidir. Kendi fıtratının kodlarına ne kadar dönersen, ahirette o ölçüde bu döngüye uygun bir varoluşun olur; fıtratından ne kadar uzaklaşırsan, temizlenmek için ahirette o kadar zor bir sürece mecbur kalırsın. Cehennem bu anlamda bir temizlenme sürecidir; sahte benliğimizden, sahte kimliklerimizden, sahte beklentilerimizden kurtulma sürecidir.
Cennetin Tasviri ve Bilinç Seviyesi
Bunu nereden biliyoruz? Allah’ın Resulü şunu söylemiyor mu: “Cennet öyle bir yerdir ki, orada hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın aklına gelmemiştir.” Ne demek bu? Cennet Allah tarafından bize “şu nehirler akıyor, bal var, nar var” diye tarif ediliyor; ama nasıl olur da “hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, insanın aklına gelmemiş” denir de nar denir? Allah’ın bize anlattığını unutmayalım; ama madem insan hiç görmediği bir şeyi tasavvur edemez, o zaman ancak gördüğü şeylere benzeterek anlatabilir.
Mesela hiç görmediğiniz bir meyveyi yemişsiniz; nasıl anlatırsınız? Anlatamazsınız; benzetirsiniz. “Biraz portakala benziyor ama tam portakal değil, biraz da elma gibi bir şeyi var” dersiniz, böyle anlatmaya çalışırsınız. Onu bir şeylere benzetirsiniz ama neye benzetirseniz benzetin, tam olarak anlatmak mümkün olmaz. Biraz da insanın dini algılarken Peygamber’in derinliğinden, idrakinden beslenmesi gerekir. Bu anlamda dini olabildiğince bilinçli bir seviyeden kavramaya çalışmalıyız.
Bununla ilgili küçük bir hikaye var: Bir vaiz vaaz veriyor, cenneti anlatıyor. Biri sormuş: “Hocam, cennet ne kadar büyük?” Vaiz demiş: “Vallahi, cennet o kadar büyük ki, bizim köy gibi yedi köy varmış.” Bu nedir aslında? Bu, o kişinin bilinç düzeyindeki büyüklük algısıdır. Ona göre bizim köyden yedi tane köy zaten çok büyüktür, öyle bir algı oluşabiliyor. Dolayısıyla dini anlarken “din ne diyor” demeden önce, “ben hangi bilinç düzeyinden anlıyorum, ben hangi bilinç düzeyinden dine bakıyorum” sorusunu önce sormalıyız. Ancak o zaman doğru bir yol alabiliriz.
O yüzden din, asla insanı sınırlayan, kısıtlayan, uyuşturan, insanları yönetime uygun hale getiren bir şey değildir; gerçek anlamda böyle değildir. Ama yanlış anlaşıldığında böyle kullanılabilir, böyle de anlaşılabilir. “Sadece oruç tut, sevap al, cennete girersin, o yüzden cennete girmek istiyorsan oruç tut” gibi çocukça, amiyane tabirle söylersek, Pavlov’un köpekleri gibi bir şartlanmışlıkla değil, biraz insanın düşünmesi gerekiyor: Allah orucu niye emretti? Bunu aslında Kur’an anlatıyor; “gerçek anlamda korunasınız, takva sahibi olasınız diye” biz oruçla yükümlü kılınıyoruz. Bu, üzerinde düşünmemiz gereken bir şey: Ben neyi korumam gerekiyor, korumam gereken şey ne? Bu sorgulamayı yaparsak, dinin şartlanmışlık, sağlık, varlık, sistem üzerinden değil, gerçekten insanları özgürleştirmek için öğretildiğini görürüz. Bu noktada din insanları gerçekten özgür kılar. Bu sadece bir retorik değildir; din insanı gerçekten bedeninin ve psikolojisinin esaretinden kurtarır, onu ruhunun farkındalığına ve özgürlüğüne yaklaştırır. Dolayısıyla gerçek özgürlük, psikolojik boyutumuza esir olmamaktır.
Özgürlüğün bir yönü de aslında vazgeçebilmedir. Biz aslında birçok şeyden vazgeçebiliriz: bedenimizden, bedenimizin arzularından, insanlarla ilişkilerimizden vazgeçebiliriz. Vazgeçemeyeceğimiz tek bir şey vardır: özümüz ve özümüzün kaynağı olan Yaradan. Dolayısıyla bir insan ne kadar vazgeçebilirse o kadar özgürleşir. İşte oruç da bize bu özgürlüğü deneyimleme imkânı verir; hem zahiren hem batınen bunu bize kazandırmaya çalışır. Bu bağlamda bazı şeylerin sevabı ya da günahı din tarafından tam olarak bize söylenmez; orası biraz da bize, bizim kendi idrakimize bırakılmıştır.
Niyetin Önemi ve İhlas
Ağzınıza sağlık abi, teşekkür ediyorum.
Bu da bizim kendimizi idrak etmemizle, hangi işin hangi sebeple olduğunu, hangi küçük işle nereye düşeceğimizin bizimle ilgili olduğunu gösteriyor. Yanlış mı yorumluyorum, biraz daha açar mısınız? Ben mesela, atıyorum, birine çok yardımcı olurum diyorum, ben verebiliyorum; bir başka insan o kadar rahat veremiyor. Ben sizin çok seyahat edeceğinizi, özgür olacağınızı düşünüyorum; bir diğerinin bunu vermesi bana göre çok zor…
Aslında birilerinin güzel bir sözü var: “Gerçek iyilik, senin içinde olan ama senin farkında olmadığın şeydir.” Bunun dindeki karşılığı aslında ihlastır. İhlas nedir? İhlas, bireysel arzu ve korkuya bağlı olmadan, objektif olarak bir değere, bir erdeme ve Allah’ın sıfatlarına bağlı kalarak hareket etmektir; Allah yardım eder, o yardım etmişlik bana yansır, benden değil, ondan bana yansır; yardım etmişlikte hiçbir benlik yoktur. İzlediğiniz için teşekkür ederim…
_(Kayıtta bu noktada birkaç cümle anlaşılamayacak kadar bozulmuş/kopuk.)_
Yani iman edip yardım eden, farklı bir katkıda bulunan biri için Allah bunu ona vermek içindir, öyle bir şey; Allah bunu sana vermek için verir. Bu kadar mükemmel bir bilinç, mükemmel bir erdem. O yüzden biz eylemlerimizi saflaştırmalıyız; ego hesabından, ego koltuğundan kurtarmalıyız. O zaman işte din bizi gerçekten bunlara çağırır; yoksa bir sevap-günah çetelesi tutmaya değil. Zaten Peygamberimiz de buyurur ki, Allah katında bir şeyin değeri ihlasa bağlıdır, yani kalbin saflığına bağlıdır. Dolayısıyla kendimize böyle bir yalnızlık, böyle bir koruma getirmemeliyiz; din böyle bir şey değildir. Din, Allah’ın bizim fıtratımıza dönmemiz için gönderdiği bir mesajdır; kendisiyle aramızdaki bağı fark etmemiz için bize uzattığı bir mesajdır.
Hablullah ve Amellerin Kabulü
Hatta Kur’an’da bir ifade geçiyor: Hablullah, yani “Allah’ın ipi.” Mecazi olarak değil, gerçek anlamda Allah’ın ipidir; bilinç olarak düşmüş olan insanın tekrar semavi kökenine, ruhsal özüne, Allah’taki yerine dönmesini sağlayan kurtarıcı bir iptir. O ipe sarıldığımızda biz kendi özümüze döneriz.
Durmadan amel eden, durmadan namazını tekrar eden biri için bazen şöyle bir kaygı oluşur: “Acaba kabul oldu mu, olmadı mı, yapabildim mi, yapamadım mı” diye bir kabul kaygısı oluşuyor. Kadim bilgelik açısından sorayım: Bir amel kabul oluyor mu, olmuyor mu? Neye göre anlaşılır, ben nasıl anlarım?
Ben bir şey yapmak istiyorum, diyelim ki şu orucu bozar mı bozmaz mı diye soruyorum. Benim niyetimle oruç tuttum, sonra atıyorum iğne vuruldu, bu orucu bozar mı? Yoksa niyetimle oruç tutmak, iğne vurulup delmek gibi bir şey mi? Değil; biraz daha geniş bir pencereden bakmak gerekir. İnsanın niyetine bakması, niyetini temiz tutması önemlidir. Hata bile yapsa insan, Allah niyetlere ve o niyetlerdeki samimiyete, ibadetlere bu gözle bakar; biz de bu gözle bakmalıyız. Yoksa “şunu yaptım mı yapmadım mı, abdest aldım mı, tam yıkandım mı, kuru yer kaldı mı kalmadı mı” gibi şeylere fazla takılmamak gerekir; yoksa bu, dini bir obsesyon zeminine, deli gibi yıkanma gibi bir hastalık hâline dönüştürür. Bunu bu kadar zorlaştırmamak, abartmamak lazım; aksi hâlde bu bizi laubaliliğe de sürükleyebilir. Ama asıl olan niyettir; ibadetimiz eksik bile olsa Allah bizi niyetimiz üzerinden değerlendirecektir. O yüzden zahiri şeyleri bir problem olarak görmek yerine, güzel şeyleri kabul etmek gerekir.
Her İyilikte Cennetten, Her Kötülükte Cehennemden Bir Hâl
Kabul edilmesi konusunda bir şey daha söyleyeyim. İslam alimlerinden birinin şöyle bir sözü var: “Allah her iyiliğin, her hayrın içine cennetten bir hâl koymuştur; her kötülüğün içine de cehennemden bir hâl koymuştur.” Ne demek bu? Örnek veriyor: Diyor ki, eğer siz sevgi, şefkat, alçakgönüllülük hissederseniz, içinizde bir ferahlık, bir genişlik gelir. Neden? Çünkü sevgi, şefkat, merhamet, alçakgönüllülük iyiliktir, güzelliktir; o yüzden bunlar sizi rahatlatır, genişletir, kalbinize, gönlünüze, yüreğinize ferahlık verir. Ama kibir sergilediğinizde, başkalarına güçlü görünmeye çalıştığınızda, başkalarına burun kıvırdığınızda ne hissedersiniz? Ferahlık, genişlik mi hissedersiniz? Hayır, bir daralma hissedersiniz. Bu ne demek? Bunlar kötü şeylerdir, hayırlı olmayan şeylerdir.
İşte gerçekten namaz kılarken de bir ferahlık, bir huzur hissedebiliriz. Çıkarım ve derim ki: “Ya Rabbi, isterim, istediğim çok şey olur ama asıl önemli olan şu değil; seninle olan ilişkim güzel olsun, sana yakınlığımı hissedeyim, senin beni dinlediğini bileyim. Bana ferahlık ver, rahatlığımı ver. Ey Rabbi, sen her şeyin sahibisin, her şey senindir; sana sonsuz şükürler ediyorum. Zikrinle rahatlarım.” Şükür, iyilik, sevap; şikayet ve nankörlük ise kötüdür. Dolayısıyla, her bir iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde bereketli bir genişlik, bir ferahlık vardır; her bir kötülüğün, negatif olanın, günahın içinde de bir gerilim, bir daralma, bir negatiflik vardır. Aslında meseleyi bu şekilde de değerlendirebiliriz.
Ağzınıza sağlık abi, teşekkür ediyorum. İnsanlar iftara hazırlanıyor, çok uzun sürmesin. Herkese hayırlı iftarlar, hayırlı dinler. Teşekkür ederim, izlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde anlatıcı açık bir sure adı veya ayet numarası zikretmiyor, ancak şu iki Kur’an ifadesine doğrudan atıfta bulunuyor: (1) “Ben sana şah damarından daha yakınım” ifadesi — bilinen bir Kur’an ayetinin (Kaf Suresi 16’da geçen “şah damarından daha yakınız” ifadesine karşılık gelen) serbest bir parafrazı olarak kullanılmış, ancak anlatıcı sure adını belirtmediği için burada da sure adı eklenmemiştir. (2) “Habrullah” (düzeltilmiş hâliyle “Hablullah” — Allah’ın ipi) kavramı, Kur’an’da geçen bir ifade olarak anılmış, fakat yine sure adı verilmemiştir. Kural gereği bu iki ifadeye tahmini sure/ayet numarası eklenmemiştir. (Ayrıca metinde Peygamber’e atfedilen birkaç hadis de geçmektedir — “kimi namaz kılanların namazdan nasibi sadece beden hareketidir”, “cennette hiçbir göz görmedi, kulak işitmedi, insan kalbine doğmadı”, “ben oruçluyum” — ancak bunlar ayet değil hadis olduğundan bu başlığın kapsamı dışında tutulmuştur.)
İlgili Sohbetler
Oruç, Namaz ve Fıtratı Koruma Bilinci
Sohbette önce namaz, oruç ve haccın zahiri boyutunun ötesindekimanevi mesajları ele alınıyor; namazın insanı dengede tutan bir "manevi omurga", orucun ise "olmazsa olmaz" zannettiğimiz şeylerden özgürleşme pratiği olduğu anlatılıyor. Ardından bu fikir, Enneagram modelindeki yakın ilişki, sosyal ve kendinikoruma içgüdüleri üzerinden derinleştiriliyor; insanın varlığını bu içgüdüler üzerinden tanımlamasının nasıl bir sahte benlik ve bağımlılık tuzağına dönüştüğü, Hz. Peygamber ve Hz. İsa örnekleriyle işleniyor. Son bölümde katılımcılarla dinin bireysel mi toplumsal mı olduğu tartışılıyor ve Ozan Hoca'nın "Allah tek bir insan yaratsaydı din gönderir miydi?" sorusu üzerinden dinin merkezinin insan-Allah ilişkisi olduğu vurgulanıyor.
Sahte Benlik ve Gerçek Benlik
Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.
Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi
Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.