Dinlerin Hakikati ve Miraç Yolculuğu

Kısa Özet

Sohbetin ilk bölümünde farklı dinlerin (özellikle Hristiyanlığın) hakikatle ilişkisi, "izafi mutlak" kavramı, Maide Suresi 48. ayet çerçevesinde her ümmete verilmiş şeriat ve yol farklılıkları, kurban ve kıble gibi ritüellerin zahiri değil asli manası tartışılıyor. İkinci ve daha uzun bölümde ise İsra (Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gece yolculuğu) ve Miraç hadisesi, insanın bilinç düzeyindeki düşüşü ve yükselişi olarak yorumlanıyor; Bediüzzaman'ın "çiçek, damla, sızıntı" temsiliyle üç tip yolcu, fakr hali ve aşkın miraçtaki rolü anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Allah'ın her ümmete bir şeriat ve yol tayin ettiği, zirvenin (hakikatin) tek, yolların ise çok olduğu.
  • Dini ritüellerin (kurban, kıble vb.) zahirine takılmayıp asıl manasına, yani nefsi Allah'a teslim etmeye ulaşmak gerektiği.
  • Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yolculuğun, insanın dünyevi zıtlıklara (acı-zevk) takılmadan fıtri nefsin bilgeliğine (marifetü'n-nefs) doğru yaptığı içsel/manevi bir yolculuk olarak yorumlanması.
  • Miracın hem bir düşüşü (bilinç düzeyinde) hem de o düşüşten çıkışı, yükselişi ifade ettiği; fakr halinin (kendinde hiçbir şey görmeyip her şeyi Allah'a bağlamanın) bu yükseliş için gerekli olduğu.
  • Aşkın, mecazi düzeyde bile yaşansa ilahi aşkın bir yansıması olduğu ve miracın ancak aşk ile mümkün olduğu (Burak'ın sembolik anlamı).

Dinlerin Ortak Hakikati ve İzafi Mutlak Kavramı

Ama dünyaya nispetle en parlağı odur. Şimdi bir Hristiyana nispetle en parlak hakikat güneşi nedir? Hristiyanlıktır. Bunda bir mahzur yok, bu nisbîdir. Buna Hristiyan "izafi mutlak" diyor. İzafi mutlak, biraz çelişkili gibi gözüken bir şey. Dolayısıyla eğer kişi bunu hakikaten idrak edebilirse ve o yolda samimi olarak gidebilirse, o yoldan hakkını yaşar.

Şimdi mesela İncil'de bir ayet var. Hristiyanlar buna bağlı olarak bütün bunları reddetmişler. İncil'de geçen ayet şu: "Yol ve hakikat benim" diyor. "Benden başka, benim kapımdan başka babaya ulaşamazsınız, ona varacak bir kapı yoktur" diyor. Şimdi bunu ele alırken Hristiyanlar bunu zahiri olarak, yani beşeri anlamda İsa olarak algılıyorlar. Halbuki bizim yorumumuza göre orada kastedilen beşeri anlamda İsa değil. "Yol ve hakikat benim, ancak oğul vasıtasıyla babaya ulaşabilirsiniz" derken kastedilen zatî hakikattir, yoksa Hz. İsa'nın şahsı değil. O yüzden bir Budist de hakikate tabi ise Hz. İsa'nın bu söylediğine muhalif bir şey olmuyor.

Ama mevzuyu İsa'nın şahsı diye alırsan, zaten Hristiyanlar Çin'e falan gidince bazı Çinliler buna gülümsemiş, tebessüm etmiş. Demişler ki: "Siz daha yeni geldiniz buraya, yani bugüne kadar Allah'a varılmadı mı?" Hristiyanlara bunu böyle tevil ediyorlar; sanki İsa'dan önce hiç kimse hakikate ermedi, ya da siz gelinceye kadar biz çelik çomak oynuyorduk gibi bir mana çıkıyor ortaya. Halbuki mesele bu değil. İşte burada mesele, oradaki sözün neye tekabül ettiğini iyi yorumlamak.

Peki sizin için din olarak İslam'ın seçilmiş olmasının bir mahiyeti var. Dolayısıyla buradan bakınca dini, şeriat düzeyinde yaşayanları nasıl değerlendireceğiz? İşte İslam'ın iki boyutu var. Bir tanesi şeriat olarak, bizim Muhammedi anlamdaki şeriat manasındaki İslam. Bir tanesi de bütün peygamberlerin tebliğ ettiği mânâdaki, hakikat mânâsındaki İslam.

İsmail Bey: O zaman dinin hiçbir önemi yok mu diyorsunuz?

Hayır, hayır, bir dakika. Dinin önemi yok derken din değil, din ayrımlarının falan hiçbir şeyin önemi yok demek istiyoruz. Yani dinin bir rolü var, o duruyor. Tabii. Zaten Kur'an'da bu anlamda geçiyor. Kur'an diyor ki her birimiz için bir şeriat ve yol belirledik diyor. Yani bunu zaten ifade ediyor. Tabii Allah birçok yolla bunu yapmış, çünkü insanların da tabiatlarında farklılıklar var. Allah birçok yol ve şeriat var etmiştir.

Bir Hristiyan Ailenin Hikâyesi ve Samimiyet Meselesi

Gerçekten Hristiyanlığı anlayabilmişse, ben onları severim. Mesela şu bildiğiniz çok samimi, çok dindar Hristiyanlar var ya, onlar gibi. Sonradan birkaç kere yanlarına gitmiştik. Mesela adam ne yapıyor, evine gidiyorsun, İsa için hizmet ediyorum diyor. Herhalde gerçekten Hristiyan olmuşlardı. Mesela evleri var, çocukları var. Gerçekten o bütünlüğü idrak edebilmişse, en azından şöyle bir şey var: birbirlerine karşı çok saygılılar, insanlara karşı çok saygılılar. Ya da bilmem, öyle gösteriyorlar.

Onlara gittiğimizde adam şunu söylüyor, hizmet ediyor; biz eşiyle oturup konuşuyoruz. Bir defasında da gitmiştik, konuşuyoruz. "Kanı mı böyle yoksa siz mi böylesiniz?" dedik. Adam dedi ki, "bana annem bunu armağan etti" dedi. Yani eşim dedi, "buna göre yetiştireceğim" dedi. Annem böyle okuttu, çalıştı falan dedi, "o bana armağan" dedi. Ama artık bu halde bir seneleri var yani. Bunu böyle sürdürüyorlar. Sonra baktık gerçekten bir hâl var yani. Hani bizim inandığımız şeyleri onların da bir kısmı yaşıyor gibi. Bu adamın yaptığı, tam anlamıyla dünyalıklarını bırakıp buraya gelmişler. Çocukları oldu, dört tane çocukları var. Hepsine dini isimler koyuyorlar falan. Her pazar günleri başka randevuları yok, hep kiliseye gidiyorlar. O gün onlar için özel bir gün, dualarını falan yapıyorlar.

Ama onların o ruhunu da severdik doğrusu. Öyle bir ruh vardı yani. Tabii kaygımız da vardı, sonuçta bunlar farklı bir inanç. Ben iyi Hristiyanla da karşılaşmışımdır, çok böyle deyim yerindeyse din milliyetçiliği yapan Hristiyan da görmüşümdür. İki çeşidini de gördüm yani. Gerçekten Hristiyan olanı da gördüm. Bir yerde de o çıkıyor değil mi, tabii her yerde de çıkabiliyor.

Her Ümmet İçin Bir Şeriat: Maide Suresi 48. Ayet

Şimdi o tarihte bazı Kur'an ayetlerinin yorumunda daha daraltıcı yorumlar yapılmış. Bu da tabii karşılanabilir bir şey. Bakın mesela ayet 48, Maide. "Biz her biriniz için bir şeriat ve minhâc, yani yollar tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, ama indirdiği ve verdiği şeylerle sizi muhatap kılıp geliştirmek istiyor. O halde hayırlı işlerde yarışın, hepinizin dönüşü Allah'adır. Ona döndüğünüzde Allah, ihtilaf ettiğiniz, ayrılık olarak gördüğünüz şeylerdeki hikmet ve hakikati size öğretecektir."

Yani burada mesele, ama şimdi bunu ortalama bir avama söylersen kafası karışır, "bunu mu uyuyayım buna mı uyuyayım" der. Halbuki aslında bu şuna benzer: Ağrı Dağı'nın zirvesine çıkacaksın, nereden çıkayım dersin. Sana beş tane yol var deriz. "Ya bana bir tane söyle" der. Halbuki aslında beş yoldan da oraya çıkılır. Zirve tektir, yollar çoktur. Dolayısıyla Allah birçok yol belirlemiştir, birçok yol var etmiştir. Ama bu zamanda en selametli, en temiz yol deyim yerindeyse İslam'dır, bildiğimiz anlamdaki İslam'dır. Öbürlerinde tarihin getirdiği tortular, yorum anlamında bulanıklıklar daha fazla. Ama bu, o yolun tamamen tıkandığı anlamına gelmiyor. Ama İslam bu konuda daha temiz, daha selametli bir yol. Bu şekilde değerlendiriyoruz.

Galiba dinin biraz da kültürel olduğu gözden kaçırılıyor. Bir de Allah'ın herkesi, bütün milletleri ve bütün insanlığı yarattığı gözden kaçırılıyor. Sanki yalnız Müslümanları yarattı, diğerlerine haşa yan baktı, öyle bir şey yok. İnsanlarda hep böyle kendilerine mal etme gibi bir eğilim var. Bu tabii dinin de bir hastalığı. İşte orada, daha çok din milliyetçiliği yapar gibi, "bizim dinimiz sizinkinden üstün" gibi bir tavır oluşuyor. Ama bütün peygamberlerin tebliğ ettiği şey aynı. Allah'ın dinlerini yarıştırmıyoruz, ama insan egosunda böyle bir şey var, "bizim yolumuz" diye.

— İslam en son geldiği için tarihin getirdiği tortular daha az mı oluyor?

Evet, tarihin getirdiği bulanıklıklar daha az. Ama bir Hristiyanlıkta veya bir Budizmde bu daha fazla olabiliyor.

— Peki o zaman mesela sadece bu üç büyük dinin dışındakiler için ne diyeceğiz?

Hayır, öyle değil. Mesela bir Kızılderili, mesela Japonların gökyüzüyle ilgili inançları, "onlardı da mı" diyebilirsiniz, olabilir. Ama o sürekliliği kastetmiyoruz. Yani bir Hristiyan yerlisi de Allah'a ulaşıyor olabilir, ulaşabilir. Onun için de yol açıktır, kendi geleneği içinde de ulaşabilir.

— İçki içeriği vesaire, içki içebilir mi, bunda bir mahzur yok mu?

Hiçbir din sarhoşluğu onaylamaz, içkiyi değil. Ama İslam, zamanın bozulmaya daha meyilli olduğu ve insanların beşeri düzeyde daha çok sapmalara maruz kalabileceği için bunu çok daha keskin bir şekilde yasaklamıştır. Ama mesela biz "Hristiyanlar sarhoş olur, içkicidir" diyoruz. Hayır, Hristiyanlıkta sarhoş olmak büyük günahtır. Hristiyan fıkhında sarhoş olmak büyük günahtır. Biz Hristiyan dünyası diye Avrupa'ya bakıyoruz, onların her özelliğinin sanki Hristiyanlık olduğunu zannediyoruz. Allah sarhoş olmayı haram kılar, kadının örtünmesi bile İncil'de var, örtünmeyle ilgili ifadeler var. İçki, hiçbir dinde sarhoş olmak onaylanmaz, ne Budizmde ne Hristiyanlıkta.

Siz "Avrupa Hristiyan" diyorsunuz ama Avrupa yüzde doksan oranında ya agnostiktir ya ateisttir. Genele bakarsak yüzde yetmiş-seksen diyelim, bölgeden bölgeye değişiyor. Kuzeyde ateizm ve agnostizm daha fazla, İtalya gibi güneye indikçe biraz daha dini duyarlılık artıyor. Biz zannediyoruz ki Avrupa Hristiyan; keşke Hristiyan olsalar, keşke Hristiyanlığın değerlerini yaşasalar, hem kendileri hem dünya için daha hayırlı olur. Ama bugün Avrupa Hristiyan değil ki. Onlar da kendilerini Hristiyan sayıyorlar ama Hristiyanlıkla ilişkileri kalmamış. Eşcinsel evlilikleri meşrulaştırıyorlar, ahlak konusunda birçok sapmaları var. Bunlarla mücadele eden Katolik dünyası, Papa mücadele etmeye çalışıyor ama bütün dünyayı tutamıyor; papalık da bu anlamda gerçek ruhani misyonunu tam olarak ifade edemiyor.

— Peki o zaman bu cemaatlerin İslamlaştırma çalışmaları için ne diyeceğiz, "Hristiyan da gitsin kendi işini yapsın" mı diyeceğiz?

Yapsın tabii ki. Ben hakikaten Hristiyan olan birini görsem, kesinlikle İslamiyet'ten bahsetmem, bildiğimiz anlamda sıkıştırmam. Derim ki yoluna devam et, hiç ayrılma. Ama adı Hristiyan olup Hristiyan kalmamış olanlar için durum farklı.

— Özü aynı değil midir o zaman?

Tabii ki, özü itibarıyla aynı; sadece şeriatlarda farklılıklar var, İslam şeriatı ayrı.

— Hocam, tevhid çok önemli. İbn Arabi'nin bir yazısını okuyorum; Kavm-i Lût'a gönderilen kasırgayı, onları bu şekilde terbiye etmek ve kendisine ulaştırmak için kısa yoldan arındırdı ve temizledi diyor. Biz bunu onlara yapılan bir lanet olarak mı okumalıyız?

Hayır. İbn Arabi öyle bir şey anlatıyor ki hakikaten orada tathir, temizlenme çok önemli. Yorumlamak, bâtıni iyi yorumlar yapmak çok önemli. Kur'an'da da "kendinizi bilinceye kadar" diyor. Yani orada açık bir şekilde her şeyi ifade etmiyor, bu gibi şeyleri fazla açık ifade etmez. Kur'an'da bile bazı ayetler daha kapalıdır. İşin daha aslî olanına muttali olan, o aslî olanın tekliğini görmüş oluyor. Ama ayrıntıların yorumu farklı olabiliyor.

Ritüelin Zahirine Takılmak: Kıble, Ayasofya ve Camide İbadet

Mesela hacca giden bazı Malikiler var, namazda elini salarak kılıyor, elini bağlamıyor. "Bunlar ne biçim Müslüman" diyen Türkiyeli hacılar oluyor. Doğal olarak, adam zannediyor ki eli böyle bağlanmazsa namaz olmuyor. Anlatabiliyor muyum? Oradaki zahiri şartları o kadar katı bir şekilde algılamış ki, adam elini salınca "bu ne biçim Müslüman" diyor.

Mesela Ayasofya meselesi de böyle: gönül isterdi ki hem Hristiyanların hem Müslümanların ibadet ettiği bir yer olsun, hem tarihine hem sonraki sürecine güzel bir şey olurdu. Ama bu tabii aslî bir mesele değil, bunlar daha çok tarihi ve siyasi bir meseledir, dini bir mesele değil aslında. Ama şimdi biz buna dini bir mesele gibi bakıyoruz. Elbette insanlar öyle görüyor, ama herkes bu ayrımı yapamıyor. Bunu da doğal karşılamak lazım. Hoşgörü de böyle bir anlayıştan doğuyor. Yoksa hoşgörü türlü türlü doğmaz. "Ne olursan ol yine gel" sözü de tam bu manada oturuyor.

— Hocam, Muzaffer Efendi ile ilgili bir video vardı; bir papazla görüşüyor. Papaz diyor ki "biz kiliselerimizi açtık, siz burada rahatça ibadet ettiniz, biz ne zaman sizin camilerinizde ibadet edebileceğiz?" O da diyor ki, "biz sizin peygamberinizi peygamber olarak kabul ediyoruz, siz de Muhammed'i peygamber olarak kabul ettiğiniz zaman" diyor. O zaman bu bir ayrım kriteri olmuyor mu?

Tabii, orada verdiği cevap aslında farka dair bir cevap. Yani bakın, İslam sizin peygamberinizi de kabul ediyor, İsa'yı kabul ediyoruz; siz de Hz. Muhammed'in hakikatini kabul edin diyor. Bana sorarsanız, ben kendi idrakim noktasında Hristiyanların camide ibadet etmesine muhalefet etmem. Yoksa Peygamber, Necran Hristiyanlarına mescitte ibadet etmelerine izin vermiş miydi? Evet, geliyorlar, mescitte ibadet ediyorlar. Muzaffer Efendi'nin verdiği cevap da aslında şunu anlatıyor: "Biz sizin peygamberinizi kabul ediyoruz; siz de ahir zamanda Hz. İsa'nın temsil ettiği hakikati en geniş şekilde tekrar temsil eden Hz. Muhammed'e karşı biraz kalbinizi açın" demek istiyor. Yoksa fıkhî yorumuma göre Hristiyanlar gelip ibadet edebilirler.

Bazı insanlar da bulundukları biçime göre bir ibadet tarzını karıştırma yoluna gidiyorlar; hem mum yakıp dua ediyor, hem camiye gidiyor, ikisini karıştırıyor. İşte burada karıştırılan şey ritüeller oluyor. Bu şuna benzer: İstanbul'dan Ankara'ya gideceksin, karayolu ile mi gideceksin, deniz yolu ile mi? "İkisiyle de gideceğim" dersen yolun daha çok uzar. Yani bir yoldan gideceksin: ya karayoluyla, ya deniz yoluyla, ya havayoluyla. "Havayoluyla Bolu'ya kadar gideyim, sonra oradan trene bineyim" demenin bir gereği yok. Bir dinde zaten hepsi vardır. Yoksa sanki bir yerde eksikmiş de başka bir yerden bir parça alıp bir potpuri yapayım demeye gerek yok. Zaten geleneksel ekol buna karşıdır; bunu modern zamanların bir yanılgısı olarak, eklektik bir anlayış olarak kabul eder.

Ritüelin Ötesine Geçmek: Kurban ve Kıble

Bir gerek yok ki ben Hristiyanlardan mum yakma âdetini alayım; ama onlar onu yapsınlar, bir şey yok. Sanki bir şey bir yerde eksikmiş, öbür yerden onu alıp puzzle'ın parçalarını tamamlamak gibi düşünmek bir yanılgıdır. Mesele, ritüelleri aşıp asla varabilmektir. Hem mum yakalım hem camiye gidelim demek değil bu iş. Böyle "hoşgörülü İslam" anlayışı doğru değil.

Benim nazarımda bir Budist, bir Hristiyan, bir Kızılderili şu anda da Hakk'a varabilir; yeter ki Kur'an'ın bahsettiği tek olana, yani mutlakın tek olduğuna iman etsin. Kur'an'ın belirttiği üç temel şart budur: Allah'a iman eden, salih amel işleyen ve ahirete iman eden korkmayacak ve mahzun olmayacaktır mealinde bir ayet var. Bir Kızılderiliye de gittiğinizde eğer belli bir kemale ermişse bu temele sahiptir; kötülük yaparsa bunun mutlaka bir neticesi olduğunu bilir. Elbette Tanrı'nın affediciliği vardır, fakat yaptığın şey öylesine boşlukta giden bir şey değildir. Âlem bir kayıt sistemi gibidir, iyilik de kötülük de sana döner; illa yüzde yüz döner anlamında değil, ama kâmil bir insan bilir ki kötü davranırsan bundan olumsuz etkilenirsin. Nefret ediyorsan, aslında kendine kötülük yapıyorsundur, bunu bilir.

Ya da İslam'ın ifadesiyle: kendin için istediğini kardeşin için istemedikçe imana ermiş olmazsın. Bu çok evrensel ve aslî bir şeydir. Bu Budist'te de var, Hristiyan'da da var, Uzak Doğu geleneklerinde de, Kızılderili'de de var. Çünkü fıtrat her yerde birdir; herkesi yaratan Allah olduğuna göre, herkeste var olan aynı fıtrattır.

Sanki Hristiyanların hatası şudur: İsa'ya inanmayınca insan boş kalır, hiçbir şeyi yoktur gibi bir anlayış var. "Tanesi" diye bir kavramları var.

— Hocam, şu anda kendine bir şey ile yıkılırken Peygamberimizin adını söyleyenler var, onu söylemeden hakka ulaşabilecek miyiz?

O bir yoldur. Diyor ki, önce lâ ilâhe illallah diyorsun, yani "benim maksadım, hedefim, gayem mutlak ve haktır" diyorsun. Ve ben oraya Muhammed'in yoluyla gidiyorum, bu. Netice itibarıyla bir yola ihtiyacın var; zirveye gideceksen bir yola ihtiyacın var. "Ruhullah" da diyebilirsin, bir mahzuru yok, hangi yolu tutarsan tut, kat edeceksin.

— Mesela o zaman "peygamberini tanımayan bir insan cennete giremez" diyorlar. Bunu nasıl değerlendireceğiz?

Ben burada cenneti hâlâ ayrı bir mesele olarak tutuyorum. Burada işi dini biz ritüeller bazında aldığımızda hem çokluğu görürüz hem din bir kurallar yığını, bir yük haline gelir, veya basit bir şey haline gelir. Din bizim zihnimizdeki din kavramına sıkıştırılmamalı. Mesela öyle hadisler var ki, o hadisleri anlasak aslında din bu. Mesela: bir mümin kardeşi için kendisi için istediğini istemedikçe kâmil mümin olmaz. Ya da iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Din böyle bir şey aslında. Yoksa sadece oruç, şu bu değil. Peygamberin bazen öyle sözleri var ki, o söz hayatımızın merkezinde yer alsa ve biz onu hakikaten yaşayabilsek, dini yaşamış oluruz. Ama biz din diye ne yapıyoruz? Kurallar, ritüeller buluyoruz; oysa bunlar dinin hakikatine varmak için konulmuş bazı yöntem ve usullerdir.

İşte bugün konuştuğumuz kurban meselesi de böyle. Sen kurbanı sadece bir hayvan kesimi olarak algılıyorsan çok fazla bir şey değişmeyecek. İlla hayvan kesmek mi olmalı? Ya da horoz kesilirse olur mu olmaz mı diye tartışırsak yine anlamdan uzaklaşırız. Peki nedir o zaman? Kişinin nefsini kurban etmesi, nefsini Allah'a vermesi, yaklaştırma; senin iradenin Allah'ın iradesine teslim olması, iradeni Allah'a kurban etmen demektir. Gerçek anlamda kurban etmek budur. Sana emaneten verilmiş olan şeyleri asli sahibine tekrar döndürüyorsun, yani parçayken tekrar tek ve mutlak olana döndürüyorsun. Kurban etmek bu. Yoksa her gün koyun kessen de bunu anlamasan hiçbir şey olmaz; sadece et dağıtırsın, bir şey olur ama kurbanı gerçek anlamda yaşamamış olursun.

— Peki niye o zaman ritüelde koyun kesme kısmı var?

O ritüelin de bir sosyal yansıması, sonuçları var. Aynı zamanda bir paylaşım oluyor; senin kendine ait gördüğün bir şeyin aslında senin olmadığını, herkesin olduğunu göstermiş oluyorsun, onu dağıtıyorsun. Ama sadece o değil, kurban kavramı yalnızca sosyal bir paylaşım da değil, öyle bir yönü de var ama o değil asıl mesele.

Kıble de bizi bir düzene sokuyor, konsantre olmamızı sağlıyor, düşüncelerimizi bir noktaya toplu tutuyor. Yoksa önemli olan sonuç itibarıyla yönelmek; kıbleye yönelme kuralı tam anlamıyla konsantre olmayı sağlıyor. Namaz kılacağız, nereye yöneleceğiz, her kafadan bir ses çıkmasın diye bir yere yöneliyoruz. Ama aynı zamanda onun vesilesiyle Allah'tan bir tecelli de var. Dikkat edin, Kur'an zaten buna işaret etmiş; kıble hadisesinde Yahudiler için "sen ne yaparsan yap" der gibi bir tavır sergilenirken ayet diyor ki: iyilik ve hayır, doğuya veya batıya yönelmeniz değildir, senin şöyle şöyle olman, güzel ahlakla donanmandır. Ama Yahudilerle kastedilen aslında bir zihniyettir, sadece onların zihniyeti değil; bu bizde de olabilir, sizde de olabilir. Nedir bu? Dini ritüelin zahirine indirgemek.

Mesela biz tartışırız, "kıble böyle mi, böyle mi" diye. "On derece sapmışsın" deriz. Ya adamın kalbi yüz seksen derece sapmış, seccade on derece sapmış olsa ne olur? Bırak seccadenin on derece sapmasını, senin kalbinin kıblesi neresi ona bak. Tabii kıbleyi bilirsen dönmen gerekir, ama o kadar uğraşmaya gerek yok; Allah senden açıyı tam tutturmanı istemiyor, kalbinin ibresini sağlam tutmanı istiyor. Artık telefonlarla her yerde kıbleyi bulabiliyoruz, iş bu kadar basit.

— İnsan kendini kandırıyor olabilir mi, "benim kalbim temiz" derken?

Kandırmak değil de, hakikaten buna kendini inandırması gerekiyor. Bazen Müslümanlara da itiraz ederiz, "bak, kalp temizliğiyle bu iş olmaz" deriz. Halbuki ayeti inkâr ediyoruz. Kur'an'da ayet diyor ki Allah sizden ne şunu ne bunu ister, sizden temiz bir kalp ister. Sükûnete, huzura, barışa ermiş bir kalp ister. Ama bu lafla olan bir şey değil; kişi kendini yanıltıyor olabiliyor, söylediği doğru ama söylediği şeyle kendini aldatabiliyor, bu onun hatası, ama söz doğru. Din elbette kalp temizliğidir, bunda şüphe yok. Bunu fikreden herhalde çok normal değildir; keşke kalbi temiz olmayan bir insanın kalbi temiz olsa, zaten hepimizin gayreti kalbimizi temizlemeye çalışmaktır.

— İnsan hakikaten kalbinin temiz olduğunu hissedebilir mi?

Nefis kendisini yanıltabilir. Yanıltır mı, tabii ki yanıltır; ağzından öyle söyler ama hakikaten öyle hissediyor mu diye sorulduğunda, hissetmiyor, kendini öyle rasyonalize ediyor, bir kandırmaca oluyor. Şöyle kalbine bir dokunsan orada ne tür öfkeler, kibirler, alınmalar, gücenmeler göreceksin, onlar aynı anda görülüyor tabii. Bu insanın kendi meselesidir, kendi kendini analiz etmesi gerekir. Mesele başkalarına kalbinin temiz olduğunu ifade etmek değil, kendi içinde o kalbini temizlemek ve gerçekten o huzuru, o sükûneti, o dengeyi yakalamaktır. İkiliği aşabilmiş bir kalbe sahip olmak budur; yoksa bir yere götürmez insanı.

Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya: Gece Yolculuğunun Sırrı

Miracın insanı bir anlamda o ikilemden kurtarıp önce zuhur âleminde tekliğe, daha sonra semavi ve ruhani anlamda tekliğe kavuşturması meselesine gelelim. Şimdi Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa kavramına bakalım. Mescid-i Haram'da bir ikililik düzeyi vardır; mesela sınırları vardır, kendine göre bir tanımlanmışlığı, bir ikililiği vardır. Fakat bu belli bir denge içinde muhafaza edilir. Daha sonra ayetin ifadesiyle Mescid-i Aksa'ya gidilir. Aksa tabiri Arapçada iki anlama gelen bir kelime; hem yakın hem uzak demek. Arapçada bazı kelimelerin iki zıt anlamı olur, iki anlamda da kullanılır; Aksa kelimesi de öyle, hem en yakın mescit hem en uzak mescit anlamına gelir.

Bu insanın fıtratıdır. Mescid-i Haram aynı zamanda âlemi ve âlemin içindeki beşeri halimizi temsil eder; oranın kendine göre kuralları, prensipleri, haramları, helalleri vardır. Mescid-i Aksa ise saf fıtratı temsil eder. Bu yolculuk yatay bir şekilde bizde temsil edilmiştir; Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya bir yolculuk yapıyoruz. Bu yolculuk yatay, düzenli bir yolculuktur ve bir gece yolculuğudur. Yani aslında gerçek anlamda aydınlığa henüz tam varmadığın bir yolculuktur. Bir başka manası, bu yolculuğu dünyadan ve maddi olandan kendini sıyırarak yapabilirsin demektir; çünkü gece, etraftaki eşyayı göremediğimiz bir durumdur. Eşya karanlığa gömülür, bir nevi gizlenir.

Dolayısıyla biz o manevi yolculuğu yapacaksak dünyadaki zıtlıklara çok fazla takılmamalıyız. Mesela diyelim bir şey beni üzüyor, bir şey beni çok sevindiriyor; eğer ben bunlara çok bağlanırsam bu yolculuğu gerçekleştiremem, çünkü ben orada gündüz düzeyinde kalırım, gece yolculuğu yapmamış olurum. Yani benim için bütün eşya var olur; bu eşya, şu eşya, beyaz eşya, siyah eşya, her rengini seçersin ve dersin ki bu beni seviyor, bu beni sevmiyor, bu bana saygı gösteriyor, bu göstermiyor, şu travmayı yaşadım, keşke şunu yaşasaydım, bunu yaşamasaydım diye gündüz düzeyinde şeyler yaşarsın. O zaman yolculuğu yapamazsın, çünkü olgular seni yakalar ve sen onlara yapışırsın.

Halbuki gece yolculuğunda kardeşim, acı da sınırlı, keyif de sınırlı; onların kendilerine göre sınırlı ve fani bir düzeyleri var. O perdeyi şimdi kapatıp daha derine, zevkin, keyfin, lezzetin ve acının olmadığı fıtri bir düzeye yolculuk yapacaksın. Oraya yolculuk yapman için Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yol alman gerekiyor. Dikkat edin, Peygamber Miracı ne zaman yaptı? Mekke'deyken, orada küfür de vardı, zulüm de vardı; ama onlara takılmadı, yolculuğunu yaptı. Demedi ki "ya ne biçim şehir, kırk yıldır sana Muhammedü'l-Emin dediler, şimdi kimse sana inanmıyor, üstelik zulmediyorlar" diye, hiç bunlara takılmadı.

İlginç bir şey, rivayete göre uykusundayken Miraç gerçekleşmiş; yani dünyaya karşı âdeta uykuda. Dünyanın zahiri bir gözlemi var, fakat onu referans almıyor. Dünyaya karşı bunları inkâr etmiyor, reddetmiyor, yok da saymıyor, fakat aslî görmüyor, çok fazla takılmıyor. Ve o zaman fıtri nefse yolculuk yapmaya başlıyor.

— Oradaki geceden kastedilen gerçek gece anlamı mı?

Zahiren öyle de olabilir, gece de olabilir; biz onun açılımını yapıyoruz. Hani insanın dünyada uzaklaşmak istediği bir an vardır ya, acıları, sıkıntıları yaşamıştır, kaçmak istediği bir hal vardır; kaçmak istediğinde doğrudan çıkamaz ama mekân değiştirir, işini değiştirir, her şeyini değiştirir. Bu daha çok o sıkıntı halinden geçiştir; dünyalık bir şey değil, Allah'a götüren bir şey gibi düşünülebilir. Ama bu daha ziyade zahiri bir yorum, gerçekliği var; insanın çevresini, şartlarını değiştirmesi önemli bir şeydir. Ben bir de derinliğine bir vurgu olarak söylüyorum.

Burada kişi dünyanın aslî bir şey olmadığını idrak ediyor. Gece bize neyi gösterir? Der ki, bak, seni sürekli çeken nesneler var ya, korktuğun, arzu ettiğin, hoşlandığın, hoşlanmadığın bir sürü nesne; bak gece olduğunda hiçbiri görünmüyor. Şehir ışıklarının olmadığı devri düşünün, her şey karanlığa gömülür. Ne kalır? Sen kalırsın. Ve sen bir yolculuk yaparsın. Orada bu bina var, şurada şu ağaç var, burada kötü insan var, burada iyi insan var; bunların hepsi o gecede duruyor, inkâr edilmiyor. Ama "gerçeklikleri bir yere kadardır" dediğin zaman daha derin bir düzleme, daha derin bir varoluşa adım atmaya başlarsın. "Ben neyim" demeye başlarsın. İşte aslında Mescid-i Aksa, sufilerin ifadesiyle marifetü'n-nefs düzeyidir; yani gerçek anlamda nefsin bilgeliği, nefsin marifeti, fıtri nefsin idraki. O yolculuğu yapıyorsun. Eşyayı, madde âlemini, yaşanmışlıkları, arzularını, öfkelerini, korkularını gecenin örtüsüne bürüyorsun, onları örtüyorsun. Sen varsın. Sen nesin? Bunu tefekkür et. O zaman fıtri nefse doğru bir yolculuk yapmış olursun.

— Biz bu deneyimi yapmadan bir anda bilemez miydik? Yani illa acıyı ve tatlıyı yaşamak zorunda mıyız?

Biz zaten teolojik yorumumuzu hep eksik başlatıyoruz. Mesela kişi nereliyse "İstanbul'um" der; ama İstanbul, geldiği yerin belki yüzde beşi bile değildir, sen mutlaka bir yerden gelmişsindir. Biz de bu dünyadan başlamadık; biz semadan indik, Kur'an bunu hubut olarak anlatıyor, sonra Miraç yapılıyor. Dolayısıyla düşüşten evvel gene birdik. Biz zaten daha önce o birliği tecrübe etmişiz. Peki bunu niye tekrar tecrübe ediyoruz? Birliği tecrübe ettin, şimdi kesreti tecrübe ediyorsun; yani sınırlılığı, izafiliği, göreliliği tecrübe ediyorsun. O dediğin şeyi biz zaten yaşadık; indik, yine çıkacağız. Zaten çıkış imkânı olmasa iniş de olmazdı; çıkış imkânımız olduğu için inişimize izin verilmiştir. Yani Allah Miraç hakikatini var etmeseydi zaten indirmezdi.

— Herkes çıkacak mı?

Zihnimizin bu tür sorularını çok fazla dikkate almayalım; çünkü bu benim miracım için çok bir şey sağlamaz, beni bir yere getirmez. Doğru bir sorudur ama üzerinde çok durmayı gerektirmez. Bu gündüzün sorusu, gecenin sorusu değil. Mesele senin miracındır, başka bir şey değil.

— İsmail Bey, o zaman kesreti bizimle birlikte Allah da mı deneyimliyor?

Kesreti bizimle birlikte Allah da deneyimliyor; ama bu ince bir sır meselesidir, nasıl olduğunu bilemeyiz.

Miraç: Düşüşten Yükselişe Bilinç Yolculuğu

Mesele şu: Miraç idraki olmadan düşüşü deneyimleyen insan gafil insandır; düşmüş ama düştüğünü bilmiyor. Bizde niye Miraç var? Miraç idrakinin olması demek, "ben düşmüşüm ki çıkıyorum" demek demektir. Ama modern zihniyet der ki "ne miracı kardeşim, senin düşüş dediğin yer bizim için zemin" der; yani bizim "bodrum" dediğimiz yere onlar "giriş katı" diyor, sana da güler geçer. Halbuki gelenek der ki sen bodrumdasın, düşmüşsün, kuyudasın. Ama öyle bir kuyuya düşmüşsün ki epeyce geniş, at koşturabildiğin ölçüde geniş bir kuyu; dolayısıyla onun kuyu olduğunun farkında değilsin. Bazen filmlerde olur, kişi geniş bir sahradadır sanır, sonra kamera geniş plana geçer, bakarsın adam kapalı bir vadinin içindedir.

Miraç bize aynı zamanda şunu anlatıyor: sen düşmüşsün, ama külliyen böyle terk edilmiş, rezil rüsva biri anlamında değil. Sen düşüşü deneyimliyorsun, fakat senin içinde çıkışın ve aslî fıtratının çekirdeği zaten var. İşte anlayan insan için Miraç kavramı şu oluyor. Peygamber niye Miraç yapmış? Peygamberin kendisine ait şeyler Kur'an'da pek anlatılmaz, sadece işaret edilir. Bir şey ayrıntılarıyla anlatılıyorsa bu bizim içindir, bizim imkânımız olduğu içindir. Mesela Kur'an'da vahiy nasıl alınıyor pek anlatılmaz, çünkü bu peygamberlikle ilgili, ilhamla ilgili bir şey. Miraç niye anlatılıyor? Çünkü sen de miracı yapacaksın, onun için sana anlatılıyor. Onun için tarikatlarda "her tarikatta miraç vardır" denir; zaten tarikat aslında miraca giden bir yoldur, o yolu ifade eder.

Ben Miracı kabul ediyorsam aynı zamanda inişi de kabul ediyorum demektir, çünkü "çıkacağım" diyorsam inmişim demektir. Ama kişi "ben çıkacağım" demiyorsa zaten inmediğini iddia ediyor demektir. Modern zihniyet der ki, "biz inmiş falan değiliz, biz buradan çıktık, hatta yükseliyoruz" der; yeryüzünde teknolojiyle bir şeyler inşa ederek sanki yükseliyor zannına düşer. Halbuki buradaki Miraç, hem düşüş hem yükseliş, maddi değildir, fiziksel değildir özünde; bilinç düzeyinde bir düşüştür.

Bunu şuna benzetebiliriz: Renkli bir filmi düşünün, "acaba bu siyah beyaz olsa nasıl olurdu" dersiniz, tak, siyah beyaz oluyor. Bu bir indirgenmedir; birçok renklilikten iki renge indirgersin. Ama bu da bir deneyimdir, kendine göre bir lezzeti, bir idraki, bir mahiyeti vardır. Ama şunu bilirsin, o film aslında renkli, içindeki nesnelerin orijinalitesi renkli. Biz de aslında âlemi indirgenmiş bir şekilde şu anda yaşıyoruz. Ârif onu aslî düzeyinde, bütün renkleriyle, bütün düzeyleriyle tecrübe ediyor.

Mesela mutlaktan beslenen insan dünyaya gelir, annesini görür; annesinin sütü, annesinin şefkati bir odağa bağlanır değil mi, o bağlandığı odak kesretin içinde bir noktadır. Ama bunu da bir deneyim olarak yaşarsın, sonra devam edersin. Elli-altmış-yetmiş yaşına gelince "anam ağlar, gerisi yalan ağlar" edebiyatını bir yerden sonra bırakacaksın. Onu on yaşında bir çocuk söylerse anlaşılır, ama bunu kırk-elli yaşında bir insan söylerse, orada biraz miraç yapman lazım. Sen ananın yalnızlığı değilsin. İşte Hz. İsa'nın deyimiyle Tanrı'nın oğlusun; o kadar, o darlığa girdin, o darlığı tecrübe ettin, ama ömür boyu orada kalmayacaksın. Kesretin bir noktasına dair bir yönelim yaşadın, ama onu genişleteceksin, orada kalmayacaksın; o annenin şefkatinin kaynağına doğru bir yolculuk yapacaksın. İşte Hz. Yusuf'un kuyuya düşmesi ve kuyudan çıkması da bize aynı şeyi anlatan bir kıssadır.

Biz eğer Miraca inanıyorsak o zaman düşüşe de inanacağız; düşüşe inanıyorsak çıkmaya çalışacağız. Yoksa kuyuda kendimize bir dünya, bir yerleşim alanı üretmeye çalışmayacağız. Üretirsen, kuyuda yaşarsın, nefsinin kuyusunda yaşarsın; onun da kendine göre imkânları var, ama ışığı ancak bir delikten görürsün. Kuyudan çıkarsan geniş bir açıda bulunursun. İşte burada Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya bir gece yolculuğu (İsra) yapılıyor, bu yolculuktan sonra da Miraç, yani bu sefer dikey bir yükseliş oluyor. Biri yataydır, İsra; biri dikeydir, Miraç.

— Bedenden kalbe de diyebilir miyiz?

Bir nevi denebilir tabii; bedenden, zihinden, psikolojik melekelerimizin çevresinden merkeze, kalbe dönmek. Aslî fıtri benliğin hakikatine dönmek, o aynı zamanda kalptir. Kalbe, yani merkeze gelince bu sefer dikey olarak çıkıyorsun; matematikteki x-y eksenlerinde olduğu gibi, önce sıfır noktasına geliyorsun ki yukarı doğru çıkabilesin. Dolayısıyla bu fıtri nefse varıncaya kadarki yatay yolculukta bir gayret, bir çaba, en azından bir niyet, bir yöneliş var. Neyin yönelişi? "Kardeşim, bu dünya beni tatmin etmez" düşüncesinin. Dünya güzeldir, iyisi var tatlısı var acısı var, güzeldir, ama beni tatmin etmez. Ona bir gecenin örtüsünü bürüyorsun, "beni tatmin edecek olan şey başka" diyorsun.

— Yani dünyada bir darbe yemek mi var, acıya dönmek mi gerekir, yoksa zevk halindeyken yapamaz mısın bunu?

Yapamayabilirsin ama zevk halindeyken de yapabilmen için yüksek bir değerlendirme kabiliyetin olması lazım; bakacaksın ki o zevkin derininde acı var, ama herkes o andayken bunu fark etmeyebilir.

Doğru Duyarlılık: Kapalı Çarşı Örneği

Buradaki kavram duyarsızlık değil, her şeye layık olduğu ve hak ettiği duyarlılığı vermektir. Bir şey ne ölçüde duyarlılık hak ediyorsa, ne ölçüde kıymeti varsa o kıymeti vermek. Basit bir örnek vereyim, belki tam uymaz ama: Diyelim Kapalı Çarşı'ya gittik, orada bir liraya, üç liraya, beş liraya boncuklar var, bir de elli bin liralık, yüz bin liralık pırlantalar, zümrütler, elmaslar var. Her bir şeyin içerdiği bir değer var. Duyarlılığımızı verdiğimiz değerle ölçersek, beş liralık bir boncuğa on bin dolar değer verirsen bu aşırı duyarlılık olur. O beş liralık şeye "bunun hiçbir kıymeti yok" dersen de, pırlantanın yanında "bunun hiçbir kıymeti yok" dersen de bu aşırı duyarsızlık olur. Doğru duyarlılık, o şeyin değeri neyse ona o ölçüde değer ve teveccüh göstermektir. İki tür durumda da insan yanlış tarafa savrulur; birinde aşırı değer verme bağımlılığı, diğerinde hiç değer vermeme katılığı oluşur.

Mesela evliya kapalı çarşıdan geçerken, eğer öyle derin bir aşk hali, bir meclûb hali içindeyse, yüz bin liralık pırlanta ile bir liralık boncuk arasında hiçbir fark görmeyebilir, belki hiçbirini fark bile etmez. Ama depresyondaki bir insanı da düşünelim, o da hiçbir şeyi görmez. Fakat o kendi içinin karanlığına gömüldüğü için görmez; öbürü ise sonsuz olan güneşin parıltısına bağlandığı için görmez. İkisinde de görünürde bir dünyasızlık var, ama mahiyetleri tamamen farklı, hiçbir alakaları yok.

Bir ârif dünyaya bakar, aşırı bir duyarlılığı yoktur. Önüne bir milyon dolarlık bir araba koysanız, "güzeldir" der; bu duyarsızlık değil, o öyle bir hakikatin içindedir ki o şey ancak o kadar duyarlılığı hak ediyordur. Ama bizde o aslî olanın farkındalığı olmayınca kantarımızın topuzu her zaman kaçıyor; ya hiç kıymet vermiyoruz, "her şey boş" diyoruz, bu depresif bir tavır; ya da aşırı bağlanıp büyütüyoruz. Neden? Çünkü mutlakın farkındalığı yok, ruhani bir ölçü olmayınca ne kendisiyle ilgili ne de âlemle ilgili doğru bir değerlendirmeye sahip olabiliyor. Dünyaya geliyorsun; eğer sana keyif, lezzet, hoşnutluk veriyorsa dünya her şeydir, vermiyorsa hiçbir şeydir, bir o yana bir bu yana savrulursun. Halbuki ârif için dünya, ona bütünüyle gülümsediğinde "her şeydir" demez; işte Benhamme'nin Mekke'de yaşadığı gibi dünya bütün bütün sırt çevirdiğinde veya zulmettiğinde de "değersiz bir dünyadır" demez.

— İsmail Bey, Marcus Aurelius'un Düşünceler kitabından bir sözü var, onu okuyayım: "Bedeninin köle olmasına ya da bir kukla gibi bencil dürtülerce oradan oraya sürüklenmesine, şu andaki yazgının küçümsenmesine ya da gelecekteki yazgı için kaygı duymana izin verme."

Çok güzel bir söz. Aynı bu idrak de aynı şeyi anlatıyor. Orada savrulmuyorsun, çünkü bir merkezin var. Nasıl bir insanın evi varsa ne kadar uzağa giderse gitsin en sonunda evine dönerse, evi olmayan adamın nerede karar kılacağı belli değildir. Bir de yine der ki: "Mutluluğun başkalarının ruhlarında olup bitenlere bağımlı olmasına izin verme." Dışa bağımlı olmak, insanlara ya da dışarıdaki sınırlara aşırı önem vermek değildir mesele. Sen diyelim ki "şu insanın sevgisi beni mutlu ediyor, o olmazsa yaşayamam" dersen, orada büyük bir sapma içindesin. Bu, "onun sevgisinin hiç önemi yok, çöpe at" demek değil; ama hakikate nispetle sen orada yanlış değerlendiriyorsundur.

Kendi merkezini ve merkezindeki hakkı bulamayan insan iki türlü tavır içine girer. Ya kendisini psikolojik bir merkez haline getirir; bu, aşırı kendine odaklı ve kendi merkezli insanları oluşturur, fakat merkezinde Tanrı yoktur. Ya da dışarıda bir merkez arar, "acaba beni ne mutlu eder" diye çevrede onu mutlu edecek bir şey arar; ya da "dışarıda hiçbir şey yok, tek gerçek benim" der ama bunu aslî özüne dair bir vurguyla demez, kendi psikolojik boyutunu merkez bulur. İkisi de bir yanılgıdır. Bizim merkezimiz Tanrı'dır. Nitekim Hz. İsa'nın şeytanla münazarasında şu geçer: Şeytan der ki "bana ibadet et, sana dünyayı vereyim" — yani "merkezini bırak, sana dünyayı vereyim" demektir. Hz. İsa der ki, "kitapta denilmiştir ki mutlak olan Rabbinden başkasına ibadet etmeyeceksin"; yani "ben o merkezden vazgeçmem, sen bana ne kadar parıltılı bir çevre gösterirsen göster" demek istiyor. Çünkü merkezinden koparılırsan çevrede öyle dağılırsın ki parçalarını bulamazlar. Modern insanın hali de budur; dünyada dağılır, dünya ondan el etek çektiğinde de cascamlak ortada kalır. Neden? Merkezi yok çünkü, merkez diye dünyayı belirlemiş ama dünya gidince varoluş zemini de boşalıyor.

Merkezdeki bir insan aynı zamanda her şeyi bilen bir insandır da; merkezleri gidince insanlar dağılıp âdeta "insancıklar" haline geliyor. Yedi milyar insan var ama aslında hepsi tek bir asıldan; fıtri asıllarına döndüklerinde birbirlerini anlarlar, merkezler gidince ise dağılırlar. O yüzden bir ârifin bir şeyi bilmesi hepimizce anlaşılır olur, çünkü herkes fıtrata döndüğünde ondan alır.

O yüzden insan niye Allah'a inanmıyor deyince, bizde eskiden böyle bir tepki vardı, "Allah'a inanmıyor" deyince sanki hortlak görmüş gibi şaşırılırdı. Hâlâ annem de şaşırır. Aslında bu o kadar trajik ve akıl almaz bir şeydir ki: insanın merkezinden kopması ve merkezi inkâr etmesi. Sen nesin o zaman? Bir bedensin, bozulacak, çürüyecek. Bir zihnin var, bazen çalışıyor, bazen az çalışıyor, bazen hiçbir şey anlamıyor. Nesin sen? O hakkı, mutlakı merkezinden çıkardığında geriye hakikaten bir şey kalmıyor. Bununla yaşamak gerçekten büyük bir cesarettir; cahil bir cesarettir ama aynı zamanda trajik bir cesarettir.

İşte Miraç, önce kendi merkezimize, sonra da merkezimizdeki merkeze dönüş yolculuğudur. O yüzden fıtratını bulmayan insan Allah'ı tanımakta zorlanır; nefsini bilen Allah'ı bilmiştir. Marifetü'n-nefs kişiyi marifetullaha götürür. Kendi merkezine döndüğünde hayatı doğru okursun; yanlış bir algıyla okursan Allah'a dönüşün pek mümkün olmaz. Mesela "bana sormadan niye ben bu dünyaya geldim" diyen kişi, varoluşuna dair bir itirazda bulunur. Halbuki kardeşim, sen vardın ama bir kere bunu unutmuşsun. İkincisi, bana bunu soran "sen", zaten sen var edilirken yoktu ki ona sorulsun. En içteki, gerçek benlik zaten böyle bir soru sormaz, cevabı zaten onda mevcuttur. Semavi benlik, arzi olanı deneyimlemek için gelmiştir, bu fıtri bir iradedir. Tanrı seni yaratırken sana sormadığını söyleyen insan, ne kendi özündeki ilahi beni bilir ne de o izafi benliğin zamansal ve tarihsel olduğunu bilir; sana soracaktı ama o an sen yoktun. Yine de vardın, ama o soruyu soran "sen" değildin.

— İsmail Abi, bu Miracın her katında bir peygamberle karşılaşma olayı vardı sanırım, yanlış mı hatırlıyorum? Hazreti İsa'nın iğneden dolayı çıkamama hikâyesi mesela.

Evet. Ama şimdi ona değinmeyeceğiz.

— Bunlar Kur'an'da mı yazıyor, detaylı olarak?

Yok, onlar rivayetlerde var, hadislerde daha çok geçer.

Bediüzzaman'ın Üç Yolcusu: Çiçek, Damla ve Sızıntı

Şimdi biz bu miracı nasıl gerçekleştirebiliriz? Bununla ilgili kısa bir metin okuyalım. Bediüzzaman bir yerde bu hakikate giden yolculukta üç tarz yolcudan bahsediyor. Birincisi, dünyayı unutmayan ve maddiyatla çok meşgul olan, nefsi kesafet peydah etmiş, yani letafetin zıddına yoğunlaşmış arkadaş; ona "çiçek ol" diyor. İkincisi, zihinselliği ağır basan ve zihinsel bir yolla hakikate ulaşmaya çalışan kişi; ona "ey katre içine giren feylesof" diyor, "katre" damla demek. Üçüncüsünü de "reşha", yani sızıntı olarak tanımlıyor.

Birincisi, dünyayı unutmayan ve maddiyatla meşgul, nefsi kesafet kazanmış arkadaş; ona "sen çiçek ol, senin adın çiçek olsun" diyor. İkincisi ise, "ey damla içine giren feylesof, senin fikrinin damlasının dürbünüyle ve felsefenin merdiveniyle ancak aya kadar çıkabilirsin" diyor. Ay nedir? Güneşten ışık alır fakat kendisi bizatihi parlak değildir, kendisi bir ışık kaynağı değildir. Zihin de böyle bir şeydir; hakikatten bazı yansımalar alır, çünkü zaten mutlak ve yüce akıl olmasaydı bu rasyonalitemiz de işlemezdi. Fakat zihin, o mutlak ve yüce hakikati bir güneş olarak tasavvur edersek, onu ancak kendi imkân ve kabiliyetine göre alabiliyor, kendisi hiçbir zaman bizatihi aydınlık olamıyor. Kişi ancak belli bir düzeyde bir anlayışa, bir idrake sahip oluyor. Zihinsel yönelimli olanlara diyor ki: "Ümitsizliğin karanlığından ve kimsesizliğin kaygısından kurtulamayacaksın, çünkü güneşe çıkamıyorsun." Burada, çiçek ve damla birbirinden farklı olmakla birlikte, ikisi de kendi bireyselliklerini muhafaza ediyorlar; bir damlanın şekli, sınırları var, çiçeğin de var. Damla bir şeyleri içine almaya çalışır, ama kendi sınırlarından vazgeçmediği ve kendi benlik sınırlarını aslî bir şey gördüğü için aldığı şey her zaman sınırlı kalır.

Üçüncüsü, reşha, yani sızıntı. Bir su sızıntısı düşünün, sınırları belli olmayan bir şey. Bediüzzaman der ki, güneşin hararetiyle hemen buharlaşır ve kendi bireysel sınırlılığını, zaten pek sınırı da olmayan varlığını kaybeder, havaya yükselir. Onun özelliği fakirliktir. Nasıl yani? Kendi zatında fakirdir; hiçbir şeyi yok ki ona dayanıp çiçek gibi kendine güvensin. Çiçek der ki "benim rengim var, şeklim var, güzel görünüyorum"; ama sızıntının, damlanın hiçbir rengi yok ki onunla görünsün, kendini göstersin. Âleme dair de bir dostu, bir arkadaşı, bir şeyi de yoktur; tanımaz, kimsesi yoktur, hiçbir şeyi yoktur, tamamen fakirdir.

Fakr Hâli: Kendinde Hiçbir Şey Görmemek

İşte bu, fıtri nefs halidir; bu yüzden tasavvuf bunu alıp "fakr" kavramına vurgu yapar. "El-fakru fahrî" (fakirlik benim övüncümdür) buradan gelir. Kendi zatında fakirdir, hiçbir şeyi yok ki ona dayanıp kendine güvensin. Mesela "insanlar bana kıymet vermiyor, nasıl vermezler" diyemez; çünkü değer verecekleri bir şeyi yoktur zaten. "Ben bunu yaparım, ederim" diye kendine güvenmediği için bir şeyi başaramadığında da "nasıl yapamadım" diye egosal bir sıkıntı yaşamaz. Çünkü kendinde bir şey yoktur, ama kendindeki Tanrı'ya güvenir. Yine Bediüzzaman'ın verdiği örnekle, bir karınca Nemrud'un sarayını mahvedebilir; neye dayanarak? Rabbine dayanarak. Bizdeki kadim geleneğin özü budur: kendimize güven değil, mutlak olana güven.

"Özgüven" diye bir kavram söyleniyor. O "öz" eğer Tanrı olarak telakki edilirse doğru bir kavramdır. Ama ben kendi psikolojik boyutumu "öz" diye tanımlarsam, benim aslında bir özgüvenim olamaz, olmamalıdır. Mesela bir şeyi yapamamaktan, bir acziyetten dolayı rahatsız olmam, eğer fakir olsam; çünkü fakirin ancak Tanrı'nın verdiğini yansıttığını bilirim, "benim kendimde bir şey yok ki nasıl yapamadım diyeyim" derim. Fakir "kahrolsun, demek ki ben beceriksizim" demez; bu değil fakrın hali. Fakirde herhangi bir rahatsızlık, hoşnutsuzluk, başka biri olma arzusu yoktur. Ama şunu da bilir ki fakr hâli, ilahi zenginliği çeken bir şeydir; o fakr hâlinde durur, ilahi zenginlikten kendisine bir lütuf geldiğinde de hem ondan beslenir hem onu fıtri olarak yansıtır.

Mesela biraz büyüklenip bir yere gittiğimizde "benim için toplanmışlar" gibi bir his taşırız, "beni beğendiler herhalde beğenirler" deriz; kendimizde bir şey görüyoruzdur. Biz fakir değiliz o an. Halbuki fakirin hiçbir rengi yok ki onunla görünsün; ispat etme, varlığını ortaya koyma sıkıntısı ya da gayreti kalmıyor, fıtri olarak taşıyor sadece. Tezahür eden kendisi değil, kendindeki ilahi zenginlik.

"Halis bir safveti var ki doğrudan doğruya güneşin timsalini göz bebeğinde saklıyor." Bu da çok önemli bir şey; göz kendinde bir şey taşımaz ama baktığı şeyi, özellikle parlak bir şeyi göz bebeğinde yansıtır. Fakir de kendinde bir şey yoktur, ama mutlak olanın zenginliğini göz bebeğinde taşır. Bunu taşıdığı için de âleme karşı hakiki bir zühd içindedir; bir ârif âleme karşı arzulu ve tutkulu değildir, çünkü mutlak varlığı kalbinde, varlığının göz bebeğinde taşımaktadır. Neye tutku duysun ki? O tutkuyu gemleyen, "cennette nasıl olsa şunlar var, biraz daha dişini sık" diyen bir gayret de değildir bu; öyle bir ihtiyacı yoktur, çünkü mutlakın varlığını kalbinin göz bebeğinde taşımaktadır. O kadar doludur ki dışarıdan bir şey alma ihtiyacı duymaz.

Bunun en güzel örneği altındır. Altın, kimyasal olarak öyle bir mahiyettedir ki kolay kolay başka maddelerle birleşmez, paslanmaz. İki bin yıl önce toprağa gömülmüş bir altın eşyayı çıkarıp hafif bir bezle silsen hiçbir şeyi olmaz. Neden? Çünkü öyle doludur ki, dışarıdan bir şeye ihtiyacı yoktur. "Şuna ihtiyacım var, şu eksiğim var, şu boşluğum var" demez. Dolu çünkü. O yüzden altın hem simyada en mükemmel maden hem de insan-ı kâmilin sembolü olarak kullanılır.

İşte Miraç için fakre, fakirliğe ihtiyaç var. Fakirlik bizatihi bizim varoluş halimizdir, doğal halimizdir. Bunu ya fark edersin ya fark etmezsin, aradaki fark bundan ibarettir. Yoksa dünyada fakirler ve zenginler diye ayrı ayrı gerçekler yoktur; herkes fakirdir, fakrını idrak eden var, etmeyen var, aradaki fark bu kadar. Ârif de hakka erdiğinde fakirdir, fakrı değişmez; fakat onda sonsuz zenginliğin tezahürü vardır. O yüzden bir hadiste denilir ki: Allah kulunun üzerinde nimetini görmek ister, kulunu nimetin üzerinde görmek istemez. Biz nimetin tepesine çıkıp "bu benimdir" deriz; bir şey yapıyorsun, yazıyorsun, çiziyorsun, "bunu ben yaptım" diyorsun, nimetin üstüne çıkmış oluyorsun. "Allah'ın lütfuyla yaptım" desen, o zaman nimet senin üzerinde görünür. "Çok çalıştım, hak ettim" dersen yine nimetin tepesine çıkmış olursun. O yüzden hakiki insan, üzerinde nimetin göründüğü insandır; ortalama insan ise kendini nimetin üstüne koyan insandır.

Özetlersek, o sızıntı gibi olan üçüncü yolcu hem fakirdir hem renksizdir; güneşin sıcaklığıyla çabucak buharlaşır, enaniyetini bırakır, havaya yükselir. İçindeki kesif madde aşk ateşiyle ateş alır, ziya ile nura döner.

Aşk ve Miraç: Burak'ın Sırrı

Hiçbir gelenek yoktur ki aşk dediğimiz şey o geleneğin içinde merkezi bir role sahip olmasın; bazısında çok derinde gözükür, bazısı onu daha dışsallaştırmıştır. Mesela Mevlana'ya "aşk peygamberi" derler batıda, sanki başka peygamberlerde aşk yokmuş gibi. Bediüzzaman için de böyle yanlış bir telakki vardır, sanki Bediüzzaman tamamen rasyonalist, sebep-illet üzerine kurulu, aşk yokmuş gibi düşünülür. Halbuki Bediüzzaman'ın eleştirdiği, nefsani duygu anlamındaki aşk halidir, bu ayrı bir şey; kendi yolunu izah ederken de merkezine aşkı almıştır, bu onun yolu. Yani üçüncü yolcumuz, hem fakirdir hem renksizdir dediği kendisi: güneşin sıcaklığıyla çabucak buharlaşır, enaniyetini bırakır, havaya çıkar; içindeki madde-i kesife, nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner.

Dolayısıyla anlaşılıyor ki Miraç ancak aşk ile mümkündür. Hatta tasavvufi yorumlarda denir ki, Mescid-i Aksa'da bağlanan Burak aslında aşktır; aşk ile Burak'a çıkılmıştır. O da aslında semavi bir şeydir; o Burak, Mekke'den alınan bir binek değil, semadan inmiş bir aşk burağıdır. Dolayısıyla insan ancak aşk ile yukarı çekilir, o aşk da yine yukarıdan iner; ama sen onun indiği yerde bulunacaksın. Ne zaman iner, Allah bilir; ama sen o indiği yerde olacaksın, o seni o kesafetten temizleyecek. Aşkın fonksiyonu budur; aşk seni senden alıp merkezine başka bir şey yerleştirir. Mecazi ve beşeri düzeyde bile böyledir. Biz aşkın mecazi düzeyde yaşanan temel niteliklerini doğru tahlil edebilsek, orada ilahi aşkın hakikatine dair referanslar buluruz. Çünkü mecazi aşk, ilahi aşkın bir derece indirgenmiş boyutudur; tesadüfen ya da tarih boyunca gelişerek böyle bir şekil almış değildir, bize göre aşk bir hakikattir, farklı düzeylerde indirgenmiş şekilde yaşansa bile onu doğru bir şekilde kaynağına döndürdüğünde bir bütünlük arz eder.

Mesela bazı şarkılarda geçer, "kalbinin sahibi sensin, orada yalnız sen varsın" gibi sözler. Bu ne, adam kafayı mı yemiş? Hayır, bu bir gerçeğe işaret ediyor; orada yalnız sen vardır, kendisi de yok olur. "Beni öylesine aldın ki, kendimi arayıp bulamıyorum" diyen bir söz de saçma değildir; yaşadığı düzlem aşılması gereken bir düzlemdir belki, ama yaşadığı şey, kendisi fark etsin etmesin, bir hakikate işaret ediyor. Çünkü ârif de o aşk halini yaşadığında, Allah onu öylesine alır ki kendini arayıp bulamaz. Bu yüzden aşk ne psikiyatriye bırakılacak bir şeydir ne de modern bilimin, nörologların tahlil edebileceği bir şeydir; onun bir hakikati var, biz o hakikate yol alabilirsek doğru yorumlamış oluruz, yoksa onlara tabi olur, büyük bir hakikati "beyin kimyası, bir hastalık" diyen nörologların maskarası haline getiririz.

Ama "beni aldın ki kendimi arayıp bulamıyorum" diyen o derûni hakikati anlayıp izah edebilenler, kâmil insanlardır, bu hakikati yaşayanlardır. Mesela "seninle cehennem ödüldür, bana sensiz cennet bile sürgün sayılır" sözü, aynen âriflerin söylediği bir şeydir. Şeyh-i Âlevî der ki, bir ârifi Allah kendi cemalinden mahrum kılarak cennete koysa, bu onun için bir hapishane olur. Şimdi aslında buradaki söylenenle o şarkı sözü arasında hiçbir fark yok. Kim kime söylemiş, beni ilgilendirmez; ben söylenen söze bakarım, oradaki hakikati alırım, orada boş bir şey yoktur. Söyleyen buna şöyle bir örnek verir: bir trafik levhası neyi gösterdiğini bilmez, ama bir yeri gösterir. Yani sözü söyleyen kişi, neyi neye işaret ettiğini bilmeyebilir; biz böyle bir yorum yapınca "peki o şarkı sözünü yazan bunu biliyor muydu" denir, bilmiyordur, ama bilmemesi bir anlam taşımadığını göstermez. Kendisi de bilmeden bir şey yaşıyor, ama yaşadığı şeyin neye işaret ettiğini bilmiyor; trafik levhası gibi, bir şeye işaret ediyor ama kendisi neye işaret ettiğini bilmiyor. Ama sen o işarete baktığında sana bir yeri gösteriyor. O yüzden mecazi aşkı yaşayıp da hakikate gidememek aslında epey trajik bir şeydir.

İşte buraya nereden geldik: hakikate ermek zorunlu olarak aşkı gerektiren bir şeydir. Her ârif istisnasız aşkı yaşamıştır, aşka müdriktir. Bazısı, mesela Mevlana gibi, onu çok merkeze koyar, çok öne çıkarır — çünkü hepsinin merkezindedir aslında, bazısı öne çıkarmaz. Bunun nedeni, olur olmaz insanların yaşadıkları psikolojik düzeydeki sevgilerle karışmasın diyedir; mizaçlarıyla da ilgili olabilir, her mizaç farklı yaşar. Ama orada şu var: Allah her birine, zamanın, sürecin, bulundukları toplumun ihtiyacına göre bir vazife vermiştir.

Mesela Hz. İsa'da da aşk güçlüdür; "Tanrı aşktır" der, Tanrı aşk olduğu için kendini göstermez, bizi gösterir. Bu da Tanrı'nın aşkına dair bir işarettir; kendini göstermez, bizi gösterir, sanki kendisi yok biz varız. Biz de onun o aşkına mukabele olarak "Ya Rabbi, sen varsın ben yokum" deriz.

Bugün İzzet Molla'nın bir şiirini okudum: "Bu âlemde Âdem olan bîgam olmaz." Yani gamsız olan Âdem olamaz. Mesela mecazi aşkı olan bir kişi bakarsınız hiçbir konuda üzüntü duymaz; diyelim okuldan atılmış olsun, hiç üzülmez. Böyle insanlar görmüşümdür, bu anlamsız bir şey değildir; mecazi düzeyde bile o aşkı yaşayınca gam, keder kalmıyor, çünkü kalbinin merkezinde olanı bulunca artık ne gam kalır ki, zaten aradığını bulmuştur.

Onun için ben böyle âşık insanları dinlerdim; onlar konuşurdu, ben başka şeylerle tefekkür ederdim onların konuşmalarında. Çünkü kendisi bir şey yaşıyor ama yaşadığı şeyin hangi hakikate işaret ettiğinin farkında değil, bazen anlamıyor bile; çünkü orada bir kişiye odaklanmış. Mecazi aşkın da böyle bir handikapı vardır.

— Aşk bir bağımlılık mıdır?

Hayır, biz öyle demiyoruz; aşk bağımsız bağlılıktır, bağımlılık değil. Zahirde bir bağımlılık gibi görünür ama orada ikilik olmadığı için gerçek anlamda bir bağımlılık ilişkisi de yoktur; çünkü bağımlılık ilişkisi ikiliği gerektirir, iki kişi arasında bir bağımlılık olur. Aşkta ikilik yoktur ki bağımlılık olsun.

Bağımlılık ise nesnelere, durumlara, kişilere olur; bizim aslında merkezimizi kaybetmemizden ileri gelen, çevreye dağılmamız demektir. Şöyle düşünün: evinizde su bitmiş, su aramaya başlıyorsunuz, su olan her şeye yöneliyorsunuz, arzu duymaya başlıyorsunuz; çünkü kendi merkezine dair bir farkındalık eksikliği oluşmuş. O yüzden ârifin en belirgin özelliği, yaratılmış olan hiçbir şeye bağımlılığı olmamasıdır; hiçbir arzu nesnesi tarafından kalbi çekilmez. Bunu yaşamamız için, yani kalbimizin arzu nesneleri tarafından çekilmemesi için merkezimizin dolu olması lazım, boş olmaması lazım.

Altın buna örnektir; altın hiçbir cazibeye kapılmaz, ama her yerde kabul de görür. Bir insanın altının üzerine taş koyabilirsiniz, ona bir şeyler yapabilirsiniz, ama altını değiştiremezsiniz; çünkü altının bir şeye karşı tutkusu, arzusu yoktur. Bizim de birçok şeye ne kadar çok tutku ve arzu duyuyorsak, merkezimizden o kadar uzaklaşmışız demektir. O yüzden mecazi aşkı yaşayan kişi merkezini bulduğunu tecrübe eder, ama bu zâhirî bir merkezdir, aslî değildir; o anda hiçbir şey istemez olur, tek istediği odur. Zaten aşkı kemale ermişse, o zaten kalbindedir, dıştaki bir şeyi de istemez. İşte Mecnun-Leyla hikâyesinde bir noktadan sonra "Leyla artık benim içimde" demesi hali budur, bu bir süreçtir. Merkezinde bulduğunda, dıştaki nesneler sende arzu uyandıran bir niteliği kaybederler.

— Arzumuz varsa merkezimizle ilgili bir eksiklik mi vardır?

Evet, bir eksiklik olduğunu gösterir.

— Mecazi anlamda aşk yoksa, ilahi aşk yaşanamaz mı?

Öyle olmak zorunda değil; kişi mecazi aşkı illa yaşaması gerekmez ilahi aşkı yaşamak için, ilahi aşk tek başına da yaşanabilir.

— Yani o zaman mecazi aşk da bir lütuf mu oluyor?

Tabii, mecazi aşk da bir lütuf zaten. Kişi ona düşer, ama öbür türlü de tamamıyla mümkündür.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Maide Suresi: 48) "Biz her biriniz için bir şeriat ve minhâc (yol) tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat verdiği şeylerle sizi denemek istedi. O halde hayırlı işlerde yarışın, hepinizin dönüşü Allah'adır…" - Kalp temizliğine dair bir ayet: "Allah sizden ne şunu ne bunu ister, sizden temiz bir kalp ister" (sure adı belirtilmemiş). - Kıble ile ilgili bir ayet: "…iyilik, doğuya veya batıya yönelmeniz değildir…" (sure adı belirtilmemiş). - İncil'den bir alıntı (sohbette "ayet" olarak anılıyor): "Yol ve hakikat benim… Benden başka, benim kapımdan başka babaya ulaşamazsınız." --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.