Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Kısa Özet

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İçeride neyin döndüğünü fark etmeden, dışarıda ne yaparsak yapalım gerçek bir adım atmış olmayız. - Din, psikolojik düzeyle spiritüel düzeyi ayırt etme bilinci ve yolculuğudur; dini psikolojik düzeye indirgemek hem kendimize hem dine haksızlık etmektir. - Bir olayı yaşamak başka bir şeydir, o olayın üzerinden bir kimlik/hikaye inşa etmek başka bir şeydir; bu sahte kimlikleri kavga ederek değil, usulca ve farkındalıkla bırakmayı öğrenmek gerekir.

İçeride Ne Oluyor? Dışsal Gözlemden İçsel Farkındalığa

Yaşadığımız olayları gözlemlerken çoğunlukla dikkatimiz dışarıya doğru olma eğilimindedir. Daha çok ne oldu? Olan şey doğru mu, yanlış mı? Haklı mı, haksız mı? Ben böyle bir davranışı hak ediyor muyum, etmiyor muyum? Bu doğru mudur, yanlış mıdır, adil midir, değil midir? Dışarının genellikle eksik, yanlış olmaması gereken taraflarına bir odaklanma meydana gelir ve zihin bir taraftan onu düşünsel olarak tanımlarken duygu da diğer taraftan o yaşanan olayın duygusuna odaklı bir şekilde olayı ele alır. Bu, bir şeyi dışsal gözlem üzerinden veya dikkatimizin dışarıya dönük olması üzerinden yorumlamaktır. Dışarıda ne oluyor, kim ne diyor, kim nasıl davranıyor, doğru mu yanlış mı, olmalı mı olmamalı mı gibi bir yaklaşım üzerinden bakmaktır.

Buna dair tabii ki zihnimizde bir kısım kalıplar vardır. Bu zihnimizdeki kalıplara göre de bir şeyi doğru-yanlış, olması gereken-olmaması gereken, yapılması gereken-yapılmaması gereken olarak tanımlama eğilimi gösteririz. Buna dair kalıplarımız üzerinden bir taraftan olaylara yaklaşırken aynı zamanda bunun bizde meydana getirdiği duygunun da içeriğine büyük oranda gömülürüz. Yani insanlarla ilişkilerimiz üzerinden, bize söylenenler üzerinden, bize sergilenen davranışlar üzerinden bizde aynı zamanda bir kısım duygular da oluşur. Ve çoğunlukla biz farkına varmadan, yaşadığımız olaylar üzerinden bir kısım düşünce ve duygular tarafından oluşturulmuş bir kimlik inşa ederiz. Kendimizi bazen haksızlığa uğramış hissederek reaksiyon veririz. Bazen zayıf hissederek kaçınırız. Bazen baskı altına alındığımızı düşünerek geri çekiliriz. Bazen de baskı altına alındığımızı düşünerek saldırıya geçebiliriz.

Şu soruyu bu süreçte sormadan yol almak bizi hayata karşı körleştirir. Bu soru da şudur: İçeride bunu kim, nasıl hissediyor ve içeride oluşan kimlik duygusu, içeride oluşan duygu durumu nedir? İçeride kırılan biri mi oldu? Öfkelenen biri mi oldu? Kendini güçsüz hisseden biri mi oldu? Kendini etkisiz olarak algılayan biri mi oldu? Ne oldu, içeride ne oluyor, içeride ne dönüyor? İçeride neyin döndüğünü görmezseniz, dışarıda dönen hakkında ne yaparsanız yapın herhangi bir adım atmış olmazsınız. İçeride neyin döndüğünü fark etmek durumundasınız. İçeride nasıl bir işlem gerçekleşiyor ve bu işlemin sürecinde ne ortaya çıkıyor? Yani karşıdaki insanın haklı, haksız, dürüst veya dürüst olmayan, küçümseyici veya baskı altına alıcı olmasından ayrı bir şekilde: içeride ne oluyor, ben ne hissettim?

“Ben” diyen içerideki ben, biraz sahte bir bendir ve en azından gözlemlenmesi gereken bir bendir. Mesela diyelim eşiniz, çocuğunuz, arkadaşınız, beraber çalıştığınız iş arkadaşınız size ne diyor ve sizde ne oluşuyor? Sizde oluşanı gözlemlemek ve sizde oluşanı kendiniz olarak algılamamak durumundasınız. Yani içeride oluşan duygu ve düşünceyi o bazen “ben” der. Mesela işte bana böyle diyemez, beni aşağılıyor, beni küçümsüyor der. Tam tersi de olabilir arkadaşlar. Mesela biri beni sözleriyle çok yüceltebilir. Ben de içeride çok kendimi takdire değer, çok işlevsel bir şey yapan, kendimle gurur duyan bir his içinde görebilirim. Burada bunlar arasında bir fark gözetmiyoruz. İçeride ne olursa olsun, kendini onore hissetmiş de olabilir, kendini aşağılanmış da hissetmiş olabilir. Bu ikisinden bağımsız bir yerde durmaya ihtiyacımız var. Önce teorik olarak. Çünkü biz zaten gerçekte aslında bunlardan bağımsız bir yerdeyiz.

Gerçekte bu böyledir. Ne bir kimsenin takdir etmesi herhangi bir değişim meydana getirir sizin gerçek kendinizde, ne de küçümsemesi, aşağılaması sizde herhangi bir öz varlığınız itibarıyla bir değişiklik meydana getirir. Ama bunlardan dolayı değişim hisseden bir tarafımız vardır. Birisinin onore etmesiyle birisinin hakaret etmesi bir mi, değil mi? Zahiri olarak ikisi arasında çok büyük bir fark var. Mesela eski bilgeliklerde insanlar bu konuda belli bir eğitimden sonra bir nevi bir sınav durumu yaşarlardı. Diyelim ki belli bir eğitim alırsın, sonra birileri sana hakaret eder. Sonra başkaları seni çok över, seni yüceltir. Ve orada, o manevi yolculuğu yapıyor olan kişiye sorulur; hani içine bakması öğütlenir. Burada bir fark oluştu mu, veya oluşan şey ne? Oluşan şeyi gözlemleyebiliyor musun? Yoksa “işte bana böyle denildiğinde kendimi çok iyi hissediyorum ama şöyle denildiğinde çok kötü hissediyorum” mu diyorum? Yoksa “bunlar benimle ilgili değil, objektif olarak bakıp analiz edeceğim şeyler varsa alırım” mı diyorum? Ne övgünün benim varlığıma ekstra bir artı katkısı vardır, ne de yargılanmanın, aşağılanmanın, küçümsenmenin, aptal yerine konmanın benim öz varlığımda herhangi bir düşürücü etkisi vardır. Tabii ki bunu demekle siz o etkilenimden kurtulur musunuz? Tabii ki onu demekle kurtulamayacaksınız. Çünkü o bir kalıptır. Önce kendimizi ondan ayırmayı tecrübe etmemiz gerekir. Evet, içeride şöyle şöyle tutumdan hoşlanan, şöyle şöyle tutumdan da rahatsız olan bir şey var.

Bakın burada kastettiğimiz şey, kendini katılaştır, taş gibi ol, hiçbir şeyden etkilenme veya her şeye karşı direnç koy değil. Yoksa o dalgalanmadan ayrı kalabilme kabiliyetine sahip misin, mesele budur.

Nasreddin Hoca ve Eşeği: Benlik (Nefis) Metaforu

Bunu bizim sufi gelenek olsun, kadim bilgelikler olsun, bazen köpek, eşek istiaresiyle anlatırlar. Bunu en çok, zahiri olarak Nasreddin Hoca’da görürüz. Nasreddin Hoca ve eşeği vardır ve bu çok önemlidir. Ama bizde buna dair bir yüzeysellik de vardır; Nasreddin Hoca’yı bir fıkra anlatıcısına dönüştürmüşüzdür. Dolayısıyla almamız gereken şeyi düzgün bir şekilde almayı da unutuyoruz. Aslında Nasreddin Hoca’nın o eşekle kendisi arasındaki farkı anlattığı ve bunu çok güzel örnekler üzerinden fark ettirmeye çalıştığı noktalar var.

Mesela bir soru: “Dünyanın merkezi neresidir?” diye sorarlar. O da der ki: “Eşeğimin arka ayağını bastığı yerdir.” Ne demek bu? Herkesin, tırnak içinde, ego düzeyinde, sahte benlik düzeyinde hayatının merkezi egosudur; hayatının merkezi odur ve arka ayağıdır. Yani aslında daha ilkel, daha otomatik düşünce ve duygularıdır bir anlamda. Ve biz hayatın merkezi gibi görürüz kendimizi. Şu anlamda değil, “her şey benim etrafımda dönüyor” anlamında değil; her şeyi o sahte benliğin gördüğü şekilde görürüz.

Eğer kişisel ilişkilerimizde mutluysak hayat çok güzeldir. Mesela düşünün, çok iyi bir evliliğiniz var, mutlusunuz, çocuklarınız var, her şey çok güzel. Dünya nasıl görünür? Çok güzel görünür. Tam tersini düşünün: birbirinizle anlaşamıyorsunuz, birbirinizi anlamıyorsunuz, çocuklarınız sizi anlamıyor, siz çocukları anlamıyorsunuz, iletişiminiz çok zayıf. Dünya nasıl görünür? Berbat görünür. Neden? Çünkü siz o benliğin penceresinden bakıyorsunuz hayata. İşte “dünyanın merkezi neresidir” diye sorulduğunda Nasreddin Hoca’nın verdiği cevap aslında çok anlamlı bir şeydir. Yoksa dalga geçmek için söylemiyorum. Hatta “nereden biliyorsun?” dendiğinde “ölç bak” der. O da çok anlamlıdır; dikkat et, bir ölç, bir düşün bakalım, öyle mi değil mi diye.

Dolayısıyla biz psikolojik mekanizmayla gerçek kendimiz arasındaki farkı keşfetmeye çalışıyoruz. Ama bu sadece sözler olarak kavrayacağımız bir şey değildir; teorik olarak böyle bir yerden başlıyoruz. Bu, bütün kutsal metinlerde vardır. Ama gelin görün ki dini yaklaşımın ağırlıkta olduğu insanlarda bile bunun teorik olarak ayrımını artık biz görmüyoruz. Hepimiz psikolojik düzeydeyiz ve psikolojik düzeyden başka bir şey olmadığımızı düşünüyoruz. “Bedenim var ve psikolojik mekanizmam var, başka bir şey var mı, varsa da ben bilmiyorum” noktasındayız. Teorik olarak bile bunu büyük oranda unutmuş durumdayız. Ve “insan” diye başladığımız cümleler aslında tamamen psikolojik düzeye indirgenmiş cümlelerdir. İnsan diye yaptığımız bütün tanımlamalar, biraz eşelediğinizde, insanın bedensel ve psikolojik yapısına onu indirgeyerek tanımlayan şeylerdir.

Psikolojik Düzey ile Ruhani (Spiritüel) Düzey Arasındaki Fark

İnsan, psikolojik ve spiritüel düzey arasında en az teorik bir fark koymaya ihtiyacımız var. Teorik farkı koyduğumuzda her şey çözümleniyor mu? Tabii ki çözümlenmiyor. Ama doğru bir yerden başlıyoruz, doğru bir yola girmiş oluyoruz. Aksi takdirde sürekli psikolojik mekanizmanın içine düşüveriyoruz. Yani her şeyin bir hakiki, bir de izafi düzeyi var. Her şey için bu böyledir. Bu evlilik için böyledir, sevgi için böyledir, bir insanın evladına bakışı noktasında böyledir. Mesela evladına hakiki nazarla bakarsan nasıl olur, psikolojik nazarla bakarsan nasıl olur? Evliliğine hakikat nazarıyla bakarsan nasıl olur, psikolojik düzeyden bakarsan nasıl olur? İş hayatına hakikat noktasından bakarsan nasıl olur, psikolojik düzeyle bakarsan nasıl olur?

Kadim öğreti bizlere hayatın bir spiritüel formu, bir spiritüel düzeyi olduğunu, deyim yerindeyse bir de psikolojik düzeyi, bir de biyolojik düzeyi olduğunu söyler. Ben mevcut durumda nereden bakıyorum, nereden gözlemliyorum, nereden algılıyorum? Mesela kutsal kitap der ki, eğer Allah’ı unutursanız -bu çok önemli bir ifadedir- Allah’ı hatırlamayı unutursanız veya Allah’ı hatırlamaktan yüz çevirirseniz çok dar bir hayata mahkûm olursunuz. Şimdi bu ayeti anlamamız için neye ihtiyacımız var? Spiritüel düzeyden hayat nasıldır, psikolojik düzeyden hayat nasıldır? Biz psikolojik düzeyden hayatı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Psikolojik düzeyden hayatın kendinize göre bir yorumu vardır. Psikolojik benlikten baktığınız zaman hayat şöyle şöyle olursa daha anlamlı, böyle olursa anlamsız gibi gelir. Ama bu kim tarafından böyle algılanıyor?

Mesela evlenmişsin, çocuğun olmuş, ne eşten ne çocuktan hayır görmüşsün; tırnak içinde, ego düzeyinde hiçbir hayır görmemişsin. Anlamsız değildir bu; bir benlik tarafından böyle algılanmaz mı? Tabii öyle algılamış ve hemen şöyle düşünürüz: “E tabii ki insan şunu istiyor” deriz ve psikolojik düzeydeki arayışımızı objektif ve olması gereken bir şey gibi görürüz. Mesela şöyle düşünün: Hazreti Nuh’un yerinde olsaydınız, çocuğunuz da sizi onaylamasaydı gemiyi nasıl yürüteceksiniz? Moraliniz nasıl olurdu mesela, hayat nasıl görünürdü, anlamsız mı gelirdi? Veya diyelim ki “millet ne diyecek acaba” değil mi? İçimizde böyle benlikler de vardır. “Koskoca peygamber çocuğuna laf dinletememiş” diye düşünecek benlikler yok mu? Var tabii ki. Çok da makul gözükmüyor mu? Çok makul gözüküyor, çok nesnel şeyler gibi. İnsan öyle düşünmez mi, sen olsan öyle düşünmez misin?

Etrafımızdaki, psikolojik benlikleriyle yaşayan insanları da şahit kılmaya çalışırız, onlardan destek almaya çalışırız. Sence de öyle değil mi? “Bak sence de öyle” - sen de başka bir şey diyemiyorsun, o zaman “ben doğruyum” deriz. O yüzden insanın neyi referans alacağına iyi dikkat etmesi gerekir. Bir kere çevremizdeki insanlar da psikolojik düzeyden bakıyorlar çoğunlukla; dolayısıyla aslında biz birbirimizin bozacısı ve şıracısı olma durumuna da düşmemeliyiz. Yani kime kendimizi onaylatıyoruz, “kendim” dediğim şey ne, ben kime danışıyorum, kime soruyorum, kimin yaklaşımını dikkate alıyorum, o kişi nereden bakıyor, nereden yaklaşıyor? Hepimiz aynı yerden bakıyor olsak ve aynı şeyi görüyor olsak, bu gerçeği gördüğümüz anlamına gelir mi?

Bununla ilgili Allah’ın peygambere çok hatırlatması vardır: insanlar etrafından dağılabilirler, “Sen(in) Allah’ın bana yeter.” Aslında “Allah bana yeter” şu anlamda da alınabilir: benim için Allah’ın benim fıtratıma koyduğu ölçütler önemlidir. Allah ne diyor? Böyle zahiri bir şekilde bunu yorumlamayın. Allah’ın benim fıtratıma koyduğu ölçütler nedir? Mesela Allah benim fıtratıma ölümle ilgili nasıl bir kodlama koymuş, gerçek anlamda ölüm nedir? Bunu anlamak için tabii ki kutsal metinler, tabii ki peygamberin hâli, tavrı çok önemlidir. Mesela peygamber ölüme nasıl bakmış?

“Allah sana yeter” şudur: sen insanlarla aynı istikamette olmadığın için, veya hiç kimse seni anlamadığı için, veya anlattığın hâlde anlamadığı için kendini köklenememiş, onaylanmamış, fark edilmemiş, değerli görülmemiş hissetme; Allah sana yeter. Allah senin fıtratına bu konuda ne koymuş? Bunu düşünmek bile, sadece bu cümleyi düşünmek bile bizi çoğu zaman o kendimizi uyuttuğumuz benlik durumundan çıkarabilir, o benlik durumunun ayırdına vardırabilir. Bakın o benlik durumu bugünden yarına değişen bir şey değil; işte Nasreddin Hoca’nın eşeği değil mi, sürekli Nasreddin Hoca’nın yanında.

Ama hep dikkat ederseniz, Nasreddin Hoca ile eşeği arasında nasıl bir ilişki var? Nasreddin Hoca eşeğiyle beraberdir ama Nasreddin Hoca eşeğine karşı uyanıktır. Onun ne yaptığını, nereden baktığını, ne istediğini biliyor; zaten tersini bilse de eşeğin olabilir, sen eşeğinin suratını doğru yere çeviremeyebilirsin ama eşeğine uymayacaksın. Eğer o sana uymuyorsa, eğer psikolojin senin fıtratına, senin ruhaniyetine uymuyorsa sen ona hiç uymayacaksın. Çünkü o zaten uymak istemez. Ama bakın hiç Nasreddin Hoca’nın eşeğini öldürdüğünü gördünüz mü? Eşeğiyle kavga edip onu yok etmiyor; kendi pozisyonunu tanımlıyor, kendi pozisyonunun ayrımında olduğunu fark ediyor, “bak” dedi gibi.

Din asla psikolojik düzeyde anlaşılamaz. Dini psikolojik düzeye indirgerseniz kendinize de haksızlık etmiş olursunuz, dine de haksızlık etmiş olursunuz. Eğer dini oradan anlatıyorsanız karşınızdaki insana da haksızlık etmiş olursunuz. Din, bedenin de ayırdındadır, psikolojinin de ayırdındadır, ama ruhani düzeyinizin de ayırdındadır. Ve çok açık bir şekilde dikkat edin, Allah insanı yaratırken “ona ruhumdan üfledim” diyerek açık bir ifade kullanıyor. Bu çok net ve açık bir ifadedir. Peki ben bunun farkına varmak için nasıl bir yol takip edeceğim, bu farkı ayırt edebilecek miyim? Bu farkı görmeden, emin olun, asla dini anlayamazsınız; dinin getirdiğini bu şekilde anlayamazsınız.

Hz. İsa, İncil’lerde çok bu noktaya işaret eder ve genellikle tamamen spiritüel düzeyden konuşur. Mesela “hakikat sizi özgür kılacaktır” diyor. Neyden özgür kılacak? Ve birçok insan anlamamıştır: “Nerede hakikat, hakikat gelmedi mi?” İşte o dönemki idarenin baskısı var, hakikat sizi özgür kılacaktır, nerede diyorlar? “Hakikat içinizdedir” diyor. Anlamıyorlar çünkü. Hakikat içinizdedir; kendi öz varlığınızda hakikat vardır. Hakikat dışarıda aranıp bulunacak bir şey değildir, kitaplarda yazılı bir şey de değildir. Kitaplar size hakikati gösteremez; neyin hakikat olmadığını daha çok gösterebilir ve size hakikatle hakikat olmayan şeyin ayrımına dair bazı işaretler verebilir. Kutsal metin her zaman o hakikat düzeyiyle psikolojik düzeye işaret eder.

O yüzden Kur’an’da bazı ayetler insanın psikolojik düzeyini hatırlatmak için, psikolojik düzeyde olanı anlatmak için ifade edilmiştir. Mesela “bırak onları dünya ile tatmin bulsunlar”, “dünya hayatını kendisine yeterli bulanı görmedin mi” der. Şimdi düşün, öyle bir ayetle muhatap olun. İçinizde dünya hayatıyla mutmain olmak isteyen yok mu mesela? İçeride var böyle benlikler. Hatta dünya hayatıyla mutmain olamadığı için de hep bir mahrumiyet hissi duyan yok mu? Veya “dünya hayatıyla mutmain olup ondan sonra ruhsal şeye bakarız, ben şöyle bir dünya hayatının lezzetini, keyfini, zevkini bir yaşayayım, bir mutmain olayım” mı diyorum? Kur’an, mutmain olamazsın der; geçici sükûn bulursun dünyayla ve dünyadaki şeylerle. Ama bakın içimizde olaya sadece buradan bakan birçok benlik hâli vardır.

Mesela şöyle bir teklifte şu an bize bulunsalar: “Bak, hakikati idrak edeceksin ama bir dakika sonra da öleceksin” - düşün, içeride kim bunu kabul eder, kim buna itiraz eder, değil mi? Bütün bunlar aslında bize ne gösteriyor? İnsan farklı katmanların, farklı bilinç düzeylerine sahiptir. Tabii ki benliğin elindeki en güçlü kart, “ben o anda bilinçliyim” der ve o zaman ben bu bilince göre hareket ederim, der. Ve ne yapar? Kendini meşrulaştırır.

Hani Cem Yılmaz’ın çok dillere düşmüş “ruhlar aleminde yaşamıyoruz” sözü var. Aslında bu ne? Tamamen bir şeyi ele ayağa düşüren bir şey değil mi? Ruhlar aleminde yaşamıyor muyuz acaba? Kaçımız böyle bir sözün altında aslında ne kadar büyük bir tuzak yattığını düşünebilir. Ben ilk duyduğumda dedim, müthiş bir üçkağıtçılık, çok mükemmel bir deformasyon ifadesi; sizi tamamen bu gözle baktırabilir, evlilik hayatınıza, ilişkilerinize değil mi? Makul gözüküyor ama çok makul gösteren bir şey var içimizde bunu. Ve bunun aslında birçok sonucu var, farkında olmadan böyle baktığımızda. Dikkat edin, adam bunu aslında söylüyor ama bizim benliklerimiz çok farklı bir şey mi söylüyor, değil mi, çok farklı bir yerden bakmıyor olabilir.

O yüzden din, geçici olanla kalıcı olanı ayırt etme bilincidir. Din, psikolojik düzeyle spiritüel düzeyi ayırt etme yolculuğudur. Bunu gerçekleştirmediğimiz müddetçe biz psikolojik düzeyin içindeyizdir; niyet olarak bunu gerçekleştirmeye çalışıyorsak veya en azından buna dair bir bilincimiz varsa iyidir. Bakın niçin peygamberlere iman hakikati vardır? Aslında bu şudur: sen henüz peygamberin idrak ettiği bir noktada değilsin ve peygamberler hakikati idrak ediyorlar; sen onları referans almalısın, onları ölçüt kabul etmelisin. Onları ölçüt kabul ettiğinde, en azından psikolojik düzeyde olsan bile istikametini, kimliğini koruma imkânın var.

Peygamberler ve Zahiri Kayıplar Karşısında Sarsılmayan Bir Duruş

O yüzden bir peygamberin getirdiği mesaja iman etmek, aslında insanın bedensel ve psikolojik düzeyin ötesinde bir varlığı olduğunu da kabul etmek demektir. Ve bizim aslında onayladığımız şey budur: insan biyopsikolojik bir varlık değildir. Biyopsikolojik bir düzeyi vardır ve bunu kullanmak üzere bu dünyaya gelmiştir. Ne ile kullanacak? Spiritüel bilinciyle kullanacak. Peki insan düşmeyecek mi? Tabii ki düşecek. Ama her zaman bunu hatırlayacak. Bunu hatırlamadığı zaman ister istemez psikolojik düzeyin zemini üzerinden yaşamaya kendini mahkûm eder. Ve tırnak içinde, inanan insanla inanmayan insan arasında çok büyük bir fark yokmuş gibi görünür; zahiri davranışlar dışında çok büyük bir fark yokmuş gibi gözükür.

Mesela benim için ne kadar yaşadığım önemli değildir, önemli olan yaşadığım müddetçe fıtratıma uygun olarak yaşayabilmektir mi diyorum, yoksa “ya uzun ya da dolu dolu yaşamak istiyorum” mu diyorum? Mesela 35-40-50 yaşında bir insan ölünce “çok genç öldü” mü diyorum, yoksa “inşallah iyi yaşamıştır, inşallah doğru yaşamıştır” mı diyorum? Velev ki 30 yaşında vefat etmiş olsun, velev ki 20 yaşında vefat etmiş olsun, inşallah fıtratına göre yaşamıştır. Yoksa “çok genç öldü, daha yaşayacak neler vardı” mı diyorum? O yüzden nereden baktığımızı ayırt etmek durumundayız. Ama en önce, kendine nereden bakıyorsun?

Dediğim gibi benliğin en büyük tuzağı şudur: mevcut durumu senin yegâne ve tek hakiki durumun olarak görmesi. Hâlbuki mevcut durum senin henüz tam olarak açılmadığın bir durumdur; sendeki imkân henüz tam olarak açılmamıştır. Ama egonun tabii ki bir acelesi vardır. Mesela düşünün, hani biri size 5 yıl sonra ereceğinizi garanti etse, kaçınız 5 yıl her şeyi terk edebilir? Bunu illa yapmamız gerekiyor anlamında demiyorum, ama dikkat edin zihnimiz - mesela biri bana dese ki “5 yıl veya 10 yıl sen her şeyi bırakacaksın ama 10 yıl sonucunda söylenen şeyleri yaptığın zaman ereceksin, aydınlanacaksın” - ne kadar insan tercih edebilir böyle bir şeyi? Bakın bütün bu soruların maksadı aslında içimizde bir şeyi fark etmek ve uyandırmak; kendi içimizde bunu uyandırmak durumundayız.

Mesela düşünün, dünyada sahip olduğumu düşündüğüm birçok şey elimden gitse, bu beni ne kadar etkiler? Bir düşünmek lazım. Diyelim ki yerin, yurdun, evin, çocukların hepsinden koptun. Ben hayatımda böyle örnekler görmüşümdür; mesela bütün ailesini kaybetmiş, tek bir çocuk olarak kalmış ve hayatına oradan devam etmiş, hiçbir travması da yok. Olmadan yaşamış, düşünün; imkânsız gibi geliyor değil mi? Ama mümkün olan bir şey. Bakın zihnimiz ne kadar kapalı, ne kadar dar bir yere sıkışmış. O yüzden gerek Hazreti Peygamber, gerek Hazreti Eyüp, gerek Hazreti Yusuf gibi birçok peygamber ve birçok ermiş insan, hayatında bu tür zahiren çok önemli ve büyük kayıplar yaşamıştır. Ama hiçbiri kendini kaybetmemiştir. Dikkat edin, bizler bugün bazı şeyleri kaybetsek neredeyse kendimizi kaybedecek noktanın sınırlarına geliriz. Neden? Çünkü aslında bilincimiz hayatı olduğu gibi objektif olarak görmüyor; yanlış bir yerden bakıyor, yanlış bir yerden okuma yapıyor. Neden? Çünkü kendini o düzeyde algılıyor, kendini o düzeyin içinden yorumluyor. Ve tabii ki öyle bir dünyası oluyor, onun da sınırlı bir dünyası oluyor.

Sahte Kimlikler ve Çocukluk Yaralarından Kurtulmak

Örnek veriyorum: diyorum ki bugünkü anne baba diye bildiğin kişiler senin gerçek anne baban olmasa, seni camide bulmuş olsalar, ne hissedersin? Bunları niye soruyorum? Belki hiçbiriniz üzerinize almıyorsunuz değil mi, belki aranızda bazıları öyle olabilir - kimse üzerine almaz mesela böyle bir şeyi değil mi? Bir üzerinize alın mesela, ne olur? Akşam gittim, annem babam dedi ki “biz seni sokakta bulduk, çöpteydin, akşam eve dönüyorduk, ağlıyordun, alalım dedik” falan. Mesela ne hissedersin? Bir fark oluşur mu sende? Hayata dair bir algı farkı oluşur mu? Çünkü bakın bazen böyle bir şeyi duyan bazı insanlar intihar ediyor mesela değil mi? Böyle bir çocuk vardı, anne babası sonra demiş ki “sen bizim öz çocuğumuz değilsin” falan deyince çocuk gidip intihar etmiş mesela. Niye acaba? Hakikatte neyi değiştirir bu? Benim hakiki anne babam diyeceğim bir varlık var mı acaba, yoksa onlar benim biyolojik bedenimin dünyaya gelmesine Allah’ın vesile kıldığı varlıklar mıdır? Ben anne babamın ürünü müyüm acaba?

Ama bakın bazen zihnimiz ne kadar odaklanır değil mi, hatta kaçmaya çalışır; diyelim ki yaşadığı şeyleri, anne babasıyla yaşadığı şeyleri unutmaya çalışır. Çünkü dikkat edin, o dönemlerde edinilmiş kimliklerimiz vardır ama biz o gömlekleri değiştiremiyoruz değil mi? Bununla ilgili güzel bir metafor vardır: bazı deniz canlıları kabuklarını belli bir zaman sonra bırakırlar. Neden? Çünkü o kabuk artık onlara dar geliyordur ve gider, uygun bir kuytu bir yerde o sert dış kabuğunu çıkarır. Çıkarmazsan ne olur? 50 yaşın içinde 5 yaşında, 10 yaşında bir çocuk olarak kalırsın. Yaşın ilerler ama tırnak içinde çocukluk travman, içimizdeki yaralı çocuk olarak yaşarsın. Sen bile ondan bazen kaçarsın ama o senin içinde icraatına devam eder.

Bunlar kavga edeceğimiz, baskı altına alacağımız benlikler değildir, bırakacağımız benliklerdir. Bilinçli olarak, farkındalıklı olarak; bunlar bir kısım deneyimler sonucu benim zihnimin oluşturduğu benlik algılarıdır. Yaşadığım bir olaya “ben” diyerek tanım getirmişim; herhangi bir olay yaşamışım, ona bakarak “ben” diye bir tanımlama yapmışım. Mesela “ben hiç sevilmeyen biriydim” diye tanımlamışım. Niye? Diyelim ki babamın beni pek sevdiğini hissetmemişimdir; belki baban kendine göre sevmiş de olabilir, o ayrı bir konu, ama ben hissetmemişimdir. Ve ne derim, orada bir benlik üretirim, derim ki “ben çocukluğumda sevilmedim.” Peki şimdi bu kabuğu ne yapacaksın? Ömür boyu devam ettirmek niyetinde misin, bunu taşımak zorunda mısın, bunun yükünü ömrün boyunca kaldırmak zorunda mısın, hep bununla yaşamak zorunda mısın? Bazen bazı insanlar öyle der: “Bununla yaşamak zorunda kalıyorsun, çünkü atsan atılmıyor, satsan satılmıyor bir şey gibi geliyor bize.” Çünkü bakın o zihnimizin tanımladığı bir kalıp aslında. Bir olay yaşamak ayrıdır, o olayın üzerinden kimlik inşa etmek ayrıdır. Bu farkı görmediğimiz zaman o bizim kabuğumuz olmaktan çıkar, cildimiz olur, kalbimiz olur; “ben” deyince orayı hissederiz. Oraya dokunulduğunda büyük bir acı hissederiz veya oraya dokundurmak istemeyiz, kaçmak isteriz.

Mesela “sen çocukluğunda hiç sevilmedin değil mi?” “Evet sevilmedim.” Ne var bunda acaba değil mi? “Hatta dışlandın, hep beni küçümsellerdi” falan. Ama ben kendimi şu an bakıyorum, kendimi sevilmeyen, küçümsenmiş, yok sayılmış biri olarak tanımlamıyorum. Çünkü öyle bir varlık değilim. Niçin Allah size sizi nasıl yarattığını söylüyor? Sahte kimliklerinizden kurtulun diye. Sahte bir kalıp var içeride. Allah niye anlatıyor “ben insanı nasıl yarattım” diye? Sendeki sahte kalıbı fark etme, bunu ayırt etmeyi öğren diye. Allah seni nasıl tanımlıyor, hiç düşündün mü mesela? Allah’ın gözünde ben kimim mesela? Bana “sen sevilmeyen bir çocuktun” mu diyor, yoksa “ey kulum, seni göz bebeğim olarak, ruhumdan üflemiş bir varlık olarak yarattım, bunun farkında mısın” mı diyor? Hangisini diyor bize acaba, bizi nereden tanımlıyor, biz kendimizi nereden tanımlıyoruz, hangisi doğru? Bakın nereden baktığımıza göre bu değişiyor.

Yatay düzlemde hikayemi anlatabilirim: doğduğum günden, kendimi hatırladığım günden itibaren - o nedir? O psikolojik düzeydeki kayıttır ve onun çoğu sahtedir zaten. Şu anlamda bakın sahtedir: ebeveynimin, eşimin, arkadaşımın vesairenin yaptığı şey sahte değil; benim onun üzerinden ürettiğim kendilik sahtedir, değil mi? Ebeveynim sürekli olarak bana yetersiz olduğumu ima etmiş olabilir. Ama bunu açıklıkla söylememiş; dememiş ki “sen yetersizsin, beceriksizsin”, ya “o yapamaz” demiş mesela ve senin yerine hep annen baban bir şeyler yapmış. Sen de kendini sanki böyle yetersiz hissetmiş olabilirsin. Şimdi yaşadığın olay ayrı bir şeydir, o olayın üzerinden senin kendinle ilgili ürettiğin hikaye ayrı bir şeydir. Bunu net olarak ayırt etmek durumundayız.

Mesela bazen annem bana der ki “ya sen üniversite okurken ben sana 5 lira bile veremedim.” Ben bakıyorum, ben o olayı öyle algılamamışım; “hiç kimse beni desteklemiyor” değil, çalışmışım, okumuşum. Benim için de gayet normal gelmiş mesela. Gelmeyebilirdi de; orada işte “herkese anne babası destek oluyor, herkesin anne babası imkân tanıyor, bak benim imkânım yok” diye oradan bir hikaye de üretmiş olabilirdim. Ki bir ara öyle bir hikaye üretecek gibi oldum, sonra bir uyandım, dedim: “İsmail ne yapıyorsun, biraz aklını başına al.” Aklın, gücün, kuvvetin, bedenin yerinde çalış ve oku dedim; gayet tabii olarak çalışıp okudum mesela. Ama bakın her birimizin farklı yönde hikayeleri var; o hikayeler sahte hikayelerdir.

Mesela eğer benim öyle bir hikayem olsaydı - “ben çok mağduriyetler yaşadım, herkes rahatça okula giderken şunu yaparken bunu yaparken ben büyük sıkıntılar yaşadım” - annem her onu anlattığında benim de içimi bir hüzün kaplardı değil mi? Mesela benim öyle bir benliğim olsaydı, annemin anlattığı her olayda benim de bir eksiklik, bir yara kalmış, yani tam orada tamamlanmamış gibi hissedebilirdim. Peki ben onlarla mı yaşayacağım, onların yükünü bir ömür boyu taşımak zorunda mıyım? Ama bakın ayırt etmeyi bile bilmiyoruz ki bunu sorabilelim; “öyle hissetmişiz” tırnak içinde. Öyle hissetmişiz. Şimdi öyle hissettiğimi, geçmişte öyle hissettiğimi ortadan kaldırabilir miyim? Yok, o zaman öyle hissetmişim. Peki ben o hissi bugüne taşımak zorunda mıyım? “Yanımda geliyor, ne yapayım?” Usulca bırakmayı öğren. Usulca, sakin bir şekilde bırakmayı öğren. O senin yine peşinde olmaya çalışacak.

Ashab-ı Kehf’in Köpeği ve Nefis-Ruh İlişkisi

Benim çok hoşuma giden bir ifade vardır, bazı sufi metinlerinde geçer. Ashab-ı Kehf olarak bildiğimiz, işte genç bir topluluk var. Bakın bu da çok önemli bir şey: bir toplum var ve bu toplum, bu ilahi mesaja inanan gençleri dışlıyor, onlara tırnak içinde hayat hakkı tanımıyor. Ve onlar bir mağaraya sığınıyorlar. Mağara nedir? Senin öz varlığındır. Seni hiç kimse anlamayabilir; sen kendi öz varlığında, seni anlayan, tanıyan, bilen yaradanla berabersin.

Orada bir köpekleri vardır; köpek de onlarla birliktedir şehirdeyken. Ve bunlar derler ki “biz, bu toplum dışlıyor ve biz ayrılıyoruz, çünkü onlara hayat hakkı tanımıyorlar, ayrılıyoruz.” Köpek diyor ki “ben gelmem.” Onlar da “ne yapalım sen gelmiyorsan biz de kalmak zorundayız” demiyorlar; “valla sen bilirsin, ister gel ister gelme, gelirsen senin için iyi olur ama gelmezsen sen bilirsin” diyorlar. Köpek önce bir duruyor, onların peşinden gitmiyor. Onlar gidiyorlar, gidiyorlar, gidiyorlar. Bakıyor bunlar gözden kaybolacak, o da koşa koşa onların peşinden gidiyor ve Ashab-ı Kehf’in köpeği oluyor. Ama dikkat edin, mağaranın kapısında Ashab-ı Kehf’in köpeği mağaranın kapısındadır. Bakın onun da bir fonksiyonu var değil mi? Niye köpeği almışlar? Fıtri olan ama ruhsal düzeyimiz olmayan şeyler; yani bizim emrimizde olması adına bize verilmiş beden de buna dahildir, psikolojik mekanizma da dahildir. Duygular, düşünceler bunlara dahildir.

Psikolojik mekanizma, dediğim gibi, ruhumuza tabi olduğu zaman bize hizmet eder; aynı Musa’nın asası gibi. Hatta Bediüzzaman’ın güzel bir ifadesi vardır - şu an tam toparlayabilir miyim bilmiyorum - eğer diyor, “heva ve hevesine uyarsan onlar seni mahvolmaya götürür ama hüdaya uyarsan seni hakka götürür.” Nefis at gibidir; ona binersen ve sen onu sevk ve idare edersen at sana hizmet eder. Ama ata bindiğinde at seni istediği yere götürüyorsa, o zaman sen ata mahkûm olmuş olursun. Bunu mesela Mesnevi’de de görürsünüz, Mesnevi’de bununla ilgili birçok hikaye görürsünüz. Bakın her bir şeyin hakiki olanı ve göreceli olanı vardır. Beden bana hizmet eder, ne zamana kadar? Biyolojik fonksiyonu bitinceye kadar. Ben beden miyim? Değil. Ama beden de kötülük müdür, bedeni beslemeyeyim mi, doyurmayayım mı? Hayır, bedeni besle. Bir atın olduğunda atını beslemiyor musun, atının bir ahırı yok mu, atının bir beslenme süreci yok mu? Peki atı beslediğinde sen ata mı tabi oluyorsun, yoksa at mı sana tabi oluyor? Bütün soru burada yatıyor: sen mi, psikolojik düzey anlamında, nefsine tabisin, yoksa psikolojik düzeydeki benlik, yani nefis mi sana tabi?

Hatta birçok sufide vardır: “Ey nefsim, sana tabi değilim, sen istediğin yere gidebilirsin, ben hüdaya tabi olmayı seçiyorum.” Siz bunu seçtiğinizde nefis de sizin peşinize düşer - işte Ashab-ı Kehf’in köpeğinin o gençlerin peşine düşmesi gibi - o da mecburen, çünkü o sizinle yaşayabiliyor, o sizsiz yaşayamaz ki. Ama önce onun bir serkeşliği vardır; hani eski Amerikan kovboy filmlerinde görmüşsünüzdür, yaşı elli üzeri olanlar daha iyi bilir, o zaman pazar günleri Amerikan kovboy filmi oynardı; orada her zaman böyle terbiye edilmemiş bir at ve bir kovboy vardı, hoşuma giderdi onu izlemek, bana anlamlı gelirdi mesela. Kovboy o vahşi ata biner, bir 5 dakika 10 dakika at onu üzerinden atmaya çalışır. Sonra eğer o atın üzerinde durma becerisini gösterebilir ve düşmezse, at birdenbire sakinleşir ve sahibine, binicisine tabi olur.

Nefsi Terbiye Etmek: Sonuç

Çok güzel anlatır aslında insanın nefsle ruh arasındaki hikayesini; ama dediğim gibi nefis kolay, tırnak içinde, teslim olmaz gibi görünür. Aslında biz onu besliyoruz farkında olmadan. Onu ayırt etme sürecimiz geliştikçe aslında onun doğal olarak bize tabi olacağını fark edebiliriz. Ama onun hikayesini onayladığımızda, onun düşüncelerini kendi düşüncelerimiz gibi zannettiğimizde, onun bakışını doğal ve objektif bakış zannettiğimizde, onun gözünden bakıyoruz. Onun gözünden bakarak ben nasıl insan olabilirim, değil mi?

Hani bir laf vardır, yine Nasreddin Hoca’da mı geçer, Mesnevi’de mi, tam hatırlayamadım; diyor ki: “Eşeğe kırk yasin okutsan da eşek yine eşektir.” O değişmez yani. Sen kendi öz varlığının farkında olacaksın ve onu kendine itaat ettireceksin. Ama kavga ederek değil, savaşarak değil; ondan ayrışarak. “Sana tabi değilim, seni onaylamıyorum.” Bu kadar. Kavga edeceğim bir şey yok ortada, çatışacağım bir şey yok; sadece fark et ve onaylama, fark et ve onaylama. O kadar. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden şu ayetlere mealen atıfta bulunulmuştur: Allah’ı hatırlamaktan yüz çevirenin dar bir hayata mahkûm olacağına dair ayet (sure adı belirtilmemiş); dünya hayatıyla tatmin olanları konu eden ayet (sure adı belirtilmemiş); Allah’ın insana “ruhumdan üfledim” dediği ayet (sure adı belirtilmemiş). Ayrıca İncil’den (Hz. İsa’nın sözü olarak) “hakikat sizi özgür kılacaktır” ifadesine değinilmiştir — bu bir Kur’an ayeti değildir, bilgi amaçlı not düşülmüştür.

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Kendini Kendi Olmayandan Arındırmak

Sohbette, insanın kendini genellikle bedensel-zihinsel alışkanlıkları ve geçmiş duygusal deneyimleri üzerinden tanımladığı, oysa gerçek kendini bulmanın yolunun önce “kendi olmayan” şeyleri (duygular, düşünceler, davranış kalıpları) fark edip onlarla özdeşleşmemekten geçtiği anlatılıyor. Çocuklukta oluşan olumsuz deneyimlerin bedende ve psikolojide iz bıraktığı, duyguların aslında bir “ölçü birimi” olduğu ama bizim onları kimliğe dönüştürdüğümüz; içeride ortaya çıkan her düşünce ve duygunun korkmadan, kaçmadan ama onaylamadan sakince gözlemlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, gerçek tövbenin kişinin o yanlışı yapan benlikten fiilen ayrışması olduğu, özün hiçbir zaman kirlenmediği, sadece üzerindeki örtünün kaldırılması gerektiği fikriyle tamamlanıyor.