Kendini Kendi Olmayandan Arındırmak
Kısa Özet
Sohbette, insanın kendini genellikle bedensel-zihinsel alışkanlıkları ve geçmiş duygusal deneyimleri üzerinden tanımladığı, oysa gerçek kendini bulmanın yolunun önce “kendi olmayan” şeyleri (duygular, düşünceler, davranış kalıpları) fark edip onlarla özdeşleşmemekten geçtiği anlatılıyor. Çocuklukta oluşan olumsuz deneyimlerin bedende ve psikolojide iz bıraktığı, duyguların aslında bir “ölçü birimi” olduğu ama bizim onları kimliğe dönüştürdüğümüz; içeride ortaya çıkan her düşünce ve duygunun korkmadan, kaçmadan ama onaylamadan sakince gözlemlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, gerçek tövbenin kişinin o yanlışı yapan benlikten fiilen ayrışması olduğu, özün hiçbir zaman kirlenmediği, sadece üzerindeki örtünün kaldırılması gerektiği fikriyle tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan gerçek anlamda kendini bilmek için önce kendi olmayan şeylerin farkına varmalıdır; kendini biliyorum demek aslında yolculuğun başlamadığı anlamına gelir. - Onaylamadığınız hiçbir şey size zarar vermez; psikolojik bünyenizde bir düşünce, duygu veya eğilim ortaya çıkabilir ama onu onaylamadıkça o sizi etkilemez. - Tövbe eden benlik, günah işleyen benlik değildir; çünkü o yanlışı yapan “ben” artık orada yoktur, sadece geride bir düşünce-duygu-davranış kalıbının izi kalmıştır.
Kendini Bilmek: Kendi Olmayanı Fark Etmek
Bizim aslında bütün konuşmalarımızda işleniyor. Neden? Çünkü şu anda gerçek anlamda kendimizi bilmiyoruz. Ve bu da gayet doğal bir şeydir. İnsan gerçek anlamda kendini bilmek için öncelikle kendi olmayan şeylerin farkına varmalıdır. Yani kendim diye tanımladığım şeyleri fark edersem o zaman kendim olanı bulmaya dair yol alabilirim. Ama “kendimi biliyorum, kendimi tanıyorum” dediğimde o zaman herhangi bir yolculuk tam olarak başlamayacaktır. Ve biz kendimizi bedensel ve zihinsel alışkanlıklarımız üzerinden tanımlamakla kendimizi tanıdığımız kanaatine varıyoruz.
Bugün bir insana “kendini tanıt” denildiğinde büyük oranda anlattığı şey nedir? Aslında doğumundan bugüne kadar yaşamış olduğu, hatırında kalan, hafızasında olan şeylerdir. Bunların üzerinden kendini tanımlar. Ve bu çok doğal bir şekilde karşılandığı için ve herkes de böyle anlattığı için, hiçbirimiz aslında bir süre sonra bundan şüphe etmeyiz. Kişinin kendini tanımlamasından kastı, kendini bildiği ve bilinçli olduğunu düşündüğü andan itibaren bugüne kadar yaşadıklarıdır. Bugüne kadar yaşayıp hissettikleridir, düşündükleridir. Bir süre sonra ağırlık merkeziniz eğer düşüncelerdeyse düşüncelerinizde çok odaklı bir şekilde kendinizi tanımlarsınız. Duygularınıza daha odaklıysanız duygularınız üzerinden kendinizi tanımlarsınız. İçgüdüsel ve eylemsel tarafınız daha baskınsa bunun üzerinden kendinizi tanımlarsınız.
O yüzden kendilik aslında keşfedilmemiş ülkemizdir bir anlamda. Her insanın kendisi, onun keşfedemediği, göremediği asli dünyasıdır; asli vatanıdır aslında. O yüzden biz kendimize doğru bir yolculuk yapmaya çalışıyoruz, kendimizin keşfine doğru bir yolculuk yapıyoruz. Peki bu yaşadıklarımız, hissettiklerimiz, eylemlerimiz, içgüdüsel hâllerimiz nedir? Bunlar psikolojik düzeydeki ve fiziksel-bedensel düzeydeki deneyimlerdir. Bunları yadsımak, inkâr etmek, yok saymak söz konusu değildir. Ama bunları kendiniz diye algılamanız, hayatınızda kendinize yapacağınız en büyük haksızlık olacaktır.
O yüzden kendini kendi olmayan şeylerden arındıran insan kurtulmuştur. Bu aslında “kendini temizleyen kurtulmuştur, felaha ermiştir” ayetinin bir anlamda meali olarak da alınabilir: kendini kendi olmayan şeylerden arındıran kurtulmuştur. Peki kendini nelerin üzerinden tanımlıyorsun? Bunların üzerinde çalışmaya ihtiyacımız var. Yani kendimizi nelerden temizleyeceğiz? Neler benim temizlemem gereken şeylerdir? Hangi şeyler benim temizlenmesi önerilen ve kendimle özdeşleştirdiğim şeylerdir? Bunları eğer doğru tespit edersek oradan yola çıkarak arınabiliriz.
Beden, Duygular ve Çocukluktan Gelen Kalıplar
Dünyaya geldiğiniz andan itibaren bir bedenle geliyorsunuz. Bu bedenin kendine göre bir niteliği, bir mahiyeti vardır. Bebeklikten, çocukluktan, gençlikten, orta yaştan ve yaşlılıktan geçip biyolojik anlamda ölüme doğru giden bir hikayesi vardır. Bu bedenin hikayesidir. Ama sen bununla özdeşleşiyor musun? Tabii ki zaman zaman özdeşleşiyorsun. İşte “çok güzel değilim, çok yakışıklı değilim” deyip oradan bir hikaye üretebiliyorsun. Veya çok güzel ve yakışıklı olduğunu düşünüp hikaye üretiyorsun. Olumlu veya olumsuz hikaye arasında temelde bir fark yok; bedenin üzerinden bir hikaye üretiyorsun. Anne babanın üzerinden bir hikaye üretiyorsun. O süreçlerde yaşadığın duyguların üzerinden bir hikayen var. Ve o duyguları gözlemleyip bırakamadığın zaman o duygular senin psikolojik varlığına, psikolojik dünyana ve bedenine bile bir nevi yerleşebiliyor.
Hani son zamanlarda çıkan bazı kitaplar var, “beden kayıt tutar” diye. Aslında yaşadığımız olaylar, özellikle duygusal olarak bizi çok etkileyen aşırı korku, değersizlik hissi, yetersizlik hissi, beceriksizlik, suçlanma - bu ve bunun gibi şeyler, psikoloji ile beden arasında güçlü bir bağ olduğu için sizin bedeninize de yansır. Sizin bedensel durumunuzu da etkiler ve onun etkisiyle bedensel olarak bile bazı durumlar karşısında otomatik reaksiyonlar verirsiniz. Ve bu otomatik reaksiyonlar ömrünüz boyunca devam edebilir ve ömrünüz boyunca sizin yükünüz hâline gelebilir. Dolayısıyla o yük sanki doğal bir yükmüş gibi, doğal bir yapınızmış gibi algılanabilir.
O yüzden insanın hatırlayabildiği veya hatırlayamadığı ilk çocukluk süreçlerine dair hatıraları bu anlamda da önemlidir. Çoğu insan 7-8 yaşlarında veya 14-15 yaşlarında bir kısım dramatik değişiklikler yaşayabilir. Mesela benim de kendi hayatımda bir gözlem yaptığımda çocukluğumda ve gençliğimde bir kısım değişiklikler olduğunu hatırlıyorum. Çok daha kendimi ifade eden bir durumdayken anlaşılmadığımı düşündüğüm için ve yargılandığımı düşündüğüm için “bundan sonra kimseyle hiçbir şeyi paylaşmayacağım” falan gibi hikayeler ürettiğimi, kendimi gözlemlediğim süreç içinde görmüşümdür.
Aslında bunun gibi birçok hikayeyi üretmeye başlıyoruz çocukluğumuzdan itibaren. Özellikle yaşadığımız bir kısım bize olumsuz görünen ve olumsuz duygularla birlikte yaşadığımız olayları referans alarak bir süre sonra doğal psikolojik tutumumuzu kaybeder hâle geliyoruz. Neden? Çünkü kendimizle ilgili, hayatla ilgili, insanlarla ilgili özellikle bir kısım olumsuz deneyimlerimiz bize olumsuz bir kısım yargılar olarak dönebiliyor. Ve biz bir süre sonra bunları doğalmış gibi yaşarız; “kendimi bildim bileli böyleyim” deriz. Böyle bir kalıp vardır. Dolayısıyla bunlar aslında doğal olmadığı hâlde bizim psikolojik zeminimizde küçük yaşlardan itibaren doğal tutumlarmış gibi yaşanabilir.
Ve bunlar duygularla da kodlandıkları için biz geçmişe dair hatıralarımızı o duygusal kodlarla birlikte hatırlarız. 20 yıl önce, 10 yıl önce, 30-40 yıl önce yaşadığımız bir olayı hatırladığımızda bir bakarız ki onunla birlikte bir duygu da gelmiş. Bizde bazı böyle 50-60-70 yaşında insanlar vardır; bir şeyi hatırlar, bir anda gözleri yaşarır, bir anda duygusal bir moda girer. Neden? Aslında sen o olayı ne zaman yaşamışsın? Kırk sene önce, belki elli sene önce, altı yaşında yaşadığın bir olayı altmış yaşında hatırlıyorsun ve aynı o duyguyu tekrar hissediyorsun. Neden? Çünkü o olay o duyguyla birlikte kodlanmış ve sen o duyguyu bırakmamışsın. Veya öyle hissediyorsun. Neden? Çünkü biz duyguyu kendimiz olarak algılıyoruz.
Duygu Bir Ölçü Birimidir, Kimlik Değildir
Bir termometre düşünün; termometre havanın sıcaklığını ölçen bir şeydir. Aslında duygular da, duygu merkezimizde yaşadığımız olayların hoş olup olmadığını veya sevinebilir olup olmadığını hissettiren bir ölçü birimi gibidir. Yani sana bir şeyin hoş olup olmadığına, fıtrat açısından kabul edilebilir olup olmadığına dair aslında bir mesaj verir. Mesela bir bebeğe gülümsediğinizde normal şartlarda o da pozitif bir karşılık verir. Ama bir çocuğa tamamen duyarsız davranırsanız, çocuk o anda şaşırabilir, ağlayabilir. Bu ne demektir? Karşıdaki insanın tutumu fıtri değil, doğal değil; orada bir anormallik var. Aslında bunu anlamak için duygu merkezimiz işliyor.
Ama duygu merkezimizi biz böyle mi anlamlandırıyoruz? Hayır. Neyle anlamlandırıyoruz veya nasıl tanımlıyoruz bu durumları? Kendimiz diye tanımlıyoruz. Mesela bir insan bizi suçluyor, ben de o anda kendimi sanki eksikmiş gibi hissediyorum. Çünkü karşımdaki suçladığında bir eksikliğe veya bir yanlışlığa dair vurgu yapıyor - “nasıl böyle yaptın, niye böyle yaptın, böyle yapılır mı” dedi. Ben de bunu benim eksikliğim veya yanlışım olarak tanımladım. Onun üzerinden ne hissettim? Tabii mizaca göre bu değişir; kimi öfke hisseder, kimisi utanç hisseder, kimisi kendini yetersiz hisseder gibi bir kısım farklı duygu durumları yaşarız. Ve bir süre sonra “artık ben böyle şeylerden utanç hissediyorum, çok utanıyorum” deriz. Mesela bilmemek artık bana utanç veriyor, bilmediğimde rezil olacakmışım hissi ortaya çıkıyor. Neden? Çünkü muhatabımın tutumu duygu merkezim tarafından o şekilde hissediliyor.
Sadece o hissi duymakla kalmıyoruz; o his siz oluyorsunuz. “Ben kimim? Ben utanç duyan biriyim, ben kendimi böyle bir durumda değersiz hisseden biriyim” şeklinde yaşadığımız olayları bir kendilik algısına dönüştürüyoruz. Yani içeride duyguları kendiliğe dönüştüren bir mekanizma var aslında. Duygular herhangi bir şeyle ilgili objektif bir yorum, bir değerlendirme yapma aracıyken - mesela diyelim ki bu insanın yaptığı şey doğru değil, içimde bir hoşnutsuzluk duygusu hissettim, birinin sözünden veya davranışından dolayı hoşnutsuzluk duygusu hissettim - bu nedir? Bu, karşıdaki insanın yaptığı yanlışla ilgili bir ölçü birimidir değil mi? Bu hoş bir şey değil. Ama içeride duygu merkezi bu kadarla kalıyor mu? Kalmıyor. “Çok mutsuz oldum, çok kötü hissettim, hatta onun adına utandım, kendi adıma utandım” diye oradan bir duygu merkezinde arda arda domino taşı gibi bir duygu bir başka duyguyu tetikliyor. Mesela utanç hissi kaçınma hissini tetikleyebilir, bazen öfkeyi tetikleyebilir. Utanç hissetmişken o utanç hissini doğru anlamlandıramazsın, onu da taşıyamazsın.
Yani onu doğal bir şekilde analiz edip çözümleyip, buradaki utanç duygusunun nedeni nedir diye bakmak gerekir. Aslında utanma duygusu güzel bir duygudur; bir şeyin objektif olarak senin fıtratına uymadığını anlatır. O yüzden peygambere atfedilen bir söz vardır: “Utanmıyorsan ne istersen yap” diyor. Utanmak nedir? Bir şeyin senin doğana uygun olmadığını fark etmendir. Hani bazen deriz ya “böyle kendimden utandım” - bu nedir aslında? Kendinden utanma; o söylediğin sözün veya tavrın gerçek kendine yakışmadığını hatırla. Bu kadar. “Bu sözüm, bu tavrım, bu tutumum gerçek kendime yakışmıyor.” Utanma hissi duymamın nedeni de bu; bu bana bunu anlatıyor. Bu çok güzel bir farkındalıktır değil mi insan için?
Ama o yanlış davranışı, tutumu, sözü kendinize mal edip “ben buyum, ben bu kötü davranışı sergileyenim” dediğinizde kendinizi o yanlış söz, tutum veya davranışla özdeşleştirmiş olursunuz. O yüzden Kur’an’da hiç unutmamamız gereken güzel bir ayet vardır: “Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin” der. Yani bu nedir aslında? Hem orada kişinin kendine karşı bir haksızlığı var, bir zulmü var ama Allah bununla birlikte o insana “kulum” diye hitap ediyor. Neden? Çünkü sen aslında fıtrat üzere yaratılmış bir varlıksın ve o fıtrata tekrar dönebilirsin, o fıtratın kodlarını hatırlayabilirsin.
O yüzden yapılan bir yanlışı, bir yanlış sözü, tutumu görmezden gelmek de hatadır. Onu kendinizle özdeş kılmak da hatadır. Öyleyse ne yapacaksın? Hem onunla özdeş olma hem de onu hiç görmezden gelme. Peki yapılması gereken nedir? Önce onu fark edip kabullenmen gerekir. Bakın ilk adım budur: içeride olanı, psikolojik mekanizmanda olanı önce bir fark et ve kabul et. Ne demek kabul etmek? Kabul etmekten kastımız “ben böyleyim kardeşim, ben de kötüyüm, kardeşim kendimi kabul ediyorum” değil. Bunu kastetmiyoruz.
Fark Et, Kabul Et, Onaylama: Psikolojik Mekanizmayı Gözlemlemek
Psikolojik mekanizmanda böyle bir düşünce, duygu ve davranış kalıbının ortaya çıkabileceğini ve çıktığını, çıkmışsa çıktığını kabul et. Onu gör. Ondan korkmana, ondan kaçmana, onu görmezden gelmene, onu örtüp kapatmana gerek yok. Atıyorum, şu anda içimde “ya bu insanlardan nefret ediyorum” diyen bir düşünce veya duygu benim içimden geçebilir. Bu çok aşırı otomatik bir şey de olabilir, kendine göre bir bağlamı da olabilir, hiçbir bağlamı da olmayabilir. Sakin ol. Bundan dolayı “benim için çok mu bozuk, ben ne biçim bir insanım” falan demene gerek yok. Önce bir gör; ne ortaya çıktı, bunun bir bağlamı var mı? Bir bağlamı varsa da “insanlar beni yeterince anlamıyorlar, beni darlıyorlar” veya “şu oldu, bu oldu” veya “çocukluğunda şöyle bir şey oldu” veya “geçen hafta sürecinde olumsuz şeyler yaşadım, böyle insanlardan bir nefret geldi” - muhtemelen onun etkisiyle olmuş olabilir. Bir sakin ol, bir izle yani. İçeride ne oluyor? Korkmana gerek yok.
İçeride en aykırı düşünce, en aykırı duygu ortaya çıkabilir; bundan hiç kaçma, sakin ol, korkacağın bir şey yok. Sadece gözlemle; “gözlemlersem o büyür, beni içine alır” diye korkmana gerek yok. İşte kâfir olmaktan da korkma; bazı insanlar da “şöyle dersem, böyle içimden geçerse kâfir mi olurum, inancım zayıf mı” diye düşünür. Hepimizin zayıfı yani. Zaten sen “inancım zayıf mı, güçlü mü” diye uğraşma, bununla ilgilenme, o kadar. İnancının gelişimi noktasında gayret et; yoksa inancına puan vermeye çalışma. Puan versen ne olur, vermesen ne olur? Bu manasız bir şey. İçinde olanı gözlemle.
Bakın ayette der ki: “Kendisine fücuru ve takvayı ilham ettiğimiz nefse and olsun” der. Aslında bu nedir? Bu şuna işaret eder: sen kendi iç psikolojik dünyanda sakin ve doğal bir şekilde gözlem yaparsan - korkmadan, kaygılanmadan, kendini ne suçlayarak ne temize çıkararak, daha sakin bir yerde durarak - “içimde ne kadar fesatmış, neler neler var” diye kaygılanıp kaçmana da gerek yok, bunları sahiplenip “ben zaten berbat biriyim, benden adam olmaz” demene de gerek yok, “yok yok bende öyle bir şey yok, çok şükür ben çok temiz biriyim” falan demene de gerek yok - daha sakin bir yerde durabilirsin. Eğer daha sakin bir yerde durabilirsen, o zaman Allah sana içeride ortaya çıkan bir şeyin fücur mu takva mı olduğunu ayırt etme kabiliyeti verir. Bunu doğal bir şekilde ayırt etmeyi öğrenirsin. Ve ayırt etmeyi öğrendiğinde zaten olumsuz şeyin senin üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını da fark edersin.
Ama korkarsan, kaçınırsan, o sanki sürekli seni kovalayan bir şeye dönüşür. Çünkü sürekli kaçtığın bir şey. Mesela bir düşünceden kaçarsın; diyelim ki çocuğunun öleceğiyle ilgili bir düşünce, böyle aklına gelince “tövbe tövbe” falan dersin. Demene gerek yok. Bir sakin ol, rahat ol yani. Aklına gelebilir; veya herhangi bir insanla ilgili olumsuz bir düşünce, veya kendinle ilgili “acaba imansız mıyım, acaba kötü bir insan mıyım” veya arkadaşlıkla ilgili korkular. Sakin ol. Bir şeyden aşırı korkarsan o sürekli peşine düşer, sürekli rüyanda görme ihtimalin bile olabilir. Bazı insanlar sürekli rüyalarında korktukları şeyi görürler; ve rüyanda görüyorsan bir de başına gelecek gibi bir ön yargın varsa artık rüyalar seni yormaya başlar. Hâlbuki aslında niye rüyanda o kadar görüyorsun korktuğun şeyi? Çünkü çok korkuyorsun. Psikolojik düzeyde zihin korktuğu şeyi rüyasında görebilir. Bazen çok arzu ettiğin şeyi de görebilirsiniz. Ama bir şeyden korkmayı ve arzu etmeyi bıraktığınızda rüyalarınız doğallaşır; korku ve arzudan bağımsız bir şekilde de rüyalar görmeye başlarsınız.
Ama şuna da tabii ki dikkat edin: içeride bir benlik de “arzu ve korku olmadığında hayat da çok tatsız tuzsuz oluyor” diye sizi manipüle edebilir. “Böyle kof bir hayat yaşamaktansa heyecanlı bir hayatım olsun, iniş çıkışlar olsun, korkayım, seveyim, nefret edeyim, arzu edeyim, tutku duyayım” diye sizi manipüle eden benlikler de vardır. Diyelim ki size bir an çocukluğunuzda biraz monoton gelmiştir, o monotonluktan korkmuşsunuzdur, çünkü monotonluk sizin canınızı sıkmıştır, bir sıkıntı hissi vermiştir; “ben hiçbir zaman monoton bir hayatı sevmiyorum” diye egonuz kendi kendine bir kalıp oluşturmuştur ve ömrünüz boyunca o kalıp üzerinden yaşarsınız. İstikrarlı bir hayatınız vardır ama farkına varmadan o benlik o hayatınızı dinamitleyebilir, neden yaptığınızı da bilmezsiniz.
Dolayısıyla çocukluğumuzdan itibaren hangi kalıplar tarafından adım adım yönetildiğimizi fark etmeye ihtiyacımız var. Ne tür ön yargılar üzerinden hayatı yaşadığınızı, kendi kendinize hangi hikayeleri anlattığınızı, veya içeride hangi hikayenin sizi bir şeye dair korkuttuğunu veya aşırı bir arzu oluşturduğunu görmeniz gerekir. Ama bunu görmeniz için kendinizle ilgili hiçbir hikayeye tutunmamanız gerekir; çünkü tutunduğunuz hikayeler kendine göre temizlik yapacaktır. Bazı benlikler sizin iç dünyanızda idealize bir kendilik algısı oluşturmuştur ve o idealize kendilik, içeride kendisine aykırı olan şeyleri temizlemeye çalışır - “ben asla böyle değilim” der.
O yüzden şuna dikkat edin: kim size ne söylediğinde sizde büyük bir reaksiyon oluşturuyor? Mesela diyelim ki çok iyi anne baba olduğunuza inanıyorsunuz, sorumluluklarla duyarlı, elinden gelen şeyleri yapan, fedakâr, çaba gösteren bir anne baba olduğunuzu düşünün; birisi size “siz o kadar da iyi bir ebeveynlik yapamamışsınız” dediğinde, içeride bir yere dokunuyor mu, bir alınma, bir kızgınlık, bir rahatsızlık, bir savunmaya geçme arzusu oluşuyor mu? Yoksa karşıyı sakince dinleyebiliyor musunuz? Ben bazen izleyicilerin bu durumlar karşısındaki etkilenmelerini anlattığımda, bazı ebeveynlerden “yani çocuklar da az değil” falan diye hemen bir tepki gelir. Neden? Çünkü içeride bir şey diyor ki “ben de haklıyım.” Burada konu zaten anne-baba-çocuk da değil, ben sadece bir örnek olsun diye bunu söyledim.
Veya bir insan size “sen biraz bencilsin” diyor mesela; hâlbuki içeride bir benlik “ben asla bencil değilim” diyordur ve bencil olmamak için de çaba gösteriyordur kendince. Şimdi birisi size “sen biraz bencilsin” dediğinde o benlik bunu objektif bir yerden algılayabilir mi, objektif bir yerden bakabilir mi? Çok zor bir şey ve büyük oranda da bakamaz. Ya alınır, gücenir, “bu beni anlamıyor, boşa konuşuyorum” der. Ya öfkelenir, ya küser, ya kaçıngan davranır, ya kendini suçlu hisseder. Bir de içeride bir suçlayan bir benlik de varsa bir yerlerde orayı tetikleyebilir. Bu sefer orayı tetiklediği için ayrı bir hikaye ortaya çıkabilir.
Mesela “ben çok iyi bir anne babayım” deyip de bazı şeyler konuştuğumda “bak sen farkına varmadan çocuğuna şöyle bir mesaj vermişsin aslında” - diyelim ki sen çocuğunu iyi niyetle zorlamışsın veya iyi niyetle teşvik etmişsin, ama çocuğun bundan “ebeveynim beni beğenmiyor, beni sevmiyor, beni asla onaylamıyor, beni dışlıyor” diye bir mesaj çıkarmış olabilir, veya kendini yetersiz hissetmiş olabilir - “ben niye anne babamın istediği gibi, yapabildiği gibi yapamıyorum” diye tırnak içinde bir özgüvensizlik geliştirmiş olabilir. Ben böyle birkaç ebeveyni de hani istemeden ağlatmışımdır mesela. Bu sefer öbür tarafa dokunmuş oluyorum: önce bir kendini savunuyor, “ben çok iyi anne babalık yaptım” diyor; sonra “bak böyle sen istemeden de zarar vermiş olabilirsin veya çocuğunda böyle bir sonuç oluşmuş olabilir” deyince oradan da bu sefer kendini suçlayan bir ebeveyn çıkıyor. Ben diyorum ki, bak oraya da dokunma, buraya da dokunma; “çok iyi bir ebeveynim” de deme, “çok kötü bir ebeveynim” de deme; olanı gör, olanı sadece gör.
Yani ne oldu o zaman, veya bu zaman sende, çocuğuna karşı kim nasıl davranıyor, hangi niyetle böyle davranıyor, ne yapmaya çalışıyor - bunu sadece gör; yargılamadan gör, suçlamadan gör. Suçlu bir benlik de ortaya çıkarsa onu da gör, ondan da kaçma ve onun tuzağına da düşme. Bakın insan psikolojisi neden çok değişkendir? Çünkü içeride birçok “ben” diye size kendini dayatan, farkına varmadan size dayatan, “ben” diyen birçok duygu, düşünce ve davranış kalıbı vardır. Hepsine “ben” dersiniz. Hâlbuki bunlar düşünce, duygu ve davranış örüntüleridir, bu kadar. Ben değil. Hiçbirine “ben” deme, hiçbiri sen değilsin, hiçbirini kendin olarak tanımlama; o, hayat süreci içinde sergilediğin bir duygu, bir davranış veya düşünce tarzıdır.
Bunlara karşı sakin kalabilirsen, bir süre sonra o sakin bakabilen taraf senin kendi özünle temas eder ve sen şu an yaşadığın bir şeye daha objektif bakmayı öğrenirsin. Eşinden, çocuğundan, arkadaşından bir beklentin varsa onu daha özgürce görürsün. Bir öfken varsa - kendine bir öfken olabilir, insanlara bir öfken olabilir - kendinle ilgili bir sahte hikayen olabilir. “Bundan sonra hiç hata yapmayacağım, hiç kimse bana ‘sen hata yaptın’ dememeli” gibi bir hikaye kurabilirsin; geride böyle bir hikaye dolaşıyor olabilir. Ve bu hikaye ömrün boyunca seni bir kıskaca almış olabilir: “Asla hata yapmamalısın, ne kendine ne de kimseye karşı yanlış yapmamalısın” dediği için aşırı gergin duran, aşırı sorumluluk hissiyle hayatını bir kontrol mekanizmasıymış gibi yaşayan bir noktaya getirmiş olabilirsin. Bunu keşfetmek için neye ihtiyacın var? Önce sakin olmaya ihtiyacın var. Yoksa “bu kadar kontrolcü olmamalıyım” demekle çözemezsin, çünkü içeride diyor ki “ama kontrol etmek lazım.” Özgürce bakamazsın ki. Kendi içine özgürce bakacak bir alan inşa etmen gerekir.
Mesela yarından itibaren tanıdığın her insanın sana “senden nefret ediyorum, keşke seni tanımasaydım” dediğini düşünün. Bu böyle bir söze özgür bir yerden, bağımsız bir yerden bakın - umursamaz değil, kayıtsız değil, özgür bir yerden - insanların benimle ilgili, en yakın arkadaşınızın, eşinizin, nişanlınızın, konuştuğunuz insanların kim olursa olsun böyle dediğini farz edin. Buna daha özgür bir yerden bakabilir miyim? Yani karşımdaki insanda ne oluyor, benim psikolojik dünyamda ne oluyor? Özgür bir yerden bakmak, karşıdakini suçlamadan, kendinizi kötü hissetmeden bakın. Birçok noktada ne oluyor? Mesela diyoruz ki “kendimi kötü hissediyorum”; peki kendini kötü hissetmeme imkânın hiç yok mu acaba? Yoksa kendini bildim bileli “şöyle olunca iyi hissediyorum, böyle olunca kötü hissediyorum” diyen bir hikayeye mi kendini teslim etmişsin? Ve bu hikayeden hiçbir zaman özgürleşmek gibi bir seçeneğin yok diye mi düşünmüşsün? Acaba hiçbir seçeneğin yok mu?
Ben bundan otuz küsur sene önce hatırlıyorum; böyle tanıdığım birisi şöyle demişti: “Farz et ki İsmail eve gittin, evde işte annen kapıyı açtı ve sana dedi ki ‘oğlum sana bir şey söyleyeceğim, bugüne kadar çok cefanı çektim, artık istemiyorum, bundan sonra gelmesen memnun olurum’ dese ne hissedersin, ne düşünürsün, ne yaparsın?” diye bir soru sormuştu. Ve bu güzel bir soruydu; bu umursamazlık değil aslında. Aslında bu neyin sorusuydu? Yani böyle bir duruma, karşındakinin psikolojisine objektif bakabilecek, kendinde şu an mevcut olan psikolojik duruma objektif bakabilecek bir yerden bu durumu algılayabilir misin, değil mi? Aslında bu ne kadar doğal bir şey, ne kadar özgürleştirici bir şeydir. Ve bu aslında bizim imkânımız olan bir şey. Çünkü ben bunu dediğimde muhtemelen zihinlerinizde şu cümle veya şu hissiyat geçecektir: “Ama bu çok zor, hatta böyle bir şey mümkün mü, hiç de yapamam gibi geliyor, en azından şu an bunu düşünemem” gibi bir sürü hikaye dönebilir arkadaşlar. Onları da görün, çünkü onlar en büyük engelleyiciler olabilirler. Hâlbuki diyelim ki annenin kafası bozulmuş olabilir, başka bir şey de olmuş olabilir; sana “yeter artık” deyip artık seni tanımak istemiyorum veya hayatımı yaşamak istiyorum falan diyebilir değil mi mesela? Kendince öyle bir dünyası olabilir.
Fıtrat, Korku ve Şeytanın İzini Takip Etmek
Bir oraya bak, ama oraya yargısız bir şekilde bak; sadece orada ne işliyor, ona bak. Aynı zamanda da kendi psikolojik atmosferine bak. Orada neler dönüyor? Diyelim ki ebeveynin için yaptığın şeyler mi dönüyor? Veya kendini suçlu hisseden bir benlik mi dönüyor? Veya “ben bunu hak edecek ne yaptım” mı dönüyor? Veya yalnızlık hissi mi oluşuyor, “şimdi ben ne yapacağım” mı dönüyor? Bunları fark etmek ve bunlardan ayrışabilmek. Ama fark et, gözlemle, onların oluştuğunu da kabul et. Onları onaylaman gerekmiyor; oluştuğunu kabul et. “Bak böyle şeyler var, şu anda mevcut psikolojik mekanizmamda şöyle şöyle şeyler var” de.
Çünkü arkadaşlar, nefsini arındıran kurtulmuştur. Bunu yaşamanız için neye ihtiyacınız var? Nefiste ne var ve nelerden arınmam gerekir? Bunu keşfetmeye önce ihtiyacınız var; ne var içeride? Ama içeride ne varı gözlemlemeniz için neye ihtiyacınız var? Korkularınızı görmeye ihtiyacınız var. Mesela ömrün boyunca doğru davrandın diyelim, ömrün boyunca hep doğru konuştun; içeride bir yalancının ortaya çıkmasından korkar mısın? Çıkarsa ne yaparsın mesela? Şöyle diyebilir misin: “Ne kadar ilginç, hiç böyle bir benlik olduğunu hiç hatırlamıyorum ama ne kadar böyle bir şey varmış.” Sakince bunu gözlemleyebilir misin? Çünkü bakın, onaylamadığınız hiçbir şey size zarar vermez; psikolojik bünyenizde olabilir ama onaylamadığınız hiçbir şey size zarar vermez. Bunu unutmayın.
Kur’an’da bir ayette geçer: “Şeytanın adımlarını izlemeyin.” Şeytanın insan üzerinde bir gücü yoktur, insanı zorla çekip bir yere götüremez. Ama ayetin ifadesinden yola çıkarak söyleyecek olursak o size bir iz bırakır ve o izi takip etmenizi ister. Mesela bir düşünce, bir duyguyla gelebilir: “insanlara haddini bildireceksin” diye bir şeyle gelir; siz de onu takip etmeye başlarsınız - “evet, insanlara haddini bildireceğim, insanlara iyilik yaramıyor, bu insanlara çok değer verdim, bu yüzden bu hâle geldim, acırsan acınırsın” diye bir gitmişsiniz, artık yolunuz nereye varırsa. Bu nedir işte? Şeytanın adımlarını takip etmektir. Yani bir düşünce, bir duygu, herhangi bir şey birden zihninize doğuverir; siz de onu alıp işlersiniz. İşleyen kim? Ben. İşlememe özgürlüğüne sahip miyim? Evet, işlememe özgürlüğüne de sahibim. Ama önce neyi keşfetmem lazım? Zihnimde ortaya çıkan, psikolojimde ortaya çıkan bir düşünce, duygu veya davranış eğilimini önce bir gözlemlemem lazım, önce bir görmem lazım.
Bak, eskilerin güzel bir sözü vardır değil mi, derler ki ona adını koy - mesela niye öyle demişler acaba? Çünkü içeride ortaya çıkan şeyi görmen gerekir, doğru tanımlaman gerekir. O neyin izidir? Şeytanın izi olabilir, nefisten gelen bir iz olabilir; onu görmen gerekir, onu fark etmen gerekir. O sana çok sağdan da yaklaşabilir, seni haklıyken haksız hâle de getirebilir; hakkını savunurken bir bakarsın karşındakine haksızlık yapmaya başlamışsın ama o içerideki benlik “bu her şeyi hak ediyor” diyor. Hiç aklına bile gelmiyor: kim her şeyi hak ediyor olabilir? Her şeyi hak etmek - şeytan bile her şeyi hak etmiyor. Ama sen ne yapıyorsun? Kendi dünyanda birine o kadar öfkelisin, o kadar kızgınsın, o kadar kendini kötü hissetmişsin ki karşındaki bir insana veya bir topluluğa “her şeyi hak ediyor” diyorsun. Mesela öyle bir benlikle hareket edersen büyük ihtimalle haksızlık yapacaksın değil mi?
Peygamberi Örnek Almak: Öfke ve Adalet
Mesela işte Hazreti Üsame böyle bir savaş moduna girmiş ki, “karşıdakini kesinlikle öldüreceksin, bunlar düşman ve bunlar ölümü hak ediyor” diye savaşa girmiş; savaş sırasında adamın biri eman diliyor, hatta “lâ ilâhe illallah” dediğine dair rivayetler de vardır - ki inanmasına da gerek yok, eman dilemesi senin savaşı bırakman için yeter. Ama Üsame orada duramıyor, daha doğrusu içindeki ego duramıyor ve adamı öldürüyor. Ve peygamber o kadar net ve kesin bir tavır koyuyor ki Üsame pişmanlığına dair çok güçlü bir ifadeyle o durumu anlatıyor. Peki orada bu davranışa kişiyi götüren nedir? Aşırı öfkeli, agresif bir benlikle savaşıyorsun.
Hazreti Ali gibi savaşacaksan öyle savaşman gerekir. Hz. Ali deyince “o peygamber” diyecek şansımız yok; peygamber değildi, Hz. Ali’ydi, bir insandı. “Ya onlar çok büyük insanlar, biz ne yapalım, biz küçüğüz” deyip egolarımıza mı hizmet edelim? Bu gibi tuzak benliklere de kapılmamak gerekir arkadaşlar. Biz burada hiçbir zaman “hepimizin vahiy alması lazım” demiyoruz değil mi? Peygambere tabi olmamız gerekir; peygamberde sizin için örnekler vardır. Peygamber bizim için bir örnektir; biz onun hâlini, tavrını, tutumunu örnek almakla sorumlu kılınmışız. Sadece sorumlu kılınmamışız, böyle bir hediye ile ödüllendirilmişiz; yani bize deniyor ki “siz peygamberin tutum ve davranışına namzetsiniz, bunun adayısınız.” Bu aslında bir yük değil, bu bir sorumluluk değil aslında; bu bir ikram, bu bir hediye, bu bir müjde. Bu ne demek? Yani sen de onunla aynı hamurdan yaratılmışsın; o zaman onu örnek almalısın. Neden? Çünkü peygamberin insanlar için temel fonksiyonu budur: sana senin içindeki hakikati, senin içindeki imkânı hatırlatması.
Ama biz şu an nereden bakıyoruz? Biz diyoruz ya “peygambere inanıyoruz.” Peygambere inanmak nedir? Onun görebildiği gibi görmektir. Hayatı, dünyayı, ilişkilerini, o insanlara nasıl yaklaşırdı? O insanlarla ilişkilerinde nasıldı? Çocuklarla, kadınlarla, eşiyle, arkadaşıyla, dostuyla, düşmanıyla, hatta düşmanıyla ilişkisi nasıldı? Senin düşman olarak gördüğün veya sana düşmanlık edenle ilişkin nasıl? Peygambere düşmanlık eden kişinin durumuna bir bak, ve sonra da bak Peygamber’in onunla ilişkisi nasıldı? Mesela Hz. Hamza’yı öldürmesi için para veren ve onu öldükten sonra gayri insani bir muameleye tabi tutan kadın geliyor ve pişman olduğunu, tövbe ettiğini söylüyor. Bir bak bakalım peygamberin ona karşı tutumu nasıl. Senin önüne böyle bir şey gelse sen nasıl davranırsın? Sen böyle davranmıyorsan, sana böyle davrandırmayan şey nedir, ne sana böyle davranmayı engelliyor? Bu durumda senin içinde hangi düşünce veya duygu veya davranış tarzı ortaya çıkıyor, bu nereden geliyor? Çünkü bakın biz hep bunlara “ben böyleyim işte, ne yapayım” deyip onları fark etmeden hasır altı ediyoruz; sanki bu benim fıtratımmış zannediyoruz. Biz şu an fıtratımızda değiliz ama fıtratımızın kodları hâlen içeride duruyor. Fıtratımızı bozan eklentiler var; onlardan ayrışmaya ihtiyacımız var. Yani abdestteki bir kuralın ifadesiyle “hadesten tahârete” ihtiyacımız var; sonradan olan şeylerden arınmaya ihtiyacımız var. Bunlar zaman içinde sonradan bana eklemlenmiş; yüzüme vuruyor, duygu dünyama yansıyor, davranışlarıma yansıyor, düşüncelerime yansıyor. Hatta çok insandan duyarız, kendimiz bile söylemiş olabiliriz: “Ben eskiden aslında böyle değildim.” Bak bakalım ne seni tırnak içinde bozdu, ne seni gayrı fıtri bir noktaya getirdi, orada ne gerçekleşti, orada ne oldu, orada hangi ayarlarda bozulma oldu, kim senin doğal fıtri ayarlarını bozdu. Kimse aslında bozmaz da, kimin davranışının tesiriyle sen psikolojik dünyanda bir şeyleri bozdun, bir ayarı kaçırdın. Bunu keşfetmek, fark etmek ama kaçmamak bakın. Onunla kalın; o bir duygudur, o bir düşüncedir, onunla kavga etmenize gerek yok. Ama onu bir an evvel kovmaya da ihtiyacınız yok; onaylamadıkça bir zararı yok. Onu iyi tanıyın; niçin kabul edip gözlemleyin diyorum, onunla ilgili bir korku varsa onu da gözlemlemeniz için söylüyorum. Onaylamadığınız hiçbir şey size zarar vermez, o yüzden korkup kaçmanıza gerek yoktur.
Hocam, onaylamayı kabullenme diye bir şey var mı? Onaylamamak ne demek? O duygu, o düşünce orada duruyor, ben de bağımsız bir şahit olarak onu gözlemliyorum; onaylamıyorum, aynı zamanda da kaçmıyorum. Bunu şöyle düşünün: bir yılan resmi - korkmanıza gerek var mı? Yok. Farz edin ki baktığınız bir yılan resmi, onayladığınızda ve kabul ettiğinizde canlanıyor. Ama onaylamadığınızda o sadece bir fotoğraf, o kadar. O zaman gözlemle, kaçma. Onu ne kadar iyi gözlemlerseniz ve kendinizi o görmeden bakabilirseniz. Hani mesela diyelim ki çok büyük bir hata yaptınız; onu kendiniz olarak görmeyin. O bir duygu ve davranıştır, o kadar; anda onu onaylarsan, kabul edersen senin hâline gelir. Onaylamayıp gözlemlediğinde o sen değilsin.
Tövbe: Günahı İşleyen Benlikten Ayrışmak
O yüzden bakın, tövbe eden günah işlememiş gibidir. Neden? Tövbe ne demek? Tövbe senin herhangi bir düşünce, duygu ve davranıştan uzaklaşman ve ondan farklı bir yaklaşımı tercih etmendir. Yani sen ondan dönmüşsündür. Bir zaman öyle düşünmüş, öyle hissetmiş, öyle davranmış olabilirsin ama sen şimdi öyle düşünmeyebiliyorsun, öyle hissetmeyebiliyorsun ve öyle davranmayabilirsin. O zaman o yanlış sözü, o yanlış duyguyu, o yanlış davranışı sergileyen nerede? Yok ki. O yok, ve hakikaten de yok aslında. Ama egomuz bize şey der: “o sensin.” Hayır.
Ben şu anda, diyelim ki 30 sene evvel yaptığım bir hatayı asla yapmam; “asla yapmam” diye kendime yüklemede de bulunmuyorum, yani hakikaten yapmam için de onu yapmaya dönük en ufak bir istek, arzu ve heves yok, öyle bir düşünce yok. Diyelim ki benden nefret eden bir insana “ben de senden nefret ediyorum” demişim; ama şimdi bana birisi “ben senden nefret ediyorum” dediğinde “o senin duygun, saygı duyuyorum” diyebilirim, ona karşı asla içimde bir nefret oluşmaz. Peki o zaman otuz yıl önce nefret edenden nefret eden kimdi? Onu bulabilir miyiz şu anda? O şu anda var mı, yaşıyor mu? Hayır, yaşamıyor. Öyle bir duygu yok, öyle bir düşünce yok, öyle bir davranış kalıbı yok. O zaman tövbe eden günah işlememiş gibidir. Neden? Çünkü o hatayı yapan ben değilim; o hatayı yapan, o an bir düşünce ve duyguyla özdeşleşmiş olan bendim. Ama şu an o özdeşleşme yok, ben o değilim. Bu bir olayı inkâr etmek değildir; artık onu yapan “ben”in ortadan kalktığını görmektir.
O yüzden tövbe eden benlik günah işleyen benlik değildir. Biz o benlikten tövbe ediyoruz; aslında orada gerçek bir varlık da yok, orada sadece bir düşünce, duygu ve davranış kalıbı var. Ben aslında o düşünce, duygu ve davranış kalıbından dönüyorum; diyorum ki bu yanlış bir düşünce, bu yanlış bir duygu. Ama tövbe eden benlik de neyin üzerinden veya hangi argümanlarla, hangi temellendirmeyle tövbe ettiğine bakılarak tanımlanabilir. Mesela çok korkumdan tövbe etmiş olabilirim; cehenneme atılacağım korkusuyla tövbe etmiş olabilirim, cenneti kaybetme korkusuyla tövbe etmiş olabilirim. Bunlar da sahte benliklerdir. Ama bu benim fıtratıma yakışmıyor; yani Allah bundan dolayı herhangi bir sorumluluk yüklemese de, herhangi bir ceza vermese de bu bana yakışmıyor, bu fıtraten doğru değil - üzerinden tövbe edersem bu daha hakiki bir ben bilincidir. Ama toplumsal baskı, cehennem korkusu, cennet arzusuyla yaparsan bu da aşılması gereken bir benliktir, nihai bir kendilik hâli değildir. “Fıtraten insan olarak yaratılmış bir varlık olarak bana yakışmıyor” bilinci üzerinden tövbe ettiğimizde o gerçek bir tövbedir. Yoksa korktuğumuz için, hani cehennemden korktuğum için, veya cenneti arzuladığım için, veya sosyalde saygı duyulmak istediğim için veya başka nedenlerle, veya “ben günah işlemeyeceğim, ben doğru dürüst biri olacağım, bu günahkârlar gibi olmayacağım” gibi kibirli bir egoyla tövbe ediyorsam o da aşılması gereken bir benliktir.
Özümüz Hep Temizdir: Örtüyü Kaldırmak
Bunlara bakarak analiz etmemiz gerekir. O yüzden kendimizi, kendimiz zannettiğimiz duygu, düşünce ve davranışlardan arındırarak bulabiliriz. Kendimizi bulmanın yolu budur. Kendimiz içeride duruyor; kimse onu kaçırmadı, kimse bizi bozmadı o anlamda. Kimse bizim ruhumuzu kirletmedi, kimse bizim ruhumuzu mahvetmedi, kimse bizim ruhumuzu zedelemedi. Özümüz aynıyla duruyor; sadece onun üzerindeki izleri, onun üzerindeki örtüyü kaldırmamız gerekir. O yüzden işte bir kısım kitapların adı budur: Keşfü’l-Mahcûb, yani örtülü olanın keşfedilmesi. Biz örtülü olan özümüzü keşfetmeye çalışıyoruz; yani temiz olan özü örten kirleri kaldırıp bırakmaya çalışıyoruz. Ama sakince, kaygılanmadan, herhangi bir zaman tuzağına düşmeden - “işte çok geç kaldım” gibi herhangi bir ego tuzağına düşmeden. Çünkü şunu unutmayın, özün bir zaman problemi yok; özün kendisini zaman üzerinden kasması gibi bir durum söz konusu değil. Eğer içinizde böyle şeyler varsa onları da gözlemleyin ve usulca bırakın. Bırakın giderler; bunlar farkındalığın ışığıyla sizi bırakırlar, ışığın veya güneşin buzun şeklini eritmesi gibi. Eğer farkındalığınızın güneşi, ışığı olursa o yükler otomatik olarak ortadan kalkacaklardır. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden, mealen şu ayetlere değinilmiştir: “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Şeytanın adımlarını izlemeyin” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Nefse ve ona fücuru ve takvayı ilham edene and olsun” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş). Ayrıca “utanmıyorsan dilediğini yap” sözü ve “tövbe eden günah işlememiş gibidir” ifadesi, metinde Peygambere atfedilen sözler (hadis) olarak geçmekte olup Kur’an ayeti değildir.
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Nefis ile Ruh Arasındaki Fark
Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.