Doğru Anlayış ve Hayatın Üç Penceresi
Kısa Özet
Sohbet, yanlış bir düşünceyi tekrarlamanın sürekli bir korku hâli doğurduğu tespitiyle başlıyor ve "doğru anlayışın" ne olduğu sorusuna uzanıyor. Hazreti Yusuf'un kardeşlerine öfke duymayışı üzerinden, insanın nefsine ve egosuna mağlup olduğunda yaptığı yanlışlara şefkatle bakabilmenin yolu anlatılıyor. Ardından "hayatın üç penceresi" kavramı tanıtılıyor: birinci pencere bizim beklenti ve arzularımız, ikinci pencere hayatın bize sunduğu realite, üçüncü pencere ise bu ikisi arasındaki gerilimi aşan yeni bir anlayış penceresidir. Sohbet, insanlara güvenmek ile Allah'a dayanmak arasındaki farkla ve "Allah bana yeter" ayetinin yorumuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kişinin yaptığı yanlış, çoğunlukla nefsine, egosuna, hırsına ve kibrine mağlup olmasından; bunun farkında olmayışından kaynaklanır — buna öfke değil şefkat ve merhamet yakışır.
- Her muhatap olduğumuz olumsuzluk, kötülük ya da haksızlık, yaptıklarımızın bir cezası değildir; bazı olaylar bizi ruhsal farkındalığa götürmek için yaşanır.
- Birinci pencere (beklentilerimiz) ile ikinci pencere (hayatın realitesi) mutlaka çatışır; çözüm bu çatışmayı inkâr etmek ya da hayata meydan okumak değil, üçüncü pencereyi — yeni bir anlayışı — açmaktır.
Yanlış Değerlendirme ve Sürekli Korku Hâli
*Bir katılımcı:* Düşüncenin değiştirilebilir olduğunu düşünüyorum; ben zor olanı seçip kendime işkence etmişim aslında. Ya da o ikisinin birlikte yürümesi lazım; ama temelde yürümesi gereken şey, oradaki yanlış algı ve değerlendirmeyi düzeltip doğrusunu gerçekleştirmek. Aynı şey benim için de geçerli. Zihnime gelen şeyleri ben de tekrar ediyorum bu şekilde, ve yanlış bir değerlendirme yaptığım için sürekli bir korku hâli oluyor.
*Hoca:* Orada düşünceyi ve daha en zemindeki anlayışı değiştirmek esastır. Ama bir şekilde o anlayışın yanlış olduğunu, doğrusunun ne olduğunu bir şekilde yakalasam da bu üstüne gitmem anlamına gelmiyor; onu bir şekilde fark ediyorum ama bilmek ile onu fiilen yaşamak farklı şeyler — farkındalığın yetip yetmemesi meselesi bu.
Bu düşünceyi değiştirmek derken kastedilen sadece "bu yanlış" demek değil. Yanlış da mesela niye yanlış? Peki doğrusu ne? Yani doğru anlayış nedir? Mesela diyelim ki bir insan çok yanlış bir şey yaptı. Şimdi içimde önce bir rahatsızlık oluştu. Ondan sonra dedim ki, ya bir insan nasıl böyle yapar? Bir insan böyle yapıyorsa insan değil, dedim. Böyle bir süreç yaşandı — öfke, kızgınlık, nefret, daha ilerisi cezalandırma hissi. Burada ne var? "İnsan olan bunu yapmaz" diyorsun, "bunu yapıyorsa insan değil" diyorsun. Burada, olmaması gereken, yapılması hiçbir zaman kabullenilemeyecek bir nokta, bir durum, bir tutum var. Bu düşünceyle gidildiğinde kişi doğal olarak negatif olacaktır. Belki diyeceksin ki bu kadar öfke, nefret doğru değil; dinî açıdan doğru değil ya da psikolojikman rahatsız olacaksın diyeceksin. Ama bunlar gerçek anlamda bir çözüm değil.
Doğru Anlayış: Nefse ve Egoya Mağlup Olmak
Doğru anlayış nedir? İnsanın bütün ruhsal ve bedensel yapısının bütün katmanlarını idrak ettiğinde şunu diyeceksin: bu kişi benliğine, egosuna — daha ayrıntılı söylersek hırsına, kibrine vesairesine — yenildi. Farkında değil, içinde bulunduğu psikolojik hâlin farkında değil, dolayısıyla bu yanlışı yaptı. Dolayısıyla burada gerçek anlamda bir bilinçlilik, gerçek anlamda bir farkında oluş, gerçek anlamda bir şuur yok. Yapacağın şey şefkat ve acımadır.
Hazreti Yusuf'un Kardeşlerine Öfke Duymayışı
Nefsine mağlup olup hırsına yenilen insana örnek olarak her zaman söylediğim gibi: Hazreti Yusuf, kardeşleri geldiğinde niye onlara öfke duymuyor, değil mi? Niye hıncını boşaltmıyor? "Tamam, elime düştünüz" diyebilirdi, demiyor. Niye demiyor? Çünkü der ki, şeytan aramızı bozdu; siz kıskançlığınıza, hırsınıza mağlup oldunuz, nefis ve şeytanın oradaki çarpık perspektifinin farkına varmadınız, ona mağlup oldunuz ve o yanlışı yaptınız. Dolayısıyla burada öfke duyulacak bir şey var mı, olma şartları itibariyle? Yok. Kâmil bir noktadan bakınca ortaya şefkat çıkıyor.
Ama söylediğinizde hem fark edip hem de yeterli olgunlukta olmayınca, çaresizlik ve acı yavaş yavaş, belli bir yerden, adım adım bir acıyla o noktaya — kabullenişe — iniliyor; o kabullenişi insan öyle yaşıyor. Şefkat noktasına doğrudan gelinemiyor, oraya bir yöntemle varılıyor.
*Bir katılımcı:* Söylediğinizde fark ettiğim durumlar oldu. Mesela o durumlarda önce bir çaresizlik yaşıyorum; kızacağım ama kızamıyorum. Bir şey yapmak istesem yapamıyorum, elimden bir şey gelmiyor, ona kızamıyorum. Sonra acı, sonra yavaş yavaş o acıyla beraber bir iniş oluyor.
*Hoca:* Tabii, netice itibariyle söylenen şey şudur: insanlığa muhabbet hakiki olursa, düşmanlığa sebep olacak tutumlar kişide acımayı doğurur. Eğer düşmanlık ve nefret hâkimse, bu sefer olumlu şeyler kişide suni bir yakınlık, suni bir sıcaklık oluşturur. Mesela bir insandan nefret ediyorsun, o da sana iyi davrandı ya da bir iyilik yaptı; onu olumlu karşılayamazsın, olsa olsa suni bir hoşnutluk gösterebilirsin. Çünkü orada asıl olan şey negatif. Dolayısıyla ruhsal kemale tam erdiğimizde orada tam ve kâmil bir şefkat doğar. Ona ulaşıncaya kadar kişi bu istikamette yol alır. Öbür türlü tabii ki insan egosu ne yapacaktır? Birçok noktada kendisini o negatif duygular konusunda haklılaştıracak, mazur gösterecek düşünce ve değerlendirmeler içinde olacaktır.
"Bedel Ödüyorum" Yanılgısı: Bir Anne-Kız Örneği
Geçen bir kadın vardı. Kızı büyük, kendisi de belli bir yaşta — 50-60 yaşlarında. Kızı da 32 yaşında. Kızı onu görmek istemiyor, onu üzüyor, bile bile onu incitecek şeyler yapıyor. Şimdi insan şunu düşünebilir: bir kız annesine böyle yapar mı? Buradan bakınca cevap "yapar" olabilir. Peki niye yapar? Burada mesela anne bir altı numaraydı ve "mutlaka bir hatam var, bir bedel ödüyorumdur" diye düşünüyordu. Bir bakalım, bir bedel mi ödüyorsun, başka bir şey mi? Belki bir bedel ödemiyorsun. "İşte mutlaka yaptığım şeyler vardır, onun cezasını çekiyorum" diyor. Ama burada ayrı bir yanlış bilgi var. Muhatap olduğumuz her olumsuzluk, her kötülük, her haksızlık, yaptıklarımıza karşılık değildir. Bazıları öyledir, bazen olur — sen bir yerde yanlış yaparsın, başka yerden sana onun cezası gelir. Ama düşündüğünüzde, peygamberler ya da veliler birçok olumsuzluğa, haksızlığa muhatap olmuşlar; ama hiçbirisi "ben bunu hak etmedim" ya da "ben bunu hak edecek ne yaptım" dememiş. Çünkü bazı şeyler seni daha özgürleştirmek içindir — o benlik sınırlarından özgürleştirmek, sana ruhsal farkındalığın kapısını açmak içindir. Hayat illa böyle bir suç-ceza bağlamında yürümüyor; seni egonun bilincinden, dünyanın sınırlılığından, dünyaya mahkûm olmanın kısırlığından kurtaran bir bilince götürmek istiyor olabilir.
Dolayısıyla hiçbir zaman böyle bir genelleme yapmamak gerekir. Bu sefer ne yapıyor ego? Böyle bir genelleme yapıyor, kendince yaptığı bir yanlışı da göremiyor, orada sıkışıp kalıyor: hem haksızlığa maruz kalıyorum hem kızım tarafından, hem de bir çıkış yolu yok — arayı da düzeltemiyorum, durumu da değiştiremiyorum, tam bir sıkışma hâli. Hâlbuki o yanlış algı: birincisi, sen bir şeyin bedelini ödüyor değilsin. İkincisi, hayatı biz niye bir düzeyde okumuşuz, kendimizce öyle algılamışız ve öyle bir okuma biçimi geliştirmişiz? Sonra o okuma biçimine uymadığı için hayatla sürekli çatışıyorsun.
Yanlış Okuma Biçimimiz ve Hayatla Çatışmamız
Bir anne baba böyle bir şey yapar mı, bir arkadaş arkadaşına bunu yapar mı, bir kardeş kardeşe bunu yapar mı — "yapmayacağına dair" nereden bir okuma biçimi geliştirmişiz? Böyle bir şey mi var? Yok, ama sen öyle geliştirmişsin. O zaman onu bir ölç: acaba gerçekten doğru bir okuma biçimi mi? Dolayısıyla ne var burada? Biz yanlış bir okuma biçimine bir zamandan sonra artık sahip oluyoruz. O artık kendi içimizde kristalize oluyor. Ve ondan sonra onun üzerinden sürekli okuyoruz.
Basit bir örnek vereyim: diyelim ki yazın hiç yağmur yağmayacağını düşünüyorsunuz, hava çok sıcak geçer diye. Bir gün bakarsın ki yağmur yağmış, hatta hava biraz serin. "Yazın ortasında böyle bir hava olur mu" diyorsan, demek ki sen mevsime dair doğru bir bilgiye sahip değilsin. Ya da tam tersi, kışın ortasında yazı hatırlatan, baharı hatırlatan bir gün de olur. İkisi de olabilen şeyler; yani hem olumlu hem olumsuz kutupta, bizim kendi hayatı okuma biçimimize ters gelen şeyler olur. Bu aslında neyi gösterir? Demek ki okuma biçiminde bir yanlışlık var.
Hani şu depremle ilgili söylenen söz var ya: "Konya'da deprem olmaz" derdi biri; birkaç sene sonra küçük bir deprem oldu. "Konya'da da oluyormuş demek ki" derdi o zaman. Ne yapıldı? Bilgi revize edildi, Türkiye'nin yeni deprem haritası çıkarıldı. Biz de aslında hayatla ilgili algımızı revize etmeliyiz. Ama biz bir yerde onu oluşturmuşuz, hayata dair bir rapor yazmışız — şunlar olmalı, bunlar olmamalı şeklinde. Ondan sonra hayatı o rapora göre okumaya başlıyorsun. Hâlbuki seni olumlu anlamda da olumsuz anlamda da ters köşeye yatıran hayatta birçok olay oluyor. Peki bu neyi gösterir? Senin okuma biçiminde bir eksik, bir hata olduğunu gösterir. Mesela Hazreti Yusuf, "kardeş kardeşe bunu yapar mı" deseydi, zaten o kuyudan çıkamazdı — o ön yargısının altında kalırdı. Tam tersi durumlar da olmuş: deyim yerindeyse hiç tahayyül edemeyeceği bir noktaya geliyor, Mısır'ın iktisadi mekanizmasının başına geçiyor. Bir köle oraya geçiyor; ama işte hayatın içinde olan şeyler bunlar.
Yani hayatı biz psikolojik düzeyimize göre belli bir okuma biçimi geliştirdikten sonra okumaya başlıyoruz, sonra da o okumaya uygun bir hayat bulmaya çalışıyoruz. Mesela düşünün: iki yaşında bir çocuk babası öldüğünde cenazesine katılır, doğal gelir ona; algısını henüz tasavvur etmemişizdir. Ama büyüyünce diyor ki, "benim babam ölmemeli." Peki nereden çıkardın bunu? Hayatın içinde olan bir şey bu. O zaman sen hayatı okumaya dair yeni bir anlayışa dönüşmelisin. Senin okuma biçiminde demek ki bir eksiklik, bir yanlışlık, bir kusur var ve o yanlış okuma biçiminden dolayı hayatla çatışıyorsun.
Hayatın Üç Penceresi
İşte biz buna "hayatın üç penceresi" diyoruz. Çok eskilerde böyle bir ders yapmıştık, hatırlayan belki yoktur.
*Birinci pencere* bizim hayatı algılama biçimimiz, buna dair düşüncelerimiz ve benlik düzeyindeki beklentilerimiz, arzularımız, korkularımızdır. Buna dair bir penceremiz var. Mesela diyelim ki bir anne saygı beklemesi, "bir şey istiyorum" gibi. Ya da "ben dürüst çalışıyorum, bunun bir ödülü olması gerekmez mi? Kötülük yapanın da cezasını bulması gerekmez mi?" — bunlar birinci pencere dediğimiz kabullerimiz, beklentilerimiz, arzularımız, isteklerimizdir.
*İkinci pencere* realitenin bize sunduğu düzeydir. Hayatın realitesi önümüze bir şeyler çıkarır — olumlu, olumsuz, her neyse.
Şimdi bu iki pencere az veya çok mutlaka çatışırlar. Ermiş olmadığımız için, benlikten de tam kurtulamadığımız için, bu iki pencere hayatın içinde doğal olarak mutlaka çatışır, aralarında mutlaka bir fark vardır. İki küme gibi düşünürsek, birbiriyle tam örtüşmezler; ortak alanları vardır, ortak olmayan alanları vardır. Şimdi biz ya bu ikisinin gerilimi içinde yaşarız, ya da üçüncü bir pencere açarız. Çoğumuz bu üçüncü pencereye sahip değildir, ya da bunu açmayız.
*Üçüncü pencere* hayatı olduğu gibi anlamak için esnemek ve yeni bir çaba göstermektir. Bu anlayış penceresidir. Burada biz diyoruz ki, bir çelişki ve gerilim varsa bu, bir yerde bir problem olduğunu gösteriyor. Tabii problem hayatta değil, problem bizim kendi bilincimizdedir. Bu, hayatta hiçbir zaman olumsuz bir şey olmuyor anlamına gelmiyor; eğer bir çatışma ve gerilim yaşıyorsan, bu birinci pencerede bir problem olduğunu gösterir. Zaten üçüncü pencere birinci pencerenin revize edilmiş hâlidir, onun esnetilmesidir — yeni bir anlayış, yeni bir bakış açısı. Ama burada mesele benliğimizi onaylatan bir bakış açısı değildir.
Örnek verecek olursak, Hz. Yusuf şöyle demedi: "İşte kardeş kardeşe bunu yapmaz ama ne yapacaksın, kabulleneceğiz, hayat böyle çok acı." Demedi. Bu, birinci pencerenin yine olağanlaştırılmasıdır, ama farklı bir düzlemde. Bakış açını olağanlaştırıyorsun. Fakat bunu artık kırılma, alınma, gücenme ya da öfkelenerek, saldırganlaşarak, çatışarak, zarar vererek yapmıyorsun — "madem hayat ve insanlar beni mutlu etmedi, o zaman ben de onları mutlu etmeyeceğim, ben de onların canını acıtacağım" demiyorsun. Hatta Tanrı'ya bile hesap sormuyorsun — "ne biçim Allah'sın, ne biçim adalet" demiyorsun; oysa bunu bizde Müslümanlar bile sormuş. Mehmet Akif böyle bir şeyle "ağzın kurusun, yok musun ey adl-i ilahî" der mesela. İçsel olarak da aslında herkes kendi nefsine, kendi içine baksa böyle bir çatışmanın olduğunu hisseder. Ben kendi içimde de hissediyorum, kabullenmemeyi. Eğer tırnak içinde "insansak" böyle yaşayacağız; ama hakiki insansak yaşamayacağız. Bu, tam olarak kemale ermemiş insanın kaderidir — dille söylemese de fark etmez.
Yani işte sabır, hoşgörü buralarda devreye giriyor. Kemal noktasında bunlar devreden kalkar; kişi orada hayatı doğru okuduğu için ve hayatı kendi egosunun penceresiyle okumadığı için.
Mesela bir insan sebze yemeyi sevmez; işte on çeşit güzel sebze yemeği gelir, "yemek yok mu" der. Niye öyle diyor? Çünkü sebze yemeyi sevmiyor, etli yemek seviyor. Şimdi biz de öyleyiz: "ne biçim hayat" diyoruz. "Böyle hayat olur mu, ya işte bu hayat mı" diyorsun. Neden böyle diyorsun? Çünkü sana göre hayat başka türlü olmalı. Eğer "hayat başka türlü olmalı" diyorsam, orada çok sınırlı bir düzeyden bakıyorum demektir. Masada on çeşit sebze yemeği var ve ben "yemek yok mu" diyorum — orada yemek var, fakat sen o yemeği yemek istemiyorsun, onu yemek olarak görmüyorsun; çünkü senin gözünde yemek dediğin şey başka bir şey.
Bir gün bir arkadaş beni bir Çin lokantasına götürdü, isimlerini bile bilmiyorum, hiçbir şey tanıdık değil. Ama ne var orada? Farkındayım ki, ben şimdi ona yabancıyım. Bizim de psikolojik olarak yabancısı olduğumuz ya da yabancısı olmak istediğimiz şeyler var — "aman bana yaklaşmasın" der gibi. Bazen insan işte "Allah korusun" der; tabii ki Allah korusun, ama eğer yaşarsan da kabul et. Orada hayatı bütün nitelikleriyle, düzeyleriyle kabulleneceksin.
Birinci pencereyle ikinci pencere arasında bir çatışma meydana geldiğinde, sen çatışmayı onaylamak yerine üçüncü pencereyi — anlayış penceresini, kendini esnetme penceresini, daha doğru bir anlayışa sahip olma penceresini — açman gerekir. O pencereyi açmak, belki bizim "terapi" diyeceğimiz şeyin biraz da böyle bir şey olduğunu gösterir. Yani o birinci pencereden değil, üçüncü pencereden ikinci pencereye bakabilmek. Çünkü orada hayat öyledir; hayat her zaman ikilemi, her zaman zıtlığı içinde barındırır.
Bizde bazen "keşke hiçbir kötülük olmasa" denir; böyle bir şey yok, melek değilsin. Nasıl kendi içinde bir çatışma varsa, âlemde de o çift kutupluluk var. Sen iyiliği, hayrı, güzelliği tercih edeceksin; ama âlemde milyonlarca insan var, milyonlarca süreç var, bir kişi nefsine, benliğine, egosuna mağlup olarak kötülük yapabilir. "Nasıl bunu yapar, böyle bir şey kabul edilebilir mi" demek senin eksikliğin, değil mi? Hz. Yusuf orada "böyle bir şey olabilir mi" demedi, herhangi bir reaksiyon göstermedi; ama kendi sürecinde doğru olanı tercih etti. Bu başka bir şey.
Dikkat edin, bazen zihin şuna takılıyor: "meşru mu göreceğim?" Hayır, meşru değil ama vakidir. Onaylamıyorsun ama vaki bir durum. Değiştirilebilir bir durumsa, o üçüncü pencerede ne vardır? Diyelim ki değiştirilebilir bir olumsuzluk olduğunda onu değiştirmek için çaba gösterebilirsin. Üçüncü pencerede tamamen bir pasiflik yoktur. Üçüncü pencere ikiye bölünür: olayları algılama — bu doğru mu yanlış mı? Yanlış bir şeyse, bunu değiştirebilir miyim, değiştiremez miyim? Zaman, imkân, süreç noktasında bu değiştirilebilir bir şey mi, değiştirilemez bir şey mi şu anda? Değiştirilebilir bir şeyse o konuda gayret ederim; şu anda değiştirilemez bir şeyse gayet sakin kabul ederim.
Güzel bir örnektir: bir kedi bir şeyi kovalıyormuş, kovalamış, kovalamış, en son bir duvara denk gelmiş — yüksek bir duvar. Aşmaya çalışmış ama kendi aşamamış. Durmuş, başlamış kendini temizlemeye. Oturmuş ve başlamış kendini temizlemeye. Bak, orada bir hâl var. Biz olsak, insan bilincimizle, "kahretsin" deriz, ya duvarı yumruklarız ya da kendimizi kötü hissederiz, "ne kadar beceriksizim" deriz. Tabii ki orada kedi ne yaptı? Baktı, çıkılmıyor. O zaman otur, temizlen. Orada bir üçüncü pencere açmış oldu. Bu umursamazlık, yok sayma değil; olguyu olduğu gibi görme, onu anlama, kabullenme ve orada yeni bir durumu değerlendirme hâlidir. Yoksa bir gerilim, bir çatışma değil.
Üçüncü Pencereyi Açmayı Engelleyen İki Ego Argümanı
*Soru:* Var mı bir soru?
O üçüncü pencereyi açmamızı engelleyen en temel şey nedir? Bir; benliğimizin hayatın realitesini karşılamaktaki yetersizliği — yani dayanamıyorsun, dayanamadığın için "böyle olamaz" diyorsun. İki; kabullerimiz. Kabullerimizi aşan ya da kabullerimize zıt olan bir durum olduğunda orada bir gerilim olur; ya da biz deriz ki "ben buna tahammül edemem." Peki burada bir; kabullerin yanlış olabilir. İki; tahammül edebilirsin — hani bir şey yaşıyorsan, sen buna tahammül edebilirsin demektir.
Burada egonun o üçüncü pencereyi açmayı engelleyen iki zorlayıcı argümanı vardır. Ya kişi kendi yetersizliği ve zayıflığının içine düşer — "ben buradan çıkamam, bir çıkış yolu yok, buna tahammül edemem, bunu taşıyamam." Ya da zihinsel düzeyde kabullerimizle ilgili olarak "böyle bir şeyi kabul etmiyorum" der. Aslında onu tahammül edebilir, taşıyabilir, ama kabullenmiyor — zihinsel olarak kabullenmiyor. Yani hayatı okuma biçimini hayata dayatıyor.
Hâlbuki bir söz vardır: taşı testiye vurursan testi kırılır, testiyi taşa vurursan gene testi kırılır. Yani hayatla kavga edersen, öyle veya böyle yıpranan sen olursun. Çünkü hayat kendine dair yaratıldığı ilke üzerinden bir akış yaşıyor; sen o hayatı değiştiremezsin. Bunu "hiç değiştiremezsin" anlamında kullanmıyoruz, ama hayatın bu işleyişine sünnetullah da diyebiliriz. Allah geceyi gündüzü yaratmıştır, ışığı ve karanlığı yaratmıştır. Yaradılış âlemi ikiliği taşır, göreceliliği taşır. "Ben kabul etmiyorum" demek hayata meydan okumaya çalışmaktır. Dediğimiz gibi taşı testiye vurursan testi kırılır, testiyi taşa vurursan gene testi kırılır — yani kabul etsen de etmesen de bu böyle; sen orada yanlış bir noktada durduğun için problem yaşıyorsun.
Üçüncü pencere dediğimiz — o yeni anlayışın doğduğu pencere — neyi anlar? Bir, kabullerinde bir problem olabilir, onları gör. İki, "tahammül edemem" dediğin noktada aslında tahammül edebileceğin bir durum vardır, bunu bil. Hani "gelene tay" ifadesiyle, Allah insana tahammül gücü verir; o zaman "tahammül edemem" deme, "tahammül et" için gayret et.
Kabullerimizi Değiştirmek ve Allah'a Güven
Bir de bir şeyi yanlış telakki ediyorsan, yanlış bir zeminde duruyorsan, o yanlış zemini değiştir. Mesela kişi der ki, "ben şuna güvendim, o da güvenimi sarstı, hayal kırıklığına uğradım, mahvoldum." "Güvenme" mi? Peki güvenmemek nasıl olacak, bu sefer ego bakın — doğru anlayış kolay bir şey değildir. Tanrıya güven; insanlar hakkında da hüsnü zan sahibi ol. Doğru anlayış budur.
İlginç bir şeydir: mesela Allah, peygamberine diyor ki, eğer onlar dinlerinden dönecek olurlarsa, "sendeki Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." Bakın burada dinlerinden dönecek olma ihtimali ifade edilen kişiler sahabiler. "Olabilir" diyor.
(Bu sırada derse yeni katılımcılar gelir, kısa bir hoş geldiniz faslı yaşanır.)
İlginç bir şey: orada sahabilere karşı bir negatiflik ifade edilmiyor aslında, ama peygambere bir uyarı yapılıyor. Burada "farkında ol, gerçek dayanağın Allah'tır" deniyor. "Benim çevremde bu kadar insan var, oh ne güzel, kendimi emniyette ve güvende hissediyorum" diye düşünme; bu, onlara karşı bir güvensizlik duy anlamına gelmiyor, hepsi üçkağıtçı demek değil. "Senin gerçek dayanağın benim" diyor Allah, "bunu kaçırma" diyor. Bu idrak kaçırılmamalı. Yani bu, insanlara güvensizlik değil; insanlar hakkında hüsnüzan sahibi ol, ama insanlar netice itibariyle yanlış yapma ihtimaline sahiptir. Dolayısıyla bir insana güveniyorum demek, aslında kendi ihtiyacımıza binaen ona bir yük yüklemektir.
Sanki burada "bak, ben sana güveniyorum, sana böyle bir prim veriyorum" gibi bir hâl oluyor. Hayır — aslında orada güven ihtiyacına dayalı olarak karşımızdakine bir yükleme yapıyoruz. Sonra o kişi güvenimizi sarsacak bir yanlışlık yaparsa, "senden bunu beklemiyordum" diyoruz. Şimdi bunun temeli ne? Mesela ben böyle bir durumda olsam ve çok güvensem — güvendiğim kişiler bu toplumda olabilir, bir kişi de olabilir, on kişi de olabilir — güvendiğim kişiler yanlış bir şey yaptığında benim yıkımımın nedeni nedir? Birinci penceredir. Kendi algın, kendi beklentin, kendi arzun. Ama ben ne yaparım? "Senin yüzünden hayal kırıklığına uğradım, senin yüzünden acı çekiyorum" derim.
Üçüncü pencereyi açarsan: birinci pencere benim beklentimdi. İkinci pencere ne? Vaka, meydana gelen olay. Üçüncü pencere ne? Yeni bir anlayış. O yeni anlayış beni doğru bir bakışa götürür. O zaman diyeceğim ki, hatta diyeceğim ki: "Ben sana aslında ağır bir yük yüklemişim. Çok yanlış yapmışım. Senin bir sürecin var, o sürecine saygı duymamışım, o sürecinin farkında olmamışım, o sürecini anlamamışım. Kendi ihtiyacımı sana bir yükleme yapmışım. Burada yanlış yapmışım, hata bende." Bu ima yollu, "hata bende, kusura bakma ama kimseye güvenmemem gerekiyordu" gibi ego odaklı bir çarpıtma değil. Kişi bu çarpıtmalara karşı dikkatli olmak durumundadır. Yani senin bir sürecin var; bu süreçte tabii ki nefsinin, egonun, kendi problemlerinin içinde bir süreç yaşıyorsun. Dolayısıyla ben sana hüsnü zanda bulunuyorum, ama hiçbir yanlış yapmayacağın konusunda da güvenmiyorum. Hiç yanlış yapmasan senin adına memnun olurum, ama yanlış yaparsan da seni anlamaya çalışırım. Hayal kırıklığına uğrarsam da kendime dönerim, "yanlış bir yerde duruyormuşum" derim.
İşte peygambere niye Allah diyor: eğer onlar topukları üzerinde dönüp bu dinden yüz çevirirlerse de ki, "Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." Bak, sarsılırsan suç senin diyor. Orada o insanları suçlama, "niye dinden döndünüz, ne biçim insanlarsınız" diye suçlama demiyor. Tabii bu neticede bize bir derstir, peygamberin şahsında. Sen, diyor, insan ilişkilerinde eğer bir sarsılma, bir travma yaşıyorsan, gerçek anlamda tam olarak bana dönük değilsin demektir; tam olarak aslında bana yaslanmamışsın. Hani yaş bir duvara yaslanırsın, bir süre sonra eğilip yıkılır. Şimdi hata sende midir, duvarda mıdır? "Ama ben duvara güvenmiştim" — duvarın yaş olduğunu henüz bilmiyorsundur; kurur, çok sağlam olur.
Ama biz bu noktada kendimizdeki, kendi varoluş sürecimizdeki eksiklikleri yaşarken bir kısım acılar, zorluklar, travmalar yaşıyoruz. Ama bunları kime bağlıyoruz? Hayata bağlıyoruz. Hayata, hayatın sürecine, insanlara bağladığımızda işte orada hata yapmış oluyoruz. Üçüncü pencere dediğimiz şey doğru anlayıştır; bu üçüncü pencere her zaman değişir, kişi eğer bir manevi yol içindeyse bu üçüncü pencere her zaman gelişen bir penceredir, çünkü o pencere esnek bir penceredir. O pencereyi kullanmadığımız zaman birinci ve ikinci pencere arasında tost oluruz, sıkışır kalırız. Psikolojik travmaların temeli aslında biraz budur. Ama o anlayışın geliştiği ve dönüştüğü noktada kişi en olumsuz olayları dahi yaşasa, bu olayları doğru anlar, doğru değerlendirir, doğru yerde durur, bir problem olmaz. Bu bir kayıtsızlık, bir umursamazlık, bir ilgisizlik değildir. Kastettiğimiz şey budur.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): "Eğer onlar dinlerinden dönecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." (Âl-i İmrân sûresi bağlamında anlatılmıştır; sûre adı ve ayet numarası metinde açıkça belirtilmemiştir.) --- ---
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.