Dua Adabı ve Nefsin Deneyimi Üzerine
Kısa Özet
Sohbete önce yaşlılara yer verme örneğiyle ego meselesi ele alınarak başlanıyor, ardından ulvi hüzün ile nefsani hüzün arasındaki fark, dua ile münacaatın ayrımı ve her duanın sonunda "Ya Rabbi benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin" deme edebi anlatılıyor. Devamında katılımcılarla birlikte, dünyevi arzuların (mal, eşya, ilişki, kariyer) insanı hiçbir zaman tatmin etmediği; asıl tercih edilmesi gerekenin "dikey deneyim" yani mânevi yükseliş olduğu, yatay deneyimlerin ise zaten kaderin içinde gerçekleştiği vurgulanıyor. Son bölümde katılımcıların kişisel örnekleri (biriktirme hastalığı, hırs, kıskançlık, tez/doktora kaygısı) üzerinden nefis düzeyleri ve enneagram tipleri bağlamında hırs-arzu farkı tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Her duanın sonunda "Ya Rabbi benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin" demenin gerekliliği (Hazreti İsa'nın duasından örnekle).
- Dünyevi hiçbir şeyin asli/mutlak olmadığı için insanı gerçek anlamda tatmin edemeyeceği; yatay deneyimin (mal, eşya, ilişki biriktirmek) yerine dikey deneyimin (mânevi yükseliş) tercih edilmesi gerektiği.
- Hırssız, tutkusuz ama gerektiği kadar gayret göstermenin (örneğin bir tez veya diploma için) edep olarak öğütlenmesi.
Ego ve Yaşlılara Saygı Üzerine Bir Örnek
Birisi dedi ki artık İstanbul terbiyesi, İstanbul kültürü, adabı kalmamış; kimse artık yaşlılara yer vermiyor. Hatta bu tesettürlü bayanlar bile vermiyor, hiç umurlarında değil, dedi. Adam da yok yok, veren var, dedi. Kim veriyor dedi. Geçen gün, ben otobüsteydim, bana yer verdiler, hemen verdiler, dedi. Kim verdi biliyor musun? Çingeneler verdi. Onlar İstanbul'u tam şey vuruyor, röveşata atıyor yani böyle, öyle bir şey yapıyor ki, dedi.
Şimdi halbuki işte bu bir ego durumu. Halbuki sen orada büyüklerine veyahut da yaşlılara yer vermeyen, orada kendi egosuna tamamen odaklı, kendinden başka bir şey düşünmemenin derin gafletine düşen o gençleri gör; onlara üzül. Yoksa "şunlara bak, bize yer vermiyorlar" veyahut da "ne kadar..." Yani mesele bu değil. Sen orada kendi egosuna hapsolmuş, tamamen kendi ihtiyaç, arzu ve menfaatine gömülmüş o gençlere bakıp, acaba bunları nasıl uyandırırız diye düşüneceksin. Yani "bana yer versinler" değil, veyahut da "burada terbiye bozulmuş, düzeltelim" değil. Orada gerçekten bir yanılgı var.
Ulvi Hüzün ile Nefsani Hüzün Arasındaki Fark
Peki ben bir şey sormak istiyorum: hüzün ile acı arasındaki çizgiyi biraz açabilir miyim?
Şimdi tabii ulvi hüzün var, psikolojik düzeyde nefsani hüzün var; neye hüzünlendiğimiz önemli. İlk önce, hüzün daha çok bir kaybın, bir ayrılığın, yaşanan bir mahrumiyetin etkisiyle oluşan bir şeydir. Dışarıya odaklanmaktan ziyade, kişinin kendisinin yaşadığı mahrumiyete, eksikliğe odaklanmasından kaynaklanır. Dışarıya odaklanırsa yargılama ve öfke oluşur, kendine odaklı olursa hüzün oluşur.
Peki doğru hüzün nasıl olur? Zaman zaman İslam'da hüzünle ilgili konular geçiyor, doğru hüzün nasıl anlaşılmalı?
Ulvi hüzün, ulvi olan bağlantılarımızla ilgili yaşadığımız eksiklikten kaynaklanan hüzündür. Mesela bir insan, peygamberle aynı idrak içinde olamamaktan, onunla aynı muhabbeti, aynı yakınlığı yaşayamamaktan hüzünlenebilir. İşlediği bir günah yüzünden Rabbini üzdüğü için, peygamberini üzdüğü için hüzünlenebilir. Ama cehenneme gireceğinden dolayı hüzünlenirse, o ulvi olmaktan çıkar; orada nefsanidir, kendi hasretinden kaynaklanır.
Ama aslında Allah'ı üzmekten çekinmenin içinde de nefis yok mudur? "Allah'ım, senin üzülmene sebep oldum, ben kulum" demek...
Değil, orada bir benlik yok; orada derin, o derindeki sevgi ilişkisinden dolayı böyledir. Evet, evet, bakın; Ahmet Amiş Efendi diyor ki, "içinde ben olmayan ben demek için otuz sene uğraştım." Mesele "ben" deyip dememek değil yani. Anlatabiliyor muyum?
Hocam, eskisi gibi dua bile edemiyorsunuz. Yanlış bir şey söylediyseniz, orada kendi uzaklığınızı zaten hissediyorsunuz. Yani çok içten, çok samimi dua ederken, öyle şeyler yaşarsanız, sonra bir bakıyorsunuz ki öyle bir dua hali olamıyor. Evet tabii.
Her düzeyin duası, her düzeyin hali değişik değişiktir. Bende de şöyle bir hâl var, ben de dua edemiyorum ama benim farkım şu: ben dua edemiyorum çünkü ne isteyeceğimi bilemiyorum. Yani ben kendimi çok fazla istiyor buluyorum. Sen bilmiyorsan, Gülcan'ın ne istediğini iste, dedim. Nasıl bir şey, dedi. Yani bir şey var, en çoktan, elim açıkken... Şunu da ver, bunu da ver, şunu da ver, şu da şöyle... Ayıp geliyor bana. Şunu da yapayım, bunu da yapayım. İsteyenin bir yüzü var, vermeyenin bir yüzü var.
Burada şudur: insanın bir şey istemesi, haşa, Allah'a bir şey öğretmek değildir. Bizler tabii her farklı benlik durumunun, nefis aşamasının duası ve o duanın hali ayrıdır.
Dua ve Münacaat Arasındaki Fark
Bakın, İslam'da dua ve münacaat olarak ikiye ayrılmıştır. Münacaat, Allah'la doğrudan muhatap olma durumunda gerçekleşen dua hâlidir. Diğerinde ise biz gaipteki birine dua ediyoruz. Münacaat, müşahede edilenle yapılan bir muhabbettir; öbürü gaiptir, yani onu görmüyoruz, sadece sesleniyoruz.
Duanın Edebi: "Benim İrademin Değil Senin İradenin Gerçekleşmesi"
Şimdi Allah bize isteyin diyor, biz de diyoruz ki isteyin, ne isteyeceğim, şu anki halimde neye ihtiyaç hissediyorsam onu arz ederim, çünkü o isteyin diyor. Ama son noktası şudur: bu duanın, Hazreti İsa'nın İncil'de geçen duası, "Ya Rabbi" diyor, "yine de benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin." Yani ben bunları istiyorum, bunlara ihtiyaç hissediyorum ama sen benim ihtiyaçlarımı, benim için uygun olanı benden daha iyi bilensin.
Bu şuna benzer: bir anne çocuğuna der ki, evladım ne istiyorsun? O da bunu istiyorum der. Tamam, anladım, aferin evladım der. Ama diyorum ki, anne ona belki isteğinin dışında bir şey verir, belki isteğinin bizzat kendisini de verebilir. Ama aklı başında çocuk, annesinin verdiğine bütün gönlüyle razıdır. Anlatabiliyor muyum? İdrakimiz daha derinleştiğinde, o idrake göre istekler zuhur edecektir.
Mesela Evliyaullah vardır, hayatında hiçbir zaman kendi için bir şey istemez, aklına gelmez, öyle bir ihtiyaç da hissetmez. Onun bütün duası, insanların ihtiyaçlarına, insanların yetimliğine bir merhem olmak adınadır. O yüzden her düzeye göre değişir; ama şunu demek istiyorum: ben bir şey istiyorum, yani şu anki halimde bir şeyin eksikliğini hissediyorum, onu isteyebilirim. Çok basit bir şey bile olabilir; "Ya Rabbi bana Mercedes ver" de diyebilirsin. Ama duanın sonuna şunu koyarsın: "Ya Rabbi, benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin." Ben öyle istiyorum, şu an içimde öyle bir istek geçiyor, sen isteyin dediğin için istiyorum.
Ama Efendim, o nedir peki? O şudur: dua bir ilişkidir, mana odur, maksat ilişkidir.
Duanın Asıl Gayesi: Rabbin Farkındalığı
Hatta Bediüzzaman şöyle der: duanın en büyük ikramı ve lütfu şudur ki, seni dinleyen, seninle muhatap olan, senin ihtiyaçlarını gören ve her şeye hâkim olan bir Rabbin farkındalığıdır; aslında duadaki en mühim netice budur. Yoksa benim isteklerimin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi değil. Ben biliyorum ki, beni her hâlimde, en basit olanından en güzel olanına kadar bütün hâllerimde gören, beni dinleyen, muhatap alan bir Rab var. Evet.
Hani bazen şöyle olmaz mı? Mesela bir psikolog karşısına birini alır; aslında onun anlatacağı şeyi daha ilk cümlesinden anlamıştır ama yine de onu dinler. Çünkü orada o kişinin dinlenilmeye ihtiyacı vardır, orada o muhataplık ilişkisini yaşayacaktır. Bizim dua etmemiz de öyle; yoksa haşa Allah'a bilmediği bir şeyi öğretmemiz değil, onunla bir paylaşımdır, onunla o ilişkinin derinleştirilmesidir.
Mizaç, Dua Etme Biçimi ve Kişisel Tecrübeler
İsmail Bey, şimdi ben şu şekilde dua edemem, bu böyle bir durum, yedilerde zaten var ama onu diyeceğim. Yani biraz bu sanki mizaçla ilgili ya da böyle farklı bir varlık düzeyiyle ilgili. Yani ben hani affedersin ama falan gibi ya, ama yani benim hem mizacım... Belli bir yerden sonra edememeye başladım. Öyle mi oluyor yoksa mizacın durumuyla mı ilgili?
Mizacın sağlıklı halinde olabilir. Mesela bir yerinin sağlıklı halinde yine ben hani böyle hani çok utanıyorum falan gibi değilse de daha çok bu duygu merkezini ifade edemiş. Ben orada böyle neredeyse ben hani... Yok, yok. Yok, anladım. Ama çok naif yani. Çok güzel. Tabii, yani çok hoş ben. Yani ben çok hoş. Tabii, tabii. Aslında şöyle bir şey var. Şimdi ben bunu istiyorum. Ya, kendi gibi olur benim için yani. Ya, işte öyle diyorum ama. Yok, aslında enani... Yok, sen de öyle demesen... Ben öyle demem. Diyemem. Tabii, diyemezsin. Doğru.
Yok, şimdi ben mesela bunu istiyorum ama. Ama aslında ben daha iyisini de verecek, bazen derininde o vardır, yok zaten öyle bir ton hissettim, acaba nereye gidiyor o şey diye düşündüm ya, yani kızdım, hani şey ben şimdi gidip bir şey isteyeceğim, aslında daha büyük bir şey verebilir, en iyisi istemeyeyim. Hayır ama böyle razı değil. O zaman tadım. Ben de şöyle algıladım: bu arada razıyım der gibi bir şey. Ama algıladım. Ben de ne kadar yanlış anlamışım o zaman. Yok, ben hissettim. İlki ermişlik gibiydi, sonra baktım başka bir yere kaydı. İşte tam bu duygunun şey var.
E tabii tabii, dörtte bunu yapabilir, dörtler de yapar. Ama çizgide dörtler de yapıyor. Zaten bu acıyı en çok yaratan da dörtler yani. Evet. Birincisi var, ikincisi şu an söylediğim de var, üçüncüsü de var; yani ondan çok korkuyorum. Şimdi mesela iki örnek olsun. Mesela çok basit bir şey için illa istiyor, illa istiyor; bu, sonunda tehlikeli bile olabiliyor.
Ve o kadar ısrarla, tövbeyle durmuyor; en sonunda "e al, ne yaparsan yap" diyor. Aynı durumdan sonra bu değişti; bu duruma düşmek istemiyorum, Allah'a bakarsın. İlla da istiyorum. Tabii.
Zaten bu, Peygamberimiz zamanında yaşanan bir hadise. Bildiğiniz gibi, birisi geliyor, sürekli mal istiyor. Peygamber hiç ona dua etmiyor, duymamazlıktan gelmeye çalışıyor falan. Ama o ısrar ediyor sürekli. O zaman peygamber dua ediyor, ona da mal geliyor. O da gaflete düşüyor. En çok ondan korkulur; yoksa daha iyisini verir, daha azını verir. Karşınızda sınırsız bir yaratıcı var. İşte orada Hazreti İsa'nın bize öğrettiği şey odur. Yani tabii ki biz hangi benlik durumunda, hangi düzeyde olursak olalım isteyebiliriz. En basit bir şey bile isteyebiliriz. Ama arkasında en son söyleyeceğim şey şudur: "Ya Rabbi benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin." Budur asıl olan şey. Her duanın sonu böyle olmalıdır. Yani işte o Hazreti İsa'nın öğrettiği edep budur. Yoksa insanoğluyuz, insan bazen en basit bir şeyi de isteyebilir; boğazda bir ev de isteyebilir. Gerçi ne kadar basit olduğu kişiye göre değişebilir. Basit bir şey, malevi bir şey, önemli değil.
Ya Rabbi, şu an içimden böyle bir istek geçiyor, ben de sana arz ediyorum ama neticede benim iradem değil senin iradenin gerçekleşmesini istiyorum ve ben senin iradenden razıyım. Şöyle bir dua, İsmail Bey. Ben yanlışlık görmüyorum.
Yani o zaman, dünyanın böyle yanlış olmayan imkânlarından yararlanma imkânını isteyebilir miyim? Bu deneyimi yaşamak isterdim yani, değil mi? Bu bir deneyim mi? Yani iyi olan bir şey ama, burada "iyi" derken... Mesela bir yalıyı niye deneyimleyemeyeyim ki? Deneyemezsin ama bu deneyimin nesi çok iyi ki? Yok tabii ki, ama bunun anlamlı bir deneyim olması gerekir. Yine de iyi olacaksa deneyimlemek ister misin? Tabii. Sonra bir gün anlarsın ki, dünyanın bin yıllık mesudâne hayatı, ahiretin bir dakikasına mukabil gelmez.
Dünyevi Arzular Karşısında Rıza: Bir Kesim Örneği
Ama ben şunu düşünüyorum: bir yalınız oldu, bir müddet orada yaşadınız, gözünüzün önünden bir süre böyle geçip gidiyor. Yani bir evim var, yok, bir evim var ama kendimi evi olmayan biriyle karşılaştırdım ve diyorum ki, bir evim var ama çok çok mutlu değilim. İşte yani, bir şeye ulaştığımız zaman bitiyor; ulaşınca bitiyor, ulaşınca bitiyor. Öyle geliyor bana. Neden bitiyor biliyor musunuz? Bitmesinin nedeni, çünkü âlem, yani yaratılmış olan her şey asli değil; bir kofluk var yani, anlatabiliyor muyum? Asli değil, mutlak değil. O yüzden aslında bizi hiçbir şey bir süre sonra tatmin etmez.
Bunu aramanın anlamsız olduğunu insan idrak ettiğinde, o zaman der ki, dünyanın tabiatı budur, bunu kabul ediyorum. Hani diyelim ki şu kâğıt bir kâğıttır, bunun kendine mahsus bir tabiatı vardır; bu bir gün, belli yıllar içinde eskiyecek, şu olacak, bu olacak, vesaire, anlatabiliyor muyum? Dünyanın da kendisini doyuracağını, tatmin edeceğini, insanı mutmain kılacağını zannetmek bir prensip hatasıdır.
Bunu tam duyamadım ama bakın, zaten bu anlamda bir tecrübedir. Burada, "madem dünya hiçbir şeydir, oyalanmayalım" demiyoruz. Burada biz bir deneyim yaşıyoruz; bu deneyimin içinde farklı ilahi tecellileri ve farklı benlik hâllerini müşahede ediyoruz, mesele budur. Ama şu yanlış: "dünya beni mutmain kılacak" demek. "Bu etmedi ama belki şu eder" diye düşünmek, bu zemindeki bir deneyim olarak yanlış bir şeydir. "Bu olmadı, belki başka bir şey olur, BMW olmadı Ferrari olabilir" gibi böyle bir şey yok yani. Böyle bir şey yok.
Yatay Deneyim ile Dikey Deneyim Farkı
Şimdi bazı şeyler fotokopi gibidir, onlara gerek yok yani. Yataydaki deneyim tercih edilmez, dikey deneyim tercih edilir. Yataydaki deneyimler zaten kaderin içinde, ilahi takdir içinde gerçekleşir. Biz şunu biliriz: yatay deneyimi tercih etmek ve bu konuda ısrarcı olmak hem anlamsız bir şeydir, çünkü o sana gerçek anlamda bir şey vermez. Çünkü bakın, ne ile deneyimliyoruz? Soru budur. Bir velinin dünyayı deneyimlemesiyle bizim dünyayı deneyimlememiz farklıdır. Bir veli olarak dünyayı deneyimlemek ayrı bir şeydir, benlik odaklı bir deneyim ayrı bir şeydir. Ben o yüzden benlik düzeyindeysem, böyle dünyayı deneyimlemek için özel bir tercihte, hele hele ısrarda bulunmama gerek yok. Zaten deneyimlemem uygun olan şeyi deneyimleyeceğim zaten. Benim asıl tercih etmem gereken şey dikey deneyimdir. Yani daha yüksek benlik ve varlık düzeylerini deneyimlemeye tercihimi yöneltmeliyim. O eşyada değil, o bizim içimizdeki bir şey. Varlıklar üzerinden biz o dikey deneyimi gerçekleştiremeyiz. Yani şöyle diyeyim, size bir örnek vereyim.
Evlilik ve Biriktirme Örnekleriyle Yatay Deneyimin Anlamsızlığı
Diyelim bir insan şunu diyebilir: "Her iki üç senede bir evlensem, fena olmaz, güzel bir deneyim olabilir." Tabii olabilir, bu da makul bir şeydir. Ama duygu merkezleri belki bunu o kadar tasvip etmeyebilir, zihin merkezleri edebilir; genellemiyorum. Şunu anlamak lazım: bu tür deneyimlerin sana kazandıracağı, özünde hiçbir şey yoktur, ama sen "var" zannedersin. Bu şuna benzer: bir ton odunla yüz ton odun biriktirmek arasındaki fark kadar bir fark vardır. Odun biriktirirsin ama dikey yükselişte odunları yakarsın; onun ateşi, ışığı, ısısı sana bir şey verir. Öbürü sadece odun yığmaktır. Ya da belki de seni acıyla bitirir.
İsmail Bey, o zaman şöyle bir durum var: bazı şeyleri gerçekten deneyimleyerek vazgeçiyorsunuz, değil mi? Deneyimlediğinde vazgeçiyor. Ama bazen bu, deneyim merakını da artırabiliyor, hızını da artırabiliyor. Bir şey deneyimlediğinde aslında bir şey biliyor. Tamam.
O zaman bu durumda, benliğe göre dua etmek gerekiyorsa öyle edilir. Şöyle diyeceksin: "Ya Rabbi, bana bunu deneyimlet, bunun boş olduğunu bana göster." Ya da "bu deneyimin boş olduğunu bana göster." Tamam, öyle oluyor. Evet, tabii tabii.
Arada böyle bir öfke durumu çıkıyor, bunu nereye yansıtacağını bilemiyor insan. O yüzden bence burada -gerçekten yedi olan birisi mi, yoksa herkes mi böyle dener bilmiyorum ama- yedilerde bu var. Gerçekten deneyimlemek ister mi? Altıda, beşte yok. Sen ne istiyorsan onu bilirsin; vermesen de ben yine isterim demez yani. Anlıyor musun? İnanın, biraz üzerinde kafa yorsak mizaçlara göre bile dua yazabiliriz.
Ama şöyle bir şey var: ben şöyle bir dua ederim. "Benim için zararlı olabilecek bir şeyse, beni şu an koru; eğer bana bu şey olacaksa, hakikaten hayırlıysa önümü kesme, güzel bir şekilde gerçekleşsin." Mesela değerli, pahalı bir otom vardı. Sonucu istediğim gibi olmadı ama güzel oldu, öyle bir şekilde gerçekleşti ve ben bunu şu şekilde kabul ettim: "Benim için hayırlısı buysa, böyle olsun." İşte bakın, bazıları bunu ne güzel kabul ediyor. Ben orada kabul edemiyorum, ben orada "niye böyle oldu" diyorum, "ne güzel" diyemiyorum. Hakikaten öyle işlemiyor işte.
Ama bak, bazı duygularımızı herkes çabuk çabuk öğreniyor; çünkü bir uçurumun üstünden atlatıldığın zaman... Evet, ne güzel ama, çok güzel ama, sen öyle devam et. Ben size çok mutlu bir örnek daha vereyim: bir ev eşyası almaya başlayalım. Aşağı yukarı, bundan kaç tane aldı? On iki tane almış, aynı eşyadan renk renk renk renk. Her defasında bir eşyayla birlikte bir takım daha alıyordu. Ama onlar oldukça pahalıydı.
Alışveriş Bağımlılığı ve Doldurulamayan Boşluk
Aşağı yukarı iki senedir... Bende bir alma hastalığı vardı sanki. Mesela beğendiğim şeylerden tutardım, beğendiğim her şeyi. Aylarca, yıllarca onun üzerine düşünürdüm. Sonra giderdim, onu gider alırdım. Sonra bunlar birikti, birikti, birikti. Sonra baktım ki aslında bunlara hiç ihtiyacım yok. İçeride bir şey devamlı istiyor, istiyor, istiyor, doymak bilmiyor, susmuyor. Hiçbirini kullanmadım. Sonra kendime dedim ki, ben ne yapıyorum? Ben istiyorum ama tüketemiyorum bile. Allah bana bir de o fırsatı vermiyor, o duyguyu da alıyor içimden. Ben niye istiyorum ki bunları, dedim. İnanmazsınız, şu anda kutuları açılmamış onlarca eşya var. O bir depresif dönemdi. İşte mesele o.
Yani mesela bazen istediğimiz şey gerçekleşmez -kadınlar haklarını helal etsin, herkes için değil ama- mesela bir kadının ilişkisi biter, hemen gidip alışveriş yapar. Neden? Çünkü adamı elde edemeyince, "hiç olmazsa bir mal alayım" der, onu telafi eder. Hatta elbisenin daha iyi işlev gördüğünü bile söyleyebilir. Anlatabiliyor muyum? Orada anlamak lazım: alıyor, sahip olabiliyor, şu anda sahip oluyor. Belki daha sofistike bir şey, ya da bir doberman köpeği alıyorsunuz. İşte orada dediğiniz gibi, biz bazen alışveriş yaparız; aslında bu, psikolojik anlamda bir boşluğu maddi bir şeylerle doldurma gibi bir şeydir. Ama sadece o da değil.
Mesela ben bilgi, yönetim, üretim... bizim işimiz hep bu. Ve bu bana dört tipini hatırlatıyor mesela; şu an en çok kullandığım kelime budur. Bana bir şey söylediğim zaman "bilmiyorum" derim, çünkü o kadar çok şey var ki, her şeyi bilmek mümkün değil.
Allah'ın Sıfatları Karşısında Kulun Aczi
Mesela benim için çok komik bir profesyonel sıfat var, bu arada eşim "döçen" der buna, çok komik bir sıfat. Yani hiçbir şeyin üstü yok, her şeyde bir eksiklik var. Ben hiçbir şeye sahip olamam, bir de bunun bir anlamı da yok; yani ben anlamsızım. Yani haşa, sanki çok zengin olmam gerekiyormuş gibi geliyor bana ama değil; benim gözümde onun bir değeri yok. Bunun en güzel bir anlamda olduğunu gördüm: bu bana ait bir sıfat değilmiş, bu Allah'ın sıfatıymış. Her şeye sahip olmak Allah'ın sıfatıymış, en güzel olmak Allah'ın sıfatıymış, her şeyi bilmek Allah'ın sıfatıymış, en doğru olmak da O'nun sıfatıymış.
Şimdi ben, madem hiçbir şey bilmiyorum, evet, ondan sonra hiçbir şey isteyemiyorum, hiçbir şey isteyemiyorum. Ama öyle bir şey oldu ki, Allah bunu bana önce yaşattı, sonra midemi bulandırdı yani, önce kendimde verdi bunu. Yoksa ben evliya falan olmadım; çok günah işleyip işleyip tükettim ve bitti, anlamsızlaştı. Yani Allah önce yaşattı, sonra anlamsızlaştı.
Sonsuzluk ve Sınırsızlık: Sayı Dizisi Misali
Geleneksel öğretide bir örnek verilir, sayılarla anlatılır. Bir sayı dizisi düşünelim, mesela üç ve katları, ya da 1, 2, 3, 4... Her sayının arkasından bir sayı daha getirebilirsiniz, bitmez ve nihai anlamda hiçbir kıymeti de yoktur. Ama bu, mutlak anlamda bir sonsuz değildir; bu matematikte tartışılır. Gelenekselci öğreti buna "sınırı belirsizdir" der. Yani mutlak olan ile sınırı belirsiz olan birbirinden farklıdır. Dünyadaki her deneyime bir deneyim daha ekleyebilirsin ama bu yatay düzeyde bir yayılımdır. Dikeydeki bir yükseliş olmadan, kişi istediği kadar yatay düzeyde yayılsın, hiçbir yere gidemeyecektir.
Yine bir misal verirler: sen dünyada istediğin kadar yol kat edebilirsin, istediğin kadar yolu takip edebilirsin, nihayetinde yine dünyanın içinde dolaşırsın. Ne zaman ki dikey bir çıkış yaparsın, o atmosferden, o dünyanın çekiminden kurtulursun, işte o zaman sana gerçek anlamda bir şey gözükür: sonsuz ve mutlak olan gözükür. Ama öbür türlü, dünyanın her milimetresine, her mikronuna adımını atsan bile, o deneyim sınırlıdır; seni bir yere eriştirecek, götürecek bir şeyi yoktur. Kur'an'ın bir ifadesi var, diyor ki, sınırları ancak bir güçle aşabilirsiniz; işte o güç, ilahi kudret ve ilahi lütuftur. Onunla o dikey yükselişimiz vuku bulabilir.
Dikey Yükseliş Arttıkça Yatay Merak Azalır: Aşk Misali
O dikey yükselişin oranında, bizim yatay düzeydeki deneyim merakımız azalır. Yani insan şunu bilecek: dünya düzeyinde çok deneyim merakım varsa, benim dikey düzeydeki ilerleyişim o kadar azdır. Çünkü dikey düzeyde yükseldikçe, yatay düzeydeki deneyim merakı, isteği, arzusu o oranda nötrlenir. Bu, geleneksel öğretide bir ilkedir.
Hatta bunu daha iyi anlaşılsın diye, mecazi bir örnek vereyim: âşık olan insanlar için her şey böyle durur. Mesela bir kariyer yapmaya çalışıyorsa, bir anda kariyer onun için "yapsam da olur, yapmasam da olur" noktasına gelir. Çünkü o, öyle bir hâl yaşar ki, bunların asli bir değeri olmadığını anlar. "Bu yapmam" demiyor, yapabilir ama artık onun için o kadar önemli değildir.
Hırssız Gayret: Diploma ve Tez Örneği
Hocam, şu an ben o noktadayım: üç ay içerisinde doktora sınavımı vermem lazım. Buraya da şundan geldim: eşim, "döçen" dediğim kişi, "versem ne olur, vermesem ne olur, sen çekip bir görürsün" diyor. Sende de şöyle bir hâl var: versem ne var, vermesem ne var, yani doktor olsam ne var? Eşim ne düşünür, başka bir şey yok ayrıca, başka bir şey de üniversiteyle ilgili.
İşte orada şu lazım: hırs taşımadan, onu bitirmenin gerektirdiği gayreti gösterebilmek. Sır burada, anlatabiliyor muyum? Hırs sahibi olmadan; yani ne kendim için, ne eşime bir şeyi kanıtlamak için, ne de "işte al, bunu istiyordun değil mi" demeden. O diplomayı aldığınızda "evet, yapacağım, senin için çok kıymetli, bunun farkındayım" dersin. Ama sadece herhangi bir hırs ve özel bir arzu taşımadan, sadece bu iyi bir şey diye, az buçuk bir bilgi kırıntısı bile olsa bir fayda sağlarım diye yaparsın. Ne olacak? Önemli değil.
Kıskançlık İtirafı ve Ontoloji Çalışması Üzerine
Hissettiğim zaman, ben kıskanıyor muyum diye sordum kendime; kıskanıyorum galiba. Öyle bir durum geldi bana, bunu itiraf ederek söylüyorum, kendim de bilmediğim bir durumdu. Tezimin konusu ontolojik bir konuya dönüştü, sürecin başında ontolojiyle uğraşan her şey bende etkiliydi. Şimdi hayatta o kadar çok varlık var ki, o kadar çok şey var ki, ben bunların içinde o kadar küçük bir yerdeyim ki, bunu çalışsam da çalışmasam da ne fark eder, diye düşünmeye başladım. Bu da bana geldi ve keyfim azaldı.
Keyif şu: çalışırken aldığın o ilahi haz. Onu alamayınca da öyle kalıyorsun. İşte onu alamadığında da çalışmaya devam et. Mesela benim bir arkadaşım var şu anda, gidip bir tarih yüksek lisansı yapacak; o kadar basit bir şey ki, ona hiçbir şey katmıyor gibi ama onu yap dedim, çünkü kendisi bir yedi numara; hiç keyif vermiyor ona ama "keyif almadığın bu şeyi yap" dedim. Ben de keyif almadığımda ne istediğimi bilmiyorum ama eyvallah derim. Ben de bilmiyorum. İki bir değil mi İsmail? Mümkün. Gidiyor musun oraya? Eyvallah.
Hırs, Tutku ve Enneagram Tipleri Üzerine Kapanış Sohbeti
Bazı basamaklar için gerekiyor ya. Arzu... belli bir düzeyden sonra, zaten yapamazsın. Ama bu her düzey için söz konusu değil. Hırsı azalırsa, yani biraz böyle, şimdi mesela hakikaten boş olduğunu görüyorsun, tamam mı, o kadar istemiyorsun; yani hırsı mı azaltıyor? Hırsı azaltıyor, hırsı azaltıyor.
Bir şeyin beni tamamlayacağını, eksiğimi azaltacağını, beni tatmin edeceğini düşündüğümde, o şeye karşı bir arzu duyarım. Duygu merkezi bunu tutku olarak tanımlar, diğer merkezler ise daha çok hırs olarak tanımlar.
İsmail abi, biraz kişisel bir şey ama yine de söylemek istiyorum. Şimdi mesela, dediğiniz gibi, bir şeyin tamamlanmayacağını bilsem de yine de istiyorum, tamam mı? Ama daha rahat bir konuya geçmek istiyorum bir de. Psikolojik anlamda daha rahat bir zemin olsun diye. Ama bir türlü o işe gelemiyorum, gaza gelip de o işe giremiyorum yani. Böyle bir tembellik var, işler tam olmuyor. Ama eskiden, bir zorluk hissettiğimde öyle yapışıyordum, bitirene kadar bırakmıyordum. Şimdi öyle bir irade kalmamış gibi oldu.
Bu, üç kanadı olan bir dört olarak yaşayabileceğin iniş çıkışlar. Ama kötüsü şu: tamam, o noktada öyle düşünüyorum ama sonra psikolojik boyuta indiğimde, kötü tarafına gittiğimde, üçün en rezil hâllerini yaşıyorum böyle; onunla bir şey yapmaya, kendimi göstermeye, teşhir etmeye çalışıyoruz. Çok kötü bir şey işte.
Dua ediyorum, biraz daha kaliteli bir taraftan bir şey yapalım diye. O arada zaman kaybetmiş oluyorum galiba. Evet, orada zaman kaybetmiş oluyorsun; bir şey geçiyor ve aceleye geliyor, bir an önce bitsin istiyorsun. Eyvallah, teşekkür ederim. Geçer, geçer.
O zaman, nefsin bir şeyler mi alacağız? Geçer. Burada ben, nefsi mahrum bırakalım demiyorum. Eski hırsının, şevkinin olmadığını yoğun bir şekilde hissediyor, bu da onu bir yerde işlevsiz kılıyor. O işlevsizlik de kendini kötü hissettiriyor. Bu sefer üç damarıyla, bir ucundan öbür ucuna gidiyor. Bir sınav var.
Şimdi sen de bu yorumu getiriyorsun ama bir hırs yok, hırs değil bir kere; ama duygu var, böyle bir anlam gibi. Bu illa öyle değil, sempatik bir şey var: "ölürüm de geçmem" yani. Bunun adı benim için hırs değil, "ölürüm de vazgeçmem." Bu bir bağlılık değil mi? İşte ona da hırs deniyor ama farklı hırslar var. Oradaki hırs, birisiyle mücadele eden bir hırs değil, hedef odaklı bir hırs. Mücadele etmem, çünkü onun yaptığı şey benim için bir ölçü değildir; benim ölçüm daha evrensel, başka bir boyuttadır.
Devamlı ilerliyoruz - bir mi, iki mi, dört mü... devamlı ilerliyoruz, yakalamaya çalışıyorum, o yüzden buna bir tepki veriyorum, öğreniyorum. Birbirinden ayırt edelim: özgün mü, değil mi? Ben de ikna oldum, çok sempatik bir şey. Bazıları bunu böyle alıyor, hepsi öyle değil, yok diyor zaten, yoktur. Benim bir yorumum var ama, çünkü yine de bir oyun oynuyor. Benim için her şey öğrenilmeye açıktır, deneyim olarak da, bilgi olarak da. Burada başka bir şey yok.
Evet, kalkalım mı yavaş yavaş? İsteyen varsa, bir şey söylemek isteyen varsa söylesin. Maalesef hasta mıydın? Olur, olur inşallah.
Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok --- ---
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.