Dualite ve Rağmene Rağmen Tercih Etme
Kısa Özet
Sohbet, geçen haftaki Hz. Âdem ile Hz. Havva kıssasının devamı olarak, yaratılışta var olan birlik hâli ile dualite (kutupsallık) hâlini ele alıyor; dünya hayatının iyi-kötü, sağlık-hastalık gibi kutuplar arasında bize sürekli bir tercih alanı sunduğunu anlatıyor. Otomatik/tetiklenmiş tepkiler ile bilinçli, özgür tercih arasındaki fark; alışkanlıkların, korku ve arzunun bu özgür tercihi nasıl engellediği tartışılıyor. Sohbet, Peygamber’in “rağmen olma” ahlakı -kötülüğe iyilikle, hakarete saygıyla karşılık verebilmek- ve her insanın Hz. Muhammed’in temsil ettiği fıtratı kendi potansiyelinde taşıdığı fikriyle derinleşip, kalıcı olanla geçici olanı ayırt edebilme çağrısıyla kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek tercih; korku, arzu ve alışkanlıktan kaynaklanan otomatik tetiklenmelerden bağımsız, bilinçli ve objektif bir seçimdir. - Peygamber’in ahlakı “rağmen olma” ilkesi üzerine kuruludur: kötülüğe rağmen iyi, hakarete rağmen saygılı, kibre rağmen alçakgönüllü olabilmek. - Her insan, Hz. Muhammed’in temsil ettiği fıtratı kendi içinde bir çekirdek gibi taşır; nefsin perdesini kaldırdığı oranda bu potansiyel ortaya çıkar.
Giriş: Dualite Nedir?
Bu hafta, geçen haftaki Hz. Âdem ile Hz. Havva kıssasından devamla, dünya hayatını deneyimlerken -yani yaratılış ağacına dokunurken- karşımıza çıkan dualiteyi konuşmak istiyorum. Yaratılış ağacının, şu an deneyimlediğimiz bu dünya hayatının bir dualite içinde olduğunu Hocamız’a sormak istiyorum. Bugün geçen haftaki hikâyenin devamını biraz konuşalım; bakalım bu dünya hayatı bize dualite üzerinden neler sunuyor, neler yaşatıyor. Bununla ilgili Kur’an-ı Kerim’de güzel bir ayet var, hiç kaçarı yok: Muhakkak ki Allah sizi mal ve evlatları artırıp azaltarak imtihan eder.
Geçen hafta Âdem ile Havva kıssasından başladık. Her insanın içinde bir dişillik, bir de erillik olduğunu; doğru ve iyi olanı yapmaya yönelen sağlıklı bir erillikle, onu bütün güzelliğiyle kabul etmeye yönelen mükemmel bir dişilliğin var olduğunu konuşmuştuk. Bunlar aslında varlık ağacına dokunuyor. Uçlarda, iki kutupta bir dualite, bir ikilik olduğunu görüyoruz. Ama her insan hemen hemen her gün mutlu olmak ister, çünkü hiç üzülmek istemez; her zaman sağlıklı olmak ister, çünkü hiç hastalanmak istemez. Oysa dualite ağacı, Allah’ın ayette bize söylediği gibi, mal ve evlat gibi sevdiğimiz şeyleri artırıp azaltarak bizimle karşılaşıyor. Bu hafta dualiteyi konuşacağım.
Yaratılışta önemli bir nokta var: Varoluşun ve yaratılışın bir birlik hâli vardır, bir de dualite hâli vardır. Cennetteki varoluş birlik hâlidir; hatta orada Âdem’in Allah ile bir olduğuna, yaradanla olan bağlarının ve birliklerinin farkında olduklarına dair rivayetler vardır. Ancak hem yaratılışın belli bir düzeyinde hem de insanın psikolojik ve bedensel yönünde bir dualite vardır. Daha Türkçe bir ifadeyle, bir ikilik, bir kutupsallık vardır. Bu kutupsallık hem dış dünyada vardır hem de insanın psikolojik ve bedensel boyutunda. Mesela bedensel boyutta sağlık ve hastalık bir kutupsallıktır, bir dualitedir. Sıcaklık, soğukluk; bedenin ısınması, soğuması bir dualitedir. Dolayısıyla aslında her düzeyde bir dualiteden bahsedebiliriz; yaratılışın belirli katmanlarının bir analizini yapabiliriz.
Kutupsallık ve Tercih İlişkisi
Kutupsallık niçin önemlidir? Çünkü biz bu kutupsallığı dikkate almazsak, tercihte bulunmamız gerektiğini de gözden kaybederiz. Yani kutupsallığın ne kadar farkında olursak, orada bir tercih yapmamız gerektiğinin de o kadar farkında oluruz. Neye benzer bu? İlerleyen bir yol düşünün, bir noktada ikiye ayrılıyor; sağa mı, sola mı gitsem der gibi. Şimdi orada ne olur? Eğer yol tekse, bir ayrım yoksa, zorunlu olarak o yolda ilerlersin. Ama bir yol ayrımı varsa, orada ne devreye girer? Tercih devreye girer. İşte dualiteyi bilmek, kutupsallığı bilmek, bu farkındalık aynı zamanda bizim tercih etme imkânımızı ve kabiliyetimizi de ortaya çıkarır. Bu konuda ya fıtri olanı tercih ederiz, ya da bunun aksi istikametteki şeyleri; nefreti, kirliliği, bencilliği tercih ederiz. Bu konuda bize sürekli uyarılar yapılıyor. Dolayısıyla hayatta her zaman şunu anlamamız gerekiyor: Hayat, baştan başa bir tercihtir. Bilincinde olsak da olmasak da bir tercihtir.
Burada şu nokta önemli: Tercihini ne kadar farkında ve bilinçli yapıyorsun? Eğer tercihimizi farkında ve bilinçli yapabiliyorsak, bu çok önemli ve anlamlıdır; hayat bizim için daha doğal ve zengin bir biçimde akar. Ama tercihlerimizi bilinçli yapamıyorsak, gerçek anlamda doğal olanın tarafını tutamayız. Tercihlerimizi otomatik tetiklenmelerle yapıyorsak, orada aslında gerçek anlamda bir tercih yoktur; biz sadece tercih ettiğimizi zannederiz.
Gerçek Tercih mi, Otomatik Tepki mi?
Bu şuna benzer: Tatlıya zaafın var. Önüne tatlı geliyor, başka yiyecekler de var; sen “tatlıyı tercih edeyim” diyorsun ama elin zaten otomatik olarak tatlıya gidiyor. Biz sadece bir tercih yaptığımızı zannediyoruz. Aslında hayatımızın önemli bir kısmında gerçek anlamda tercih etmiyoruz; tercihlerimiz mutlaka bir tetiklenmeyle oluşuyor. Arzularımıza göre, ihtiyaçlarımıza göre, beklentilerimize göre değişiyor. Dolayısıyla bu, gerçek anlamda bir tercih gibi görünmüyor.
Örneğin öfkelendiğimde, bu gerçekten benim tercihim mi? Ben gerçekten bir noktada, gerekli ve yerinde olduğu için mi öfkelendim, yoksa otomatik bir tetiklenmeyle mi öfkeleniyorum? İşte tam da bu noktada aldanmamamız gerekiyor. Çünkü biz çoğu zaman otomatik bir tetiklenmeyle düşünüyor, davranıyor ve hissediyoruz; sonra da “ben tercih ettim” diyoruz. Yani zihnimiz aslında bizi aldatıyor, otomatik olan bir şeyi sanki tercihimizmiş gibi gösteriyor.
Mesela size “niye böyle konuştun?” diye sorulduğunda, verdiğiniz cevap aslında objektif bir değerlendirme ve tercih sonucu sergilenen bir yaklaşım değildir. “Zaten o bunu hak ediyor, o da bana öyle yapmıştı, ben de öyle yapacağım” diyerek, sanki gerçekten bir tercih yapmışız gibi bir yanılsamaya kapılırız. İnsan tercih yapabilme potansiyeline sahiptir, ama çoğu zaman bu potansiyeli kullanmaz; oysa yaptığı şey sanki bir tercihmiş gibi sunulur. Dikkat edersek, çoğunlukla gerçek anlamda bir tercih değil, otomatik bir alınma/tepki boyutu görürüz.
Tercih nedir? Tercih, gerçekten nesnel olarak var olan ihtimalleri objektif bir bilinçle değerlendirip seçmektir. Eğer bir yol sadece kolay olduğu için tercih ediliyorsa, orada gerçek bir tercihten bahsedemeyiz. Birine “bu yola niye girdin?” diye sorsan, “o yol bana daha düz göründü” der. Oysa o yol sana düz görünse de, seni hedefine götürmeyebilir. “Onu o kadar düşünmedim, o yol bana düz geldi” diyerek yola devam edilir. Aslında biz, ya alıştığımız ya kolayımıza geldiği ya da korkularımızla ve arzularımızla bağlantılı bir şekilde tercih ediyoruz; ve bunu da gerçek bir tercih sanıyoruz. Oysa gerçekten tercih edebilmek için önce korku ve arzu ikileminden kurtulmak gerekiyor; geçmişin alışkanlıklarından kurtulmak gerekiyor.
Alışkanlıklardan Kurtulup Aslına Dönmek
Çünkü biz, özellikle belli bir yaştan sonra -15, 18, 20, 25 yaşlarında- birçok tepkimiz bir alışkanlık hâline geliyor: Alınganlığımız bir alışkanlık, üzülmemiz bir alışkanlık, moralimizin bozulması bir alışkanlık, öfkelenmemiz bir alışkanlık, davranışlarımızın çoğu bir alışkanlık, kendimizi kötü hissetmemiz bir alışkanlık, kendimizi değerli ya da değersiz hissetmemiz bir alışkanlık hâline geliyor. Dolayısıyla belli bir noktadan sonra, alışkanlıklarıyla yaşayan birine dönüşüyoruz.
İşte aslında bütün kutsal metinler bize der ki: aslına dön. Yani en doğal noktana dön, merkeze dön. Çünkü sen şu anda alışkanlıklar labirentindesin; alışkanlık yörüngesinde dönüyorsun, kendi aslî yörüngende değilsin. Aslına dön; aslına dönebilmen için arzu ve korkunun en az olduğu, mümkünse hiç olmadığı bir noktaya gelmen gerekiyor. Gerçekten o zaman tercih diye bir şey bulursun. O tercihi yapabilmemiz için, şu anda gerçek anlamda tercih yapamadığımız düşünce, duygu ve davranışlarımızı fark etmeye ihtiyacımız var.
Sözler, Yeminler ve Dualiteyi Unutmak
Mesela insanlar birçok ilişkiye başlarken, diyelim ki bir iş ortaklığına girerken, bu işin batma ihtimalini hiç düşünmüyorlar; düşünmeyince de sonradan işler kötüye gidince şaşırıyorlar. Ya da insanlar evleniyor, çok klasik bir evlilik yemini ediyorlar: “İyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta birbirimizi seveceğimize ve koruyacağımıza söz veriyoruz” diyorlar. Ama bu söz, sanki okunmadan imzalanmış bir sözleşme gibi, öylesine söyleniyor; insan ne söz verdiğinin farkında bile değil. Daha sonra olumsuz bir durumla karşılaşınca, aslında o sözü hakkıyla vermediğini fark ediyor. Bize dualitede olduğumuzu unutturan bir sürü şey var.
İnsan gerçekten iyi niyetle birçok söz verir. Mesela bazen bir şey olur, biri ağlar; “neden ağladın, seni üzmeyeceğim, bir daha ağlatmayacağım” deriz. Oysa biz kendimize ya da muhataplarımıza söz verirken “bunu yapacağım” ya da “bunu yapmayacağım” demek yerine, “bunu yapmaya çalışacağım” ya da “bunu yapmamaya çalışacağım” desek, bu çok daha sağlıklı olur.
Alınganlık Karşısında Özgür Bilinç
Peki ben, iyi günde ve kötü günde, iyi güzel ve doğal olanı tercih edebiliyor muyum? Bunu yapabiliyor muyum? İyi günde kötü günde kendi doğamı hatırlayıp içeride tetiklenen dualiteyi, kutupsallığı görüp, bu kutuplardan doğru, iyi ve güzel olanı seçebiliyor muyum? Mesela muhatabımın bir sözünden dolayı içimde bir alınganlık tetiklendi diyelim. Peki ben, o alınganlık hissine karşı ne kadar mesafeliyim? Bunu ne kadar görebiliyorum? Diyelim ki karşımdaki insanın üslubunda bir problem var ya da benimle ilgili yanlış bir değerlendirme yaptı; bende de bir alınganlık duygusu tetiklendi. Peki ben bu alınganlık duygusuna karşı özgür bir bilince sahip miyim? Yani şunu demek istiyorum: İçimde bir alınganlık tetiklendi, bunun farkındayım; ama ben bu durumda alınganlığa göre değil, olabildiğince objektif bir şekilde bana söylenen sözü tam olarak anlayıp, gerçekliği varsa onaylayıp, yoksa da uygun bir üslupla karşılık verebilir miyim? Bunu yapabilmek özgürlüktür. Bunu yapabilmek gerçekten tercihte bulunmaktır.
O yüzden Sufi bilgeliğinde “alınmamak” önemli bir farkındalık noktasıdır. Yani içeride alınan bir benlik olabilir; ama ben ona karşı uyanık olup, o benliğin farkında olarak tercih yapabilmeliyim. Bu ne demektir? Şu demektir: Biz, bilinç olarak, psikolojik varlığımızda mevcut olan iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, doğal olanı ve olmayanı görüp objektif bir şekilde seçim yapabiliyor muyuz? Bütün mesele budur.
O objektif görmeyi ve seçim yapmayı başarabildiğimiz zaman, biz bu dualitenin farkında olan ve o dualitenin içinden özgürce tercih yapan bir insan oluruz. Bunu yapmadığımızda ise, aslında otomatik bir programı yaşarız. O yüzden ilişkilerde neyin bizde tetiklendiğini görmeye ihtiyacımız var; hayatın genelinde de bunu görmeye ihtiyacımız var. Biz, buna rağmen mükemmeliz. Yani dış dünyada kötü, negatif, eksik, hatalı, olumsuz olan şeyler olabilir; psikolojik dünyamızda da bazı negatiflikler tetiklenebilir. Önemli olan, dıştaki ve içteki bu olumsuzluğa rağmen “olabilme” bilincini güçlendirmektir.
Rağmen Olabilmek: Peygamberin Ahlakı
O yüzden peygambere sorulan bir soruya verilen cevap çok önemli. İnanan bir insanın ahlakı nasıl olur diye sorulduğunda peygamberin verdiği cevap şudur: O sevmeyeni sever, vermeyene verir ve kendisine gelmeyene gider şeklinde ifade edilir. Bu ne demektir aslında? Burada kastedilen şey “rağmen”dir. Peygamberin bu sözündeki temel anlam “rağmen olabilmek”tir. Mesela bir insan beni sevmiyorsa, ben ona rağmen onun varlığına saygı duyarım. Bir insan bana hakaret ediyor; ben onun hakaretine rağmen, onun insanlıktan gelen değerini hiçbir zaman gözden kaçırmam. Bir insan beni küçültüyor; ben buna rağmen onun insan olmaktan gelen değerini göz ardı etmem.
İçimde bir nefret, öfke, kızgınlık, küçümseme, kibir duygusu gözlemliyorum; ama buna rağmen alçakgönüllülüğü, dengeli olmayı tercih ediyorum. Tabii egomuz bizi her zaman şu yönde davranmaya iter: “İnsanlar bana böyle davranırken ben mi aptalım, ben mi safım?” der. İşte tam da bu ego bizi aldatıyor. Hâlbuki biz, “rağmen” değerlendirmesine varmalıyız.
Bir insan beni küçümsediğinde, ben onu küçümsemiyorsam, bu onu insan olmaktan gelen değerinden mahrum bırakmadığım anlamına gelir; bu ona karşı bir saygıdır. Ben insani düzeyde doğal bir biçimde saygımı muhafaza ediyorsam, ezik ya da saf değilimdir; kendimin farkındayımdır. Hatta kendinin farkında olmayan muhatabımın da farkındayımdır.
Dolayısıyla kendi varlığımızın doğal kodlarını devreye sokmamız gerekiyor. Ben gerçekte kimim, dünyadaki varlık sürecimde asıl korumam gereken ne? Eğer korumam gereken şeyi para, mal-mülk, sosyal itibar, insanlar tarafından sevilmek gibi şeyler sanıyorsam, yanlış bir yere bakıyorum demektir. Asıl korumamız gereken temel şey insanlığımızdır; insan olmaklığımız ve değerlerimizdir.
Korumamız Gereken Asıl Değer: İnsanlığımız
Aslında İslami gelenekte, İslam bilgeliğinde çokça geçen “iman” kelimesinin gerçek anlamını çoğu zaman düşünmüyoruz. Yaradan bizi her zaman şu noktaya götürmek ister: Her dünyevi durumda, işte bu dualite sürecinde -iyi, kötü, olumlu, olumsuz her durumda- ve kendi psikolojinde tetiklenen olumsuzluklar karşısında neyi korumaya dikkat etmelisin? Yaratılışının, fıtratının kodlarını korumaya dikkat etmelisin. Senin asıl koruman gereken şey budur; bunu koruduğun müddetçe hiçbir zaman zarar etmezsin, kendinde olursun. O yüzden insanların peşinden koştuğu birçok şey var: kendini gösterme, başarılı olup insanlardan takdir almak, insanların ilgi ve sevgisini elde etmek gibi. Bütün bunlar aslında yanlış hedef belirlememizin bir sonucudur.
Ama şunu soralım: İnsanlık kodlarımızın, yaratılıştan gelen bu kodların ne kadar farkındayız, bunları ne kadar koruyoruz? Gerçekten sormamız ve korumamız gereken şey budur. İşte kutsal metinler bize hem dış dünyadaki iyi-kötü dualitesine karşı, hem de psikolojik dünyamızdaki iyi-kötü dualitesine karşı bu bilinci kazandırır. Ne dış dünyamız ne de psikolojik boyutumuz sadece iyilik, güzellik ve hayırdan ibarettir.
Alçakgönüllü olmam gerekirken içimde bir kibir hâli de tetiklenebilir; evet, bunu hissedebilirim. Ama ben bu kibir hâlini onaylamak ve onun üzerinden hareket etmek zorunda değilim. Aksine, içimde hissettiğim kibirli benliğe rağmen, fıtratımın gereği olan alçakgönüllülüğü gösterebilirim. Mesela bir insan bana “sen benim gözümde bir hiçsin” dese, o anda içimde kibirli bir benlik tetiklenebilir: “Asıl sen benim gözümde bir hiçsin” demek isteyen bir benlik ortaya çıkabilir. Ama bunu görüp, o tetiklenmeye rağmen, “ben seni hiç olarak görmüyorum, bunun bilincindeyim; sen de yaratılıştan gelen bir insan olma değerine sahipsin, ve benim gözümde hiçbir zaman bir hiç olmadın, olmayacaksın” diyebilirim.
Özgürlüğü Kısıtlayan Nedir?
Peki bu özgürlüğümüzü kısıtlayan nedir? İçimizde tetiklenen negatif duygulardır. O yüzden özgürlük insana verilmiş bir imkândır; ama o özgürlük bilincini kazanmak gerçekten bir çaba gerektirir.
Şu anki bulunduğumuz düzeyde insanların genelde öğüt olarak verdiği şey şudur: “İlk yumruğu atan kazanır, sana laf sokana sen de laf sok, altta kalma, yoksa kabul etmiş sayılırsın” gibi. Ama diğer tarafta kutsal metinlerde, mesela Hz. İsa örnekliğinde şunu görürüz: Biri sana tokat attığında, içeride o tokada karşılık vermek isteyen benliğe rağmen, diğer yanağını çevir. Ya da bizim Peygamberimiz’in örnekliğinde olduğu gibi, biri sana sataştığında önce kendini fark et, içindeki tepkiyi fark et. Karşındaki insanın içinde bulunduğu durumu, hatta cehaletini fark et; onun için hayır dile. Peygamberler bize tam aksini, yani genel kanaatin gösterdiğinin tam tersini gösterir.
İşte burada kendimize sormamız gereken şey şu: Ben kendimi neye göre hizalamaya çalışıyorum? Kendi konumumu neye göre tanımlamaya çalışıyorum? Benim kendimi tanımladığım ve hizalamaya çalıştığım şey, doğal/fıtri bir insan olmak mı? Kendimize açıkça şunu sormalıyız: Bize örnek gösterilen nedir? Mesela biri, birine karşı sert bir laf söylediğinde, “bak ne güzel, işte böyle haddini bildireceksin” diye övülür. Ama acaba bu, gerçekten haddini bildirmek midir? Bazen egomuz bizi böyle davranmaya iter ve bu aslında bizi insanlığımızın altında kalmaya götürür. Ben kendimde kalmaya çalışıyorum diyorsam, karşımdaki beni ne kadar aşağılarsa aşağılasın, ben yine de kendi varlığımın kodlarıyla bir yaklaşım sergilemeye çalışırım.
Kötülüğe Kötülükle Karşılık Vermemek
Yine Peygamber’in bir sözü vardır. Der ki: “Kim bana ne yaparsa ben de aynısını ona yaparım” diyen kişi, zayıf bir insan gibidir. Çok ilginç bir şey bu: Kim bana iyi davranırsa ben de iyi davranırım, kim bana kötü davranırsa ben de kötü davranırım; kim bana saygılı davranırsa ben de saygılı davranırım, kim bana saygısız davranırsa ben de saygısız davranırım -bu tavrı Peygamber bir zayıflık olarak nitelendirmiştir. Neyin zayıflığı? İradenin, bilincin zayıflığı. Çünkü orada gerçek anlamda bir tercih, gerçek anlamda bir irade, gerçek anlamda bir kendilik farkındalığı yoktur.
Peki Peygamber ne diyor? O zaman nasıl davranılmalı diye sorulduğunda: Size iyi davranana, fıtratınızın gereği olarak iyi davranın. Ama size kötü davranana onun gibi davranmayın; sadece hakkınızı koruyun. Bu da fıtri bir şekilde olur. Ama biz kötüye kötüsünün davrandığı gibi davranırsak, aslında ne yapmış oluruz? Kötü olmuş oluruz. Belki bir anlığına haklı gibi gelebilir, ama biz de kötü olana benzemiş oluruz. Örneğin bir arkadaşım sürekli insanlara hakaret ediyordu; ben de bir süre sonra ona hakaret etmeye başladım. Peki bu durumda ne oldu? O beni terbiye etmiş oldu -kötü bir terbiye.
Mesela kötü bir arkadaşla üç beş ay beraber olursun, sonra bakarsın senin de ağzın bozulmuş. İşte orada tersinden bir terbiye var, kötü bir terbiye. O yüzden bakın, “Rabbimiz Allah” demek çok önemlidir. “Rabbimiz Allah” demek şu demektir: Ben Allah’ın terbiyesine tabi olmayı tercih ediyorum. Peygamberimiz için söylenen bir söz vardır: “Beni Rabbim terbiye etti.” Çevremdeki insanların yanlış tutumları mı beni terbiye ediyor, yoksa Rabbim mi beni terbiye ediyor? Allah mı terbiye ediyor, insanlar mı terbiye ediyor?
O yüzden, çoğu zaman bilincinde olmasak da, insanların bizi olumsuz noktalarda nasıl tetiklediğini görüp, o tetiklenmelere kapılmama bilincine sahip olmalıyız. İşte o insan, “rağmen” olan insandır; kötülüğe rağmen iyi olabilen insandır. O bana hakaret etti, ben de ona hakaret ettim; o bana “sen bir hiçsin” dedi, ben de ona “sen bir hiçsin” dedim. Peki burada ne oldu? Burada bilinç yok, farkındalık yok, tercih yok; burada insan olmanın gereği yerine getirilmemiş, tamamen otomatik bir mekanizma işlemiştir. Peki biz böyle mi yaratıldık? Hayır. İnsan nedir? Tercih edebilme kabiliyetine sahip bir varlıktır.
Burada insanların bir savunması var, bana komik geliyor: sanki hiç hayatları boyunca böyle davranmamışlar gibi. “Böyle yapmayabilirsin” dediğinde “ego göstermek, kibirlenmek” gibi cevaplar veriyorlar; sanki hayatları boyunca hiç ego göstermemişler, hiç kibirlenmemişler gibi. Ama bunu söylediğinde, hatırlattığında, doğru cevabı da alıyorsun. Peygamber bir savaşta, bir kişinin göğsünü kabartarak yürüdüğünü görmüş ve şu uyarıda bulunmuş: böyle yürümek ancak savaş meydanında mazur görülebilir. Bunun dışında hiçbir zaman mazur görülemez.
Bilinçli olmadıkları, en azından o an farkında olmadıkları için, bizde tetikleyebilecekleri negatif damarlara karşı dikkatli olmalıyız. Bakın, nefiste bir kibir damarı vardır ama bir alçakgönüllülük damarı da vardır; nefiste bir intikam damarı vardır ama bir affetme damarı da vardır. İşte insan, tam da bu tercih etme kabiliyetiyle insan olur.
İnsan: Tercih Edebilme Kabiliyetine Sahip Bir Varlık
Hayvanlarda, içgüdülerde gerçek anlamda güçlü bir tercih kabiliyeti yoktur; onlar belli bir içgüdüyle, belli bir güdülenmeyle, belli kalıplarla hareket ederler. Ama insanın tercih etme kabiliyeti farklıdır. İnsan mal varlığını, yiyeceğini biriktirebilir; kendi soyuna yetecek şeyleri biriktirebilir. Aynı zamanda bu imkânları iyilik, güzellik, hayır adına da kullanabilir. Aşırı kibirli olabilir, herkese tepeden bakabilir; ya da alçakgönüllü olabilir, herkesle aynı göz seviyesinde durabilir.
Burada devreye giren korkularımız bir tür sahte etki oluşturur; bu korkunun etkisinden kurtulabildiğimizde özgürce tercihte bulunuruz. İşte o zaman gerçekten özgür bir tercihte bulunan, hiçbir durumda otomatizmaya kapılmayan bir insan oluruz. Bütün kutsal metinlerin insana sunduğu temel şey de budur.
Karşımızdakinin kötü davranışını, kendi yanlış davranışımıza bir bahane, bir mazeret hâline getirmeyelim. Bu çok önemli, en önemli konulardan biridir. “Aslında ben öyle değilim ama o beni bu hâle getirdi”, “aslında ben öyle değilim ama o beni buna mecbur etti”, “aslında ben öyle değilim ama onun bir tavrı beni böyle davranmaya itti” -bu asla bizim için kabul edilebilir bir mazeret olamaz. Bakın, kendimize saygımız varsa, biz de kendimize böyle mazeretler üretiyoruz. Bu mazeretleri kabul etmek, kendi insanlığımızdan istifa etmektir. Hâlbuki Yaradan bize, kötüye rağmen, kötülüğe rağmen, fıtratımızdaki iyi ve güzel olanı tercih etme ve onu yaşama imkânı vermiştir. Her türlü kötülük ve kabahatle karşılaşmış nice insan olmuştur; ama onlar kendi fıtratlarını bozmamışlar, fıtratlarının kodlarına dikkat etmeye çalışmışlardır.
Sahte Tevazu ve Gerçek Örneklik
O yüzden gerçek akıllı insan, fıtratının farkında olan ve onu koruyan insandır. Yoksa tırnak içinde “akıllı” olup herkesi yöneten, insanları istismar eden kişi değildir. Fıtratının dilini bilen, fıtratının kodlarının farkında olan ve bunları koruyan insan, hayatını en doğru şekilde idare eden insandır.
Burada bazen sahte bir tevazuyla karşılaşıyoruz; ben kendi içimde de bunu çok fazla görüyorum. Diyelim ki bir durum var: Bir sefer sabrettin, iki sefer sabrettin, üçüncüde “artık yeter” diyen bir ses çıkıyor, sabır bitiyor. Ama mesela birisi sana “şu kadar zengin olmak ister misin?” dese, “estağfurullah, ben kimim ki” dersin. “Şu kadar kişi seni takip etse” dese, yine “estağfurullah, ben kimim ki” dersin. Ama şöyle davranman gerektiği, Peygamber’in böyle davrandığı hatırlatıldığında, yine “ben kimim ki, o Peygamber” diyen sahte bir tevazu ortaya çıkar. Örnek alınması tavsiye edilen bir şahsiyet karşısında, mütevazilik görüntüsü altında aslında egomuzu destekleyen ve onaylayan bir tavrı sürdürmeyi tercih ediyoruz.
Hâlbuki insanın anlaması gereken şey şu: Her bir insan, hakiki manada, Hz. Muhammed’in temsil ettiği fıtratı kendi içinde taşır. Ne demek istiyorum? Hz. Muhammed, tırnak içinde söylüyorum, fıtratımızın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bunu asla unutmamalıyız; zaten öyle olmasaydı, bize örnek olarak gösterilmesinin bir anlamı kalmazdı. Şöyle düşünelim: Biz bir kediye bir kuşu örnek gösterip “bak, bu kuş senin için bir örnektir” desek, bu bir kediye örnek olamaz.
Peygamber Örnekliği: Çekirdek ve Ağaç Benzetmesi
Peki eğer Peygamber bize örnek olarak gösterilmişse, bu ne anlama gelir? Şu anlama gelir: Sen de aynı fıtratı taşıyorsun. Bu çok önemli bir şeydir; bunu çoğu zaman kaçırıyoruz. Mesela, “ben Peygamber gibi olamam” dersin. Peygamber gibi olmayacaksın zaten -peygamberlik bir görevdir. Yoksa nefsimiz bizi böyle kandırır: “Peygamber kim, ben kim” dememiz, güzel bir şey, alçakgönüllü bir tavırmış gibi görünse de, aslında nefsin bizi mükemmel bir şekilde aldatmasıdır, bizi geriye çekmesidir. Hâlbuki o, sana insan olmaklığının örneğini veriyor; sen o örnekliği taşıyorsun.
Bunu şöyle düşünebiliriz: Eğer biz kendimizi bir çekirdek olarak tanımlarsak, Peygamber bizim ağaç olmuş hâlimizdir. Bizim kendi insanlık çekirdeğimizde var olan imkân ve kabiliyetlerin tam olarak ortaya çıkmış hâli, o ağaçtır. Bu bize neyi gösteriyor? Senin içinde de aynı imkân ve kabiliyet var. Bazen şaşırırız: “Allah’ım, bu nasıl oluyor?” deriz. Oysa hiç görmeseydik, küçücük bir çekirdekten koca bir incir ağacının çıkacağını hayal edebilir miydik? Hiç hayatımızda bir çekirdekten ağaç çıktığını görmemiş olsaydık, birileri bize “bu çekirdeği toprağa atarsan koca bir ağaç olur” dese, buna inanmazdık.
Hâlbuki bazen tam olarak bu yanılgıya düşüyoruz: Şu anki hâlimize bakıyoruz, Peygamber’in gösterdiği o yüce hâle bakıyoruz ve “bende böyle bir şey yok” diyoruz. Hâlbuki bu çok gerçek ve hakiki bir potansiyeldir. Nefsin perdesini kaldırdığımız oranda içimizdeki insan ortaya çıkar. Perdeyi kaldırdığımız, her şeyimizi Yaradan’a yaklaştırdığımız oranda, Hazreti Muhammed’in temsil ettiği gerçek insanlık ortaya çıkar. Peygamber, kendisine sert bir söz söylendiğinde bile tepki vermezdi. Neden? Çünkü o kendindeydi, kendinin farkındaydı.
Fıtratın Kodlarıyla Yaşamak
O yüzden insanlık noktasında bunu kaçırmak, kendimize karşı yapılmış bir haksızlıktır. Yaradan bana her türlü imkânı vermiş; ben bu imkânların farkındayım. Bunları ne kadar değerlendiriyorum, gerçekten kendime sormam gereken şey budur. Kendimizi zarara uğratmayalım. Bu anlamda fıtratımızın kodlarını görmemiz gerekiyor; bunun en temel referansı da Peygamber’dir. Peygamber, fıtratın kodlarını sürekli olarak bize hatırlatır: fıtratın kodları üzerinden nasıl bir eş olunur, nasıl bir baba olunur, nasıl bir evlat olunur, hatta nasıl savaşılır. Bakın, savaşmanın bile bir fıtrat yansıması vardır. Bir insan sana düşmanlık besliyor, sana zarar vermek istiyor; sen bu durumda fıtratın üzerinden nasıl mücadele edersin? Bunun bile bir örnekliği vardır.
Savaşta Bile Fıtrata Sadakat
Peygamber, savaşırken bile düşmanından nefret etmemiştir. “Sizi nasıl mahvettik, gördünüz mü?” diyerek bir zafer sevinci yaşamamıştır. Aksine, o insanların kendi insanlıklarının farkına varamamış olmalarına üzülmüştür. Peygamber hiçbir zaman düşmanlarının seviyesine düşmemiş, onların davrandığı gibi davranmamıştır. Dikkat ederseniz, yıllar sonra Peygamber’in huzuruna gelip “ben yanlış yaptım, yaptığım yanlıştan dönüyorum” diyen insanlar olmuştur. Ama hiçbiri “tamam biz yanlış yaptık, ama sen de bize kötü davrandın” dememiştir. Çünkü Peygamber hiçbir zaman öyle davranmamıştır.
Kalıcı Olanla Geçici Olanı Ayırt Etmek
Vaktimiz de azalıyor. Birçok noktada Yaradan’ın bize verdiği kıymetin farkında değiliz; bize verilen nitelikleri, imkânları yeterince bilmiyoruz. Yaradan bize bu nitelikleri birer hediye olarak vermiştir. Bunları yanlış kullanmak, israf etmek çok büyük bir zarardır. İşte soru şu: Zarar mı edeceksin, yoksa fıtratının güzelliğini mi yaşayacaksın? Fıtratımıza dönmek için mükemmel bir dünya ya da mükemmel ilişkiler aramamıza gerek yok. Nefis bazen şöyle der: “İnsanlar biraz daha iyi olsa, çevrem beni desteklese, ya da istediklerim gerçekleşse, ben de iyi olurdum.” Oysa biz, koşullar ne olursa olsun kendi fıtratımızın kodlarını idrak edip yaşayabiliriz.
Bu çerçevede neyden etkileneceğimizi, neyi referans alacağımızı, neyi temel değer olarak göreceğimizi iyi düşünmemiz gerekiyor. Bu noktadan baktığımızda, gerçekten insanlığımızın cennetine gireriz -gerçek insanlık cennettir- ve insanlığımızın cennetinde yaşarız. Aksi durumda ise egomuzun cehenneminde yaşamaya düşeriz.
Üniversitede küçük bir anım var; kantinde oturuyorduk. Yanımızda genç kızlardan oluşan bir grup sohbet ediyordu, konuşmalarını duydum. Biri diyordu ki: “Bu saatten sonra benim yapacağım tek şey zengin bir koca bulmak. Helal haram demeyeceğim, banka olsun çiftlik olsun, bir yerden parayı bulmam lazım.” Yanlış hedef koymanın herhalde duyabileceğim en net örneklerinden biriydi bu.
Hz. İsa’nın bir sözü vardır: “İnsan bütün dünyayı kazanıp da kendi ruhunu kaybederse, bu ona ne fayda sağlar?” O yüzden biz ruhumuzun, fıtratımızın farkında değiliz. Oysa gerçek değer budur; geri kalan her şey bir gün elimizden alınıp gidecektir. Onun için inanmak, kalıcı olanla geçici olanın ayırdına varabilmektir. Gerçek anlamda inanmak; hakiki olanla geçici olanı, mutlak olanla göreceli olanı, fıtri olanla olmayanı, değerli olanla değersiz olanı ayırt edebilmektir. Gerçek anlam da bu farkındalıktan doğar.
Kapanış
Bunun yanında sürdürdüğümüz bir kitap çalışmamız var; isteyen arkadaşlar paylaştığımız materyalden faydalanabilir. Ayrıca ikili ilişkiler üzerine de ayrı bir çalışmamız devam ediyor, ilerleyen zamanlarda bunu da ele alacağız. Tüm arkadaşlara teşekkür ederiz, iyi akşamlar.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde yalnızca bir Kur’an ayetine dolaylı olarak değiniliyor: mal ve evlatların artırılıp azaltılarak insanın imtihan edildiğine dair bir ayet (“Muhakkak ki Allah sizi mal ve evlatları artırıp azaltarak dener” mealinde). Anlatıcı sure adı veya ayet numarası belirtmediği için burada da spekülatif bir atıf eklenmemiştir. Ayrıca Hz. İsa’ya atfedilen “Bütün dünyayı kazanıp da ruhunu kaybeden insana ne fayda sağlar?” sözü ve Hz. Muhammed’e ait çeşitli hadis nakilleri (ör. “sevmeyeni sever, vermeyene verir, kendisine gelmeyene gider”; “kim bana ne yaparsa ben de aynısını ona yaparım diyen zayıftır”) geçmektedir; bunlar doğrudan Kur’an ayeti olmadığı için bu başlık altında sayılmamıştır.
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Nefis ile Ruh Arasındaki Fark
Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.