Dünyanın Mahiyeti Yolcu ve Misafir Bilinci

Kısa Özet

Sohbette, “benim yaşadığım da hayat mı” gibi olgular üzerinden yapılan hayat tanımlamalarının temel bir yanılgı olduğu; hayatın niteliğinin yaşanan olaylara değil hangi bilinçle yaşandığına bağlı olduğu anlatılıyor. Dünyanın, sahiplenme/elde etme nazarıyla bakıldığında aldatıcı ve gaddar, ilahi isim ve sıfatların bir tefekkür alanı olarak görüldüğünde ise anlamlı ve güzel olduğu; Uhud savaşındaki okçular kıssası ve Hz. Yusuf örneğiyle “ganimet peşinde koşmanın” tuzağı açıklanıyor. Sohbet, insanın Rabbine giden bir yolda misafir/yolcu olduğu bilinciyle yaşaması, hiçbir olguda veya durumda “durak” aramaması gerektiği vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayat, “ne yaşadığınla” değil “hangi bilinçle yaşadığınla” ilgili bir niteliktir; olgular üzerinden hayat tanımlamak insanoğlunun en düşük hayat algısıdır. - Bediüzzaman’ın ifadesiyle dünyaya nefis nazarıyla bakılırsa “bir üzüm yedirir yüz tokat vurur”; aynı dünyaya ilahi isim ve sıfatların tecellisi olarak bakılırsa o zaman okunacak bir kitaba dönüşür. - Uhud savaşında tepedeki okçuların ganimet arzusuyla yerlerini terk etmesi, insanın herhangi bir “elde etme” hedefiyle hareket etmesinin nasıl bir kırılmaya yol açtığının metaforudur. - Dindar insan, kendine bir “ev”, bir “durak” arayan değil; Rabbine giden yolda misafir ve yolcu olduğunu bilen insandır.

Soru: Dünyanın Mahiyeti Nedir?

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Sorusu olan var mı arkadaşlar? Evet, bir soru geldi: dünyanın mahiyeti nedir, dünyaya nasıl bakmalıyız, dünya nedir? Önemli bir soru.

Tabii burada iki açıdan bakmak gerekir. Bizim “dünya” dediğimiz, algıladığımız olaylar, olgular, süreçler, her türlü yaratılmış olan her şey, bir anlamda bizim “dünya” dediğimiz kavramın içine giriyor. Bir de “dünya hayatı” var. Bunları birbirinden belki ayırmak daha makul olacaktır. Neden? İlkinde bahsettiğimiz, yani olaylar, süreçler, bu süreçte karşılaştığımız imkânlar, artıları ile eksileriyle -bunlar ayrı bir şeydir. Hayat kavramını bunlarla ilişkilendirmek ayrı bir şeydir.

Mesela insanların çoğunlukla kullandıkları tabirler vardır. Bir tanesi nedir? “İşte benim yaşadığım da hayat mı?” Ama bunu söylerken olguları referans alarak, olgular üzerinden bir tanımlama yapar. Mesela diyelim ki ilişkisi kötü gitmektedir, işte aile hayatında problemler vardır, eşiyle çoluk çocuğuyla anlaşamamaktadır, veya kendisinin haksızlığa uğradığını zannetmektedir, veya hayatta yeterince kendisine duyarlı olunmadığını görmektedir, hak etmediği haksızlıklara maruz kalmaktadır, istediği şeyler olmamaktadır. Bu durumda der ki “benim yaşadığım da hayat mı?” Biz de deriz ki “dünya hayatı mı?” “Ölen var mı?” deriz.

Burada bir yanlış algımız var. O da şudur: hayat, hangi bilinçle yaşadığınıza göre değişen bir niteliktir; fakat ne yaşadığınızla ilgili değildir, hangi bilinçle yaşadığınızla ilgili bir şeydir. Fakat biz çoğunlukla hangi bilinçle yaşadığımızı değil, neler yaşadığımıza bakarak “işte benim yaşadığım da hayat mı” diye yorum yaparız. Bu çok temel bir yanılgıdır ve kutsal metinler bize her zaman bu konuda uyarıda bulunur. Yani olgular üzerinden, başından geçen şeyler üzerinden, karşılaştığın durumlar üzerinden hayatını tanımlama. Bu insanoğlunun en düşük hayat algısıdır.

Hatta biz çoğu defa şöyle yaparız: mesela maddi zorluklar veya genel olarak ilişkilerinde problemler yaşayan, işte istedikleri olmayan, istemedikleri şeylere maruz kalan insanlara bakarız ve deriz ki “ya bunlar ne kadar kötü bir hayat yaşıyorlar.” Sonra da başkalarına bakarız; işte evi barkı, yeri yurdu çok güzel olan, tırnak içinde istediği her şeye kavuşmuş olan, istediğini yapan, istediğini alabilen kişilere de bakıp “işte hayat bu” deriz, “işte bunlar iyi yaşıyorlar.” Hatta bunları mukayese edip birini mağdur, birini de sanki kurtulmuş olarak algılarız.

Hatta Kur’an bazen bunlara değinir. Yanılmıyorsam birkaç böyle kıssada anlatılır: birilerinin çok güzel bir bağı vardır, bahçesi vardır, insanlar ona imrenerek bakarlar. Daha sonra o bahçe bir günde bir felakete maruz kalır; “biz yanılmışız” derler. Ve bu, maalesef ömür boyu, hâlen de kıyamete kadar da muhtemelen devam edecek bir yanılgıdır. Biz öyle çok bahçe sahipleri görürüz, deriz ki “aa ne güzel işte bunların da hayatı, işte hayat yani, bizimki de hayat mı, bunlar yaşıyor” deriz. Sonra bir bakarız aslında tam da öyle değil; en son orada bir olumsuzluk gördüğümüzde “ya işte hayat böyle çok da matah bir şey değil, bak Sakıp Sabancı da öldü, bak Mustafa Koç da Amerikan hastanesinin sahibiydi ama bir devlet hastanesinin acilinde vefat etti değil mi” deriz. Ama bunları unuturuz; işte bizi manipüle eden ve hayatı yanlış algılama konusunda çok güçlü argümanları olan bir benlikle beraberiz.

O hep bize şöyle der: bak hayat şartlara bağlıdır, şartlar hayatını iyi veya kötü kılar; şu şartlarda olursan çok iyi bir hayat yaşarsın, şu şartlarda olursan kötü bir hayat yaşarsın. Dolayısıyla şartlara bağlı, olgulara bağlı, karşılaştığımız şeylere bağlı, isteklerimizin olup olmamasına bağlı bir şekilde hayatı ya iyi ya kötü, ya kıymetli ya kıymetsiz görürüz ve bunun üzerinden hayat algımızı tanımlarız. Kutsal metinler, başta Kur’an olmak üzere, bunu çok net bir şekilde reddeder ve insanları bu konuda uyarır.

Tabii ki egoda şöyle bir şey de var: “ya işte acaba kendimizi mi kandırıyoruz böyle” diyerek, arkadan bir başka benlik daha gelir; ona karşı da biraz uyanık olmanız gerekir. Ama “Kur’an böyle diyor” diye de kabul etmemeniz gerekir; gerçekten düşünmeniz gerekir, gerçekten özendiğiniz şeyin mahiyetini ve sonunu düşünmeniz gerekir. Neye özeniyorsanız, “işte gerçekten bu hayat bu ya” diyorsanız, onun mahiyetini, içeriğini, sonunu, önünü arkasını bir düşünün yani, illa “Kur’an böyle diyor” diye kabul etmeyin. “Allah bizi belki teselli mi ediyor” diye egonuzda alttan alta itirazlar olur, sonra “tövbe tövbe” dersiniz, ama aslında insanın aklına böyle şeyler de geliyor: “acaba peygamber bizi teselli mi ediyor” gibi algılarımız olabilir. O noktada gerçekten özendiğiniz, arzu ettiğiniz, gıpta ettiğiniz bir şeyin mahiyetine bakın; hem onu kim istiyor hem o benlik ne istiyor, istediği şeyin mahiyeti nedir?

“Kendimizde hocam gözlemlememiz lazım mı?” Tabii, tabii, acele etmeden gözlemleyin; hani böyle kutsal metinlere de hemen inanmayın demiyorum ama içinizdeki kutsal olmayan, kutsalmış gibi görünen benliklere de dikkat edin. Her zaman söylüyorum: bizim tek bir kutsal kitabımız var, o da egomuzun kitabı; en kutsalı o. Farkında olmadan en çok o bize kendisini “doğru” diye dayatıyor. Bırakın dayatmasını. En çok inandığımız kitap o kitap aslında. En çok neye inanıyoruz arkadaşlar, düşünün. “Neye inanıyorsun” diye sorulsa aslında en gerçekçi cevap, olgusal anlamda gerçekçi cevap: “egolarıma inanıyorum” aslında. “Neye inanıyorsun?” “Egolarıma inanıyorum.” Peki bir kitaba inanmak ne demek? İşte egolarıma inanma tuzağından çıkıp objektif ve hakiki bir bilgiye ve kitaba inanma süreci yaşıyorum. Ama bu birden olmuyor. Hani “ben şu kitaba inanıyorum” deyip de hemen o kitaba inanır hâle gelmiyoruz. İçimizde başka bir kitabın sûreleri, ayetleri var; ve çok canlı bir kitap. Hani bir ayet uymazsa öbür ayet uyduruluyor içeride. Çok canlı bir kitap, içtihat kabiliyeti süper, her şeye bir cevabı üretilebiliyor.

Dolayısıyla biraz kime karşı uyanık olmamız gerektiğine bakmamız gerekir. Neye karşı biraz farkında olmamız gerekir, neye karşı biraz uyanık durmamız gerekir? İçeride bize “şu iyidir, şu kötüdür, bu ne güzel, bu ne kötü, bu şanssızlıktır, işte hayat budur” diyen şeyi, benliği biraz irdelemek gerekir. Hemen üstüne gitmeyin, bastırmayın, inkâr etmeyin, “Allah böyle diyor” diye onu da manipüle etmeyin. O da masanın üzerinde dursun, bakalım ne iddia ediyor, bize ne veriyor, ne iddiada bulunuyor, bize ne vermeyi düşünüyor ve biz onun verdiği şeye gerçekten alıcı mıyız?

Uhud Kıssası ve Ganimet Tuzağı

O yüzden hatta bu noktada hani Uhud Savaşı’nda peygamberin bir tepeye konulmasını emrettiği elli tane okçu var, o civarda. İşte biraz savaş kazanılmaya başlanınca ganimetlerden faydalanma arzusu tetikleniyor ve büyük bir kısmı -pek azı hariç- o tepeyi terk ediyorlar; düşman arkadan dolanarak 70 tane Müslümanın şehit olmasına, Hazreti Hamza başta olmak üzere, Peygamberin dişinin kırılmasına kadar giden bir olay yaşanıyor.

Bu nedir arkadaşlar? Bu aslında çok güzel bir metafor, güzel bir olay. Bir, iyi bir gözlemci olmanız gerekir ki arkadan dolanıp düşman sizi kuşatmasın; bir gözlemci benliğiniz olmalı. Ama o gözlemci benlik ganimet tutkusu içinde olmamalı. Hatta bu konuda şunu da anlamamız gerekir: İslam’da savaş asla bir ganimet için yapılmaz. Ve ayet der ki, kiminiz Allah’ı, kiminiz dünyayı tercih ediyordu. Dolayısıyla ganimet için, bir şeyi elde etmek için bu maksatla yapılan bir mücadele, sadece bildiğimiz savaş da değil. Sen birisiyle evlenmek istiyorsun; neyin peşindesin? Ganimet peşinde misin, yoksa o insanla hayatını daha güzel, daha nitelikli, daha anlamlı, daha farkındalıklı yaşamak mı istiyorsun? Neyin peşindesin, elde etmek peşinde misin, kendi egonu -“işte ben karar veririm, ben yaparım ederim” diyen bir noktada- bir ganimet peşinde misin yoksa başka bir şeyin peşinde misin?

Bu ganimet kavramı çok kapsamlı bir konudur. Neyi ne için yapıyorsun? Ticareti bile insan kazanmak için yapmaz; ticareti Allah’ın yarattığı bir insan olarak yaparsın, onun sonucunda bir kazanç elde edebilirsin, fakat kazanç odaklı ticaret yapmazsın. Onun için, insan bu bahsettiğimiz olayın ve ayetin ifadesiyle, hiçbir noktada bir şeyi elde etmek odaklı yaşamamalıdır. Bir şeyi elde etmek odaklı yaşıyorsanız siz dünyayı tercih ediyorsunuz demektir. Yani bir şeyin elde edilmesiyle bir yere varabileceğinizi, tatmin olabileceğinizi, aradığınız şeyi bulabileceğinizi düşünüyorsunuz demektir. Bu sahte bir şeydir, bu aldanıştır.

Bakın peygamberin hiçbir şey amacı yoktu. Yani ne “devlet başkanı olayım”, ne “çok zengin olayım”, ne “etrafıma adam toplayayım” -hiçbiri yoktu. Bunlar olgusal olarak sonuçlardır; hedef değildir, amaç değildir, ideal değildir.

Evet, bunu anlamamızı zorlaştıran bir şey değil aslında; oradaki durum da yaşanarak anlaşılır. Orada da dünyaya sahip olmak anlamına gelmiyor. Tam tersi örnekler de var; peygamberlerin bazılarında böyle bir zenginlik talebi görülmemiş, ama diğerlerinde tam tersi bir durum var. Onu ayrı bir çerçevede anlamak lazım; orada da amaç zenginlik değildir, orada bir hedefe matuf olarak istenir. Mesela ben isteyebilirim, derim ki “ya Rabbi bana maddi zenginlik ver, ta ki ben insan olarak o zenginliğin, maddi zenginliğin benim varlığıma bir şey katmadığını hem idrak edeyim hem de bunu idrak etmeye açık olan insanlara göstereyim” -değil mi, diyebiliriz böyle bir şey; böyle bir amaç olabilir.

Dolayısıyla insan bu dünyaya hiçbir şey elde etmek için gelmemiştir. Ne zaman ki bir şey elde etmek için geldiğinizi düşünürsünüz, işte o zaman dünyaya tutsak olursunuz. Dünya budur.

İlahi İsimlerin Tecellisi Olarak Dünya

Bir başka nokta: dünya dediğimiz şey, yani süreç, olgular, nimetler, ikramlar vesaireler, ilahi isimlerin ve sıfatların bir yansımasıdır. Mesela diyelim ki bir insan size bir şey hediye eder. Şimdi o hediye ettiği şeyin tırnak içinde bir maddi değeri vardır; bir de size onu hediye edenin, size duyduğu sevginin, hürmetin, yakınlığının işareti vardır o hediyede. İşte dünyaya bu bahsettiğimiz ikinci nazarla bakarsak, dünya çok güzeldir, dünya çok anlamlıdır. Dünya bizim için bir tefekkür alanıdır. Yani bu âlemde gördüğümüz her şeyin ilahi isimlerin ve sıfatların yansımaları, parıltıları olduğunu ama asıl olmadığını idrak ederek, Yaradan’ın yaratmadaki sonsuzluğunu, sonsuz imkânlarını fark etmek için güzel bir teşhir alanıdır, bir sergidir. Ama sahip olma arzusuyla bakarsanız başınızın belasına döner.

O yüzden Bediüzzaman der ki: dünyaya nefis nazarıyla baksan, dünya çok aldatıcıdır, çok gaddardır; bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur. Neden? Çünkü elinde durmuyor ki. Buz parçası gibi tutuyorsun, sonra akıp gidiyor; sonra elini açıyorsun, yok. Nerede gençliğin, nerede çocukluğun, değil mi? “İşte eskiden herkes beni ararlardı, şimdi arayan yok, işte herkes vefasız olmuş” -50 sene vefalı bir hayat yaşayın, son 6 ayınız vefasız geçsin, bakın sizde kalan 6 aylık vefasızlıktır; yani sizde kalan “50 eksi 6 ay” şeklinde değildir. Neden? Çünkü nefis nazarıyla baktığında böyledir. O yüzden bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur; çünkü dünya bu anlamda senin eline hiçbir şeyi bırakmaz. Hiçbir şey kalmayacak, hiçbirimizin elinde hiçbir şey kalmayacak. Sahip olma duygusu bizi bu kadar boyadı. O yüzden dünya, eğer sahip olmak, kendine ait kılmak, kendini tamamlamak, kendini var etmek nazarıyla bakılırsa işte o zaman belaya dönüşür. Ama manasına bakarsak o zaman okunacak bir kitaba dönüşür.

Dünyaya bir şeyler edinmeye mi geldik, bir süreçte bir dönemekse dünyadan oluyorsa, ne edineceğiz? Bir şey edinmeyeceğiz, sadece bir deneyim için; yani çokluğu, dualiteyi, göreceliliği müşahede etmek için. Bir şey amacımız yok, yani bildiğimiz anlamda bir amacımız yok, egonun anladığı anlamda bir amacımız yok. Bir şey elde etmeyeceğiz, bir şey edinmeyeceğiz, bir iz bırakmayacağız. Sadece göreceliliği, dualiteyi, ikiliği, çokluğu, izafiliği, olumlu ve olumsuzu deneyimleyeceğiz. Bu kadar.

Önce rahat olun. Hani “dünyaya geldim bir şey elde edemedim, işte ne yaptım ne ettim, herkes yükünü tutmuş gidiyor, ben hiçbir şeye sahip olamadım” -bunlar ego tuzaklarıdır. Yükünü tutan da cahil; yükünü tutamadığı için bunu dert edinen de ayrı bir cahillik sergiliyor doğal olarak. Evet. Yani nasıl ki Tanrı’nın bir zatı var, bir de sıfat ve isimleri var, ve yaratım imkânı var; işte bizler de bu dünya hayatında o isimlerin farklı farklı aynalardaki tecellilerini, ikili dualiteyi deneyimliyoruz. Bu bizim için bir irfan anlamına geliyor. Çünkü aslında insanda bu imkân var. Bu imkân dış âlemin süreçleriyle ortaya çıkıyor.

Mesela sende bir kötülüğe maruz kaldığında nefret etme imkânı da var; bir kötülüğe maruz kaldığında nefret etme imkânına sahip olmana rağmen şefkat duyma imkânın da var. Bunlar açığa çıkar hayatta; örneğin anlaşılmanın ne olduğunu da anlayabiliriz bu süreçte, anlaşılmamanın da ne olduğunu anlayabiliriz. Fakat biz anlaşılmak için bu dünyaya gelmedik; anlaşılmak için, başarılı olmak için, yükümüzü tutmak için gelmedik. Bu dünyada yükünü tutmaya çalışan kendine yük edinmiş olur. İşte dünyanın bu anlamda mahiyetini bilen insan, dünyanın manasına bakar.

Bunu basitçe şöyle bir benzetmeyle anlatabiliriz. Şimdi size bir kitap verildiğinde, bu kitap nedir? Bir kâğıt var, bir de mürekkep var, değil mi? Kâğıdın diyelim ki bir ağırlığı var, bir de mürekkebin işte rengi var vesairesi var. Şimdi kitap bu şekilde de algılanabilir, içerdiği yazının manası itibarıyla da anlaşılabilir, değil mi? Manasına bakarsın, okursun; okuyup anladıktan sonra artık o kitabın kendisinin bir özel değeri veya önemi var mıdır? Yoktur. Hatta bazen ne yaparız mesela? Tahtaya bir şey yazarız, sonra deriz ki “anladınız mı arkadaşlar?” “Evet.” “O zaman silelim, yeni bir yazı.” Ama biz ne yapıyoruz? “Bir yazı var, öyle dursun” diyoruz. Mesela ben çok rastlarım işte: birini sever, “abi çok güzel ya, çok güzel bir duygu falan, insan böyle çok mutlu oluyor” der. “İyi” diyorum, “bitti mi?” “Böyle devam etsin istiyorum” diyor. “Bak” diyorum, “böyle devam etmeyecek bu. Anladın mı buradan alacağın manayı? Hani sevgi nedir, şefkat nedir, bunları anladın mı?” “Anladım.” “Tamam, artık o şeyin illa devamını isteme.” Bir şey, onun için, kâinat Allah’ın yazar bozar bir sayfasıdır; tahtaya bir şey yazılıyor, sonra siliniyor. Sen oradan ne anladın, neler çıkardın? Manasını al, kabuğunu bırak. Ama manasını değil de kabuğunu da tutmaya çalışırsan işte orada hata etmiş olursun.

O yüzden dünya doğal bir şeydir. Yani dünya dediğimiz şey işte ağaçtır, gökyüzüdür, yeryüzüdür, dört mevsimdir, insanlarla yaşadığımız süreçlerdir. Mesele, sen bunları hangi şuurla, hangi bilinçle algılıyorsun ve yaşıyorsun? Bize kalan sadece bilinç mi? Evet, başka bir şey yok. “Bize taşıyabilecek misin?” bunu dert edeni de bırak. Taşıyacağı şey, yani sana mal olacak olan şey zaten mal olacaktır; bunu özel olarak korumaya da gerek yok.

Şimdi Allah’ın sonu belirsiz, sayılamayacak kadar çok âlemi var. Birisi burada bir şey edinir, biri başka bir âlemde edinir. Biz sanki bu dünyayı merkeze oturtuyoruz; hâlbuki Allah’ın birçok âlemi var. Birçok âlemde birçok farklı deneyimler yaşanır. O yüzden bir çocuk gelir, burada üç ay yaşar, gider; birisi seksen yıl yaşar, birisi yüz otuz yıl yaşar. Dünyanın mahiyeti veya dünyadan alacağımız şey veya dünyada kalma süresinin bir önemi yoktur. Allah’ın sınırsız âlemleri var; birilerini bu yeryüzünde deneyimlerle muhatap kılar, birini başka bir âlemdeki deneyimle muhatap kılar. Sonunda mecburen bu, “Allah’a geri döneceksiniz” hitabını gerçekten bir fark ediş olarak yaşayacağız. Tabii şimdi gönüllü bir yolculuk da var, sadece o değil, sınırsız âlemi var Allah’ın; cennet ve cehennem de o âlemlerden bir tanesi, bilmediğimiz çok şey var. Sana cenneti mekân olarak da yaşatır Allah, zaman olarak da yaşatır, başka türlü de yaşatır. Problem şuradan çıkıyor: siz onu illa bir mekân, sonsuz bir mekân olarak, “oraya gireceğiz” şeklinde anlıyorsunuz; o şekilde anladığınızda o zaman doğru anlamamış oluyorsunuz. İşte diyorum ya, Allah dilerse sana onu mekân olarak da tattırır, mekânsızlık olarak da tattırabilir. Yani onları sınırlandıramayız; onlar çok geniş bir imkân alanı olarak yaratılmıştır. Sana bunu bir mekân olarak da idrak ettirir, hissettirir; mekânsızlık olarak da hissettirebilir. Orayı da sınırlandırmamak gerekiyor.

“Anladım ama bir şey soracağım: yani bir yaklaşım insanların yerine geliştiriliyor, yani oraya gidiyor, bütün heybeti olunca sanki hakikaten korkudan kalkıyor gibi oluyor.” İşte o da insanın bilinç düzeylerine bağlı olarak şekillenir. Çocuk vardır, okula gönderirsin, der ki “bana bisiklet alırsan giderim” der. Sonra o öğrenmenin tadını alır, bu sefer kendisi okula gider. Bir süre sonra da herhangi bir ödül, herhangi bir sonuç olmaksızın bizatihi o ilmin lezzetine varır, o istikamette hareket eder. Yani insanoğlunun bilinç olarak birçok imkânı vardır. Burada dikkat edeceğimiz şey, hiçbir yerde, hiçbir durumda, hiçbir hâlde kalmama bilincine sahip olmak.

Bir ayette geçer: bu size bir hatırlatmadır, dileyen isteyen Rabbine giden bir yol tutturur, Rabbine giden bir yola girer. Yani din idrakine, dinin hakikatine az çok vakıf olan bir insan, Allah’ın yaratmış olduğu her şeyi müşahede eder, onların manasını kavrar, fakat hiçbirinde durmaz. Hiçbir yeri, hiçbir durumu, hiçbir hâli kendine bir son durak yapmaz. Çünkü “ileyhi sebîlihi” -Rabbine giden yoldadır o- o yolda devam eder, hiçbir yerde durmaz.

Yolcu ve Misafir Bilinci

O yüzden bir insanın maneviyata, dine, hakikate dair şuuru ne ile ölçülür? Nefsinin arzu ettiği bir şeye ulaşıp onunla tatmin olup olmadığına bakılarak ölçülür. Hiçbir şey bizi tatmin etmez; ettiğini zannediyorsak veya edeceğini zannediyorsak orada bir yanılgımız var demektir. Bakın Peygamberin Mirac’la bağlantılandırılan bir durumunda ayette “onun gözü ne şaştı ne de kaydı” diyor. Bizim gözlerimiz -mübarek- hem şaşıyor hem kayıyor; hem de bırakın öyle manevi âlemleri, bizzat burada şaşıyor ve kayıyor. Anlatabildim mi? Bu ne demektir? Bu şu demektir bak: sen Rabbinden gelen ve Rabbine dönen bir yolcusun. “Ben sana bu âlemleri müşahede ettiriyorum, seni bu âlemlerde misafir ediyorum, bu âlemlerde gezdiriyorum, bu âlemleri deneyimletiyorum ama sen bu âlemlere layık değilsin -bu âlemleri müşahede edeceksin, sen bir yolcusun, yolunun farkına var.” O yüzden dindar insan, yolcu olduğunu bilen insandır. Aynı zamanda dindar insan, yolcu olduğunu bilen insandır.

O yüzden yolculukta “şunu yaşadım bunu yaşadım” diye çok bunlara takılmaz. Yol bilincin var mı yok mu, yolda olduğunun farkında mısın? Onun için inanan insan, dindar insan, Rabbine giden bir yolda olduğunu bilen insandır. Diğeri, kendine bir yer arayan, kendine deyim yerindeyse bir ev arayan, bir sığınak arayan, bir köken arayan, bir temel arayan, tatmin olacağı bir şey arayan insandır. Bu insan dindar değildir; ne olursa olsun, yani konu olgulardan bağımsız olarak bunu söylüyorum. Yani “şu olsa da mutlu olabilsem, şu olsa da gerçekten tatmin olsam, şu olsa gerçekten ben mutlu olacağım, başka bir şey istemeyeceğim” diyorsam, 7/24 ibadet ediyorsam da sen dindar değilsin ama farkında değilsin; sen tırnak içinde Allah’ın verdiğiyle Allah’ı unutansın. Veya Allah’ın sana ikram ettiği şeye kapılıp ev sahibini unutansın. Mesela diyelim ki birine misafirliğe gittiniz, size öyle şeyler ikram etti, öyle şeyler gösteriyor ki, siz misafirliğinizi de unuttunuz, ev sahibini de unuttunuz; size gösterdiği bir eşyayı büyük bir hevesle incelerken birden daldınız, misafirliği de unuttunuz, sizi misafir edeni de unuttunuz. Bunun gibidir bizim aslında hâlimiz.

Misafir de dikkat edin seferden gelir, yani yol alandır; yol alıyor, bir yerde geçici olarak konaklıyorsun. Mesela biz yol alan bir insan bilincine sahip olsak, bu dünyayı bir misafirhane olarak kabul etsek, kendimizi de misafir bilsek. Mesela ölüm bize çok garip gelir mi, çok şaşılası gelir mi? Yok. Giden, inşallah güzel gitmiştir, ona bakarız; yani iyi bir misafir miydi, nasıl bir misafirdi -bu önemli. Zaten seferdeyiz, hepimiz yolcuyuz. Yine Bediüzzaman’ın ifadesiyle -tam hatırlayabilecek miyim- bizler uzun bir seferdeyiz, geldiğimiz âlemler var; burada şu an geçici olarak bulunuyoruz ve yolumuza devam edeceğiz. O yüzden hiçbir şeye ne gözümüzü dikiyoruz ne de herhangi bir şeyin bizi tatmin edeceği hatasına düşüyoruz.

İşte dünyayı eğer sizi tatmin edecek, sizin varoluşunuzu kazandıracak, sizi siz yapacak bir şey nazarıyla görüyorsanız, aslında burada dünyanın bir hatası yok; dünya kendi hâlinde var, yani kitap gibi bir şey. Sen onu doğru okuyamıyorsan, doğru anlayamıyorsan -hani bazıları vardır böyle, işte anası babası eşi ölür, kitapları kalmıştır ondan, kitapları satar, sonra der ki “kitapları da beş para etmedi, çok ucuzmuş” dersiniz değil mi? Bir de o kitabın manası vardır değil mi? Şimdi bizler bu hayatın manasına bakmalıyız. Onun içerdiği mana önemlidir. Onu ne ölçüde kavrayabiliyorsan o ölçüde insanlığının gereğini yerine getiriyorsun demektir. Yok, dünyadan sana bir şey kalacağını, dünyanın sana bir şey katacağını, dünyada bir iz bırakmanın seni var edeceğini zannediyorsan, dünya çok gaddardır yani; dişlerinden hiçbir artık bırakmaz, posanı çıkarır.

İlişkilerde Anlam mı, Talep mi?

İlişkilere dikkat edin o yüzden. Mesela ilişkiler de böyledir; bir ilişkiden ne öğrendin? Mesela Hz. Yusuf’u düşünün. Hz. Yusuf’un babası vardı, kardeşleri vardı, köle diye satıldığı insanlar vardı, Mısır’da bir bürokrat tarafından alındı vesaire; birçok insanla ilişkisi oldu. Peki Hz. Yusuf orada ilişkilerine mi odaklandı? Yani “ben doğru düzgün bir insanla karşılaşmadım, hep böyle kötülere maruz kaldım” mı dedi? Ne dedi? Mesela ilişkilerinin olgusal özelliklerine mi takıldı? Yoksa bir yolcu olduğunun bilinci içinde, neyle karşılaşırsa karşılaşsın Allah’ın ona yüklediği insani sıfatlarla mı mukabele etti? İyi insan da gördü, nefsine mağlup olan insan da gördü. Kardeşlerinde o hasedi gördüğünde “ne kadar kötü bir dünyada yaşıyoruz, ben bu dünyaya göre değilim, bu dünyaya çok yabancıyım, bir türlü ısınamadım” mı dedi? Yoksa “şeytan kardeşlerimin nefislerinin yaptığı şeyi onlara hoş gösterdi, onlar da nefislerine mağlup oldu ve hata ettiler” mi dedi? Bunu mu dedi? Bakın, doğru anlamlandırdı ve yoluna devam etti. Hiçbir problem var mı burada? Yok.

Ama biz mesela ne yapıyoruz? İşte anne, baba, kardeş, eş vesaire üzerinden sürekli hikâyelerimizin içinde patinaj yapıyoruz. “Anne böyle mi olur? Baba böyle mi olur? İşte eş böyle mi olur?” Böyle mi anlam çıkarıyorsun? Bak sen dünyadan bir şey talep ediyorsun, sen anlam devşirmiyorsun; bir şeyin anlamını kavramaya dönük değil, bir şey istemeye dönük bir noktadasın. “Annem böyle olsun, babam böyle olsun, eşim böyle olsun, çocuğum böyle olsun, arkadaşlarım böyle olsun.” Sen bir anlam mı devşiriyorsun, o şeyin anlamını mı kavramaya çalışıyorsun, yoksa bir şey mi talep ediyorsun? Bir şey talep ediyorsan o zaman bu dünya sana bir verir, üç alır; yüz verir sonra toptan hepsini alır.

Hayata farklı anlamlar veremiyoruz bazen. Bir cenazeye gittim, ben hiç az tanısam bile bir arkadaşlık tutmuşum, yakın bir akrabalık havası oluşmuş -istemeyerek böyle tabirler duydum. Adam emekli olmuş, “ben soğukluğum, bir ev yapmış, tam ev bitmek üzereymiş, içine girip rahat edecekmiş, adam ölmüş” -“vah vah” diye dövünüyorlar. Yani işte bu anlam değil, bu olayı zahirinde, olayın hani ne diyelim kabuğunda dolaşmaktır. Yani orada insan şunu anlar: gerçekten insan hiçbir zaman dünyada kalmak için gelmemiştir. Bak işte adam emekli oldu ama gitti, inşallah güzel gitmiştir; zaten bu dünya bir misafirhanedir diyebilirsin. Ya da “işte adama bak ne acı, tam emekli oldu, rahat edecekti, öldü” -böyle de bakabilirsin.

O yüzden bir bilge der ki: dünyanın seni Allah’tan uzaklaştırdığına inanıyorsan, dünyayı Allah’tan daha güçlü bir konuma oturtuyorsun demektir. Bu ise senin nefsinin cehaletidir. O yüzden bir insan hangi nazarla baktığına dikkat etmeli. Mesela bakıyorsun hiçbir şey kalıcı değil, her şey değişiyor -o zaman değişmeyeni hatırla. Bütün bu değişimleri bu şekilde takdir eden ve işleteni hatırla; ölümü ve hayatı yaratanı gör, ölümü ve hayatı da gör, ölümü ve hayatı yaratanı da gör ve kendini ona ait olarak idrak et. O zaman bu âlem, değişimin, oluş ve bozuluşun bir sergisi olarak sana görünür. Sen burada bir kalıcılık aramıyorsun ki. Dünyada kalıcılık ararsan, dünyayı kalıcı hâle getirirsen veya kalıcı olmasını arzu edersen o zaman kendine yazık etmiş olursun, başına da bela açmış olursun. Bakarsın aynaya, kırkına gelmişsin, ellisine gelmişsin, “ya işte gençliğim gitti” dersin. Dünya sana acı verici gelir, aynalara bakmak istemezsin, sana gençliğini hissettirecek kişilerden olumlu geri bildirimler beklersin. Ama işte ne yapacaksın, ihtiyarlıyoruz. “İşte dünya bu” hani, “bu da kullandığın beden, bu beden değişkendir, ben bu beden değilim, bu bedenin bir mahiyeti var, bu gayet doğal bir şeydir” diyemiyorsun. Bedenini kalıcı kılmaya çalışıyorsun; o zaman ne yapıyorsun, dünyayı yanlış okuyorsun. Yoksa dünya kötü değil.

O yüzden Bediüzzaman der: dünyaya nefis nazarıyla baksan. Yoksa dünyanın kendisi gaddar değil. Ama sen dünyayı kalıcı kılmaya çalışan, sahip olmaya çalışan, kendine ait kılmaya çalışan bir noktada olursan o zaman tabii ki dünya gaddardır, tabii ki dünya senin başına bazen bela olur. Oturup düşünürsün: niye mutsuzsun? Bir bakalım. Mutsuz olduğumuz zamanlar bir bakın: içeride hangi hikâye dönüyor? “Şunu istiyorum, bunu istemiyorum” hikâyesi mi dönüyor? “Niye böyle oldu, niye bu bana böyle davrandı, niye benim hayat sürecim böyle oldu, aslında böyle olmayabilirdi, benim hatam mı yoksa kader mi? Ne yapacağız bunlarla kardeşim? Niye bunlarla bu kadar uğraşıyorsun ki?” Rabbine giden yolda devam et ya. Sen bir yolcusun, bir misafirsin. Bütün o kasvetli bulutlar gidiverir.

Yolcu olduğunu bilirsen, dünyanın sana bir şey katmayacağını bilirsen, ama bu dünyanın bir manası olduğunu anlarsan ve aslında bu dünyanın bir anlamda sende var olan imkânları açığa çıkaracağını da idrak edersen… Mesela peygamberimizin bakalım dünya hayatında bize gösterdiği bir şey var mı? Yok. Ne olmuş yani? Peygamber büyük bir tüccar mı? Değil. Veya işte şu konuda iz mi bıraktı? Değil. Peygamber nedir? “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Fıtratın üzere yaşa. Dediği bir insan. Bize verdiği örneklik bu. İşte Mekke’yi fethediyor, birçok ganimet elde ediliyor, dağıtıyor. Derdi mi var, “yurduma döneceğim” falan? Vatanı olarak mı görüyor Mekke’yi? Yok. Medine’yi mi görüyor vatanı? Yok. Çünkü aslî vatanını biliyor. Dünyaya geldi bir şey mi elde edecek, bir şey mi ispat edecek, bir şeye mi sahip olacak, bir şeyi mi arttıracak? Yok.

Ama bakın ne kadar nitelikli olaylar içinde kalmış. Ama bu nitelik derken şunu yanlış anlamayın: düşmanlığın en katmerlisiyle de karşılaşmış, sevginin ve vefanın en katmerlisiyle de karşılaşmış. Çok nitelikli bir hayat, bütün kutupsallığı, artıyı, eksiği en keskin biçimiyle yaşamış. Hz. Hatice ile gerçekten bir insan nasıl uyumlu bir süreç yaşar onu da yaşamış; nasıl evlilik hayatında problemler yaşanır, uyuşmazlık ortaya çıkar onu da yaşamış. Ama iki durumda da o fıtratının üzerinde yaşamış bunları, fıtrat üzere yaşamış. O yüzden insanların düşmanlığını da görmüş ama o düşmanlık onu katılaştırmamış, o düşmanlık onu paranoya kılmamış, o düşmanlık onu nefret ve kinle doldurmamış. En azılı düşmanı bile döndüğünde “tamam” demiş, hiçbir şey biriktirmemiş; ya da dönmeyenlerin kaybettiğini bildiği için bunu kendine problem etmemiş. Bedir’de ölen -hani “gördünüz benim getirdiğim mesajın doğru olduğunu, bakın gördünüz” diyor- “ne gerek vardı savaşmaya, ne gerek vardı düşmanlık etmeye.” Ama bakın şey yapmamış, dikkat edin, yani düşmanlarının başında zafer narası atmamış. Neden? Çünkü bu bir zafer değil ki hakikatte. Yani bir düşmanla savaşmak, kazanmak bir zafer değildir. Zafer, fıtratını korumaktır. Bazen bir zafer olur, o zafer senin yenilgindir aynı zamanda; neden, çünkü sen fıtratından uzaklaşarak o zaferi kazanmışsın. Bazen bir yenilgi olur ama sen şuna bakarsın: “ya biz görünüşte yenildik ama fıtratımdan uzaklaştım mı? Uzaklaşmadım.” O zaman yenilmiş sayılır mısın? Bak, her şey doğru anlamını o zaman kazanır.

Biri sizi kandırabilir; siz de insani saflığınızla, görünür bir şey olmadığı için, görünür bir olumsuzluk olmadığı için inanmış olabilirsiniz. Şimdi o bir şey kazandı, siz kayıp mı ettiniz? Hayır. O yüzden nereden baktığımızı iyi test etmeliyiz; nereden bakıyorum? Nerede kendinizi yenik hissettiğinize bakın, nerede kendinizi mağlup, kendinizi mağdur hissettiğinize bir bakın; o gerçekten bir mağduriyet durumu mudur, bir mağlubiyet durumu mudur, bir kayıp durumu mudur? Bir kayıp durumu hissettiğinizde bir bakın, gerçekten o bir kayıp mıdır. Mesela “benim bu kadar selamım gitti” -bir bakın, bu doğru bir yerden bir bakış mıdır?

İlişkilerimizde bazen birçok problem yaşarız, veya bazı yanlış kararlarımız olur hayat sürecinde. “İşte 3 senemi kaybettim, 5 senemi kaybettim, geldim 28 yaşına, geldim 35 yaşına” -bir bakın bunlara: bunları kim diyor, kimin hikâyesi bunlar? Sen Allah’ın sonsuz bir yolculuğunda misafirsin, yolcusun; üç senenin, beş senenin, on senenin kaybına mı bakıyorsun? Nereden bakıyorsun? Bir bak işte bunlara.

O yüzden içimizde ortaya çıkan hikâyelere biraz dikkat edelim, hikâyelere hemen inanmayalım. Onun için dedim ya, “hevasını ilah edineni gördün mü” deyince biz bazen bunu böyle slogan gibi kullanıyoruz. Hepimizin hevası, yani arzuları, hevesleri, tutkuları, hikâyeleri, yanlış düşünceleri bir ilah gibi bize tahakküm ediyor; biz de bunları farkına varmadan kabul ediyoruz. O “öyledir” diyor, biz de “evet öyledir” diyoruz. “Ben çok şanssızım” diyor oradaki benlik, biz de onu dillendiriyoruz: “ben çok şanssızım, çok vakit kaybettim, herkes yükünü aldı gidiyor.” Bakın o kadar sahte bir yerden bakıyoruz ki.

“Ya işte acaba kendimi bulmadan ölürsem ne olacak?” Mesela bu cümlenin içinde Allah var burada, bir düşünün. Mesela dersin ki “ya Rabbi, beni bu dünya hayatındayken seni bilen, idrak eden, senin yakınlığını fark edenlerden eyle.” Mesela böyle olur yani. Yoksa niye şunu diyorsun ki: “ya işte ölmeden evvel kendime baktığımda her şeyi kaybetmiş görürsem, ya bu dünya hayatındayken kendimi bulamazsam ne olacak?” Mesela nasıl bir yolcu bu, değil mi? Yolun sahibi yok mu diyorsun sanki. Hâlbuki yolun sahibi kim? Allah. Yolun sahibiyle konuşsana, yolun sahibine hâlini arz etsene, değil mi, sahipsiz misin? Yol sahipsiz mi? O yüzden bakın içerideki sahtekârların bize nereden yaklaştığını görmemiz gerekiyor.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): “Onlara bir musibet dokunduğunda, biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz derler” mealine (yine bu sohbette de) atıfta bulunulmuştur; sûre adı ve ayet numarası metinde geçmemektedir. “Kiminiz Allah’ı, kiminiz dünyayı istiyordu” mealiyle Uhud Savaşı bağlamında bir ayete değinilmiştir (Âl-i İmrân Suresi: 152 ayetinin içeriğine karşılık gelmektedir), ancak sûre adı anlatıcı tarafından zikredilmemiştir. Peygamberin Mirac’ıyla ilişkilendirilen “gözü ne şaştı ne de kaydı” mealine değinilmiştir (Necm Suresi: 17 ayetinin içeriğine karşılık gelir), sûre adı yine belirtilmemiştir. “Hevasını ilah edineni gördün mü” mealine kısaca atıf yapılmıştır (Furkan Suresi: 43 / Câsiye Suresi: 23 ayetlerinin içeriğine yakındır), sûre adı metinde geçmemektedir. “Dileyen isteyen Rabbine giden bir yol tutturur” mealine değinilmiştir (bu ifade Müzzemmil Suresi: 19 veya İnsan Suresi: 29 ayetlerinin mealine yakındır), sûre adı belirtilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.