Düşüş, Beklenti ve Acının Hikmeti
Kısa Özet
Sohbette insanın Allah'taki mutlak varoluştan koparak "düşüş" yaşadığı, bu kopuşla birlikte varlık, irade ve kudret alanlarında birer boşluk oluştuğu anlatılıyor. Bu boşlukları insanlardan, eşyadan, başarıdan medet umarak doldurmaya çalışmanın büyük bir yanılgı olduğu; oysa Bediüzzaman'ın hayatından örneklerle Allah'ın elimizden bir şeyi almasının bizi asıl kaynağa (musluktan barajına) yöneltmek için bir lütuf olduğu vurgulanıyor. Devamında reddedilmenin, vefasızlığa uğramanın ve acı çekmenin aslında insanı hakikate uyandıran birer işaret fişeği olduğu, acının doğru okunduğunda dönüştürücü bir imkâna dönüştüğü ve gerçek affın bir feragat değil, bir özgürleşme olduğu anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan kutsal varlıktan, iradeden ve kudretten kopunca içinde boşluklar oluşur; bu boşlukları "yatay düzlemde" (insanlardan, dünyevi şeylerden) doldurmaya çalışmak asla tatmin getirmez.
- Allah'ın elimizden bir şeyi alması bir ceza veya zulüm değil, bizi musluktan asıl kaynağa (baraja) yöneltmek isteyen bir lütuftur.
- Reddedilmek ve vefasızlığa uğramak, ana kaynakla (Allah'la) bağlantısı güçlü olan bir insan için yıkım değil, gerçek kaynağı hatırlatan bir uyarıdır.
- Acı, hakikatten uzaklaştığımızı bildiren fıtri bir sinyaldir; onu "ağrı kesici" ile bastırmak yerine doğru okumak gerekir.
- Gerçek af bir feragat/yük değildir; karşındaki insanı "seni uyandırmak için kullanılan bir vesile" olarak görebildiğinde ortaya çıkan bir özgürleşmedir.
İnsanın Düşüşü ve Kutsal Bağlantıdan Kopuş
Mutlak'ı kendi içinde taşıyan bir varlık olarak insan bir düşüş yaşar. Kadim öğreti buradan başlar. Yani işte Adem cennetteydi ve cennetten düştü. Adem daha önce neredeydi? Allah'taydı. Allah'taydık, sonra bunu ne için yaşadık? Deneyim için yaşıyoruz. O bütün tezahür mertebelerini, bütün basamakları deneyimlemek için yaşıyoruz.
O düşüşü yaşadığın anda neyden kopuyorsun? O üst varoluş idrakinden, varlığın hakikatinden ve o varlığın bizatihi taşıdığı niteliklerden kopuyoruz. Mesela kutsal aşktan kopuyoruz, kutsal ilimden kopuyoruz, kutsal huzurdan kopuyoruz, kutsal emniyet idrakinden kopuyoruz. Bütün bunlardan kopuyoruz.
Koptuğumuz durumda ne meydana geliyor? Boşluklar meydana geliyor. Yani bunu mecazi olarak söylüyorum, boşluklar meydana geliyor. Mesela diyelim ki bir altı mizacı aslında güven duymak istiyor değil mi mesela? Gelecekle ilgili, yaşayacağı şeylerle ilgili güven duymak istiyor. Kendini emniyette hissetmek istiyor. Çünkü o kutsal varoluştan koptuğu anda neyin içine düşüyor? Korkunun içine düşüyor. Orada bir boşluk var.
Biz kutsal ve ebedi varlıktan kopuyoruz. İkincisi, kutsal iradeden kopuyoruz. Üçüncüsü, kutsal kudretten kopuyoruz. Yani varlık, irade ve güç. Bu üç temel şeyden koptuğumuzda kutsal varlığın yerini ne alıyor? Beden alıyor. Ve maddi âlem oluyor. Biz bunlara artık "var" demeye başlıyoruz. Aslında bu beden ve maddi varlık, varlığın gölgesi.
Kutsal iradeden kopuyoruz. Kendi irademizin sınırları içine düşüyoruz. Ve kendi arzularımızı hedeflemeye, kendi arzularımızı gerçekleştirmeye, kendi irademizi inşa etmeye davet ediyoruz. Mesela diyoruz ki "ben şunu istiyorum, bunu istemiyorum." Hâlbuki kutsal irade içinde olduğumuzda böyle şeyler yapmayacağız. Kutsal kudretten, güçten kopuyoruz ve mesela bir şey yapmak, yapamamak onların tuzağına düşüyor. Bir şey yapamadığımızda rahatsız oluyoruz.
İşte oradaki mesele de tekrar o bağlantıyı kurmak. Dinlerin bize aslında vermek istedikleri şey bu. O düşüş bir çıkışla dengelenecek. O boşluklar o kutsal hakikatle dolacak. Biz bu arada da deneyimler yaşamış olacağız. O boşlukları biz ama ne yapıyoruz? Yatay düzlemde tatmin etmeye çalışıyoruz.
Boşlukları Yanlış Yerde Doldurmaya Çalışmak
Mesela diyelim ki kutsal sevgiden koptuğumuz için insanlardan, çevremizden sevgi ihtiyacı hissediyoruz. Mesela "biri beni sevse" diyoruz. "Biri beni sevse mutlu olacağım." Veya işte "biri bana değer verse de mutlu olacağız." "Biri bizim varlığımızı fark etse, varlığımız ayan olsa mutlu olacağız" mesela, gibi. Ve işte "çok güçlü olsak mutlu olacağız." "İstediğimiz her şeye gücümüzün yetmesi durumunda mutlu olacağız." "İstediğimiz her şeyi gerçekleştirirsek mutlu olacağız," gibi. Neden? Çünkü biz bu durumdayken düşüşü tecrübe ediyoruz.
Bunu bilen insanla bilmeyen insan arasındaki fark nedir? O bilir ki düşüşü tecrübe ediyor. Öbürü bunu doğal kabul ediyor. Aradaki fark o. Gerçek mi? Yani tek realite olarak kabul ediyor. Başka bir realite yok, başka bir basamak yok, başka bir varoluş düzeyi yok gibi algılıyor. Yoksa dindar insanla dinsiz insan arasında zahiren, ilk bakışta bir benzerlik var. Fakat biri diyor ki: "Ben nerede olduğumu biliyorum, ne hissettiğimi, ne olduğumu biliyorum" diyor. Öbürü diyor ki aslında insan doğası budur. Ve o bağlantıyı unutturuyor, koparıyor. Bize o yönelişin kapısını göstermiyor.
Şimdi mesela bütün dinlerde denir ki ancak Allah ile mutmain olabilirsin. Ve işte Kur'an-ı Kerim'deki deyimiyle kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Şimdi bunu niye diyor? İşte bunu anla diye diyor. Yani diyor ki sen o düşüş halindeyken birçok arayışın içinde olacaksın. Birçok şeyi arayacaksın. Birçok şeyin seni tatmin edeceğini düşüneceksin. Fakat diyor: Bak, bunlara fazla takılma, fazla dalma, fazla tutunma. Bunlar asıl olan şey değiller.
Mesela diyelim ki bir beş. Aslında âlim-i mutlak olmak istiyor. Her şeyi bilmek istiyor. Her şeyi bilirse rahat edecek. Fakat kardeşim, sen şu anda cahil-i mutlaklıktan âlim-i mutlaklığa doğru bir seyir yaşıyorsun. Orada farklı bilme düzeylerini tecrübe edeceksin. Önce bir bebek olarak hiçbir şey bilmeyeceksin. Sonra biraz bir şey bileceksin, biraz daha bir şey bileceksin. Bazen bir şeyleri yanlış bileceksin, bazen doğru bileceksin. Ama bak, yolun ona doğru. Ve şunu idrak edeceksin: Ben bilmiyorsam da Tanrı biliyor.
Mesela bu bahsettiğim şey bize bunu kazandırır. Ben hakikaten bilmiyorum, ne olacağım mesela zahiren dünyada. Ama Allah biliyor. Yani ben bilmesem bile Allah'ın bilmesi, o zaman açık olan devreyi kapatıyor, tamamlıyor orada. Ama bunu bilmediğimde ne oluyor? Büyük bir kaygı ve endişe oluyor. Evet, ben bilmiyorum, fakat Mutlak bunu biliyor. Ben kendime ihtimam göstermesem bile biliyorum ki bana ihtimam gösteren bir Mutlak var. Bana değer veren, önem veren bir Mutlak var. Ama neden dolayı değer veriyor? Bir varlığım olduğu için değil, ona ait olduğum için. Anlatabiliyor muyum?
Nasıl işte anne evladına değer verir; diyelim ki çocuğu çok güzel olmayabilir, çirkin olabilir, şu bu olabilir değil mi? Ama ona değer verir. Neden? Ona ait çünkü, ondan. Şimdi Allah'ın bana değer vermesi benim bir özelliğim olduğu için değil. Ondan olduğum için, ona ait olduğum için. Herhangi bir vasfa sahip olmama gerek yok. İşte o zaman devreyi tamamlamış oluyoruz. Öbür türlü devre açık kalır. Ve onu tamamlamak için sen o boşluğu dolduramayacak şeylerle doldurmaya kalkarsın. Kalktığında sonuç senin için problem olacaktır. Neden? Çünkü o boşluk onlarla dolmaz. Çünkü bir boşluk neyin kaybıyla oluşmuşsa ancak onun ile doldurulabilir.
Sebeplere Değil Mutlak'a Bağlanmak
İşte o yüzden evet, bir inanan insan âleme hürmet eder. Âlemdeki bütün tecelliye hürmetkârdır. O âleme bir kıymet verir, fakat mutlak bir kıymet değildir. Ona bir mutlaklık atfettiğinde âlem bile der ki "bana böyle şey yapma." Âlem bile belki bizden şikâyetçi olur. Sana diyecek: "Niye benimle tatmin olabileceğini düşündün? Ben de Allah'a muhtacım, ben de ona aidim, ben de âcizim. Sen nasıl benimle mutmain olma hatasına düşüyorsun?" değil mi?
Çünkü neden? Ancak hakikat bizi azat edebilir. Hani Hazreti İsa'nın sözü, "gerçek" veya "hakikat" diyelim, seni kurtaracaktır aslında. Temel söz bu. Neyden kurtaracak? Bütün o yanlış arayışlardan, bütün o yanılgılı beklentilerden, arayışlardan ve tutsaklıklardan seni azat edecek. Güneşi bulduğunda muma hürmet edeceksin, ama muma muhtaç olduğun için değil; mumdaki ışığı da görebilecek bir incelikte olacaksın. (Eyvallah.) Yani gerçek anlamdaki arayışın hedefini doğru tayin edeceğiz.
Şimdi mesela biz hayatta birçok problemler yaşıyoruz. O problemleri yaşamamızın da aslında gayesi bizi gerçek olan arayışa yönlendirmektir. İlginçtir; Bediüzzaman hayatında diyor ki: "Benim bir amcamın oğlu var" — yeğeni yani. Diyor ki: "Benim en iyi vârisim, beni en iyi anlayan bir muhatap ve bana hizmet edecek bir evlat nazarıyla görüyordum" diyor. Ve ona istinat ediyor bir noktada, belli bir yaşta. Sonra diyor ki öldü, 26-27 yaşında ölüyor. Sonra diyor: Allah bir Abdurrahman aldı, yüz Abdurrahman verdi. Demek ki mevzu Abdurrahman'da değilmiş, Rabbü'r-Rahman'daymış. Anladın mı? Yani onun Rabb'idir asıl olan şey.
Allah sana her şeyi verebilir. Her şeyi bir tezahür üzerinden gösterebilir. Sen onlara tutsak olmayacaksın, onlarla ilişkili olacaksın, onlara bağımlı olmayacaksın. Bağımlı olacağımız tek bir şey vardır: Mutlak. Mutlak'tan tezahür eden her şeye hürmet ederiz, her şeyle de ilişkimizin farkında oluruz. Her şeyle ilişkiliyiz, fakat âleme bağımlı değiliz. Âleme bağlı da değiliz, fakat âlemle bir ilişkimiz var, bütün tezahürle bir ilişkimiz var. Allah diyor ki: Bağlı olacağın ve bağımlı olacağın tek kaynak benim, başka her türlü bağlılık ve bağımlılık senin için zarardır.
Şöyle düşünün: Mesela birisinin üç tekerlekli bir arabası var. Şimdi bakıyorsun, tamam, on yaşında bunu kullanmış falan, ama bakıyorsun elli yaşına gelmiş, hâlâ üç tekerlekliyi kullanıyor. Yazık değil mi şimdi bu insana? Buna bir otomobil versek daha iyi olmaz mı? Hatta bir uçak. Şimdi birisi onun elinden bunu aldığında, bu kötülük müdür, iyilik midir? İyiliktir, anlayabilirse. "Kardeşim, bırak bu üç tekerlekli arabayı, bak, otomobil var, uçak var." İşte Allah'ın bizden bir şeyleri alması da buna işaret eden bir şey. Allah der ki: Seni fazla oyalamak istemiyorum, bunu alıyorum elinden.
İşte Kur'an'daki ayet: Allah, ticaretinizden, malınızdan, evlatlarınızdan, şundan bundan ve nefsinizden azaltarak sizi arındırmak ve kâmil kılmak istiyor. O zaman doğru okumaya başlıyorsun buradaki şeyleri. Yani oradaki eksilmeler, oradaki bize travmatik gelen kayıplar, bizi kaybettirmek için değil; bizde kayıp idraki yaşatmak için hiç değil, hele hele bizi mahrum etmek için hiç değil. Bunlar için yapmıyor Allah. Hâşâ, Allah zalim değil yani.
Veya kıskanıyor mu? Yani bunları azaltıyor, niye azaltıyor? "Ne güzel, rahattın burada, niye azaltıyorsun" değil. Sen diyorsun: "Niye bu azla yetiniyorsun, bu aza niye razı oluyorsun, gömülüp kalıyorsun?" Hani bir güneş var, sen küçücük bir lambanın altına sığınmışsın. "Burası aydınlık" diyorsun. Hâlbuki bu küçük bir lamba, sen o güneşi bul. İşte güneşi bulmak için bazen lamba söndürülebilir. Birisi elektriği keser, ta ki dışarıda güneşi bulmak ve aramak için. O zaman dersin ki "iyi ki elektrikler sönmüş." O zaman senin için o, bir açılımın, bir arayışın ve gerçek bir bulmanın adımı olur.
Güneşi Bulmak: Reddedilişin ve Kaybın Lütfu
O yüzden insanoğlu ilk başta onu bir travma olarak yaşar, fakat anlarsa müteşekkir olur. Mesela diyelim ki bir insanı seviyorsun veyahut pozitif anlamda bir ilişkin var, darbe yedin: "Oh, ne güzel, ne kadar müthiş bir şey" yani. Hatta bir sufi diyor ki: "Ben bu işin hakikatini idrak edip o manevi yolda ilerledim; bana darbe vuran herkese minnettarım" diyor. Onlar seni mutlaka götüren şeylerdir, bilerek bilmeyerek. O zaman bakıyorsun, doğru anlamışsın. O zaman bakın, mutlaka doğru yolculuk yaptığımızda o göreceli olanlara da daha doğru bakıyoruz, olması gereken noktadan bakıyoruz. Anlatabiliyor muyum? Çünkü Mutlak'ı bulmuşsun, o Mutlak'ın tezahürü olan o göreceli âlemdeki sınırlılıkları da kabul ediyorsun.
Mesela bir insandan "beni böyle hiç unutmayacak şekilde sev, hiçbir zaman bana vefasızlık göstermeyecek şekilde sev" istersen — ya yuh, Allah mı o ya? Ne yapsın adam yani, değil mi? Ya kadın, yani unuttu. Diyeceksin ki demek ki imkân ve kabiliyeti bu kadarmış. Eyvallah, Allah razı olsun diyeceksin. Ama öbür türlü, "yahu nasıl beni yarı yolda bıraktın" dersin. Hâlbuki sen anlaman lazım ki o kaynak değil. Ne kadar varsa heybesinde o kadar sana o pozitif olanı, hoşuna giden şeyi gösterebilir. Veyahut da diyelim ki heybesinde var ama kanalları tıkanmış; hürmet edersin, dersin ki bunu aşamadı. Hürmet edersin ona.
Ama onu kaynak görüp, "ancak ben o kaynak var olduğu müddetçe rahat ve mutlu olurum" dersen, orada aslında o yaratılmış olana da zulmediyorsun. Onun veremeyeceği şeyi ondan bekliyorsun. Şimdi mesela biz üç yaşında bir çocuktan şu masayı kaldırmasını bekleyebilir miyiz? Beklemeyiz. Beklesek bize der ki "sen bir şey anlamamışsın." O çocuğun imkân ve kabiliyetini bilmek, ona gerçekten bakmamız gereken şekilde bakmaktır. Biz aslında insanların, Tanrı bizi nasıl seviyorsa öyle sevmesini istiyoruz, farkına varmadan. Bilinçaltı deniyor ya; bu da kutsal bilinçaltı. Aslında biz kutsal bilinçaltında veya bilinç dışında o mutlaklığı, o mutlak sevgiyi, mutlak huzuru, mutlak bilgeliği tatmışız. Fakat âleme inince unutmuşuz, veya bağlantıda bir kopukluk olmuş. Fakat onların hatırası var; onların deyim yerindeyse tadı dilimizde kalmış. Fakat arıyoruz: "Böyle bir tat var ama acaba hangi meyvedeydi bu tat?" diye. Arıyorsun ama aslında aradığın o tezgâhlarda değil o tat. O tadı sen semavi olarak almışsın. İşte tekrar o semavi bağlantıyı kurduğunda, o zaman o özlediğin ve dilinde izi kalmış olan tadı alacaksın.
Ama biz diyoruz ki, öyle bir şey ki arıyorsun, orada burada bakıyorsun, hiçbiri o tadı vermiyor. Vermesi de imkânsız. Vermesini bekleyen de cahil, verebileceğini zanneden de cahil yani. Dolayısıyla biz o içsel tadı, o kutsal bilinç dışındaki hakikatleri âlemde aradığımızda, büyük bir yanılgı ve sonuca ulaşılamayacak bir yarışa yol almış oluyoruz. Çünkü aradığın şeye o yoldan gidilmez.
Hakikaten mesela bize sorulsa "nasıl sevilmek istersin?" Hani anlatacağımız şey Tanrı'nın bizi nasıl sevdiğidir, değil mi mesela? Her şeye rağmen sevilmek istersin. Her kusurunun bir şekilde bağışlanmasını istersin. Sonsuzca sevilmek istersin değil mi? Hani mesela biri bize dese ki "ya seni acayip seveceğim, sonsuz seveceğim, ama beşinci yılın sonunda bitecek," dersin: "Ya öyle sevme, öyle sevecek olma; sonu varsa bu bana gelmez." Değil mi? Neden? Çünkü aradığın şey aslında bir zamanlar Allah'tayken tecrübe edip tatmin olduğun bir şey. Ama şimdi gidip onu başka bir yerde arıyorsun.
Göreceliğe Hürmet: Âlemden Allah'lık Beklememek
O zaman kendine de zulmediyorsun, muhataplarına da zulmediyorsun. Mesela mutlak bir anlayış bekliyorsun, seni tam olarak anlayacak bir insan bekliyorsun. Hâlbuki nasıl yapsın değil mi bir insan bunu? Ancak bir ölçüde onu yapabilir. Bakın, yaratılmış olan her şeyde bir cüz'îlik var, yani sınırlılık var, kısmilik var. O kısma işte gerçekten hürmet edersin. Bakın, ancak bir ârif göreceliliğe hürmet eder. Biz ise neye hürmet ediyoruz? "Tam olsun" diyoruz. Hâlbuki ârif diyor ki: "Kâinatta hiçbir şey tam olmaz, mutlak ve mükemmel olan Hak'tır. Ben hiçbir zaman âlemde tam ve mükemmel aramam, çünkü öyle bir arayış yanlış olur." Ondaki sınırlılığa hürmetle bakar, ona hakikaten saygı duyar ve onu kabul eder.
Mesela biz diyoruz ki "bu kadarını kabul etmiyorum, tam istiyorum." Benim bir arkadaşım vardı, 8 numara. 8'lerde öyle bir takıntı vardı: mesela çayını az doldurursam bardağa rahatsız olur, "tam olacak" der, kızardı böyle, "tam olacak" yani. Ya kardeşim, âlemde hiçbir şey tam değil. Sen âlemde niye tamlık arıyorsun? Tamlık arıyorsan başka yerde ara; oradaki göreceliliğe, sınırlılığa hürmet et. Çünkü âlemin tabiatı bu. Ona hürmet etmezsen, demek ki âlemin ne olduğunu anlamıyorsun. Âlemden Allah'lık bekliyorsun. Hâlbuki âlem Allah değil, ondan bir tezahür, ondan bir tecelli, ama o değil. İşte o yüzden Allah uyarıyor: Kalpler ancak Allah ile mutmain olur.
Mesela der ki "bir çocuğum olsun, bana baksın." Ne, Allah mı o çocuk yani? Belki bakmayacak. Belki bir süre bakıp güle güle diyecek sana: "Benim bir hayatım var, sana bakamam" diyecek. Sen niye bekliyorsun oradan buradan, değil mi? Bakarsa Allah bakar; kime dilerse ona baktırır, değil mi? Meleklerine bile baktırdığı insanlar var. Şaka değil, gerçek. Dolayısıyla ben nasıl diyeceğim: "Ömür boyu bana destek ol" diye bir insana nasıl diyebilirsin? Böyle desen ona da yazık, altından belki kalkamayacağı bir yük yüklemiş oluyorsun; kendin de yanlış bir yerden o şeyi bekliyorsun, değil mi? Ama bizdeki çocuk zihniyeti o zaten. Eğitimimiz de bize böyle vermiş, o şekilde bakıyoruz. Hatta ilginçtir, öyle olanların ekseriyeti bakmazlar.
"İsmail Bey, çocukta anladık da, mesela evlilikle ilgili bir şeydi. Ölene kadar, yani sonuçta evlilikte kalmak niyetiyle insan hani evlenir ya, ya adamın sevgisi bitti — bunu nasıl anlayacağız?" Aksine şey oluyor yani, anlayacağız bunu; iki türlü anlayacağız. Bir: adamda imkân var ama o kabiliyeti kullanamamış. İkincisi: hakikaten onda o yeterlilik yok. Mesela şimdi kedi besleyenler, köpek besleyenler bilir değil mi, köpeğin yaşı kaç? En uzun yaşayanı en fazla yirmi sene yaşıyor, çoğunlukla işte on, on iki, on üç. Sen diyorsun ki "ben ölünceye kadar köpeğim veya kediciğim yaşasın, beni bırakma." Sonra sen anlamamış oluyorsun; o kedinin biyolojik, doğal bir yaşı var, ondan öyle bir şey isteyebilir misin? Tamamdır, hayvan ölse anlarsın. Veyahut da vardı o imkân, kanallar kapanmış; ne yapsın, açamıyor. Sen hürmet edersin, kanalları kapalı, vefa duyduğu hâlde belki kanalları kapanmış.
Mesela biz Mevlana törenlerinde "Şeb-i Arus" diye anıyoruz ya. Şeb-i Arus ne demek? İşte gelin gecesi demek. Demek ki bizler geliniz, değil mi? Güveyi ise Tanrı. O zaman ona döneceksin, senin gerçek asli ilişkin onunla olacak. Karın veya kocan olabilir, bırakabilir, unutabilir, vesaire olabilir; yine de hürmet edeceksin ona. Hatta elinden geliyorsa yardımcı olacaksın, "senin için yapabileceğim bir şey var mı" diyeceksin. Eğer Allah sana imkânı vermişse yardım edeceksin. Ve bu bana gayet doğal geliyor, ben bunu böyle fevkalade bir şey olarak görmüyorum.
Fıtrata Aykırı Beklentiler ve Yanlış Zeminden Bakış
Bu, hakikatte böyle bir şey. Ama biz yanlış yerden yakalarsak, yanlış yerden yakalamanın maksadı aksine, tokat yersin — diyor Bediüzzaman bazen — çünkü diyor ki fıtri olmayan bir şey ediyoruz. Fıtrat, fıtri olmayan bir şeyi reddeder. Sen istiyorsun ki ömür boyu benimle yaşa, ömür boyu beni sev. Bilmiyorsun ki onda o imkân ve kabiliyet var mı yok mu. Dersin ki: "Ya, elinden geldikçe, Allah sana lütfettikçe sev; sevemediğin zaman da canın sağ olsun." Öyle olmuyor işte. Dedik ya, idrakimizi, perspektifimizi, bakışımızı değiştireceğiz: "Ben yanlış bakıyorum, bu doğru bakış, bunu bununla değiştireceğim." Ya değiştireceğim, ya da bu bilgi böyle kalacak burada, ben ondan ayrı bir şekilde kalacağım ve hiç değişmeyeceğim; sadece bu bilgileri duymuş, okumuş, öğrenmiş olacağım. Bu çok acı verici bir şey. Çünkü hani bir ilacı cebine koyuyorsun, fakat onu hiçbir zaman kullanmıyorsun; ama ilaç da cebinde duruyor. Bu yüzden çok acı verici bir şey. Hâlbuki bu idrakin bir şey doğurması lazım.
Neyse, Bediüzzaman hayatında birçok böyle örnek var; yani ne zaman bir şeye dayanmışsa, o dayandığı şeyi Allah çekip almış. Ama neden? Hâşâ, Allah'ın bir kötü kastı yok; ona hakiki kaynağı ve hedefi gösteriyor. Yani bütün musluklar kuruduğunda şunu insan aklına getirir değil mi: "Ya bu musluklara su nereden geliyor canım?" Gidersin baraja, veyahut da her neyse o kaynağa. Ama ömür boyu musluktan suyu almışsan, sana da yazık, musluğa da yazık. Biri musluğu kapatmışsa veya musluk kapanmışsa, suyu aktarmıyorsa, "burada bir iş var" diyeceksin. İşte biz o işi anlamıyoruz, hep yanlış anlıyoruz: "Yok, ihanetti, vefasızlıktı, oydu buydu." Ne alakası var kardeşim? Sana Allah büyük bir vefa gösteriyor. Yani o insanların vefasızlığında Allah'ın büyük bir vefası var sana. İnsanların seni reddedişinde Allah'ın büyük bir kabulü var. İnsanlar seni reddettiğinde aslında Allah seni kendi katına kabul etmek istiyor. Bunu idrak edeceksin, diyeceksin ki "işte burada bir iş var." Yoksa orada kapıda durup "niye reddedildim, niye kapı açılmıyor" demeyeceksin; "işte burada bir iş var" diyeceksin.
Hatta Bediüzzaman'ın Küçük Sözler'de bir sözü var; der ki: "Her şey bana ters göründü, dedim ki bu işte bir iş var." O kuyuya atılma hikâyesinde diyor ki: "Bu işte bir iş var, göründüğü gibi değil; ben, onun arka planında ne var, ona bakayım" diyor. "Sonra bir baktım ki işte bu böyleymiş, şu şöyleymiş, her şeyin rengi değişti" diyor.
Şimdi mesela bir insan seni reddediyor, bir insan sana vefasızlık gösteriyor — mükemmel bir şey. Bu, işin altındaki işi keşfetmen için bir lütuf, bir inayettir. O zaman sen gerçek anlamda bir şeyin farkına varıyorsun; farkına varman gereken bir şeyin farkına varıyorsun. Bundan daha ulvi ne olabilir, değil mi? Âlem seni reddedince, bu en güzel Peygamber'in hayatında var. Hep söylüyor işte, o Taif'te reddedildi, Mekke'de de kabul edilmedi. Ama orada ne vardı? Allah'ın onu kabulü. Âleme reddettirdi Allah, fakat kendisi bizatihi kabul etti.
Reddedilmek Aslında Bir Kabuldür
O zaman olunca da Peygamber, dikkat edin, onu reddedene de, sınırlı şekilde kabul eden herkese de hürmet etti. Herkesin kendi imkân ve kabiliyetini, kendi sürecini gördü, hürmet etti. Neden? Çünkü o zaten yukarıdan besleniyor. Bizdeki şey ne oluyor? Biz âlemden tokat yediğimizde veya kapı yüzümüze kapandığında bizde ne oluşuyor? Dikkat edin: derin bir mahrumiyet. Ama o bağlantıyı kurmuş olan bir mü'minde bu olmaz.
Hani bunu basit bir benzetmeyle anlatabiliriz, ama ters bir benzetme olabilir: mesela jeneratöre bağlı olan biri var; âlemden akım kesildiğinde o çöker. Ama ârifin ana kaynağı vardır; ana kaynak vardır, o devamlı açık zaten, ondan alıyor bunu. O yüzden onda bir yıkım, bir travma meydana getirmiyor. Ama bizde öyle bir şey yok, ana kaynakla bağlantı yok veya zayıf. O sınırlı şeyden gelen akım kesildiğinde biz çöküveriyoruz. İşte o travma dedikleri de bu oluyor.
Geçenlerde birisi anlattı: On iki yaşında bir kıza âşık olmuş, kız bunu reddetmiş, gitmiş intihar etmiş mesela; kibriti yakamamış, hava gazı tüpünü açmış. Ne var orada? İşte o arzu ettiği yerden, kendisini tatmin edeceğini düşündüğü yerden bulamayınca, orada doğal olarak çöküyorsun. Çünkü başka bir kaynak yok ki senin içinde, senin nazarında, senin idrakinde. Başka bir kaynak yok, başka bir temel yok, başka bir referans yok; üzerine ayağını basacağın zemin yok. Şimdi âlemden bir darbe yediğimizde altımızdaki zemin kayıyor.
Geçenlerde birine sordum — böyle rehberlik de yapan bir bayan, yani okullarda rehberlik öğretmeni. Dedim ki: "Hiç kimse seni sevmese ne olur?" "Yıkılırım" dedi. Doğru, işte yıkılırsın, ama niye yıkılırsın? Zayıf olduğun için mi, yoksa kurman gereken bağlantıları kuramadığın için mi? Veyahut da seninle bağlantılı olanın farkına varamadığın için mi? Bunu kaybettiğinde sen yıkılıyorsun. Hâlbuki tabii Allah çoğu defa şefkat ediyor; kaldıramayacağımız durumlarda bize böyle şeyler yaşatmıyor. O zaman şuna emin olacaksınız: bir mahrumiyet, bir şeyden kesinti yaşıyorsak, biz o durumda daha yüksek bir idrake yol alabiliriz diye o yaşatılıyor. Ben bazen görüyorum, Allah bazen yaşatmıyor da; muhtemelen o durumda kaldıramayacağız diye.
Acının Psikolojik ve Manevi Boyutu
— Bilişsel davranışçı terapinin temel inançlarından üç tanesi: biri sevilmek, güven, değer. Herhalde öyleydi. — Tabii, tabii, duygu, zihin ve fizik merkezinin ihtiyaçları. — Şunu demişti hocam, "mutlaka seni sevecek bir kişi olmalı" diyordu. — Evet, var; işte o bir kişi var, Vâhid olan. — Evet, evet, yani o bir kişi olmazsa hakikaten yıkılır insan, duramaz gibi geliyor. — Yani o annedir. İşte diyorum ya, hangi düzeydeysen ona göre bu sorunun cevabı verilebilir. Psikolojik düzeyde evet, psikolojik düzeyde öyle. Fakat işte insan hakikaten Allahsız yaşayamaz; bilse de bilmese de. Bu bir hakikattir. İnkâr eden için de böyledir, inanan için de böyledir. Allah olmadan yaşayamazsın. İşte o, kayyûmiyet sırrı denilen şey. Biz inansak da inanmasak da, bilsek de bilmesek de onunla varız, onunla yaşıyoruz, onunla ayaktayız. Bunu fark eden insan kaynağını bilmiş olur; fark etmeyen insan bilmediği için kaynağa dönemez ve kaynakla ilişkisinin neticesindeki itminana eremez.
Hiçbir insan beni sevmese, bu benim için çok ulvi bir noktadır. Huysuzluğumuzdan sevmiyorsan, o ayrı, onu kastetmiyorum. Diyorum ki sen doğal, normal bir insansın; hiç kimse seni sevmiyor, annen baban bile sevmiyor. Bu aslında ne kadar ulvi bir noktadır, tam hedefi on ikiden vurabileceğin bir nokta. Yani o anda — "Sosyal hizmetlerde kalan biri, yani." "Evet." "Annesi terk etmiş, babası terk etmiş, yurtta kalmış, tacize uğramış." "Evet." — yaşanabilecek her türlü yıkımı yaşamış yani. İşte bizim perspektifimiz açısından o noktadaki insan aslında hedefine en yakın insandır, ama bir anda en uzak nokta da olabilir. Tabii bir başka açıdan da, onu çok uzaklaştırabilecek ümitsizlik, karamsarlık ve kendi içine kapanma durumunu yaşarsa, olabilecek en uzak nokta da odur. Yani bu insan çevresine karşı hoş olmayan hareketler yapıyorsa, tabii ki o ayrı bir şey, onu kastetmiyoruz. Evet, Gülcan Hanım'ın da bahsettiği gibi, o ayrı bir şey.
Ama mesela normal bir insansın, niye görmesinler ki? Ha, işte insan öyle düşünüyor ama; hani sevmeyebilir ya, yani sevmeyebilir. Bu bizler için bir problem, bir travma sebebi, bir sıkıntı olmamalı. — İsmail Bey, şimdi insan böyle bir durumda ya yönelebilir ya da tam tersi zıt yöne gidebilir; arafta yıllarca yaşayabilir mi? — Tabii yaşayabilir. — Ve hayatını bu şekilde bitirebilir mi? — Tabii yaşayabilir.
Mesela diyelim ki hiç kimse tarafından sevilmediği bir durum yaşamış biri, bu sefer bütün çevreye, insanlara karşı sürekli kırıcı, incitici davranır, der ki "ben sevilmedim, bir zaman çok büyük acı yaşadım, dolayısıyla insanlardan nefret ediyorum" veyahut "onlara acı çektirmek istiyorum" diyebilir. Bu ne olur? O durumun yanlış okunması olur. Hatta bazen böyle insanlar vardır: hayatında kendince çok zorluklar, acılar yaşamıştır; kimsenin mutlu olmasını istemez, mutlu insan görünce rahatsız olur. Hani "ben bunu yaşamışım böyle, hikâyem az değil" gibi mesela. Ya da kaynana gibi derler işte; gelininin o rahatlığı ona batar yani, çamaşır makinesi var diye kıskanan, kaprisli kadınlar var. Hâlbuki o yanlış bir yerden, yanlış bir tasavvur üzerinden, yanlış bir okuma üzerinden gidiyor.
Bugün maddeten her şeye rahat olsa ne olur, bir anlamı yok ki bunların. Veya senin çektiğin sıkıntının kıymeti nedir, niye bunu bu kadar abartıyorsun? O yüzden geleneksel öğretilerde kişinin acılarını, sıkıntılarını, mahrumiyetlerini, mağduriyetlerini büyütmemesi tavsiye edilir. Büyütmeyeceksin; büyütüyorsan egoistsin. Çünkü acın büyüdükçe aslında kendi egonun da büyük olduğunu orada hissediyorsun: "Ben ne büyük acılar çektim" yani. O yüzden öyle bir insana "sen hiçbir acı çekmedin" dediğinde rahatsız olması bu yüzdendir; elinden onun ego zeminini almış oluyorsun. "Hayır, kardeşim, sen yanlış bir zemindesin," dersin; oradan bir şey çıkmaz, o tarladan su çıkmaz, boş bir yerde duruyorsun.
Şimdi insan bazen acı çeker; acıyı hem çekerken çeker, hem de acıdan bir yandan tat alır. Böyle iki durum arasında gider gelir. Şimdi o tat nefsani ve psişik bir tat olabilir, ya da daha ulvi ve hakikate pencere olabilecek bir yol şeklinde bir tat olabilir. İki türlü tat var. Eğer psişik düzeyli bir tatsa tavsiye edilmez. Onu nereden anlarız, nasıl anlaşılacak — yani psikolojik düzeyde olduğunu? Onun yaşadığı şeyleri anlatıyorum, sen de bu ayrımı biliyorsan ayırırsın. Anlatabiliyor muyum? Birisi psikolojik bir tattır, birisi manevi bir istikameti olan bir tattır. İşte biraz önce bahsettiğimiz o manevi yola girenler, erenler, aslında işte o acıların içinden geçmişler. Ama orada aldıkları tat, bugün modern bazı insanların bahsettiği şekilde, acıları abartma, acılar üzerinden kendi varoluşlarını ikame etme anlamında değildir.
Acı: Hakikatten Uzaklığın Habercisi
Yani acı nedir biliyor musunuz? Acı, hakikatten uzaklığımız nedeniyle fıtratımızın verdiği bir cevaptır. Bunu bir sufi söylüyor: "Acı hakikatten uzaklığımız nedeniyle fıtratımızın verdiği bir cevaptır." Ben bir acı çekiyorsam, aslında fıtratım bana diyor ki "sen hakikatten uzaklaşmışsın, belli bir uzaklığın var, seni uyarıyorum." Bu aynen, vücudumuzdaki ağrı ve acıyla tıpatıp birebir aynı bir mesajdır. Aslında bir acı ve ağrı vücudumuzda neye işaret eder? Evet, bir soruna, bir hastalığa, ters giden bir şeye işaret eder. Aslında o, fıtratın bize vermek istediği, bizim için faydalı bir cevaptır. O yüzden acı duymak ve ağrı duymak bir lütuftur. O yüzden mesela şeker hastaları ağrı duymaz; vücudunda, ayağında bir şey olur, bir yara olur, hiç duymaz yarasını; bir bakar bir gün bütün ayağı gitmiş. O yüzden ağrı maddi bedenimizde nasıl bir lütufsa, manevi olarak da büyük bir lütuftur. Acı çekiyorsan, bu bana fıtratımın bir uyarısıdır, benim için bir aydınlatıcı işaret fişeğidir.
Ama ben onun istikametinde gitmeyip, aynen bugün tıpta yapıldığı gibi — yine aynı metaforu kullanarak söylüyorum — ağrı kesiciler kullanırsam doğru bir şey olmaz. Ağrı kesiciyi geçici olarak kullanabilirsin, kalıcı olarak ağrı kesici kullanmayacaksın. Sen ağrı kesiciyi kullanırsın, fakat vücutta bir hastalık varsa, bir travma varsa devam edecektir; sen sadece ağrıyı kesiyorsun. O yüzden psikolojik olarak biz ağrı kesicilere tevessül etmeyeceğiz.
Sahabe döneminde, sahabe döneminde, Efendimiz'i kaybettikleri zaman, çünkü böyle bir şey yaşamadılar mı? Yani o, psikolojik düzeyde bir şey değildi; Efendimiz onları Allah'a yaklaştıran biriydi, öyle bir şey değildi. Onun yokluğunda, mutlak varlığa yaklaştıran bir varlığı kaybetmiş oluyorlardı. Orada yaşananla kıyaslanamaz belki, ama orada da bizim anladığımız anlamda bir acı, bir travma yoktur. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, geçici ve sınırlı bir ayrılığın hüznü vardır, fakat bir kayıp acısı değildir.
— İnsanın psikolojik olarak, alışık olduğu manevi bir şeyden uzaklaşması anlamına gelmiyor mu? Mesela biyolojik olarak ya da duyusal olarak bir şeyin mahrumiyetini yaşamak. — Şimdi o, her sahabenin kendi durumuna bağlıdır; sahabelerin dereceleri vardır. Eğer Hazreti Muhammed'in hakikati bir insanın kalbinde inkişaf etmişse, onun için ayrılık yoktur. Yine Bediüzzaman'dan alayım: "Hakiki muhabbet ve uhuvvet tezahür etmişse, o insanlar için zaman ve mekân bir ayrılık vesilesi olmaz." Hatta diyor ki birisi doğuda, birisi batıda; hatta birisi dünyada, biri ahirette dahi olsa, onlar bir ve beraber sayılırlar.
Ama her yerde, kızı Fatıma'nın bu acıyla çok fazla başa çıkamadığını, dayanamadığını falan yazar — ki muhakkak babasıyla bir ve beraber olduğu hâlde. Ben onları biraz abartılı görüyorum, onları paylaşmıyorum. Veya bazen bir şey var: Hazreti Fatıma çok üzülüyor, sanki çok üzülünce çok seviyor anlamı oluşuyor sanki. Biraz da buradan dolayı abartılmış olabilir. Birisi öldüğünde ne kadar çok üzülüyorsan o kadar çok sevmişsin demek değildir; böyle bir şey yok.
Ben mesela — hatta geçen biri bana, annem, annem dedi ki: "Senin abin hasta oldu." Ben ona dedim ki: "Ya, abimin bu kadarmış, bu ilahi bir takdir; önemli olan onun bu hayatı tamamlaması, en güzel şekilde tamamlayıp burayı bırakıp gitmesi" demişim. Bana çok kızmış ama söylememiş. Ben mesela peygamber ölse o anlamda üzülmem; onunla manevi irtibatımın azlığı varsa ona üzülürüm. Ondan mahrum kalmıyorsun, bak, zahirinden mahrum kalıyorsun sadece, bazı zahiri şeylerden mahrum kalıyorsun. Onun hakikatinden, onun asli varlığından, veyahut tasavvufun deyimiyle hakikat-i Muhammediye'den ayrı kalmıyorsun; sadece zahiren, bedenen, diyelim ki onunla beraber oturup yemek yiyemiyorsun, veyahut zahiren sokakta dolaşamıyorsun. Ama onun hakikatiyle, manasıyla bir ve berabersin. Ama onu idrak edememişsen işte o zor olur.
Dolayısıyla orada mutlak bir ayrılık, mutlak bir kayıp söz konusu değil. Öyle hissediyorsa bir insan, orada kat etmesi gereken çok uzun bir mesafe var demektir. Yani peygamber zahiren kaybolur, sahabinin ve ârifin kalbine döner; dolayısıyla orada bir ayrılık, bir uzaklık, bir kayıp söz konusu değildir. Mevlana işte "benim ölümümü duyarsanız üzülmeyin, ağlamayın, sevinin" diyor; hâşâ Hazreti Fatıma bu kadar şeyi bilmiyor mu yani? Öyle bir şey olabilir mi, olmaz. O sahabiler bu hakikatten habersiz mi yani? Öyle bir şey olmaz. Ama tabii ki insan, o zahiri kaybın, zahiri düzeydeki bazı şeylerin artık olmayacağının hissiyle hüzünlenebilir, gözyaşı dökebilir; bu ayrı bir şey. Ama "peygamberi kaybettim" zannına düşen bir insan kendi algısıyla baksın; hiçbir sahabede böyle bir şey olmaması lazım, oluyorsa eksiklik olmuş olur, ona bağlı bir eksikliktir; hakikatte böyle bir şey yoktur.
Evet, son kaldığım iş acı üzerineydi. Acı böyle bir şeydir; o yüzden psikolojik acı doğru idrak edildiğinde, doğru bir şekilde okuyabildiğinde bizim için bir dönüştürücü imkândır. Ben hayatımda ilk ayrılık acısını ve o noktadaki duygusal acıyı 21-22 yaşlarında yaşadım; o benim için çok olgunlaştırıcı bir şey olmuştur. Ama hayatımda ilk defa baş ağrısını da o zaman yaşadım; o zamana kadar baş ağrısı nedir bilmiyorum mesela. Fiziksel olarak da bir şey oluşturdu ama beni bir anlayışa götürdü. Ve o duruma, o duruma sebep olan insana da müteşekkirim, hakikaten müteşekkirim, gerçekten bütün gönlümle şükran duyuyorum. Onu doğru okutturan Allah'a da bir lütuf olarak görüyorum, ona da şükrediyorum. Hani iyi ki o hâli yaşamışım, iyi ki o zaman yaşamışım. Atıyorum, ben 40-50 yaşımda yaşasaydım geç kalmış olacaktı.
Onun için acı, psikolojik acı, psikolojik travmalar doğru okunursa ve bizi götürmek istedikleri istikamete bakabilirsek, bizim için çok iyi bir şeydir. Fakat biz gidip insanlarla uğraşıyoruz, ortamlarla uğraşıyoruz, âlemle uğraşıyoruz. Bana kim acı çektirmiş olursa olsun, önemli değil; niye acı çektiğime bakacağım. Niye acı çekiyorum, psikolojik değil ruhsal bir perspektiften? Peki bunun tedavisi nedir? Bunun tedavisi bende, benim değişmemde; ben değiştiğimde artık acı çekmeyeceğim.
Affetmek: Bir Feragat Değil, Özgürleşmedir
O zaman işte muhataplarıma da daha hürmetkâr olacağım, onlara daha hoşgörülü olacağım. Biz niye aslında insanlara karşı daha hoşgörüsüzüz veya daha affedici olamıyoruz? "Çünkü kardeşciğim, onlar bize acı çektirmişler; acı çektirmiş bir insanı nasıl affedeceksin" diyorsun değil mi mesela. İnsan öyle diyor: "Acı çektirmiş kardeşciğim, bu kadar acı çektirdi, nasıl affedeyim?" Tamam da, o acı sana bir şey anlatıyor ve seni dönüştürmek içindir. Onun bundan haberi yok, kasıtla yapmıyor; ayrıca o onu bağlar. Ama sen dönüştüğünde işte gerçekten o zaman affedebileceksin. Çünkü artık onu sana acı çektiren bir insan olarak değil, seni uyandırmak için Allah'ın kullandığı bir vesile olarak göreceksin. O zaman affetmemek diye bir şey olmayacak; çünkü artık senin nazarında o, aklına geldiği zaman, sana acı çektiren biri değil, senin hayatında önemli bir kavşak noktası olarak görünecek. Seni pozitif bir yola sevk etmiş, sana pozitif olan bir yolu bilerek veya bilmeyerek göstermiş.
Şimdi bir trafik levhası sana ne gösterdiğini biliyor mu? Bilmiyor. Ama bir şey gösteriyor değil mi? Yani trafik levhasının şuurlu olup olmamasının bir önemi yok; ama o trafik levhası sana bir yön gösteriyor. O gösteren biliyor mu? Yok, bilmeyebilir, bir mahsuru yok. İşte o zaman gerçek anlamda affedebilirsin; artık af kavramı bile ortadan kalkar orada. Hani affedecek bir hata bulamazsın orada artık; çünkü artık oradaki o bir hata, bir kusur, bir yanlışlık değildir, sana acı verici bir tutum, davranış değildir artık. O gözle bakmazsın o hadiseye.
Bilgi, Emek ve Ego
— Hocam, mesela bir adamda bir bilgi var, para karşılığı satıyor. Ama şimdi istediği parayı ben ödeyemiyorum, fakat bunu da öğrenmem gerekiyor. Burada ben ne derdim: "Sen de parasını verip öğren" mi demek lazım, yoksa "gel, öğreteyim" mi demek lazım?
Sende o bilgi varsa, o bilgiyi zorla veyahut büyük bedellere karşılık edinmişsen, sen de illa onu aynı bedelle vermen gerekmez. Sadece şuna bakacaksın: karşındaki insan bunu kötü bir amaçla kullanacak mı kullanmayacak mı, ona bakarsın. Atıyorum, diyelim ki ben bir bilgiye vâkıf olmuşum, ama o bilgiye vâkıf olmam senelerimi almış. Şimdi kalkıp birine diyeyim ki: "Sen de git, bu kadar çalış." Hani böyle hemen, "bu bilgiyi veya bu anlayışı sana nasıl, niye atlayayım" dememiz egoizmdir. Sadece şuna bakarsın: bu bilgi ve anlayışa uygun mu, onun bu konudaki niyetine bakabilirsin. Bunu tabii anlamak bir feraset veyahut bir anlayış meselesidir. Ama doğru zemin budur.
"Ben çok zor elde ettim, sen de o zorlukları yaşa" demek olmaz. Ya, dünya meselesi de yani; bizim programlarımız var, yazılı programımız, kurslarımız 3-4 bin dolar. Bana geliyor, "öğrenmek istiyorum" diyor, "tamam öğreteyim." Karşılığı olmayacak mı? "Param yok" diyor. Şimdi ben "veremem" desem, "3 bin dolardan aşağı o kursu öğrenemezsin" desem — ki o, on kişilik bir sınıfın ücretidir, bire bir olduğunda fiyat daha da artar — işte buna bakmamak lazım. Mesela bir insan bu kıyaslamanın üzerinden gidiyorsa fark etmez, senin emeğin orada önemli değildir; işte orada da şu hataya düşmüş olursun: "Benim emeğim, benim acılarım, benim buna karşı ödediğim şey" — her neyse, maddi para olsun, imkân olsun, zaman olsun — bunların hepsi egoizmdendir.
"Biz buraya giriyoruz, dinliyoruz falan; sizin de bu anlamda bir şey yapmanız gerekmez mi?" — "O zaman gidin okuyun, ben bunca yıl emek verdim" gibi mi diyeceğiz? Tabii canım, her şeyden bir çıkarım yapılabilir; burada da belki "bilgiler mi var" diye kendin bakabilirsin. Tabii, veya işte bir şey ararken birçok tehlikeye atılmışsındır, birçok zarar görmüş olabilirsin falan. Şunu diyebilirsin birine: "Bunu elde edinceye kadar ne acılar çektim, ne zorluklar, ne düşüşler yaşadım, git sen de yaşa" demek, tamamen egoizmdir. Egonun kendini bir şey zannedip kendini bir değere kaynak addetmesidir. Bu yanlış, hatalı bir şey olur.
Ne herhalde kapitalist sistemin bir yansıması? Sadece kapitalizm değil, orada ego var; kapitalizm olmasa da bu, insan egosunda vardır. İlla olmayabilir ama, egoda var olan bir şey bu. "Adam neyle geçinecek hocam, benim işimin dışında bir şey bu" — ama bu işi yapan bir adama bunu derseniz; mesela bakkala "ben peynir istiyorum ama param yok" derse, sen demeyeceksin ki bak, kimseden Allah namına davranmayı, ihlaslı olmayı, doğru olmayı beklemeyeceğiz. Ama sen bakkalsın, biri geldi, "param yok, bana şunu verebilir misin" derse, senin de imkân ve kabiliyetin varsa vereceksin. "Ama ben veriyorum, millet niye vermiyor" — bu yanlış bir şey olur.
Kimseden Beklenti İçinde Olmamak
Hani biz kimseden hoşgörü bekleyemeyiz, anlayış bekleyemeyiz; sevgi, şefkat, merhamet, samimiyet bizim işimiz değil, bizi ilgilendirmez, o onların işi. Ben bahsettiğim o değerler içinde olmalıyım: dürüst, anlayışlı, kabullenici, şefkatli, affedici olmalıyım. İlke bu. Yanlışlıkla muhataplardan beklerseniz veyahut kendi eylemlerinize sebep görmeye kalkarsanız — "tamam ben merhamet edeceğim ama kimse bana merhamet ediyor mu ki" derseniz — bu, yanlış bir zeminden baktığınızı gösterir, size engel olur. Zaten dikkat edin, bütün egolar böyle diyor: "Hep ben mi affedeceğim, hep ben mi hoşgörülü davranacağım" gibi. "Onu anla" diyorsun madem eşlerden birine; "beni kim anlayacak?" Seni de Allah anlayacak ya, sen de biraz yukarıya bak, niye karşındaki insana bakıyorsun? Sen eşini anla, seni de Allah anlasın; sistem tamamlanmış olur. Ama işte "ben onu anlıyorum, o beni niye anlamıyor, o da beni anlasın" — onu ona bırak, o onun süreci. Niye böyle yanlış bir şey üzerinden bağlantı kuruyorsun, değil mi?
Çünkü bakın, dikkat edin, bunu sanki bir yük gibi görüyoruz. Yani affetmek benim fıtratımda olan bir şey; ben sanki bu yükü taşıyorum, karşımdaki de böyle bir yük taşısın istiyorum. Hâlbuki bu bir yük değil, bu seni özgürleştiren bir şey. Şuna benziyor: iki tane adam var, yüzer kilo yük taşıyorlar sırtlarında. Sen birine diyorsun ki: "Ya kardeşim, bu yükü bir indir, bırak, çok yorulmuşsun." Kişi diyor ki: "O da yükünü indirsin, o indirmezse ben de indirmem." Ne kadar acayip bir şey değil mi? İşte aynen böyle bir şey. Kardeşim, ben yükümü indiririm; karşımdaki yükünü indirmiyorsa, kusura bakmasın, o yükün altında kalır, Allah yardımcısı olsun. Ama onu böyle görmüyoruz, sanki bir kayıp oluyor. "Ben bir şeyden feragat ediyorum, o da feragat etsin" — onu bir feragat olarak görüyoruz. Mesela affetmeyi, merhametli olmayı, anlamayı bir feragat olarak görüyoruz. "Kardeşim, ben feragat ediyorum, o da etsin" diyoruz. Hâlbuki bu bir feragat değil, bir yük bırakma, bir fıtrata yakınlaşma.
Karşındaki fıtratına uzak duruyorsa, bunu insan kimden öğreniyor, hangisini? Egodan öğreniyor. Birbirimizin egosuna bakıp oradan hareket ediyoruz. Egonun tabiatında var bu; Tanrı da kullarına şöyle demiyor mu — "benim varlığımı kabul edip gereğini yapacaksın, yapmazsan ona göre" — biz bunu böyle anlıyoruz. O bizim yanlış bir okumamızdır.
Allah'ın Şefkat Dili ve Zâtî Sıfatları
Şimdi bazen Allah, bunu belki daha önce de kısmen söylemiş olabiliriz. Mesela bir anne çocuğuna dese ki "sen böyle yaparsan sana kızacağım" veya "sen beni sevmezsen ben de seni sevmeyeceğim" diyebilir; fakat içinde böyle bir şey yoktur, onun anladığı dil öyle olduğu için ona böyle söyler. Hatta o yüzden Bediüzzaman diyor ki, âhiret âlemleriyle ilgili de bu böyledir; Allah bunun bir kısmını yapar diyor mesela. Allah diyebilir: "Sizi cezalandıracağım, sizi cehenneme atacağım." Şimdi atmasa, hâşâ, bu Allah'ın verdiği sözü tutmaması anlamına mı gelir? Değil mi? Yani Allah diyor ki "sen bu günahı işlersen, şunu yaparsan seni cehenneme atacağım." Bunu benim o anlayışsız nefsim ancak bu dilden anladığı için söylüyor; belki de yapmayacak bunu. Anlatabildim mi?
Hani "yapmasa mı yalan söylemiş oluyor bize Allah" mı diyeceğiz? Yok, diyeceğiz ki affetti, vazgeçti, cezalandırmaktan vazgeçti. Burada Allah'ın bazen "siz beni severseniz ben de sizi severim" gibi söylemesi, Allah'ın zâtî sıfatları ve nitelikleri değildir; o, biz anlayalım diye söylenmiştir, ancak bize böyle söylenir. Hani bak, "sen sözümü dinlemezsen bir daha seni sevmeyeceğim" dese bir anne, o sözü gerçekten kastetmiyor değil mi? "Yapma bunu" demek istiyor sadece; o çocuk için onu söylüyor, çocuk ancak öyle bir dilden anlıyor. O da işte annesinin sevgisini kaybetmemek için yanlış yapmamaya çalışıyor değil mi? Ama aslında annenin içinde böyle bir niyet var mı veya böyle bir hâl var mı? Yok. İşte Allah'ın durumu da bu; Allah karşılıklı olmaktan münezzeh.
Eyvallah, teşekkür ederim. Ben derim ki böyle anlarsak, "Allah bile karşılıksız vermiyor" demiş oluruz; ne alakası var? Karşılıksız vermeseydi bir saniye bile yaşayabilir miydin acaba?
Son Nefeste İman Korkusu Üzerine
Bildiğin bir hikâye var, elden ele dolaşmış: ölüm anına doğru, son zamanlarda imandan dönmekten veya olumsuz bir durumda vefat etmekten çok korkuyor insanlar. Ama yani şimdi bir ömür boyunca inanmaya çalışmış, bu yolda gayret etmiş bir insan için — tabii ki bunlar anlık şeyler olabilir ama — bu benim için çok net anlaşılır bir şey: o anlamda gereksiz korkular duymaya gerek yok. Fakat insan şunu bilecek: her an onunla var olduğunu, iman idrakinin de onun sayesinde olduğunu idrak etmek. Mesele bu yani. Bilecek ki benim imanımı ayakta tutan, benim bu idrakimi ayakta tutan Allah'tır. Yoksa hâşâ, "ben böyle idrak ediyorum, anlıyorum, inanıyorum" diye, ben istemedikçe de veya sanki bu benim elimdeymiş gibi düşünerek de bakmayacağım. Her zaman o idrakin, o anlayışın, o şuurun Allah ile ayakta olduğunu, Allah ile var olduğunu idrak edeceğim. Bu perspektif.
Yoksa hani "son nefesimizde ne olacak" diye böyle gereksiz mânâda korkular, kaygılar duymanın âlemi yok. Ama insanlar biraz müteyakkız olsun, boş vermesinler, kendilerini sallamasınlar diye bu tür şeyler söylenmiş; ama biraz abartılı hâle gelmiş bu tür şeyler. O kadar da abartmamak lazım.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Ra'd Suresi: 28) — "Kalpler ancak Allah'ı anmakla/hatırlamakla mutmain olur" mealindeki ayet, sohbette iki kez hatırlatılıyor. - Kur'an'da mal, evlat ve nefisten eksiltilerek arındırma/kemale erdirme temasına atıfla anlatılıcı tarafından "Kur'an'daki ayet" diye zikrediliyor; sure ve ayet numarası metinde açıkça belirtilmiyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.