Düşüş, Nefs-Ruh İkiliği ve Geleneksel Psikoloji
Kısa Özet
Sohbette önce insanın Allah'ın sonsuz ilmindeki asli, saf birlik halinden cennet tecrübesine, oradan da yasak ağaç ile ikilik/ayrılık bilgisinin deneyimlendiği "düşüş" sürecine nasıl geçildiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın asli (kalıcı, ruhani) ve geçici (nefsani) olmak üzere iki tabiatı birlikte taşıdığını, musibet ve sıkıntıların yalnızca geçici tabiate isabet ettiğini, Hz. Yusuf kıssası üzerinden doğru tavrın "başa ne geldiği" değil "ona nasıl cevap verildiği" olduğunu anlatıyor. Sohbetin ikinci yarısında geleneksel psikoloji ile modern psikolojinin farkına, Niyazi Mısri'nin bir beytine ve insanın yüzünü daima Allah'a çevirmesi gerektiği fikrine değiniliyor. Metin, katılımcı sorularıyla ilerleyen canlı bir sohbet/ders formatındadır.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın asli (ruhani, kalıcı) ve geçici (nefsani, göreceli) olmak üzere iki tabiatı birlikte taşıdığı; musibetlerin yalnızca geçici tabiate isabet ettiği, asli tabiate (ruha) hiçbir şeyin zarar veremeyeceği.
- Hz. Yusuf örneği: Önemli olan başa ne geldiği değil, gelen şeye insani ve ruhani olarak nasıl cevap verildiğidir.
- Geleneksel psikoloji ile modern psikolojinin temel farkı: Modern psikoloji durumsal/geçici çözümler sunarken, geleneksel psikoloji insanın Allah ile olan bağını hatırlamasını hedefler; ikisi de bir noktaya kadar örtüşür ama geleneksel olan "Rab" boyutunu ekler.
Cennetteki Asli Birlik Hali
Onun sonsuz ilminde biz vardık ve en saf, en asli halimizle onun sonsuz ilminde bulunuyorduk. İlk belirlenimimiz Allah'ın sonsuz ilmindeki farklı özler şeklinde ortaya çıkmıştır. Daha sonra bu özler ilk tezahür düzeyine, yani cennet aleminde tezahür eder. O cennet aleminde yine nisbi bir saflık vardır, nisbi bir mükemmellik vardır; fakat o ilk hale nispeten tam değildir. Çünkü eğer tam olsaydı zaten orada ne negatiflik olacaktı, ne şeytan olacaktı, ne yasak ağaç olacaktı, hiçbir şey olmayacaktı.
Fakat yine de o, bizim geleneksel kitaplarımızda var olan cennet halimiz, yine de Allah ile, mutlak ile beraber ve birdi. Sürekli onunla bir temas içindeydi ve sürekli onunla idik. O halimiz de aslında bir asli mükemmellik haline benzetilebilir; mutlak mükemmellik olmasa bile. Ve orada, ilk kıssada denir ki işte Adem ile Havva bir idiler. Yani kendilerini birbirlerinden ayrı algılamıyorlardı, birbirlerinden ayrı görmüyorlardı. Yani bir bütünün iki parçası gibiydiler. Bir elmanın iki yarısı gibi; aslında bir bütünü oluşturuyorlar.
Burada da hem yaratılmış olan her şeyin birliği var. Yani bütün yaratılmış olanla bir ve beraber algılama var. Yani ayrık, farklı, "sen, ben, o" diye bir ayrım; "ben ve öteki" diye bir ayrım söz konusu değildi. Dolayısıyla mesela Adem, Havva'yı öteki olarak algılamıyordu. Havva da Adem'i öteki olarak algılamıyordu. Çünkü birbirlerinden farklı değillerdi. Bir bütün idiler, bir bütünün iki parçası gibi idiler.
Yasak Ağaç: Ayrılığın ve İkiliğin Bilgisi
Bir düşüş daha yaşandı. O düşüş de bizim geleneksel olarak bildiğimiz, cennette Allah'ın "yaklaşma" dediği bir ağaçla ilgilidir. Tabii ki o ağaç nedir? O ağaç ikiliğin, farklılığın, ayrışmışlığın ağacıdır. Çünkü bizler o düzeydeyken, henüz o ağaçtan tatmamışken, farklılığı ve zıtlığı bilmiyorduk. Yani sıcakla soğuğun farklılığının bilgisi yoktu. Dolulukla boşluğun farklılığının bilgisi yoktu. Olumlu ile olumsuzun bilgisi yoktu. Doğru ile yalan diye bir ayrımlaşma yoktu. Sen ve ben diye bir ayrımlaşma yoktu.
Fakat insan, veya varlık dediğimiz ruhani varlık, bunu da tecrübe etmek ister. O yüzden bazı geleneklerde o ağaca bilgi ağacı denir. Bazı geleneklerde de bunun cinsiyet ve cinsellikle bağlantısı kurulur. Fakat bu, bizim bugün anladığımız anlamda bir cinsiyet ve cinsellik değildir. Onun nedeni şudur: Cinsiyet ikiliği en bariz şekilde gösteren bir niteliktir. Yani en bariz farklılık cinsiyet farklılığımızdır. Bu yüzden aynı zamanda ona cinsiyetle bağlantılı bir şekilde de bir anlam verilmiştir. Bazı geleneklerde ise bilgiyle; bilgi ağacı denmiştir.
Bunu tabii bazıları yanlış anlamıştır. Sanki haşa Allah insanın bilgilenmesini istemiyor da bilgilenmesini kıskanıyormuş gibi; bu değildir. Buradaki bilgi, ayrımın bilgisidir; birliğin bilgisi değildir. Onlar birliğin bilgisini zaten biliyorlardı. Birliğin bilgisini biliyorlardı, fakat ayrılığın bilgisini bilmiyorlardı.
Peki, şeytan bu ayrılığı mı göstermek istedi onlara? Yaptı; aslında o ayrılığı fonksiyonel bir parça olarak onlara sundu, bu konuda bunu deneyimlemeleri gerekti ve deneyimlemelerinin faydalı olacağını ima etti. Fakat burada bir çarpıtma meydana geldi. Zaten aslında şeytan burada yanlış bilgi vermiş oldu. Zaten ilk ayrışma orada.
Hatta denir ki Adem dedi ki: "Ya Rabbi, bana şeytan böyle dedi ama yalan söylediğini bilmiyordum. Çünkü yalan nedir bilmiyordum." Yani ben yalan nedir bilmiyordum ki onun beni aldattığını bileyim. Çünkü yalan da yok yani, anlatabildim mi? Yanlış ve yalan diye bir bilgi de yok. Bilgi tek bir şey, bilgi yani; doğru bilgi, yanlış bilgi diye bir ayrımlaşma da yok.
Şimdi o an "yaklaşma" diyor. Çünkü burada şu var: Burada bir uyarı var. Bu uyarı neden? Hani "yaklaşman çok kötü bir şeydir, olmaması gereken bir şeydir, kesinlikle ben sana yasaklıyorum" anlamında bir yaklaşma değil. Yani bak, "yaklaşma" bu olumlu tarafları olmakla birlikte aynı zamanda seni rahatsız eden olumsuz tarafları da içermektedir. Dolayısıyla ben sana "yaklaş" diyemem. Çünkü Allah mutlak mükemmelliği ve mutlak hayrı temsil eder. "Yaklaşma" diyor. Niye "yaklaşma" diyor? Çünkü orada sen ikiliği deneyimlediğin zaman ıstırabı da deneyimleyeceksin, hoşnutsuzluğu da deneyimleyeceksin, sevilmemeyi de deneyimleyeceksin, eksik olanı da deneyimleyeceksin, düşmanlığı da deneyimleyeceksin. Bütün negatiflikleri de deneyimleyeceksin, pozitiflikleri deneyimlediğin gibi. Yani sevilmeyi deneyimlediğin gibi sevilmemeyi de deneyimleyeceksin. Anlaşılmayı deneyimlediğin gibi anlaşılmamayı da deneyimleyeceksin. Dolayısıyla "yaklaşma". Ama bu mutlak bir yasaklama değildi. Aslında Allah'ın da Adem'in deneyimlemesini istediği bir şeydi.
Kendi Nefsine Zulüm ve Acının Kaynağı
Peki, ondan sonrasında bir suçlama yok mu peki? Yok. Burada suçlama yok. Burada kişinin kendi nefsine yaptığı bir zulüm var. Zaten Adem onu diyor: "Ben kendi nefsime zulmettim" diyor. Neden istiyor? Yani ben, o saf nuraniyet, saf mükemmellik halinden, nisbi olarak zulmeti, karanlığı ve negatifliği kendi nefsimde deneyimlemeye başladım. Dolayısıyla aslında nefsimde bir zulmeti de deneyimliyorum; nur ile zulmeti deneyimliyorum. Dolayısıyla aslında bu, benim alt düzeydeki nefsaniyetim itibariyle zorlandığım bir şey.
Yani biz acı çekiyoruz değil mi, bu hayatta? Bu dünyada acı çekiyoruz. Aslında bu bizim nefsimize verdiğimiz bir acıdır. Nefsimize verdiğimiz bir sıkıntıdır; kendi nefsimizin kendi nefsimize verdiği bir sıkıntıdır. Neden? Çünkü negatifliği deneyimliyorsun. Düşün mesela, bir insan sana hakaret ediyor ve diyorsun ki "ben bu hakareti hak etmedim." Bir negatifliği dar bir benlik algısıyla deneyimledin. Aslında bu, dış alemdeki bir eksikliği, bir olumsuzluğu bireysel benlikle deneyimlemek gibidir.
Dikkat edin, bir bebeğe hakaret ettiğiniz zaman bebek hiçbir şey yapmaz, rahatsız olmaz. Övdüğünüz zaman da havalara uçmaz. Ama bağırınca ağlar. Tabii fark eder yani, bağırılınca orada zarar gördüğü, zarar gördüğü algısı nedeniyle ağlar ve rahatsız olur. Yani zarar gördüğü algısından dolayı rahatsız olur. Ama temelde şu vardır: Bizler bireysel benlik sınırları içine düşeriz ve deriz ki "ben, benim, bana ait, bana." Bu kelimeleri kullandığımız andan itibaren bu bir düşüştür ve bir acı nedenidir.
Mesela düşünün, bütün acılarımızın temelinde, cümlenin başında "ben" bulunur, değil mi? Mesela "beni üzdü, beni kırdı, beni aldattı, beni hayal kırıklığına uğrattı." Tabii ki "sen bana zarar verdin" gibi bir algıyla bu deneyimi yaşıyoruz. Dolayısıyla sınırlı bir benlik bu deneyimi yaşıyor. Bak, negatifliği de pozitifliği de deneyimlemek aynı zamanda sınırlı bir benliği de gerektiriyor.
İşte bu düşüş, bizim hepimizin, insanoğlu olarak hepimizin deneyimlediği bir düşüştür. Bu düşüş bir günahın sonucu değildir, bir cezanın sonucu da değildir. Yaşanması fıtri olan, ruhumuzun deneyimlemek istediği bir süreçtir. Biz bu süreci deneyimleriz. Fakat bu süreç tabii ki meşakkatli bir süreçtir; tahammül edilmesi gereken bir süreçtir. Yani taşınması için bir efor sarf edilmesi gereken bir süreçtir.
Eğer bu farkındalığı idrak etmeden bu hayatı yaşarsak zor yaşarız. Yani deriz ki "niye bu var, niye bu var." Hatta biz şöyle deriz: "Allah niye olumsuzluğu yarattı, niye daha mükemmel bir dünya yaratamaz mıydı, niye bunları var ediyor, niye bunlara izin veriyor, niye kötülüğe izin veriyor, niye işte haksızlık yapılmasına bir nevi göz yumuyor." Hatta deriz ki "ben olsam böyle yapmazdım." Hatta elimizden gelirse Allah'a akıl bile verebiliriz.
Bazıları da şey diyor: "Allah beni yarattıysa, beni buraya gönderdiyse, beni niçin sorumlu tutuyor mesela? Sonuçta onun yarattığı bir varlığım. Benim eksiklerimi biliyor, niçin o zaman beni sorumlu tutuyor? Bunun hakkı var mı?" Eksiklik derken, yani işte zaaflar vs. "Günah işleyeceğimi biliyor mesela. Yani evet, günah işleyeceğimi biliyor. Sonuçta beni niçin sorumlu tutuyor? Ben bunu istemiyorum." Veya şey diyor, "Allah benim mutluluğumu istiyorsa -hani biz diyoruz ya, iyi mutluluk getirir insana, huzur getirir vs.- ama ben işte günah işleyerek belki mutlu oluyorum. Beni neden o zaman bundan sorumlu tutuyor?" Evet.
İki Tabiat: Asli ve Geçici
Şimdi burada şu devreye giriyor: Kişinin bu düşüşü fark etmesi durumu var, bir de fark etmemesi durumu var. Fark ettiğinde şunu algılıyor: "Ben yaşayacağım olumsuzluk, zorluk, sıkıntıların farkındayım. Bunları tölere edeceğim ve bunlara düşmemiş tabiatımla cevap vereceğim." Çünkü bizde iki tabiat halen korunuyor. Yani biz "düştük" diyoruz ya, o düşüşümüz haktan, mutlaktan, ruhtan koptuğumuz anlamına gelmiyor. Yine ruh ile Allah ile bağlı ve bağlantılıyız. Fakat bir başka tabiat da bizde oluşuyor. O tabiatımız sıkıntı çekiyor. Ama bizde sıkıntı çekmeyebilecek bir tabiatımız da var. Yani ruhumuz var, nefsimiz var diyoruz. Veyahut da geçici bir tabiatımız var, kalıcı tabiatımız var; mükemmel tabiatımız var, eksik tabiatımız var. Bu iki tabiatı beraber taşıyoruz. Bu, Kur'an'daki ifadeyle "biz insanı en mükemmel surette yarattık ve onu aşağının aşağısına indirdik" ayetiyle örtüşür. Yani iki tabiatı birlikte taşıyoruz. Yoksa "düşmüşüz de o asli tabiatımızdan kopmuşuz" anlamında değil.
Şimdi düşmüş tabiat, asli özünü ve kaynağını bilmeden diyor ki -farkında değil o düşüşünde- diyor ki "ben şunları şunları deneyimlemek istiyorum, bu beni mutlu ediyor." Allah da diyor ki "bunlar günah" mesela. Bunlar kime göre günah? Bunlar asli tabiatımıza göre günah; geçici tabiatımıza göre günah olmayabilir.
Örnek verelim, basit bir örnek verelim. Mesela diyelim ki çok lezzetli bir yemek var. Bize deniyor ki "çok yeme." Biz diyoruz ki "çok lezzetli, nefis." Şimdi ne oldu? Yemeğin lezzeti açısından baktığımız zaman biz isteriz ki sürekli yiyelim, sürekli o lezzeti deneyimlemek isteriz. Ama bedenimizin, diyelim ki dolaşım sistemi, sindirim sistemi ve diğer sistemleri açısından, onun belli bir sınırı vardır; onun açısından da günah. Şimdi benim damak lezzetim açısından çok çok yemek, çok lezzetli yemekler yemem günah değil, hatta sevap; hoşuma gidiyor diyebilirim. Ama diyelim ki kalbim için, damarlarım için, karaciğerim için günah. Dolayısıyla şu soru evet sorulabilir: "Yarattın da niye bunlara günah diyorsun?" Bunlar bir yapı için günah, fakat öbür yapı için lezzet aldığı şeyler olabilir.
Zaten denmiştir ki günah, yolda olan insan içindir; yolda olmayan insan için günah kavramı yoktur. Yani şöyle örnek verelim: İstanbul'dan Ankara'ya gidilecek birisi için, diyelim, İzmit sapağından aşağı doğru inmek günahtır. Çünkü seni yoldan alıkoyan bir şeydir. Ama senin Ankara'ya gitmen gibi bir amacın yoksa, hangi sapaktan saparsan serbestsin yani, onun bir mahzuru yok. Hakikaten de ne? Tabii ki, yani bugün niye günah olsun veya niye bizi sorumlu tutuyor diyebiliriz. Hani çocuk olur ya, anne der ki "daha yeme artık yani." Veyahut da dersin ki "bu kadar çok oyun oynama." "Oyundan lezzet alıyorum, haz alıyorum" der. Tamam, oyundan haz alıyorsun ama ders çalışman lazım. O zaman oyun oynamak belli bir noktadan sonra günah olur yani, yasak olur yani.
Şimdi bizim asli tabiatımız korunuyor, bizde var o. Fakat geçici bir tabiat da bize verilir. Bu dünyaya geldiğimiz andan itibaren geçici bir tabiata da sahip oluruz. Bunu şuna benzetebiliriz: Su, su olarak, sıvı olarak bir şekle sahip değildir. Bir rengi de yoktur. Fakat onu bir bardağa koyduğunuz zaman şekil alır, dondurduğunuz zaman donar, buz olur. Bakın, suyun iki tabiatı oluşmuş oldu: Birisi asli tabiatı olan sıvı tabiatı -onun rengi de yok, şekli de yok- ama dondurulduktan sonra hem bir renk alır hem bir şekil alır. Fakat o renk de, o şekil de onun geçici tabiatıdır. İşte burada bizler de bir asli tabiata, bir de geçici tabiata sahibiz. Düşüşle o geçici tabiatın deneyimini yaşıyoruz.
Geçici Tabiatın Deneyimi: Yalnızlık, Bilme İhtiyacı ve Korku
Nasıl bir deneyim yaşıyoruz? Geçen derste anlattığımız gibi, bizler mutlak ile bağlantılı olduğumuz halde o bağı yitirdiğimizden dolayı diyoruz ki "ben mesela yalnız bir insanım" diyoruz mesela. Yalnızlık yaşıyoruz. Ve insanlarla ilişkili olma ihtiyacı hissediyoruz, duygu merkezi vasıtasıyla. Diyoruz ki "yani mesela insanlarla birlikte olsam, biri beni sevse, biri bana değer verse, birinin dünyasında benim yerim olsa, mesela biri beni düşünüyor olsa, biri beni hatırlıyor olsa, birinin dünyasında bir yerim olsa" deriz. Bu nedir aslında? Bir ilişkidir. Peki bu ilişkiyi niye ararız? Çünkü mutlak ile olan ilişkimizden gaflete düşeriz, o farkındalığı yitiririz.
Mutlak her şeyi bilir ve her şeyi o mutlak bilgisiyle yapar. Düşüş olduğu anda ne olur? Her şeyi hiçbir şey bilmiyor olarak öğreniriz ve her şeyi yarım öğreniriz. Ve sürekli bilme merkezimiz, akıl merkezimiz bilmeye çalışır. "Bilmelisin ki ne yapacağını netleştiresin." Peki niye bilmek istiyorsun? Çünkü korkuyorsun. Niye korkuyorsun? Güvende değilsin. Niye güvende değilsin? Çünkü mutlak ile olan bağını yitirdiğin için bir tedirginlik yaşıyorsun. Yani çevre senin için güvenilmez; ne olacağı belli değil.
Bu alemde sermayen olan benliğin, bedenin ve bütün kendini özdeşleştirdiğin şeyler tehlikede olabilir. Her şey tehlikede olabilir. Dolayısıyla tedirginlik yaşıyorsun. Tedirginlik ne üretiyor? Korku ve kaygı üretiyor. Korku ve kaygıyı neyle aşmaya çalışıyorsun? Bilmeye çalışmakla aşmaya çalışıyorsun. Bilebildiğin oranda -alimlerin geneli bu motivasyonla herhalde, zahiri alimlerin geneli öyle- bildikçe kendine güvenin artıyor, bilmediğini fark ettikçe de güvensizlik oluşuyor ve korku oluşuyor.
Fizik merkezde, o mutlak varlığı yitirmenin getirdiği boşluğu, fiziksel olarak bir şeylere sahip olarak oluşturmaya çalışıyor. Yani mesela fizik merkez ne yapıyor? Her şeyi kuşatmaya çalışıyor, sahip olmaya çalışıyor, hakim olmaya çalışıyor. Fakat en öz hakikatimize döndüğümüzde, aslında bizim aradığımız her şeyin zaten bizde var olduğunu anlayacağız. O tecrübeyi yaşadığımızda ama. Yani varlık mı arıyorsun? Varlık mutlak olarak zaten var. Fakat o, senin anladığın zahiri bir varlık değil, elle tutulup gözle görülen bir varlık değil; asli bir varlık, mutlak bir varlık, maddi ve nesnel olmayan bir varlık.
Onunla temasa geçtiğinde artık o "şey arayışı" azalıyor. Yani "aman bir şeylere sahip olayım, hakim olayım, bir şey yapıp edeyim" -o motivasyon azalıyor. Mutlak ile sonsuz bir bağın olduğunu anladığında, o zaman işte insanlarla ilişki kurmak, sevmek, sevilmek, birinin dünyasında var olmak, olmamak, birinin seni iyi algılaması, kötü algılaması -bu ortadan kalkıyor. Çünkü zaten insan mutlak ile zaten ilişkili. Yani ben zaten ondayım. Zaten bilinen, fark edilen, sevilen ve değer verilen bir yapım var.
Hatta bir hadiste deniyor ki, bir kutsi hadiste, Allah diyor: "İnsan benim katımdaki değerini bilmiş olsaydı, 'alemin sultanı benim' diyecekti." Allah zaten bizi biliyor, bizi seviyor, bize değer veriyor. O zaman onu gerçekten idrak ettiğimizde ilişkiler üzerinden var olmaya çalışmayız. Her şeyi bilen mutlak bir kudret ve mutlak bir alimin, her şeyin dizgininin elinde olduğunun farkında olsak, kaygılanmayacağız. Çünkü hiçbir şey tesadüfen meydana gelmiyor. Hiçbir şey bir karmaşanın sonucu değil. Her şey bir mutlak alimin tedbir ve takdiri içinde şekilleniyor. O zaman o kaygı da ortadan kalkacaktır.
İşte insanın düşüşünün temeli budur. İnsanın en temel problemi ne? O asli tabiatımızı unutuyoruz; yani ruhani yönümüzü, hakikatimizi unutuyoruz. Geçici tabiatımızla özdeşleşiyoruz. Ve diyoruz ki mesela "ben şu tarihte doğdum, işte hayatımda şunlar şunlar oldu, ne kadar kötü bir hayatım var. Ya işte niye ben bu sıkıntıları yaşadım? Başkası bunu yaşamadı da ben niye yaşadım? Şunun başına bu geldi de benim niye gelmiyor? İşte niye birisi filancanın oğlu olarak doğuyor da ben bilmem falanın oğlu olarak doğuyorum yani. İşte niye erkek olarak doğdum, kız olarak doğmadım, veya tam tersi? Ve niye şunun gibi değilim?" demeye başlıyoruz.
Halbuki şunu anlamamız lazım: Geçici tabiatımız geçicidir ve görecelidir. Dolayısıyla mükemmel değildir, asli bir şey de değil. Dolayısıyla bu kadar yoğunlaşıp ona takılmamıza gerek yok. Allah bu dünyada geçici bir tabiat vermiş her birimize; onu deneyimleyeceksin, sonra yola devam edeceksin. Ne deneyimledin? Allah ne takdir etmişse onu deneyimleyeceksin. İyi mi kötü mü olduğunu nereden bileceğiz? Başımıza gelen şeylerin iyi mi kötü mü olduğuna bakmayacağız; başımıza gelen şeylere iyi mi kötü mü tavır aldığımıza bakacağız. Temel problem veya temel nokta bu. Yani başımıza gelen şeylerin iyiliği, kötülüğü diye bir şey yok; başımıza ne gelirse gelebilir, olumlu, olumsuz, hoşnut, hoşnut olmayan gelebilir. Bununla ilgili bizim ne sorumluluğumuz var, ne de "niye ben" diye sormalıyız. Buna karşı şunu sormalıyız: Bu durumda ben nasıl davranmalıyım? Benim hakikatime, ruhaniyetime yakışan şey nedir?
Hz. Yusuf Örneği: Önemli Olan Tavırdır
Ya diyelim ki örnek Hz. Yusuf; kardeşleri ona hainlik yapmış -literal olarak okuyoruz hadiseyi- şimdi o şunu düşünmüyor: "Şu kadere bak ya, insana kardeşinden de darbe gelir yani, bu kadar mı olur, ne biçim bir dünyaya düştük." Depresyona girmiyor mesela, yıkıma uğramıyor. Ne yapıyor? "Bunu yaşayacakmışım" diyor ve onlara karşı herhangi bir olumsuz his beslemiyor; onlara dua ediyor. "Bakalım Rabbim beni nelerle karşılaştıracak" diyor; o her zaman Allah ile bağlantıda.
Sonra köle diye satılıyor; ona da "eyvallah" diyor, "şu kaderime bak, köle olduk" ya demiyor mesela. Hizmet ediyor bir krala. İftiraya uğruyor; "ya şuna bak, kurtulamıyoruz, her şey ters gidiyor" demiyor mesela, değil mi? Diyor ki: "Eyvallah, ben efendime karşı bir ihanette bulunmadım, kötü olmadım, kötü niyet beslemedim, kötü bir tavrım yoktu ve ben Rabbimin takdirine razıyım." Hapse giriyor vesaire, devam ediyor. Sonra da Allah onu alıp bu sefer Mısır'a nazır yapıyor; bütün o hazinelerin başına geçiyor. Ona da "eyvallah" diyor. "Yani elhamdülillah, şimdi düz yola çıktık, rahata erdik, biraz keyfini sürelim" demiyor mesela. Onu da bir süreç olarak görüyor. Mesela bundan dolayı da kibirlenmiyor, böbürlenmiyor; "bak ben ne biçim bir yere gelmiştim" falan demiyor. Sürece devam ediyor.
Fakat ne var burada dikkat edersek? Hz. Yusuf burada hep Yusuf gibi davranıyor; yani ruhaniyetiyle davranıyor, hakiki insaniyetiyle davranıyor. Kardeşleri geliyor, "ha şimdi elime düştünüz, şimdi size gösteririm" demiyor mesela. Diyebilir değil mi? Hatta kimse de buna itiraz etmez, der ki "haklı ya, bu kadar çile çekti, biraz da rahat etsin, içini boşaltsın, öfkesini boşaltsın, rahat etsin" mesela değil mi? Böyle bir şey de olmuyor. Diyor ki "bugün size kınama yok, ne istiyorsanız alın" diyor.
Bakın burada ne var? Biz mesela diyor muyuz "ya, Hz. Yusuf'un başına ne kötü şeyler gelmiş?" Yok, öyle demiyoruz. Gelmiş, ne gelmişse gelmiş. Biz diyoruz ki "bak, Hz. Yusuf nasıl davrandı burada?" Buna bir referans var. İşte nefsin idrak etmesi gereken nokta budur: Ne yaşadığın değil, nelerle karşılaştığın değil; nasıl tavır aldığın burada önemlidir. Ne cevap verdin? Sen bu durumda ne cevap verdin?
Çünkü bak, zaten Allah diyor ki "geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan" diyor. Yani aslında burada mecazi olarak okursak bu tür ayetleri, yaratılış alemi çift kutupludur. Sen olumlu ve olumsuz her şeyle karşılaşacaksın; bu dünya böyle bir şey. İşte gece var, gündüz var. Dolayısıyla "seni buraya bırakıyorum, burada hem bir tecrübe yaşayacaksın, bu deneyimi yaşayacaksın, hem bu deneyimin içinde insaniyetinle ve ruhaniyetinle cevap vereceksin." İnsanın yeryüzündeki temel serüveni budur.
O zaman biz "nefs psikolojisi" dediğimiz zaman, biz ne için yaşıyoruz? Biz ikili bir alemde bir sınırlı benlikle -iki tür benliğimiz vardır: Bir sınırlı benliğimiz vardır, bir de sınırsız, yani hakka bağlı olan ruhani benliğimiz vardır. O geçici ve göreceli alemde ikiliyi deneyimliyoruz, olumlu ve olumsuzu deneyimliyoruz. Ve insani ve ruhani bir cevap vermeye çalışıyoruz. İşte insanın yeryüzündeki macerası budur.
O zaman insan, o geçici tabiatından kalıcı tabiatına doğru bir dönüşüm yaşar; o zaman bir süreç meydana gelir. Yoksa "dünyaya geldim, mesela ne arıyoruz? Cenneti arıyoruz bu dünyada" mesela, değil mi? Aslında bir nevi farkına vararak veya varmayarak onu arıyoruz. Halbuki daha önce biz uyarılmışız yani: Cennetten geliyorsunuz, burası bir göreceli alem ve bu göreceli alemde, Tanrı'ya bağlı olmanın şuuru içinde, ayetin ifadesiyle "rabbani" olarak tavır alacaksın. Yani seni terbiye edenin ve bağlı olduğun mutlak varlığın idraki içinde tavrın olacak.
Yani diyelim ki, işte Yusuf'un karşılaştığı gibi iftirayla muhatap olabilirsin. Sana düşen şey, iftiraya iftirayla cevap vermek değildir veya öfkelenmek değildir; insani olarak tavrını almaktır. Sadece sen olanı ifade et ve Allah'ın her şeye şahit olduğunu bil. Herkes seni eleştirebilir. Düşün, yani hapse atılıyorsunuz fakat yüzde doksan da sizin suçsuz olduğunuzu biliyor. Ama gelin görün ki işte iktidar sahiplerinin işine gelmediği için içeride kalıyorsunuz. Ne kadar zor bir durum değil mi, görünürde?
Peki o diğer kişilerin durumu ne oluyor? Kimlerin? Onlar da kendi süreçlerini yaşıyor. Mesela diyelim ki işte iftira attı, sonra fark ediyor "ben yanlış bir şey yaptım, yani o basit benliğime yenik düştüm ve ona tabi oldum." Farkına varır, tövbe eder. Farkına varmazsa, bu sefer ahirette temizlenme sürecini yaşar. Çünkü vicdan, yaptığı yanlışı fark ettiğinde kendisi arınmak isteyecektir. O da anlayacak veya anlamayacak; o da artık onun kendisi ile Allah'la, o varlık arasındaki bir süreç, o varlık arasındaki bir sır.
O zaman kötülük, farkında olmak için var; farklı bir tecrübedir. Mesela diyelim, bize karşı suç işleyeni affetme bir tecrübedir. Aslında bu, ruhun kendi içinde var olan fakat deneyimlemek ve tecrübe etmek istediği bir şeydir. Ve biz aslında ruhumuza dönük olduğumuzda o tecrübeyi yaşarız. İşte Hz. Yusuf diyelim o tecrübeyi yaşamış. Yani kendisine kötülük yapanı affetme; hem de ona hatırlatmama. Hatta denilir ki Allah'ın nimetlerini sayarken şeyi saymaz -işte "beni kuyudan kurtardın" demez mesela. "Beni Mısır'a aziz yaptın" falan der ama "beni kuyudan kurtardın" demez. Niye? Çünkü kardeşleri kuyuya attıklarını hatırlamasın, üzülmesinler, tekrar o suçluluk duygusunu taşımasınlar diye söylememiş. Değil mi? Nasıl bir incelik, nasıl bir ruhani tavır.
Burada bizler aslında ne kadar zorlukla karşılaşırsak, o nispette ruhumuzun imkanları ortaya çıkıyor. Yani aslında ne kadar olumsuzluk ve zorlukla karşılaşırsak, aslında ruhumuzun kendini gösterme imkanı da orada tezahür ediyor demektir. İşte bu, insanın yeryüzündeki temel macerasıdır: O geçici olanı fark edip, hem dünyanın geçiciliğini hem bizim kendi benliğimizin geçiciliğini fark edip, kalıcı olan özümüze sürekli dikkatimizi vermeliyiz.
Musibet Yalnızca Geçici Tabiate İsabet Eder
İşte bu nerede geçiyor? Bu ayette ifade ediliyor. Diyor ki: "Size bir musibet isabet ettiğinde 'biz Allah'a aidiz ve ona dönüyoruz' deyin" diyor, veya "derler" diyor müminler. Bu aynen işte bahsettiğimiz konunun aslında özeti gibidir. Yani bize isabet eden şey geçicidir ve bizim geçici olan tabiatımıza isabet eder. Yani mesela bizim ruhumuza musibet isabet etmez, çünkü onun musibete maruz kalacağı bir durumu yoktur.
Bu neye benzer? Mesela işte verdiğimiz örneği söyleyeyim: Diyelim su vardı, donduruldu. Diyelim sıcaklık ne yaptı ona? Bir musibet oldu ve o buz çözüldü. Aslında buz için ısı bir musibettir, değil mi? Onun şeklinin ortadan kalkmasına, görünümünün ortadan kalkmasına sebep olur. Peki o ısı, suyun kendisine bir zarar verir mi? Vermez. Dolayısıyla ayet bize şunu diyor: Size isabet eden şeyler sizin geçici tabiatınıza isabet eder, asli tabiatınıza isabet etmez.
Ve siz bunu bilerek şöyle demelisiniz: "Ey Rabbimiz, bizim geçici tabiatımız musibete maruzdur." Hani Bediüzzaman'ın deyimiyle, senin bedenin taştan veya demirden değildir. Senin geçici tabiatındır bu beden, bu dünya, bu mesleğin, şuyun-buyun, her şeyin. Bunlar geçici; ününün, şöhretinin, itibarının hepsi geçici. Bunlara bir musibet isabet edebilir. Sen bunları gördüğünde rahatsız olup, endişeye kapılıp, kırılıp, alınıp, öfkelenip tepki verme. Senin özün, aslın, ruhaniyetin Allah'a aittir ve ona dönüyor.
Aslında çok önemli bir ayet mesela; hani belki geleneksel psikolojinin temeline oturtulması gereken bir ayet. Biz niye sıkıntı ve zorluk yaşıyoruz? Geçici tabiatımızı bütün her şeyimiz zannediyoruz. Yani bu şuna benziyor: Bir insanın elbisesine kir bulaştığında "eyvah kirlendim" demesi gibi bir şey. Yahu, senin elbisen kirlendi.
İşte bu Nasrettin Hoca'nın temsili gibidir. Nasrettin Hoca bir gün, birileri onu görür; bakarlar ki işte yüzü gözü şişmiş, yaralanmış. Derler ki "ne oldu?" Der ki "cübbem merdivenden yuvarlandı." Derler "cübbem yuvarlandı, sana ne oldu?" "Ben de içindeydim" der. İşte anlattığı şey budur: Biz o olayın içinde olursak tabii ki yaralanırız, ama o musibetin bizim geçici tabiatımıza geldiğini fark ettiğimiz anda onun etkisi minimuma iner ve biz onu alt edebiliriz. İşte nefsin farkındalığının temeli buna dayanır.
Aslında nefs psikolojisi denilen şey de o en alt düzeydeki düşüşten tekrar yukarıya doğru süreci yaşamaktır. İşte nefs-i mutmainne nedir aslında? Tekrar aslına dönüp o aslındaki hakikati bulduğunda mutmain'dir artık orada; hiçbir eksiklik yoktur onda.
Rabbe Teslimiyet
Sadece şunu düşünür: "Ben, Rabbim bana hangi deneyimi deneyimletecekse ona razıyım ve teslim oluyorum." Ve onu yaşar; hiç de rahatsız olmaz. İşte Hz. Yusuf gibi; "eyvallah" der ve orada insani ve ruhani bir cevap verir. Temel şey budur.
Biz o yüzden "başıma ne geldi, ne gelirse geldi" yani. "Sen ne cevap verdin?" Önemli olan o. İşte "benim yaşadığım hayatı yazsam roman olur" veya "ben o kadar büyük sıkıntılar yaşadım ki" -bunlar önemli değil. Sen o sıkıntılara hangi gözle baktın, nasıl cevap verdin? Has olan bu. İşte bize anlatılan bütün peygamber hikayeleri aslında bize bunu anlatır. Ama biz kendi özümüzün ne kadar farkına varırsak, bu dönüşümü o nispette doğru algılayabiliriz.
Geleneksel Psikoloji ile Modern Psikolojinin Farkı
İşte geleneksel psikoloji ile modern psikoloji arasındaki temel fark budur. Birincisi, insanı buldukları gibi veya olduğunu düşündükleri ya da tasavvur ettikleri gibi inceleyen sistemler. İkincisi, insanı ne olduğu veya şu anda nasıl göründüğü açısından değil, insanın aslında ne olduğu ve ne olabileceği açısından inceleyen sistemler. Dolayısıyla modern psikoloji veya modern yöntemler, modern anlayışlar şu anda bir şey buluyorlar ve "insan budur" diyorlar. Geleneksel psikoloji ve işte tasavvuf, sufi psikolojisi bize der ki: "Sen kendini hatırla, ne olduğunu hatırla ve tekrar ona doğru bir dönüşüm yaşa."
### Soru-Cevap: Adem'in Yalanı Bilmemesi ve Ayrılığın Kaybı
Katılımcı: Birilerinin bir şey kaybetmesiyle ilgili, orada Hazreti Adem yalan olduğunu bilmiyordu ya; yani doğru-yanlış ayrımı olmadığı zaman bazıları rahatlıyorlar. Onu mu kaybettiler acaba diye düşündüm. Ben birileri üzerinden konuşuyorum.
Cevap: Evet, orada çünkü sürekli karar vermeye ihtiyaç hissediyor bir noktada. Çünkü yanlış karar verirse bir şeyi kaybedecek, bir zarar görecek ya da.
Katılımcı: Ve hani bilmiyorum, benim babam sadece öyle ama yalan olduğunu düşünmüyor söylenen bir sözü. Sonra da ona söylendiğinde biliyor; saf niyetli düşünüyor.
Cevap: Bu, yetiştiği kültüre, içinde bulunduğu sosyal ortama vs.'ye bağlı. Ona bağlı olarak şekillenir.
Katılımcı: Acaba o Adem kıssasını mı hatırlıyor bilinç dışı olarak, birileri? Yani nasıl ki yediler cennette, şimdi her birimiz aslında onun farklı bir açısını daha çok deneyimliyoruz. Mesela anlatılır ya, işte Adem kıssasında böyle kitaplarda, menkıbe kitaplarında, işte yeryüzüne düştükten sonra Adem ile Havva kırk yıl birbirlerini kaybettiler falan mesela; işte daha çok bu da duygu merkeziyle ilişkili bir şey. Yani ayrı olduğu, daha önce bir ve bütün olduğu ve şu an ayrı olduğu parçasını arıyor.
Cevap: Evet, ben bunu daha çok hissettiğim şey: Orada birlik vardı, şimdi ayrılıklar dünyasındayız. Evet.
Ve gelenekte gene ifade edilir. Denir ki "arayıp bulursun." Evet, yani marifette, hakikatte asli bilgi olur; bulursun ve bir olduğunu idrak edersin.
Katılımcı: Zihin merkezi güvensizliğe ve gerilime, sürekli tehlike algısına takılıyor. Kıssada tam olarak işlemiyorum yani, belki daha geniş bir şekilde tetkik edilse; orada tabii zihin merkezi, orada ilk başta Adem Tanrı'yı kaybetme kaygısına düşüyor ve orada derin bir güvensizlik yaşıyor. Ve deniyor ki işte Allah ona kelimeler verdi. Aslında Allah'ın kelimeler vermesi bir bilgidir. Allah ona kelimeler verdi, o kelimelerle... Ama meyveyi yemeden önce mi vardı, sonra mı? Daha sonra mı, o zaman niye veriyor? Yani bunlarla neden?
Cevap: Tabii, çünkü aslında o şudur: Düşüşte aslında bir bilinç kaybına uğradı ve ne yapacağını bilmiyor. O yüzden kelimeler aldı. Ve aslında bir başka anlamda da vahiy kasteder. Vahiy de bilgiye tekabül eder temelde; o da zihne bir referans verir.
Katılımcı: Sizin verdiğiniz kitapta tamamen şunu anlatıyordu, sen de okumuşsun; öyle bir kitap vardı ya, içinde makaleler var.
Cevap: Evet, orada ayrılığın olması gerekiyor aslında. O da sadece Allah'a olan, kulun Allah'a olan aşkının biraz daha derinleşmesi için. İşte dünya sürecinde yaşamanın her şeyin de aslında, asıl temel kaygının içine işlemesi gibi bir şey.
Katılımcı: E tabii, aslında işte dedik ya, yani ayrılığı da tecrübe ediyoruz. Çünkü daha önce ayrılık olmadan ayrılık nedir bilmiyorduk. Ayrılığı tecrübe ediyoruz.
Cevap: Tabii ki ayrılık, aynı zamanda daha derin bir iştiyakı, şevki ve aşkı içinde barındırıyor. Evet.
Katılımcı: Dünyada yaşanan süreçlerin dar sınırlar için gittiğini falan konuşuyorduk. Neden, Tanrı'yı kaybetmek korkusunu yaşadıktan sonra, ki neler veriliyor? Dünyada yaşamaya girebilir, amacı o; ne yapacağını ve nasıl davranacağını bilmemek.
Cevap: Aslında ona tövbe etmeyi öğreten de Allah'tır. Ne yapacağını bilmiyor; mesela Allah'ın onu gözden çıkarıp çıkarmadığını bilmiyor, bundan sonra ne olacağını bilmiyor, birçok şeyi bilmiyor.
Katılımcı: Ama biraz daha patolojiye götürüyor, bu kadar çok bilgi istemek, değil mi? Yani aslında bu bir sorun mu, bilgi istemek?
Cevap: Bilgi istemek patolojiye götürmüyor; bilgi istemek konusunda aceleci olmak götürebilir, ve kendini yanlış konumlandırmak.
Katılımcı: Ya da çok mu takılıyor onlara? Çünkü mesela yaşamasına çok da vesile olmuyor mu? Birçok bilen insan aslında yaşamıyor, görüyoruz o zaman.
Cevap: Tabii ki, bakın buradaki bilgi malumat anlamında, bugün anlaşıldığı anlamıyla bilgi değil. Yani buradaki bilgi, şöyle düşünün: Mesela diyelim ki kendisine karşı hata işlediğiniz birini düşünün. Biri size diyor ki "ya üzülme, o affedicidir." Şimdi öyle birisi size söylüyor; bir bu tür bilgiyi düşünün. Bir de gittiniz onun huzuruna ve dedi ki "seni affettim, bırak affetmeyi, önemli bile değil, üzerinde durma bile" diyor mesela. Şimdi buradaki bilgiyle o bilgi aynı mı? Değil. Asıl gelenekte kastedilen bilgi ikinci tür bilgidir; yoksa malumat anlamında bilgi değildir.
Bu aslında insanın tabiatında var olan bir şey. Hani insan nasıl ki -mesela bir tertemiz, pembe, renkli veya beyaz, her ne olursa olsun, bir elbiseniz oldu diyelim. Fakat zaman içinde onun kirlendiğini, renginin solduğunu veyahut da çok tozlandığını düşünün. Ve unuttuğunuzu düşünün siz onun asli rengini, parlaklığını, mükemmelliğini. Birisi size hatırlattı onu, o ilk halini, o elbiseyi. Ne düşünürsünüz? "Tekrar o hale döndürebilir miyim?" değil mi? İşte insanın ahirette yaşayacağı şey odur: O dünyada gereksiz ve boş kirlerinden dolayı bir arınma ihtiyacı hissedecektir. Bu fıtri bir şeydir; yani insan bunu isteyecektir.
Fizik Merkez, Şeytanın Rolü ve Görev Paylaşımı
Fizik merkez, bizzat varlığın kaybını -yani o derin birlik ve bütünlüğün kaybını- derin birlik ve bütünlüğün kaybını yaşar. O yüzden mesela sekiz mizacı her şeye sahip olmak ister. Mesela "her şey benim" der, "bana ait" der; kimseyi dinlemez, istişare yapmaz. "Teslim ol, kurtul" der, "bu böyledir" der. Her şeyi kendine ait kılar. Aslında o, birlik ve bütünlüğün algısını, o temel birliği yitiriyor.
Katılımcı: Peki Allah deneyimlememizi istedi de şeytana niye kızıyor peki?
Cevap: Şeytana kızmıyor. Kızmıyor mu? Yok, şeytana kızmıyor. "Sen görevlisin" diyor, "görevlilerdensin" diyor, "izin verilenlerdensin" diyor. Hatta şeytan ayette geçiyor: "Ben Rabbimden korkarım" diyor. O, negatifliği temsil etmek için bir görev alıyor. O göreve, "kim bu görevi yapar" deyince şeytan parmak kaldırıyor. "İyi, sen yap" diyor Allah; o istiyor, görev veriliyor. Şeytan, Allah'ın asli anlamda düşmanı ve karşıtı değildir. Aslında bir başka manada şeytan bize negatif olanı hem hatırlatır hem bizi uyarır, bir açıdan. Ama uyanık olursak uyarıyor; onun uyarısını uyanık olmadığımız zaman alamıyoruz.
Katılımcı: Şeytan cehenneme gidecek, cezalandırılacak mı?
Cevap: O da yaptığı şey konusunda bir arındırılma yaşayacak, az bir şey. Ama "ben Rabbimden korkarım" diyor; zaten temelsiz değil yani. Aslında biraz daha açarsak, bir açıdan şeytanın buradaki yaptığı şey: "Ey Rabbim" diyor, "bu insanoğlu var ya, sana kul olacak nitelikte değil; ben sana bunun öyle olmadığını göstereceğim" diyor.
Aslında burada da bir zıtlık oluşturuluyor. Yani meleki ve rahmani ilhamlar bir kutupta, şeytani ve negatif ilhamlar başka bir kutupta. Ben şöyle, yani melek mesela ne deniyor kıssada? Melek secde ediyor değil mi insana? Şeytan da karşı çıkıyor. Aslında burada da insana hizmet eden ve insana hizmet etmeyen, onu yanlışlıklara teşvik eden, gene bir çift kutupluluk görüyoruz. Yani şeytan meleğin karşılığıdır, Allah'ın karşılığı değildir.
Katılımcı: O zaman melekten daha altta, şeytanın daha üstünde bir gözle mi bakmak lazım? Onları göze alarak...
Cevap: Nasıl? Ne açıdan? Şeytan cezayı bile bile bu görevi belki de kabul ediyor. Ama bu görevi melek gibi herkes kabul etmez.
Katılımcı: Daha aslında...
Cevap: Tabii ki, veya kendini kurban ediyor aslında bir açıdan; bir fedakarlıkta bulunuyor.
Katılımcı: Herkes işi tanışıyor. Tüm bunları tatmanın daha kolay bir yolu olamaz mı? Bu tek, kılıksız bir ifade mi?
Cevap: Vardır daha kolay yolları, ama şu an böyle bir yol bize verilmiş. Tabii daha kolay ve daha zor yolları var.
Katılımcı: Evet, onu soruyor aslında; yani insanların bir noktaları biliyorsun ama sadece nasıl söyleyeceğini bilebiliyorsun. Hep şey deniyor aslında. Yani senin dediğin gibi Allah'ın her şeye gücü yeter, ondan sonra hiçbir şey insansız değildir. Hiç bunları yaşamadan, işte ona layık bir terbiyeyle işte ona kavuşsaydık falan diye böyle. Yani bunu, sen hani bilsem bile, karşı falan anlatırken kelimelere dökmek ya da nasıl anlatacağını bazen bilemiyorum.
Cevap: Bunu bize dedirten şey gene kaygımızdır. Yani ona dönememe kaygısı veyahut da yarı yolda kalma kaygısı değil mi aslında? Veyahut da işte başaramama kaygısı. Bu da bizim o geçici benliğimizin bir hali, bir tavrıdır. O asli benliğimize erdiğimizde, hani veli "ya Rabbi" der, "başka musibet yok mu?" Musibet arar yani, zorluk arar, sıkıntı arar. Çünkü onda onlarla baş edebilecek sonsuz bir imkan ve kabiliyet vardır. Anlatabiliyor muyum? O dediğin şeyi bize düşündüren, geçici benliğimizin zayıflığıdır. Allah insana o imkanı vermiştir. O yüzden bir veli, zorluğun büyüklüğünden çekilmez. O zorluk karşısında, o an ruhaniyetiyle olup olmadığına bakar. Çünkü ruhaniyeti olduğu zaman hangi zorluk olursa olsun onunla baş edebilir.
Geçici Benlik Halleri ve Onlarla Özdeşleşmemek
İşte bizim geçici tabiatımız vasıtasıyla bu alemde deneyimlediğimiz her şey karşısında biz bir benlik algısıyla tepki veririz. Yani deriz ki mesela "bundan hoşlandım, bundan hoşlanmadım, bu hoşuma gitmedi, işte kırıldım, işte zayıf düştüm" gibi. Bunların her biri bizde geçici bir benlik oluşturur. Bunlar bir süre sonra, hangisi çok güçlü ise, biz kendimizi onun etrafında şekillendiririz. Mesela deriz ki "hiçbir şeyden mutlu olmuyorum" veyahut da "hiçbir şey benim istediğim gibi olmuyor." Çünkü bizim istediğimiz gibi olmayan durumlar olmuştur; bunlar da nispeten fazla olmuş olabilir. Hemen o küçük küçük benlik algıları -hani böyle küçük damlalar bazen toplanır bir su birikintisi oluşturur ya- o küçük küçük benlikler de büyüyerek temel bir benlik algısı oluşturur. Bu bizim yanılgımızdır, bu benlik algısı.
Bizim her duygumuz, her duyumumuz, her arzumuz bir benlik halidir. Ve aslında bunlar anlıktır; ve kişi kendisini kendi zihninde bunları geleceğe doğru yaymaya başlar. Yani geçmişte olmuş bir şeydir, fakat o sanki hep böyle olacakmışçasına bir algıya düşer ve onu bütün hayatına bir nevi yayar. Yani evet, mesela bazen hastalanıyoruz falan; sanki böyle sonsuza kadar hep o hastalıkla -hatta cennete gitsen bile o hastalığı- evet, yani...
Tabii ki iyi hal için de geçerli. O yüzden geleneksel öğretide der ki: Ne iyi hal ile ne kötü hal ile özdeşleşme; her zaman Allah ile ol. İyi ve kötü halinle olma yani. Onu gör, fark et, ama onların geçici olduğunu fark et. "Ne varlığa sevindin, ne yokluğa yerin" -evet, yani o zahiri anlamdaki ne varlık ne yokluk, ne sıkıntı ne ferah, bunlar geçici şeylerdir. Deneyimliyoruz, fakat bunlarla özdeşleşmiyoruz ve bunlarla kendimizi tanımlamıyoruz. Bunlar yanlış algılardır. Gelip geçici şeyleri biz kalıcı şeylermişçesine algılama hatasına düşüyoruz. Ve insan şey yapar yani, "ben" diyerek aslında bütün varlığını o küçücük noktada hapseder.
Hani bunu şuna benzetebiliriz: Mesela vücudumuzda diyelim bir ufak bir yara veya böyle bir yanık olduğunda veya bir diş ağrımız olduğunda, sanki bütün her şeyimiz oradadır yani; "canımız orada" deriz yani. Aslında bu aynı zamanda psikolojik olarak da gerçekleşiyor. Fiziksel olarak kişinin diş ağrısı olunca, sanki o bütün vücudu bir diştir ve ağrıyor; aslında orada ağrıyan bir diştir yani. Psikolojik düzeyde de böyledir. Kişi hoşnut olduğu veya hoşnut olmadığı bir durumla özdeşleşerek onu abartır. Bu, hoşnut olduğu durumlarla ilgili de öyledir.
Mesela küçücük bir şey olur; mesela çocuklarda bu daha bariz gözükür. İşte yani "bana bir pamuk şeker al" der, alırsın pamuk şeker. Zaten dersin ki dünyayı vermişsin ona, o kadar sevinir yani. O anda onun mutluluğu bütün varlığını kapsar. Buna karşın tersi de öyle: Küçücük bir şey ister, almazsın, devamlı ağlar; iki saat ağlar. Ne için ağlıyorsun? Sakız için, küçücük bir şeydir. Ama onun dünyasında o kadar büyümüştür ki, çünkü aslında onu şöyle algılar: İstediği bir şey olmadı; aslında orada mevzu o küçük şey değil, istediği şeyin olmamasıdır. İstediği şeyin olmaması, sanki sürekli isteyeceği şeyin olmayacağı algısına dönüşür ve orada bir yanılgı, bir çarpıtma meydana gelir kişide.
O yüzden bizler bu geçici benlik hallerimize sıkışmamalıyız. Mesela sıkıntı yaşadığımız bir an olabilir, keyifsiz olduğumuz bir an olabilir, çeşitli hallerimiz olabilir. Bunlar deneyimlediğimiz durumlardır, geçici durumlardır. Onu kalıcıymışçasına algılamak bizi sıkıntıya sokar. O yüzden eskilerin "bu da geçer" dediği -tabii hemen zihin şunu sorar, "ne zaman geçer?" Bunun cevabını ister. Kişi şöyle cevap vermelidir: Mutlaka geçer yani, geçeceği muhakkak, ama ne zaman geçeceğini bilmiyoruz; dolayısıyla o halin içine sıkışmıyoruz, o yanılgıya düşmüyoruz.
Katılımcı: O zaman hocam, durumlar üzerine odaklanmamız gerekiyorsa, ne zaman geçeceği ve bir sonrakinde ne geleceği de tamamen bunun kendisine odaklanmamamız gerekiyor.
Cevap: O zaman geçeceğini ümit etmek ve geçeceğini biliyor olmak da bir şey katmamalı öyle bir idrake. Öyle bir idrakte zaten o sorular olmaz. Bu bahsettiğimiz, geçici süreç içinde olan şeyler. Hakiki bir insan "ne zaman geçecek" demez. Mesela Hz. Yusuf düşünmemiştir "ne zaman hapis bitecek" diye. Hatta üzerindeki iftirayı itiraf etmeden çıkmıyor galiba, değil mi? Tabii, benim öyle bir sorum olduğu ortaya çıktı ondan sonra. Yani "ne zaman geçer" diye bir soru sorma gereği bile hakikatte insanda olmaz. Ama şu, bizim zihnimize gelebilir; o bir sınavdır.
Dolayısıyla bizde iki çeşit şuur durumu var: Bir geçici tabiatımızın, nefsin şuur düzeyi; bir de ruhun şuur düzeyi. O iki farklı şuuru deneyimliyoruz. Tabii biz ekseriyetle nefsin şuur düzeyinde kalıyoruz. Halbuki işte ayetin bize ifade ettiği şey, nefsin şuur düzeyi seni sıkıştırdığı zaman, ruhani şuur düzeyinin idrakinde olmandır. En azından öyle bir şey olduğunun farkında ol. Ve en azından kişi şunu demeli: "Ben şu an ruhani bir şuur düzeyini deneyimlemiyorum, bilmiyorum da, ama şu anki şuurum hakiki bir şuur hali değil." Hani doğru olanı bilmiyorum ama şu anki şuurumun da doğru olmadığını biliyorum. Ve kişi o zaman ona saplanmaz.
Bu şuna benzer: Şimdi bakın, biz akşam oluyor ama hiç rahatsız olmuyoruz. Ama şöyle düşünün: Sabahın olup olmayacağı belirsiz olsaydı, biz kaygıya kapılırdık gece olduğunda. "Acaba tekrar güneş doğacak mı, yoksa sürekli olarak hep böyle karanlık mı olacak?" Mesela sürekli olarak böyle karanlık olsa, şu karanlığı aynı halde karşılamayacaktık. İşte nefsin böyle bir çarpık algısı vardır: Karanlığa düşünce hemen feryadı basar ve karamsarlığa düşer. Ama yani her gecenin bir sabahı vardır ve daha derin bir şuur düzeyinde ise biz kalbimizin gözüyle güneşi görebiliriz. Çünkü güneş aslında batmamış; güneş bir yere batmıyor, yok da olmuyor, sönmüyor da. Sadece konumumuz değiştiği için şu an karanlıktayız.
### Soru-Cevap: Verilen Söz ve Kaybedenler
Katılımcı: Şimdi hocam, mesela bunların tüm sorunlarına -hani dünyaya gelmeden önce bir söz vermişiz, bunları kabul etmişiz, bize bu ayette de söyleniyor- ama biz idrak edemiyoruz. Ama birçok insan bu söylenenlere erişemiyor; erişmiş insan çok az. Ama bir yandan da söyleniyor ki bize, "işte sen söz vermiştin, biz bunun için değiliz" gibi bir tavırla karşılaşıyoruz. Ama yani, "tamam, ben gerçekten böyle olabilir" ama birçok insan kaybedip gidiyor. Bu bana... Yani insanlar intihar ediyor, ölüyor ya da mahvolmuş bir şekilde gidiyor. Çoğu insan kaybediyor yani aslında.
Cevap: Evet, zaten hakiki insan odur, o hatırlar bunu. Yani vermişsin ama... Tabii bilmeden vermiş. Boşluğuna denk gelmiş. "Ben de öyle yapamadım." Şimdi tabii ki. Şimdi eğer o ruhsal farkındalığı tekrar yaşarsak, zaten o verdiğimiz sözü de hatırlarız; niye verdiğimizi de hatırlarız. Şu anda sorulsa gene söz veririz, deriz yani.
Katılımcı: Birçok insan şu an kaybediyor onu.
Cevap: Tabii, bu doğal bir şeydir. Yani buradaki kayıp geçici bir kayıptır. Mutlak varlığın imkanları içinde, sürekli olarak kaybedilen şeyi kazanma imkanı vardır. Yani kimse sonsuza dek kaybetmeyecektir; kaybedilmek veya kaybetmek sonsuz bir kayıp değildir, her kaybın bir telafisi vardır.
Katılımcı: Kafirler için de mi?
Cevap: Tabii, çünkü Tanrı'nın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Kafirler için sınırı belirsiz bir azap vardır -bakın, sınırı belirsiz. O, Allah'ın takdiri ve hikmeti ile belirleyeceği bir şeydir; biz onu bilemeyiz. Fakat onun da bir sonu vardır. Mutlak bir kaybetme yoktur; sonsuz ve sınırsız bir ızdırap da yoktur, azap da yoktur.
Katılımcı: Hocam, peki mesela biz nefs psikolojisini yaşıyoruz. Bu noktada nefsin takıldığı yerlere, hangi merkezlerde nelere takıldığına dair; peki biraz da ruh psikolojisini işlesek o zaman? Hani onun neyi tecrübe ettiğini, ne tür deneyimler yaşadığını, mesela ona, buna dair.
Cevap: Neden gerek? O deneyimleri kişi ancak bizzat tecrübe eder. O deneyimler işte evliyaların menkıbelerinde falan vardır. "Ruh psikolojisi" değil de "ruhun tecrübeleri" -daha doğru bir tabir olur.
Katılımcı: Şimdi biz anladık da bu düzeyde, herhalde masal dinliyormuşuz.
Cevap: Tabii masal dinliyormuş gibi olabilir ama bunları okumak, hani bizden evvel evliya hikayeleri, işte menkıbeler; kıssalar da nispeten sayılabilir. Sayılabilir. İşte mesela diyelim ki miraç ruhani bir tecrübedir; psikolojik bir deneyim değildir yani, ruhani bir tecrübedir. İşte orada ruh için zaman ve mekan sınırı yoktur; zaman ve mekan aşılır, onun için geçmiş, gelecek ve şimdi bir olur.
Katılımcı: Hocam, onun da kendine göre, yani o tecrübelerinin de bir takım ortak noktaları ve kendi terminolojisi var. Mesela tamam, ben de okudum öyle menkıbeleri, ama orada bir takım şeylerin açığa kavuşturulması gerekiyor. Benim mesela dilimde o konuda anlamak istediğim şeyler var; bir takım şeyler açıklanabilir o metinlerde.
Cevap: Tabii, kendi dilince açıklanabilir ama onun hem terminolojisi nispeten farklıdır. Fakat o tecrübeler dil üzerinden, terminoloji üzerinden anlaşılamaz. Yani mesela diyelim ki peygamberin miracı ne kadar anlatılırsa anlatılsın mesela anlaşılamaz. Sen miraç yaşayacaksın, o zaman anlayacaksın peygamber ne yapmış. Bu olabilir bir şeydir. Yani biz gerçek anlamda miraç yaşadığımız zaman, peygamber miraçta ne yaşamış onu anlayacağız. Peygamber işte kısmen anlatmıştır ama o anlattığı şeyden miracın ne olduğunu anlayamayız; çünkü ruhsal tecrübe madde, mekan, zamanı aştığı için tersinedir.
Şimdi bak, ne dedik? Geçmiş, şimdi ve gelecek birdir; nasıl bir olabilir ki, değil mi? İşte orada mesela ölüm yoktur; mesela biz diyoruz ki öleceğiz, mesela ruhani insan ölmez. İşte o peygamber ne diyor mesela? "Mümin ölmez, intikal eder; bir yerden bir yere gider" ifadesi. Dolayısıyla ruhani tecrübeler ancak ilahi bir lütuf olarak insana verilir. İnsan bunları talep eder, ihtiyaç hisseder. O tecrübeyi yaşadığı zaman da zaten bunun aktarılamayacağını bilir. Bu tecrübe aktarılabilir bir tecrübe değildir.
Katılımcı: Hatta bazı dervişler de bunu, belli zatlar daha yazıyla çok fazla açıklamayacaklarını söylerler.
Cevap: İmgesel bir şiirle, hatta -yani gördüğünüz zaman belki anlayabiliriz ama- resim gibi bir imgesi var; o da imgede ancak sembolik bir anlatım olur. Bir nebze olsun, çok az da olsa hissedebilesiniz diye işaret edilmiştir. İşaret edilir; yoksa hakikati anlatmanın imkanı yoktur.
Geleneksel Öğretinin Amacı: Kalıcı Çözüm
Şimdi biz bütün geleneksel öğretiler ve geleneksel psikoloji öğretileri, önce bu düşüşü anlatır. Biz şimdi iki defa konuştuk bu üzerinde. Bu düşüş niye anlatılır aslında? Çünkü geleneksel öğretide şöyle denir: Bir şey kendinin üstünde bir şeyle aşılabilir; psikoloji üstü bir şeyle aşılabilir, gerçek anlamda. Kendi düzeyinde bir şeyle aşılamaz. Bizler ne olduğumuzu, şu an neyi tecrübe ettiğimizi ve ne olacağımızı bildiğimiz zaman, buradaki hayat kendi anlamını bulur. O zaman ne için yaşadığımız anlaşılmış olur.
Zaten modern psikoloji de sana sorunlarını söylüyor, bir noktada terapiyle yüzleştiriyor. Ama sonra ortada bırakıyor; yani o psikolojiyle yaşamıyorsun çünkü. Bir noktada hani ruhani bir şeye ihtiyacın var; bir üst seviyeye çıkabilmek için, ya da kendine yukarıdan bakabilmek için. Yoksa hani terapiyi görmen ya da sorunlarını fark etmiş olman bir noktada çok faydalı, ama sonrası için dediğim gibi eksik kalır.
Belki şöyle demek gerekir: Geleneksel psikoloji ile modern olan arasındaki fark şudur. Modern psikoloji bize kendi psikolojik alan içinde çözümler sunar ve bu çözümler durumsaldır. Yani örnek verelim: Diyelim ki bir ilişki bozukluğu, pozitif bir ilişki kurularak düzeltilir, değil mi? Yani insanlardan dolayı sıkıntı yaşayan bir insan, olumlu ilişkiler yaşadığı zaman o sıkıntısını atabilir. Bu, geleneksel psikolojide geçici bir çözüm olarak adlandırılır. Hakiki çözüm, insanın Tanrı ile olan bağını hatırlamasıdır. Dolayısıyla Allah ile olan bağını hatırladığı zaman kişi gerçek anlamda sağlıklıdır. Dolayısıyla veli olmayan herkes hastadır; fakat kimisinin hastalığı henüz ortaya çıkmamıştır, kimisininki çıkmıştır. Dolayısıyla bugün en sağlıklı insanı alalım psikolojik anlamda; eğer belli olumsuz şartlarla karşılaşırsa hasta olacaktır. Anlatabildim mi?
Katılımcı: Olumlu şartlarla muhatap olarak çözüm yoluna girersin.
Cevap: Bir neyse, rahatlatıyorum. Tabii. Yani şöyle: "Beni hiç kimse sevmiyor." "Tamam, birileri seni severse de mutlu olursun." "Doğru." "O zaman böyle birilerini bulacaksın, tekniklerini öğreneceksin" gibi. Veyahut da geleneğin öğrettiği şey: Sen farkında olmasan da zaten sevilen, bilinen, değer verilen bir varlıksın. Hatta senin böyle bir şeye bile ihtiyacın yok. Varlığın kendisi zaten sensin. Ruhaniyetin de zaten mutlak sevgiyi, mutlak merhameti, mutlak varlığı taşıyan bir varlıktır.
İşte Niyazi Mısri'nin dediği gibi: "Ben, sanırdım alem içre bana hiç yar kalmamış; ben benlikten silindim, gördüm ağyar kalmamış." Yani ben, o sınırlı benliğim itibariyle öyle sanmıştım.
Niyazi Mısri'nin Sırrı: Öteki Diye Bir Şey Kalmamak
Rafa bakıyordum, hiçbir yarim yok; bir dostum yok, arkadaşım yok, samimi bir sevenim yok. Ama o geçici ve dar benlik algısından sıyrılıp ruhaniyeti idrak ettiğimde, baktım öteki diye bir şey kalmamış; her şeyle bir ve beraberim.
Ama aslında normal olan, modern psikolojiye çok da ters düşmüyor aslında, örtüşüyor; sadece eksik. Tabii, doğru ama eksik. Yani mesela hani insanlarla ilişkisi bozuk olan biri farklı insanlarla beraber olur dediniz ya, aslında öyle bir şey yok. Yani psikoloji öyle demiyor. Psikolojinin dediği de "kendine bak, kendi algını değiştirirsen zaten her şey yoluna girer." Yani bu noktada bir tek şey eksik: Rab eksik.
Katılımcı: Ama oradaki algı da tabii, algın değişir diyor. Geçeceğim ama bunda bir yol değil midir? Yani algın değişir diyor, algın değişir ve ilişkilerin düzelir diyor.
Cevap: Evet, yani gene onu görünür alemin ilişkilerine yönlendiriyor. Anlatabiliyor muyum? O düzlemde çözmeye çalışıyor. Yani diyor ki "ilişkilerin bozulmuş." Sonuçta öyle gibi görünüyor ama gidişat yine kendisiyle, kişinin kendisiyle ilgili. O anlamda diyorum, biraz örtüşmüyor ama...
Katılımcı: Yani bunda da öyle, yine hani "kişi kendini bilirse Rabbini bilir." Ben yola çıkarım, yani kendini biliyorsun, kendini tanıyorsun; ona göre şekilleniyor birçok şey.
Cevap: Bunda da öyle ama bir tek burada eksik olan, kendini bilirken, tanırken, Rabbini bilme noktasında eksik kalıyor; Rab ile bağlantı kurmuyorsun. Yani burada bizim yüzümüzü yukarıya doğru mu çevireceğiz, yoksa aynı düzlem içinde olumlu şeyler mi arayacağız? Temel fark bu.
Şimdi modern psikoloji "kendinde ara" derken, o kendiliği bireysel benlik olarak algılıyor. Hakiki gelenekteki ifadeyse, kendilik sendeki ilahi nefestir. Yani kendini bilmek, aslında kendindeki hakkı bilmektir. O yüzden kendini bilen Rabbini bilir. Yani kendini bilmek, kendindeki tanrısallığı bilmektir. O hadisin asli ve üst yorumu budur: Kendini bilmek, kendindeki tanrısallığı bilmektir.
Katılımcı: Peki, tamam. Kendini bilmek, kendindeki tanrısallığı bilmek ama o noktaya giderken de -şimdi mesela diğer noktaları gördük, eksiklikleri gördük, sıkıntıları gördük kendimizde- öyle o noktaya gitmeye çalışıyoruz değil mi? Yani o anlamda yardımcı olma bakımından aslında bulmaya bence yardımcı oluyor gibi geliyor bana.
Cevap: Yani o anlamda belki örtüşüyor. Bir yere kadar birlikte gidiyorlar; bir yere kadar yardımcı, yani eksik. Mesela şöyle düşün: Mesela Peygamber Efendimiz'in yanına bir çocuğun, babası ölmüş; mesela ağladığını görüyor. "Niye ağlıyorsun" diyor. "Babam da öldü, annem de öldü" diyor. "E" diyor, "Fatıma annen, Ali de baban olsun ister misin?" "Evet" diyor. Seviniyor çocuk. Burada ne yaptı? Psikolojik bir terapi yaptı. Anlatabildim mi? Ama burada mı kalmalı? Burada kalmamalı işte; fark belki burada.
Belli bir noktaya kadar birlikte gidiyorlar. Çünkü psikolojik düzeyde bir tatmin aramak ve bulmak da bir noktada çözümdür, ama onu nihai nokta olarak telakki etmek yanlıştır. Yani mesela diyelim insanın ölümsüzlüğüne vurgu yapan bütün gelenekler neye dikkat çeker? Aslında sana "kendini sınırlı, bireysel, bir zamanda doğan ve bir zamanda toprağa gidecek olan bir varlık olarak görme" der. Dolayısıyla geleneksel öğreti bizi yukarıya doğru çevirir.
Yüzü Yukarıya Çevirmek
Böyle bir noktada olduğumuzda da aslında bakın şu çıkar ortaya: Yaşadığımız sıkıntılar, zorluklar, musibetler, engellemeler, aslında geleneksel öğretiye göre yüzümüzü yukarıya çevirmek içindir. Yani peygamber taşlandığında veya sıkıntılı muamelelere maruz kaldığında Allah ona şöyle demiş: "Allah'ın her şeye şahit olması sana yetmez mi?" Bu nedir? Peygamberin yüzünü yukarıya doğru çeviriyor. Onun şahsında bize de tabii bir şeydir yani. Yani "Allah'ın her şeye şahit olması sana yeter mi, yetmez mi?" Bunu diyor.
O zaman biz mesela kendi haklılığımızı ispat etmek için, haklılığımızı ortaya koymak için çok uğraşır mıyız? Yok. "Ben haklıyım ama kimse benim haklı olduğumu anlamıyor. Ne yapacağım?" Bir şey yapma; Allah şahit. Bunu idrak etmek işte; bu nedir? Yüzün yukarıya doğru dönmesidir.
İşte "ben birine çok dayanıp güveniyordum ama boş çıktı." İyi, onun arkasında ne var, bir ona bak o zaman. O insanın arkasında ne vardı? Her şeyin arkasında, her şeyin içinde olan Allah'ı gör, ona dayan. O zaman işte geleneksel öğretinin bize ifade ettiği şey yukarıya bakmaktır. O zaman dünyanın sıkıntısı, zorlukları, musibeti hafif gelir ve bize başka bir noktada da anlamlı gelir. Yani hiçbir şeye dayanmamak, hakka dayanmak ve her şeyde gördüğümüz iyiliğin, güzelliğin de haktan olduğunu bilmek. Bu başka bir anlayıştır, bu başka bir farkındalıktır yani.
Bu neye benzer? Bu şuna benzer: Yeryüzünde gece de oluyor, gündüz de oluyor. Ama sen hiçbir zaman güneşin hiçbir zaman batmadığını unutma. Dünyada gece ve gündüz oluyor ama öbürü bize diyor ki "bak, bir zaman sonra merak etme, uyu; sabah olacak, gündüz olacak." Ya tamam, sabah olacak da gene gece olacak kardeşim; niye sirkülasyonu böyle döndürüp gene önüme koyuyorsun, gene gece olacak. Bana şunu diyebilirsin: Gece var, gündüz var, ama güneşte de sonsuz bir ışık ve nur var.
Bu doğru bir şey: Evet, bu dünyada geceyi de yaşayacağız, gündüzü de yaşayacağız; ama bu, dünyaya ait bir şeydir. Ama gökyüzünde sürekli yanan aydınlık, nurani bir güneş var. İşte insanın idrak etmesi ve üzerinde durması gereken nokta budur. O yüzden mesela "hiç kimse beni sevmiyor, hiç kimse bana değer vermiyor, hiç kimse benim farkımda değil" diye bir cümleyi hakiki bir insan kuramaz. Çünkü hiçbir zaman yalnız değilsin, hiçbir zaman sahipsiz değilsin, hiçbir zaman sevilmiyor olamazsın. Çünkü sevilmediğin anda yok olman gerekirdi; demek ki hâlâ var olduğuna göre seviliyorsun. "Fark edilmiyorum" diyemezsin; fark edilmediğin anda yok olman gerekirdi. Demek ki bilinensin, sevilensin, fark edilensin ve hiçbir zaman yalnız bırakılmayansın.
Gelenek bize her zaman hak ile olduğumuzu hatırlatır.
Katılımcı: Onu unutmuyor muyuz?
Cevap: Unutuyoruz. Ama diyor ki tekrar hatırla.
Katılımcı: İbadet de bunu hatırlatıyor herhalde.
Cevap: Aynen. İbadet bunu, bizi çevreden merkeze alır. Sen çevreye dağılmıştın, merkeze dön. Sürekli o merkezle irtibatımızı korur, merkezle bağımızı tekrar kurar. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Size bir musibet isabet ettiğinde 'Biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüyüz' deyin" mealinde bir ayete atıfta bulunuluyor (Sure adı metinde belirtilmemiş). - "İnsanı en güzel/mükemmel surette yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik" mealinde bir ayete atıfta bulunuluyor (Sure adı metinde belirtilmemiş). - "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan..." mealinde bir ayete atıfta bulunuluyor (Sure adı metinde belirtilmemiş). - "Rabbani olun" ifadesine atıfta bulunuluyor (Sure adı metinde belirtilmemiş). --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun
Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.