Duygu Düşünce Eylem Merkezlerini Doğru Yönetmek

Kısa Özet

Sohbette duygu, düşünce ve eylem olmak üzere üç temel merkezin varlığından ve bunların "his-analiz-eylem" sırasıyla doğru işletilmesi gerektiğinden bahsediliyor; duygunun ikna edilecek değil, analiz edilecek bir veri kaynağı olduğu, çaresizlik hissi ile çarenin gerçekten olmamasının birbirinden farklı şeyler olduğu anlatılıyor. Sabrın, üç merkezin doğru yerde ve dengeli durması anlamına geldiği; Hz. Peygamber'in "orijinal insan" ve tek gerçek referans olduğu; öfke, aşk acısı ve geçmiş duygulara takılıp kalma gibi örnekler üzerinden merkezlerin yanlış kullanımının psikolojik sorunlara yol açtığı vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Duygu ikna edilmesi gereken bir şey değildir; o sadece bir durumu haber verir, analiz görevi akla aittir.
  • Kabullenmek çaresizlik hissi değildir; çaresizlik, bir çarenin olmamasından rahatsız olmaktır.
  • Sabır; duygu, düşünce ve eylem merkezlerinin doğru yerde ve dengeli durmasıdır.

Duygu, Düşünce ve Eylem: Üç Merkez ve Doktor Örneği

Sabah uyandığında gergin hissediyorum kendimi. Uyanmak daha zor geliyor. Şimdi şunu anlamam lazım: kendi kendini geremez. Ne yapıyorum? Neden? İp kendi kendini gerebilir mi? Geremez. Bir şey onu gerebilir. Dolayısıyla bu gibi noktalarda insan -tırnak içinde söylüyorum- kendini ikiye ayırmalıdır. Beni geren nedir? Burada bir ben var, burada beni geren var. Niye? Önce onu ikiye ayırmamız gerekiyor. İçinizde bir şey var, bir benlik hâli var. Bu bir düşünce, duygu ve davranış içerebilir. Dolayısıyla "kendi kendimi geriyorum" cümlesi hiç çıkmazdır. Zaten kendi kendimi geriyorum yani; gerilen de benim, geren de benim. Dolayısıyla aynı kişi hem geriyor hem geriliyor. Zaten ortada başka bir özne yok. O zaman böyle kalabilirsin.

Hocam şunu söyleyeyim: Akıl olarak, yani meseleleri yorumlama noktasında pek sıkıntı yaşamıyorum. Ama his olarak, yani nasıl böyle bir his içerisinde olduğumu fark etmiyorum.

Zaman alabilir, bazen zaman alabilir. Derin bir girişim oldu. Yani nasıl mantığımın dışında böyle hisler mantıklı çalışabiliyor diyorsunuz. Çok güzel.

Enneagram'ın temelinde de çokça anlatılan, çokça duyduğunuz üç tane merkez var: Duygu, düşünce, eylem. Yani his alanı, düşünce/akıl alanı ve eylem alanı. İnsanı en çok zorlayabilen alan, insanın bu his-duygu alanıdır. Neden bu alan? Çünkü bu alan çok hızlı işleyen bir mekanizmadır. Söylenenleri referans kabul edecek olursak, duygu merkezi akıl merkezinden 30 bin kat daha hızlı çalışıyormuş, deniyor. Tabii bu rakam nesnel bir şey midir değil midir bilmesek de şunu biliyoruz veya tecrübe ediyoruz: Duygu, bu üç merkez içinde en hızlı işleyen merkezdir.

En hızlı işleyen merkez olması aslında ne içindir? Bir şeyi hoş olan-olmayan, bana uygun veya uygun olmayan, beni rahatsız eden veya etmeyen şeklinde algılamak için verilmiş bir imkândır aslında duygu merkezi. Bunun için verilmiştir ama doğru bir şekilde yönetilmediğinde problem oluşturuyor.

Ne gibi? Mesela şöyle düşünün: Bir doktorun karşısına bir hasta geldi, doktor hastanın diyelim ki dişini tuttu veya oraya bir hava verdi. Hasta ne dedi? "Ağrıyor" değil mi? Ne yapılır? Filme gönderilir değil mi, bir film çekilir; acaba bu diş çürük mü, ne kadar çürük, o çürüme nereye kadar gitmiş? Ne yapmış olduk burada? Dedik ki burada ağrı var, bir yere havale ettik değil mi? Hatta bazen küçük bir yazı yazılır: "Şu bölgenin filmini çekin, röntgenini çekin." Niye? Analiz etmek için. Bu ağrıyan diş veya ağrıyan kol niye ağrıyor? Veya diyelim ki göğsünüzde bir ağrı var, niye ağrıyor? Ne yapılır? Bir görüntüleme mekanizmasıyla onun analizi yapılır.

Sonra diyelim ki görüntüleme merkezine gittiniz, dişinizin veya göğsünüzün röntgenini çektiniz. Sonra filme bakıyorsunuz, film size bakıyor, bakıyorsunuz, devam ediyorsunuz. Ne olur sonra? Sizin de canınız sıkılır, dersiniz ki "çevir, alttan bak, üstten bak, daha parlak ışıkla bak." Sonra nereye havale edilmesi gerekir? Ne yapılacaksa o alana havale edilmesi gerekir. Diyelim ki dişiniz tamamen çürümüş, artık kurtarılamaz diyelim; çekilmesi lazım. Veya kanal tedavisi yapılacaksa bir dolgu yapılır, diş kalır. Bu sefer neye yönlendirilir? Eyleme yönlendirilir.

Şimdi bakın, aslında bu basit örnekte ne oldu? Bir his, yani bir algılama var; işte bir ağrı var, bir sızı var, bir olumsuz durum var. Sonra bunun analizi gerekti. Bunun analizi için ne gerekir? Tıbbi olarak söylüyorum, röntgen filmi çekilir, ya da MR çekilir veyahut kan tahlili yapılır değil mi mesela? Diyelim ki kişide ateş var. Ateş hissediliyor mu? Hissediliyor. Sonra? Öyle bırakır mı bir doktor? Der ki "git bir kan ver, bir tahlil yapılsın; acaba kanımdaki iltihap oranı ne kadardır?" Tamam, tahlil yaptık, çıktı bütün rapor. "Al, hadi güle güle, hayırlı olsun" diye gönderir mi doktor? Hayır. Sonra ne yapılır? Der ki "peki ne yapılacak?" Diyelim ki bir ilaç verilecekse ona gönderir, veya ne yapılacaksa hangi birimde bir eylem yapılacaksa o birime sevk edilir.

Şimdi bakın bu çok basit bir şey değil mi? His, analiz, eylem. Peki biz ne yapıyoruz? Biz hissin içine girip iyice orada debeleniyoruz; onu fark etmeden köpürtüyoruz, büyüsün büyüsün büyüsün, sonra da "aklım hislerimi dinlemiyor" diyoruz. Tabii dinlemez; sen akla havale ettin mi o hissi? Etmedin. Akıl bir yerde duruyor, his bir yerde duruyor. Anlatabildim mi? O zaman ne oldu? Her biri birbirinden ayrı şekilde duruyor. Akıl hisse bir ışık verecek ama diyor ki "ben böyle hissediyorum"; "tamam diyorum, anladım, sen öyle hissediyorsun ama bak niye öyle hissediyorsun, gel bunu düşünelim" diyorsun; ama diyor ki "ben öyle hissediyorum işte." Bu ne oluyor? Kişinin kendisini duygunun içine hapsetmesi; yani bu üç merkezi uyumlu ve dengeli kullanmaması demek. İnsanın psikolojik anlamdaki serüveni aslında budur: Üç merkezin yanlış kullanımı, üç merkezin dengesiz kullanımı. Bu hepimiz için vakidir. Her birimiz bu üç merkezi dengeli ve uyumlu kullanamıyoruz. Psikolojimiz bu yüzden problem yaşıyor.

Duygu Merkezinin Kısır Döngüsü ve Analiz Zorunluluğu

Mesela diyelim, işte örnek: Birileri bana gülüyor, benimle alay ediyor. Tamam anladım, bu hoş mu? Hoş değil, hiç hoşlanmadım. Tamam, bu his. Peki, analize gönder. Bunun bir MR'ı çekilsin değil mi, bir tahlili yapılsın, bir röntgeni çekilsin: Niye alay ediyor? "Ya ben şimdi onu düşünmek istemiyorum, benimle alay etmesin." Bak ne oldu? Tamamen sistemi kilitledi kişi. Çünkü merkezleri uyumlu ve dengeli kullanmıyor, yerinde kullanmıyor.

His sana hoş olmayan bir tutumla karşılaştığını söyledi aslında burada. Bunu fark ettim, evet, hoş bir şey değil, tamam. Sonra bunu analiz etmen lazım. Hem kendi içinde bu analizi yapman gerekir, hem o dışsal faktörün -rahatsız edici bulduğun dışsal faktörün- analizini yapman gerekir. "İşte falanca beni hiç sevmiyor" veya "falanca yüzüme bile bakmıyor, beni yok sayıyor veya benden nefret ediyor." Tamam anladım. "Ve bu bana kendimi çok kötü hissettiriyor." Onu da anladım. Şimdi olmasın böyle? Böyle bir şey yok. Böyle bir şey olsaydı zaten niye konuşuyoruz ki? "Böyle bir şey olmasın" derim ve olmayıverir mi mesela değil mi? Veya derim ki "ben şu şeyin olmamasından rahatsızım, oluversin" değil mi, oluversin deyince de oluverir mi? O zaman sıkıntı yok değil mi? Peki böyle bir durum var mı? Tabii ki yok. Bazen olmasını istemediğin şey olur, olmasını istediğin bir şey de bazen olmaz.

Peki bu durumu nereye göndereceksin? Bu duruma hisle yaklaşamazsın. His sana bir şeyin hoş olup olmadığını, memnuniyet verici olup olmadığını, seni tatmin edip etmediğini, sana iyi gelip gelmediğini verir sana; mesela işte bak yürürken sağ bacağında bir ağrı var, tamam, demek ki yürümek şu anda sana iyi gelmiyor. Ha tamam, sonra bir bakacaksın: niye? Ha tamam, analize göndermek zorundasın. Sonra orada da kalamazsın. Bazen kişi orada kayboluyor: Analiz yap, yap, yap, yap, yap. Eee? Orada bir eyleme geçmen gerekir. Sen tamam, röntgen filmini çektin, MR'ı çektin, kan tahlili yaptın ama öyle bıraktın onu; ta dibine kadar da kurcalıyorsun, virgülüne kadar kan tahlilini analiz ediyorsun. Sonra ne yapacaksın? Orada bir şey yapman gerekiyor. Tabii ki yapabileceğin bir şey varsa.

Orada da bakın, bu da çok önemlidir: Bazen size düşünce kapı açamayabilir. Yani burada "ne hissedilecek bilemiyorum" demez pek insan ama burada "nasıl düşünülecek, doğru düşünce nedir, doğru analiz nedir" bunu bilemeyebilirsiniz. Bu mümkündür, hayatta her şeyi analiz edemeyebiliriz. Ama biliriz ki bu analiz edilesi bir şeydir. Ama dersin ki şu an analiz edemiyorum. Ve analiz safhasını yaptın, bitirdin ama eyleme geçebileceğin bir durum yok; yani "neler yapılabilir" diye bakarsın, şunlar şunlar yapılabilir. Peki diyelim ki imkânın var mı? Diyelim ki yok. O zaman dersin ki şu an bir şey yapılamaz. Veya imkânın var ama hiçbir şey yapılamaz; diyelim ki çok zenginsin ama öyle bir hastalık ki tıbben şu anda bilinen bir çözümü yok. Ne yapacaksın? Bir şey yapmayacaksın, bunu kabul edeceksin. Anlatabildim mi?

Veya bir şey oldu, bir süreç, bir durum, rahatsız oldun ama bu durumu analiz edemiyorsun; diyelim ki birisi sana çok yanlış bir tavır, tutum takındı, analiz etmeye çalışıyorsun, edemiyorsun; diyorsun ki "çok düşündüm, niye böyle davrandı, anlayamadım." Tamam, şu anda anlayamadım; orada zihni zorlamayacaksınız. Hani eskiden görüntüleme yöntemleri çok daha sınırlıydı, şimdi arttı, zenginleşti, bize daha çok veri vermeye başladı. Zihin de öyledir, akıl merkezimiz de öyledir; bazen analiz edemezsin. Bir insanın sana bir tavrı olmuştur, bir tutumu olmuştur -annem, babam, eşim, arkadaşım, dostum, sokaktaki bir insan vesaire- bir tutum içindedir, çözemezsin; dersin ki "şu anki analiz kabiliyetimde bunu çözemiyorum" veya "veri eksik, veri eksik olduğu için tam olarak çözemiyorum." Tamam, orada dersin ki şu an durum bu. İmkân bulundu, veri ortaya çıktı veya zihnin daha berraklaştı, baktın analiz edebiliyorsun, analiz edersin. Sonra bu durumda yapılacak bir şey var mı? İki ihtimal vardır: Ya vardır ya yoktur. Varsa o eylem imkânını kullanırsın, yoksa "yoktur" dersin ve bunu da kabul edersin.

Çare Yokluğu ile Çaresizlik Hissi Arasındaki Fark

Yani bakın, kabullenmek bir çaresizlik hissi değildir. Çaresizlik hissi başka bir şeydir mesela. Mesela bir hayvan çaresizlik hissetmez normal doğada -eğer insanlar tarafından psikolojisi bozulmamışsa. Bir hayvan çaresizlik hissetmez; bakar, bir çare yoktur, kabullenir bunu. Mesela bir aslan ava gider, sırtlanlar onun iki yavrusunu öldürür; gelir bakar, böyle bir şey olduğunu müşahede eder, sonra da bunu kabullenir. "Çok çaresizim" falan böyle bir şey yok. Çaresizlik: "çare olmalı ama ben bulamıyorum" veya "mutlaka çare olmalı, bir çare olmamasını kabul etmiyorum" demektir. Yani tabii ki çare yok; çare olmaması çaresizlik hissini gerektirmez. Anlatabiliyor muyum? Sadece yapılabilecek bir şey olmadığının bilgisidir çare yok demek. Ama çaresizlik hissi başka bir şeydir. Yani çaresizlik hissi bir çare olmamasından rahatsız olmak demektir. Yoksa "çare yok" ayrı bir şeydir.

Sen gidersin, bir şeyden hasta oldun, çare yok; tamam, çare yoksa yok. "Kendimi çok çok çaresiz hissediyorum." Bak nereye döndün? Duygu merkezine döndün. Anlatabildim. Ve duygu merkezi ne diyor? "Bu çaresizlik çok kötü, çaresizlik beni çok rahatsız ediyor." Sonra kilitlendin orada, bitti hissini duydun. Halbuki tekrar orada, eğer o kısır döngüye girdiysen, tekrar o döngüyü doğru şekilde işletmen gerekir. Çaresizlik hissi oldu, onu akla gönder, analiz et: Peki bu çaresizlik aşılabilir mi? Şu anda bir çare bulamıyor oluş durumum aşılabilir bir şey midir, değil midir? Bak analize gönderdim. Diyelim ki aşılamaz bir şeydir çünkü herhangi bir çare gözükmüyor; tamam, gözükmüyorsa kabul ettim ve tamam, herhangi bir sorun yok. Şimdi bir çare aklıma geldi, tamam, o zaman onun aklına gelen çareyi işletmeye çalışırsın.

Bakın, insanoğlu için en temel problematik noktaların başında duygu gelir. Fakat burada problem duygunun kendisi değildir; yani duygu kötü bir şey değildir, duygusal olmak kötü bir şey değildir. Duygu merkezini doğru anlamamak ve onu yönetememek problematik olan şeydir. Eğer onu doğru anlamaz ve doğru bir şekilde yönetmezsen, o zaman duygu merkezi senin için bir problem olur. Ve sen eğer o duygu merkezini diğer iki merkezle dengeli bir biçimde kullanmazsan, bu sefer duygu merkezi elinde bir saatli bombaya dönüşür. Halbuki duygu merkezi ne için verilmiş? Bir şeyi hissetmen için; hoş mudur değil midir, doğal mıdır değil midir. Fiziksel ağrı gibi düşünün. Fiziksel ağrı ne içindir? Vücutta bir şey ters gidiyor demektir, bu kadar basit değil mi?

"Ben bu ağrıdan rahatsız oluyorum, bak mevzuyu buraya götürme" -işte bu mânâsız bir şey. Ben bu ağrıdan rahatsız oluyorum dersen, ağrının sana ne anlattığını görmezden gelmiş olursun. Ağrı sana diyor ki "bu vücutta bir şey ters gidiyor", ağrı bunu anlatıyor. Yoksa ağrı sana "ağrı iyi mi, hoş mu" demiyor sana. Sen de yanlış bir şekilde şöyle bir algıya sahip oluyorsun: "ağrıdan rahatsız oluyorum" -mânâsız bir şey, "şu duyguyu hissetmekten rahatsız oluyorum" bunun gibi mânâsız bir şey. Halbuki o duygu sana bir şey anlatıyor: Gördüğün, muhatap olduğun, etkileştiğin bir şey fıtrî değil, doğal değil; faydalı değil, uyumlu değil, bunu anlatıyor. Duygu merkezi sana bunu anlatıyor. Sonra işine devam et; akılla, mantıkla, rasyoneliteyle bunu analiz et, ondan sonra da eylem merkezine bu bilgiyi gönder.

Ama hani bizde eski hastanelerde hâlâ var mı bilmiyorum, ben çok hastaneye gitmediğim için, işte muayeneye gidersiniz, diyelim ki şöyle bir rahatsızlığın var, bundan dolayı ağrı çekiyorsun; ne yapacağız, bunu bir tahlil etmemiz gerekir ama işte MR üç ay sonra, kan tahlili beş ay sonra. Orada hasta çakılır yani, o basamakta kişi çakılır değil mi? Ne olur sonra? Der ki "MR'a üç ay sonrasına randevu verdiler." Şimdi biz de öyleyiz aslında; randevu sırası yok önümüzde, içimizde. Ama biz akla diyoruz ki "bunu şimdi düşünme, orada çok sıra var" veya "bu şu an uygun değil, sen bu hissi yaşa" gibi bir tuzağa düşüyoruz. Halbuki o his akla götürülmelidir, o onu tahlil etmelidir, analiz etmelidir; o daha sonra bunu eylem merkezine havale etmelidir. Eylem merkezi de orada bir çözüm var mı yok mu, ne ölçüde çözüm bulunabilir veya ne ölçüde buna müdahale edebiliriz, bunu değerlendirir. O zaman sistemi doğru bir biçimde kullanmış olursun.

Ama şimdi her bir merkezin yanlış kullanımı ihtimali vardır. Duygu merkezinin yanlış kullanımı nedir? "Ben böyle bir şeyle karşılaşmaktan hoşlanmıyorum, bir şey yok" -seni kilitledi bu. "Böyle olmamalı." Neden olmamalı? "Çünkü bu rahatsız bir şey." Bak, kısır bir döngüye girdin, bir yere çıkamazsın ve düşünce merkezinde kilitlenirsin; işte bu çok mantıksız. Bir insan nasıl böyle mantıksız bir şey yapıyor, işte onu da tahlil et.

İstek Merkezi Olarak Duygu ve Rasyonel Akıl

O mantıksızlık nasıl işleniyor? Niçin mantıksız bir davranış sergileniyor? Onu da analiz et. Sonra da "çözüm var mı veya benim burada pozitif anlamda müdahale edeceğim bir şey var mı" de. Varsa et, yoksa bunu da kabul et. O zaman sistemde herhangi bir tıkanıklık yok.

Peki duygu merkezi burada aynı zamanda nasıl işliyor? Dedik ki duygu merkezi aynı zamanda istek merkezidir, sadece duygulanım değil yani; aynı zamanda bir şeyi istemek. Yani İslami ahlak teorisinin ifadesiyle insanın ihtiyaç duyduğu ve faydasına gördüğü şeyi istemesi de duygu merkezinin bir fonksiyonudur. Burada ne oluyor? İstediğin bir şey bazen olmuyor. Olmadığında duygu merkezi dediğimiz merkez boşluk duyuyor. Mesela bakıyorsun, kişi bir yıllık nişan döneminden sonra karşındaki taraf nişandan dönmüş; bakıyorsun "ben daha bundan sonra hiç kimseyle görüşmeyeceğim." Niye? "İstemiyorum." Neden? Çünkü istek merkezinde istediğin bir şey gerçekleşmedi. Ve aslında bilinçaltı şunu söylüyor: "Artık bir şey isteme, zaten istediğin şeyler de olmuyor" veya "tekrar bir şey istediğinde ve tekrar olmazsa aynı sorunu yaşayacaksın" diyerek -bakın bu aslında akıl merkezinin analizi değil tam olarak, duygu merkezi üzerinden yapılan kısır döngülü bir analiz; burada patron duygu, akıl merkezini yedek olarak kullanıyor.

Burada tamamen rasyonel bir akıl işlese ne der? "Evet bu süreç böyle bitti, hoş olmayan bir şey ama bunu analiz edebilirim; burada benim eksiğim, hatalarım nedir, bu hatanın eksiği nedir veya bu süreçte ne gibi noktalar ortaya çıktı" der, sonra da "bundan sonraki sürecimde nelere dikkat edeyim" der. Bak, bu rasyonel bir analizdir, buraya duygu merkezi karışmamış oldu. O zaman ne oldu? Kişi duygu merkezinin negatif etkisinden bağımsız bir şekilde düşündü. Biz çoğunlukla duygu merkezimiz negatif etkilendiğinde onun negatif atmosferinin havasında düşünüyoruz; olumsuz düşünürüz, karamsar düşünürüz, ümitsiz düşünürüz. Mesela "biliyorum, yine şu işi yapsam yine ters gidecek, yine istediğim olmayacak, yine beklediğim gerçekleşmeyecek, yine üzüleceğim veya yine rahatsız olacağım." Bu ne demek? Burada şunu sorduğunuzda bunların ne kadar sahte olduğunu anlayabilirsiniz: Emin misin? Değilsin. Peki bu düşünceler nereden çıkıyor, rasyonel akıldan mı çıkıyor? Hayır. Duygu merkezi burada rasyonel aklı bir malzeme gibi kullanıyor; yani onu esir ederek kullanıyor. O yüzden rasyonel aklın o anlamda duygudan bağımsız çalışabilme imkânı olduğunu bilip o imkânı kullanmamız gerekiyor. Rasyonel akıl diyoruz ya, mesela tip 5 duygulardan bağımsız bir şekilde düşünebiliyor diyoruz; neden? Çünkü aslında aklın aklını kullanan bir mekanizma doğal olduğunda duygudan bağımsız düşünebiliyor.

Peki bizde duygudan bağımsız düşünebilme yeteneği yok mu? Bizde de var aslında, hepimizde üç merkez işliyor. Ama her birimiz bu merkezlerden birine daha odaklanmışız ve oraya daha çok tutunuyoruz. Tutunduğumuz için de merkezleri dengeli bir biçimde kullanamıyoruz. Merkezleri dengeli bir biçimde kullanamadığımızda da her bir kullanamadığımız merkez veya yanlış kullandığımız merkez başımıza çorap örüyor. Halbuki bütün merkezler senin kullanımın için sana verilmiş. Ama sen duygu merkezine hapsoluyorsun, düşünce merkezine hapsoluyorsun veya eylem merkezine hapsoluyorsun: "Bir şey yapmam lazım." Yok, bir şey yapman gerekmeyebilir; sürekli hareket içinde olman gerekmez. Sana bunu sürekli ilham eden veya sana bunu dayatan, yanlış işleyen bir eylem merkezidir. Bu yanlış işleyen eylem merkezini kavradığında burada bir sorun olmadığını görebileceksin.

Mesela çokça rastlanan bir şeydir, özellikle sekizlerde ve birlerde daha fazla gözükür: Bir şeyi değiştirmek için harekete geçmek ister fakat harekete geçebileceği bir imkân yoktur. Ve eylem merkezi orada habire çalışır, çalışır fakat eylemde bulunacak bir imkân yoktur; o zaman içinde patlarsın. "Kendi kendimi yedim" demenin nedeni bunun gibi şeylerdir; yani hareket etme imkânı yokken eylem merkezi, hareket merkezi sana eylemde bulunuyor.

Veya şöyle bir şey söylüyoruz bazen: "Mutlaka yapılacak bir şey vardır." Emin misin mutlaka yapılacak bir şey olduğuna? Ama eylem merkezi böyle düşünüyor. "Mutlaka yapılacak bir şey vardır" dediğinde ne yapmış oluyorsun? Sürekli eylem merkezini tetikliyorsun, ona sürekli enerji veriyorsun, fakat eylem merkezinin o anda yapabileceği bir şey yok. Gelin ki deprem oldu, binanın altında kaldın, bir boşluk var, nefes alabiliyorsun, bir sıkıntı yok; "bir şey yapmam lazım." Ne yapman lazım, volta mı atman lazım mesela? Ne yapman lazım? Nefes alıp vereceksin; yoksa o dar alanda volta atmanın veya oradaki duvarları yumruklamanın bir mânâsı yok. Bir kontrol edersin, bir bakarsın: Hareket ettirilebilecek bir duvar var mı, bir çıkış var mı? Baktın hiçbir çıkış yok, ne dersin orada? "Şu anda eylemsel olarak yapılabilecek bir şey yok, ve bunu da kabul ediyorum."

Bakın burada da ne devreye giriyor? Bu üç merkez noktasında da kabullenme devreye giriyor. Mesela bir şey belirsiz, "illa belirli olması lazım, bunun sonucu ne olacak" bakıyoruz, şu an verimiz yeterli değil ve sonuca gidemiyoruz, yani "sonuç şu olacak" diyemiyoruz. Zihin merkezi diyor ki "ama dememiz lazım, bu belirsizliği gidermem lazım" ama gideremezsin. Ne olacak şu işe başvurduğunda? İşte üniversite sınavına gireceğim, ne olacak? Şu işe gireceğim, şu işi yapacağım, şu hedefi belirledim, ne olacak? Bir analiz yaparsın ama yüzde yüz belirleyemeyebilirsin. Orada ne dersin? "Şu anda kesin, net bir belirlemede bulunamıyorum." Ama zihin sana der ki "ama bulun, bulunmam lazım." Siz eğer buna mağlup olursanız, yani zihninizi yöneten olamazsanız, o zaman zihniniz size tahakküm etmeye başlar. "Ama bu belirlenmeli, bunun sonucunda ne olacak, bunu bilmek istiyorum" -bak, bilmek istiyorsun, oradan biraz duygu merkeziyle yardımlaştın. Bilmek istiyorsun ama bilemiyorsun şu anda, ve bilemezsin de şu anda. Bunu kabul ediyor musun? Hayır, etmiyorsun. O zaman düşünce ve duygu merkezinin tahakkümüne giriyorsun, o seni eziyor. Çünkü kabullenmedi.

O yüzden birçok ayette şey vardır: Bu azmedilmesi gereken önemli işlerden mealinde bazı ayetler vardır. Bunlar bize şunu anlatır: Merkezlerini doğru yönetebilmen önemli bir çabadır ve bu böyle çabasız bir şekilde oluşturulamaz. Bu azmedilmesi gereken bir şeydir; yani bunun üzerinde durulması, düşünülmesi, dikkat edilmesi ve üzerinde çalışılması gereken bir şeydir. Çalışmazsan asla bu merkezlerini yönetebilen bir insan olamazsın; bu merkezlerin doğru yönetimi bir çaba gerektirir.

Sabır: Merkezlerin Doğru Yerinde ve Dengeli Durması

Mesela Lokman Suresi'nin 17. ayeti, Hazreti Lokman'ın çocuğuna bir tavsiyesi şeklinde geliyor: Namazı dosdoğru kıl, iyiliği -bunu açacağım- iyiliği yapmaya çalış, kötülükten kendini alıkoy, başına gelenlere, başına isabet eden şeylere karşı sabırlı ol. Bunlar yapılması, hazmedilmesi gereken önemli işlerdir. Bu mealde bir kısım başka ayetler de vardır ve özellikle bu ayetler çok önemli; özellikle insanların hoşuna gitmeyen bir kısım durumlara işaret eder. Yani mesela diyelim ki size bir kötülük yapılması durumu, arzu ettiğiniz bir şeyin olmaması durumu -mesela bu ayette de ifade edilen şey- başınıza isabet eden şeylere karşı sabırlı olun.

Şimdi ama tabii ki ilk egonun cevabı şu: "Ama çok zor, sabırlı olmak lazım ama..." -ben de biliyorum ama boş hikâyelere giriyor insan bu gibi durumda değil mi? Bak, zaten ayet sana anlatıyor ki sabırlı olmak öyle laylay lolla edineceğim bir şey değil. Bu özel bir çaba gerektiren, farkındalık gerektiren, anlayış gerektiren bir şeydir. Ve bak, azmetmen gereken bir şeydir; yani ben bu konuda veya şu süreçte, hayatın genelinde sabırlı olmalıyım.

Peki sabır nedir? Aslında sabrı biraz psikolojik düzeye indirgeyerek söyleyeyim: Üç merkezin nerede, nasıl durması gerektiğini bilmektir aslında. Bu merkezler nerede ve nasıl duracaklar? Mesela diyelim ki bir şeyin olmasını arzu ediyorsun ama hayal ettiğin zamanda gerçekleşmedi. Burada sabırlı olmak ne demek? İstek merkezinin "evet istediğim, istediğim zamanda gerçekleşmedi, bunu kabulleniyorum" diyebilmektir. Bak orada bir dur; mesela "ama niye olmuyor, ben olmasını istiyordum, niye gecikti, zaten her şeyde böyle gecikir, zaten hayatımda istediğim ne oldu ki?" Bak ne yaptın? Duygu merkezi seni manipüle ediyor. Duygu merkezi durması gereken noktada durmuyor. Veya düşünce merkezi -atıyorum, çocuğun, eşin, dostun ameliyata girdi, uzun bir ameliyat, ne olacak, ne olacak- oturuyorsun böyle o hastane koridorunda tur atıyorsun. Bu nedir? Düşünce merkezinin durması gerektiği yerde durmaması demektir; eylem merkezinin durması gerektiği yerde durmaması demektir. Orada sen sabırlı bir insan olsan dersin ki "ameliyatın iyi geçmesini temenni ediyorum" -bu duygu merkezidir- "ama ameliyatın nasıl geçeceğini şu an net olarak bilmiyorum" -bu da düşünce merkezidir- "şu anda da benim yapabileceğim eylemsel anlamlı, fiilî anlamlı bir şey yok, ve dua ediyorum." Bakın ne yaptınız? Sabırlı oldunuz. Sabırlı olmak böyle durmak değil yani, veya kendini kasmak değil, hareketsizlik değil. Sabırlı olmak bu üç merkezin doğru yerinde ve dengeli duruşu demektir; psikolojik düzey açısından sabır budur. Ve o durumda kararlılık...

Mesela dediniz ki "ameliyat nasıl geçecek bilmiyorum", bunu tabii ki bilemem, akıl böyle dedi. Ama beş dakika geçti, akıl şey yapıyor: "Nasıl geçecek acaba, iyi geçecek mi?" Sen duramıyorsun, onun manipülasyonuna uğradın, gene film koptu. Anlatabilir miyim? Ne oldu aslında burada? Merkezler olmaları ve durmaları gereken noktada değiller. Duygu merkezi mesela "ben böyle bir şeyin olmasını istemiyorum, tahammül edemiyorum, rahatsızım" diyor. Deriz ki "bak biraz sabırlı ol." Aslında biraz sabırlı ol ne demek? Bak, bir analiz et: Ne oluyor, niye oluyor, bu engellenebilir mi? Bak, merkezlerini doğru kullan. Sabırlı olmak demek bu demek aslında: Merkezlerini doğru ve yerinde kullan. Merkezlerini doğru ve yerinde kullanmazsan sabırsız olursun.

Sana bir şey isabet eder: "İstemiyorum, ben böyle olsun istemiyordum." "E ben de istemiyordum, tamam, hadi bunu kabul ettik, bunun olmasını istemiyordum" -bu duygu merkezinin sesi, tamam. Peki durumu nereye havale edeceksin? Akıl merkezine havale et: Niye böyle oldu, yapabiliyorsan bu analizi yap. Farz ederim ki sana bu şeyin niye isabet ettiğini analiz edemedin; dersin ki "şu anda başıma bunun niye geldiğini veya bana böyle bir olayın niye isabet ettiğini bilemiyorum" -ama bilememeyi de kabul et. Sonra: Şu anda aklen, mantıken, bu sürecin daha iyi gitmesi konusunda yapabileceğim bir şey var mı? Varsa yap, yoksa da olmadığını kabul et. Bu nedir işte? Bu sabırdır.

Bakın, hiçbir yerde bir tıkanıklık, hiçbir yerde bir sıkışıklık değil mi, hiçbir yerde bir tahammülsüzlük yok; hayat gayet olması gerektiği gibi yürüyor, bir sıkıntı yok. Mesela diyelim ki biri sana "sen hayatta en doğru insansın" -mesela Hz. Peygamber hayatında hiç yalan söylemiyormuş ama birileri "yalancı" diyor. "Ya bana her şey söylensin de ama bu yalancı denmesin." Niye? "Rahatsız oluyorum." Tamam, burayı anladık. Peki niye diyor? Bunu akla göndermek gerekir. Anlatabildim mi? Niye bu sana deniyor, analiz edersin. Sonra bu durumda benim yapabileceğim, makul, süreci daha pozitife götürecek bir şey var mı? Varsa yap, yoksa bu durumu da kabul et. "Mutlaka bir şey olmalı, bana böyle dememeliler, mutlaka bunu değiştirmem lazım" -bak ne yaptın? Sistemi kilitliyorsun, hayatla kavga ediyorsun.

Peygamber: Orijinal İnsan ve Tek Gerçek Referans

İnsanın bir başka -yani düşmüş insanın bir başka- tanımı da hayatla kavga eden varlık demekti aslında. Hocam, bir yandan bahsettiniz; sağlıklı, sağlıksız ayrımı mı bu? Tabii, bir yönüyle buna işaret eden bir şey. Yani hayatla, merkezlerimizi yanlış kullandığımızda kavga etmiş oluyoruz, sürekli hayatla kavga ediyoruz. Çünkü aslında hayat seninle kavga etmiyor; sen yanlış bir özneyle hayata mukabelede bulunuyorsun. Yanlış bir özne hayatı yaşıyor, yanlış bir bilinç üzerinden sen hayatı okumaya çalışıyorsun. Tabii zaten hani aslında şunu anlamak lazım: Bizler yanlış olan insanlarla birlikte yaşıyoruz aslında -tümüyle yanlış değil de yani, bir sürü merkezini yanlış kullanabilen, zaman zaman yanlış kullanan diye yumuşatalım- zaman zaman yanlış kullanan insanlarla beraberiz. Dolayısıyla benim bir referansım olmalı; yoksa "benim kızdığım şeye herkes kızıyor" veya "herkes böyle bir durumdan rahatsız olur" gibi yaklaşımlarla biz neye yönelik şekilde azmedeceğimizi bulamayız. Onun için Allah "insanların çoğuna uyarsanız sizi saptırırlar" diyor. Senin bir temel referansın olmalı.

"İşte peygamberi al" desen, önümüze engel koymuş o peygamberdir. Zaten iyice aradaki bağı koparmışız onunla; "o peygamber, hakikaten o peygamber, sen kendini ne zannediyorsun, sen nesin o zaman?" değil mi? Halbuki sen desen ki "o peygamber dediğimiz kişi, Resulullah dediğimiz kişi, aslında insan olmanın en doğal hâli; sen onun gibi olabileceğin ama şu anda biraz gerisinde durduğun bir insansın." O yüzden örnek, müşrikler de Kur'an'da diyor ki "peygamber keşke meleklerden olsaydı" diyor, çünkü o örneği anlamaz hâlde. Aynen.

Yani bakın, birçok şey noktasında aslında çözüm yolumuz tıkanmış. Çözüm yolumuz ne bizim? Orijinal insanı görmek. Ne demek orijinal insan? Yani orijinde, kaynağında, kökeninde, merkezinde olan insan demek. Yoksa orijinal, hani böyle "uçuk kaçık, çok orijinal bir insan" diyoruz ya, o orijinal değil. Orijin demek kökeninde, merkezinde, kaynağında olan insan demek. Yani peygamber dediğimiz insan kaynağında, merkezinde duruyor; sen merkezden biraz sapmışsın. Bu noktada sen o zaman neyi referans almalısın? İşte bir peygamberi referans almalısın. Neyini? İnsanlığını referans almalısın. Peki onun temsil ettiği şey ne? Senin bütün merkezlerinin dengeli hâli, artı ruhsal boyutun farkındalığı.

Onun için bakın, peygamberin çok noktada ifade ettiği bir şey vardır. Biz mesela bazen çok hemen böyle ruhsal düzeylere tırmanmaya çalışıyoruz, deyim yerindeyse. Halbuki peygamber diyor ki "kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma", "kalbini rahatsız eden bir şeyi yapma", "başkalarının görmesinden rahatsız olacağın bir şeyi yapma." Eğer bazı ölçüleri tam bilemiyorsan, bak hani senin psikolojik düzeyine indirerek referans veriyor bunları söylüyor; veya işte "kibirlenme." Veya bakın mesela düşünün, peygamber hayatında kimseye sitem etmemiş. Ne kadar güzel bir şey değil mi, kimseye sitem etmemiş. Uhud'daki ısrarlı tavsiyesine uymayan okçulara bile sitem etmemiş. Hatta ayet diyor ki: Eğer sen onlara kaba ve sert davransaydın, etrafından dağılırlardı. Bak, sitem etmemiş, analiz etmiş sadece. Ben her zaman hatırlatıyorum: Bakın, o elli okçu meselesinde Kur'an sadece analiz yapıyor; diyor ki "siz bir an dünya hayatını, yani orada elde edeceğiniz bir kısım ganimetleri arzu ediyordunuz, bu arzu size peygamberin tavsiyesini ve emrini ne yaptı, unutturdu." Bakın, analiz yaptı, başka hiçbir şey yok, sıkıntı yok, hiçbir şey yok. "Yani ne biçim insansınız, bir peygamberin bile sözünü dinlemiyorsunuz" -hiçbir şey yok.

Neden? Bakın bu aynı zamanda aslında nedir? İnsan merkezlerini doğru yönetmediğinde hata yapabilir. Hataya karşı yapılacak temel şey analizdir; kendi hatanızla da, çevrenizdeki insanların hatasıyla da. Yoksa bakın, duygu merkezi bu gibi durumlarda bize hep bir engel ve tökezletici unsur olarak işliyor. Mesela birisinin bir tutumu -siz diyorsunuz ki "ben bu tutumdan rahatsız oluyorum." Ben diyorum ki "tamam bunu anladık, bu tutumu analiz edelim, niye böyle davrandı?" "Ya bırak" diyor, "onun niye böyle davrandığını, niye davrandığı belli" diyor. Veya "niye davrandığı umurumda değil, ben böyle bir tutumdan rahatsız oluyorum." Şimdi böyle bir şey var mı hayatta, olabilir mi? Oluyor işte günümüzde; herkes duygu merkezinin tuzağına düşerek hayatını devam ettirmeye çalışıyor. Halbuki gerçek anlamda merkezlerinizi doğru yönetmenizin ölçütü, muhatap olduğunuz, karşılaştığınız, etkileştiğiniz olumsuz şeylere karşı dengeli olabilmenizdir; yani merkezlerinizin negatif bölümlerinin tetiklenmemesidir. Eğer merkezlerinizin negatif bölümü tetiklenmiyorsa, siz kötülüğe, negatifliğe rağmensiniz demektir. Bunu sağlayabilirseniz, siz merkezlerinizi doğru yönetebilme konusunda doğru bir yerdesiniz; yapamıyorsanız yanlış bir yerdesiniz.

Hiçbir insanın şunu deme hakkı yoktur: "Ben böyle bir şeyi kabul edemem, ben böyle şeylerden rahatsız oluyorum, bununla karşılaşmak istemiyorum." Böyle bir hakkımız yok. Yani hakkımız yok derken, sen bunu kendine hak olarak görüyorsan zaten hayatla ters bir etkileşime giriyorsun demektir; yani hayatla kavga ediyorsun demektir. Bu, kış geldiğinde "ben soğuk havaları sevmiyorum" demek gibi bir şey, ve inat ediyorum, palto giymeyeceğim, üşüyorum ama palto giymeyeceğim, "ben bu havalardan rahatsız oluyorum" demek gibi. Hayatla uyumlanabilecek nitelikte yaratılmış bir varlığın temel mahiyeti budur. Bu ise düşünce, duygu ve eylem merkezlerinizi doğru bir şekilde kullanmanızla ilgilidir. Bunlar ise doğru bir şekilde ne zaman kullanılabilirler? Bunları fark eden bir bilinciniz olduğunda böyle kullanılabilirler.

Vücut Analojisi: Uyumlu ve Dengeli İşleyen Sistem

Mesela düşünün bir süvari veya bir at arabasını yöneten biri: Atlar var ama o atları uygun dizginlerle yöneten bir sürücü var. Sürücü olmazsa ne olur? Atlar oradan oraya gidebilirler. Onun için hayatta duygu merkezini doğru bir şekilde yönetmek çok çok önemlidir. Diğer merkezleri de yönetmek önemlidir ama duygu merkezinin yönetilmesi öncelikle önemlidir. Ve bakın, duygu merkezi akıl tarafından ikna edilmek durumunda değildir; çünkü duygu merkezinin ikna edilmesi gereken bir durum yok. Bu şuna benzer -ilk başta verdiğim örneği vereceğim- şimdi bir insan dişçiye gitti ve dedi ki "dişim ağrıyor", doktor da muayene etti, hakikaten bir vurdu, biraz hava verdi, evet dişi ağrıyor. Şimdi "seni dişin ağrımaması konusunda ikna edeceğim" der mi dişçi? Yok, öyle bir şey yok. Veya hasta şunu der mi? "Dişimin ağrımadığı konusunda beni ikna et." Hayır, böyle bir şey yoktur. Ne içindir o ağrı? Orada bir durum var, orada bir durum var; o ağrı o durumu anlatıyor. Duygu bize bir durum ifade eder, duygu ikna edilmesi gereken bir şey değildir. Anlatabildim mi? Duygu size bir veri verir, siz o veriyi akla götürmek durumundasınız; akıl onu analiz eder, durumu analiz eder, sonra eylem merkezi ona dair bir fiil, bir eylem, bir çözümleme mümkünse onu yapar. Bu kadar. Bakın sistem gayet normal ve doğal bir şekilde işler.

Ama "ben şu olaydan rahatsızım", evet tamam rahatsız, peki bunu sana ne anlatıyor? "Rahatsızım işte" diyor. Ee ne yapacağız? "Olmasın" diyor. Bakın saçmalamanın ileri düzeyde adımları başlıyor. "Olmasın." Tamam olmaz. Peki, ne olacak? Oluyor. O zaman "küstüm" diyor. "Ben bu hayattan rahatsızım, sevmiyorum böyle bir hayatı, ben niye geldim ki zaten" diyor. Bakın merkez bu sefer ters bir şekilde, yanlış bir şekilde işleyerek kişiyi kilitliyor aslında. "İstemediğim bir şey oldu, bunu da değiştiremiyorum", o zaman küstüm çiçeği gibi hayata küsüyorsun. Veya agresif olabilirsin, hayatla kavga edersin, "nefret ediyorum bu insanlardan" demeye de başlayabilirsin. Yani arada bir fark yok; küsen insanla öfkeli insan arasında zerre kadar bir fark yoktur. "Ben çok hassasım, küsüyorum" -eee? Öbürü de hiç hassas değil, öfkeleniyor, orayı burayı kırıyor. Arada bir fark yok. Hepsi yanlış merkezlerin yanlış şekilde çalışması anlamına gelir.

Her merkezin dilini anlamak ve her merkeze uygun iş vermek gerekir. Siz duygu merkezine analiz işini verirseniz berbat eder; duygu merkezi analiz için verilmemiştir. Birbirini kötü şekilde etkilememeleri konusunda dikkatli olmalısınız; mesela negatif duygu durumunda aklınızın objektif işlemeyeceğini bilmelisiniz. Şimdi "ben bu olayın beni rahatsız ettiğini biliyorum", tamam mesela diyelim ki annen, baban, eşin, dostun, arkadaşın sana yanlış bir şey yaptı; bu seni çok olumsuz tepkiletti, üzdü, kırıldın, kendini de hak etmediğin bir muameleye maruz kaldığını hissettin. Tamam, "bunu analiz edelim" dedin; bu kimin yapacağı bir şeydir? Aklımızın yapacağı bir şeydir. Fakat burada şuna dikkat edeceksiniz: Akıl bu analizi yaparken tepenizde duygu merkezi olmamalı; tepenizde duygu merkezi varsa aklınızı gölgeler. İki adımda bir analiz yaparsınız ama "bu çok rahatsız edici bir durum, ya bak biz şu anda analiz yapıyoruz" -bak ne oldu- duygu merkezi araya parazit olarak giriyor.

O yüzden doğal insan, kendi içinde uyumlu insan; hem ruhsal ve psikolojik boyutunu uyumlu şekilde yaşayan hem de psikolojik boyutundaki o üç merkezi uyumlu bir biçimde sevk ve idare edebilen insandır. Buna biz uyumlu insan diyoruz. Neyle uyumlu insan? Kendi iç varoluşunun bütün imkân ve kabiliyetleriyle uyumlu insan; her şeyi yerinde kullanan insan.

Bakın insan vücuduna bakın. Mesela kan nereye gönderiliyor temizlenmesi için? Böbreklere gönderiliyor, bir yönüyle. Veya işte oksijenlenmesi gereken kan akciğere gidiyor, sonra kendisine uygun işlemi görüyor. Kanda oluşan bir kısım zararlı maddeler böbreklerde temizlensin diye böbreklerden geçiyor. Bakın her biri vazifesini yapıyor değil mi, her biri en doğal şekilde işini yapıyor: "Rahat ol, aç, hazmet, içeride kaldı, dinlen hele, sakin ol; ben de sıkıntı duymuyorum, ben de görevimi yapıyorum."

Hocam, pratikte gösterir misiniz bu anlattığınızı? Şimdi nasıl ki insan vücudunda bakın her şey görevini yapıyor değil mi? Beyin mesela şunu demiyor: "Kanı temizlemem lazım", bunu demiyor. Böbrekler "benim düşünmem lazım" demiyor. Her biri kendi işini yapıyor. Mide belli bir ilk sindirim işlemini yaptıktan sonra "olur mu, bütününü ben size vereceğim, ben halledeceğim bu işi" demiyor; onu on iki parmak bağırsağına gönderiyor. Emilen şeyler karaciğere gidiyor, karaciğerde bir işleme tabi tutuluyor; direkt "bu güzel gıdalar" diye hemen kan dolaşımına sokulmuyor, karaciğer onları çözümlüyor, vücudun ihtiyaç duyduğu enzimlere dönüştürüyor, vesaire vesaire. Bakın insan bedeni ne kadar uyumlu ve dengeli değil mi? Zaten bu uyum ve denge olunca bedenimiz sağlıklı oluyor. Peki psikolojimiz? Psikolojimiz işte o uyumu yakalayamadığında psikolojik olarak rahatsızlık yaşıyoruz. Mesela birçok negatif, yanlış, gereksiz, çöp duygu ve düşünceler var; bunları atabiliyor musunuz psikolojinizden? Atabildiğiniz oranda rahatsınız, atamadığınız ölçüde problem yaşarsınız.

Duygunun Mesajını Almak: Diş Ağrısı Örneği Üzerinden

Hocam, acaba duygu merkezimiz sahiplendiği için mi atamıyoruz, atamayışımızın sebebi ne? İşte orada duygu merkezinin bize verdiği şeyi doğru şekilde ele almıyoruz. Duygu merkezi bize ne diyor? "Bu hoş olmayan bir şey" diyor, bu kadar. Ama biz ne yapıyoruz? "Bu hoş olmayan bir şey, ben bundan hoşlanmıyorum, böyle bir şeyle karşılaşmak istemiyorum, bu beni çok rahatsız ediyor" -ne yapıyoruz onu? Büyütüyoruz, köpürtüyoruz, abartıyoruz, sürekli onun içinde debeleniyoruz. Anlatabildim mi? Hani o bahsettiğim diş ağrısı gibi: Şimdi dişim ağrıyor, tamam, "bunu biraz daha zorlayayım, biraz daha hava vereyim, daha da ağrısın" -böyle bir şey yapsa dişçiye ne yaparsınız? Dersin ki "kardeşim bak, ağrıdığını anladın değil mi?" "Anladım ama bakıyorum biraz daha ağrısın, sürekli soğuk hava veriyor" -ya da tedaviyi yanlış yapıyoruz, hastalığın koparttığına dişçi muamelesi yapıyoruz. Aynen. Yani burada duygu noktasında neyi yanlış yapıyoruz?

Duygunun mesajını almak yerine -anlatabildim mi- duygunun kendisini kucaklıyoruz. Halbuki duygu orada sana bir şey veriyor; yani sen dişin ağrıdığı zaman neyi anlamış olursun? Burada bir hoş olmayan, rahatsız edici, ihtiyaç bildiren bir şey var, veya bir çürük var değil mi? Yoksa "o ağrıyı böyle derinlemesine hissedeyim" falan filan der misin? Demez insan değil mi, dememesi gerekir. İşte duygu merkezi bazen bize bir tuzak kurmuyor da, biz onu yanlış algılayıp ona öyle yaklaşıyoruz; yani o duyguyu elimize alıyoruz, kucaklıyoruz, sahipleniyoruz: "Ben çok acı çekiyorum."

Doğu toplumlarının böyle bir yarası var hocam, edebiyat bunun üzerine kuruluyor. Onları düşünmemek gerekir; burada insanın dikkat etmesi gereken şey sadece şudur: Ne yapmak gerekir. Mesela diyelim ki "Doğu toplumları" falan -bu ne oldu? Gereksiz bir analiz yapmış olur. Mesela diyelim ki acıdan konuşuyoruz, bu işin edebiyatını açarsın, işte tarihini açarsın, analiz yaparsın; bir işe yarar mı? Asla yaramaz. "Türk toplumu niye bu kadar acıya şey?" Ne yapacaksın ya? Sen Türk toplumu değilsin, sen insan toplumunun bir üyesisin. Bunun da en doğal üyesi kim? Peygamberler, veliler, ermişler dediğin insanlar. O zaman tarihi de kenara koy, Türk toplumu da kenara koy, bütün toplumları kenara koy, içinde yaşadığın çağı da kenara koy. Ama "işte yaşadığımız çağ şöyle" -mesela modern edebiyatın da böyle bir tuzağı var: Yaşadığımız çağı sorgulayalım. Sorgula da, sen hangi bilinçle bu sorgulamayı yapıyorsun? Bir de sorguladığın şey sana bir ufuk veriyor mu, sorgulama tarzın sana bir ufuk açan nitelikte mi değil mi? Yoksa istediğin kadar sorgula: "Türk toplumu niye bu kadar acı çekiyor, Türk toplumu niye bu kadar acıya odaklı" -hiçbirini anlamıyor.

Bakın vücudunuza diyelim zararlı bir gıda aldınız; şimdi vücut şöyle biliyor mu? Karaciğer diyor mu ki "ya zaten bu hep kötü besleniyor, zaten hep böyle, bu Türk toplumu da kötü beslenen bir toplum" -böyle diyen bir karaciğer olsa zaten iki günde gidersiniz. Anlatabildim mi? O yüzden zihninizde zihinsel gevezelik yapmayacaksınız. Yani ben, benim için çözümleyici, analitik olan bir şeye bakarım. Hepimizin zihninde zihinsel gevezelik var ama tabii o zihinsel gevezeliğin de tuzağına düşmeyeceksiniz. Bakıyorsunuz, "ya işte insanlar çok samimi değil, dürüst değiller, işte insanlık kalmamış" falan -zihinsel gevezelik. Sadece söylediğinin hepsi doğru olsun, hiçbir mânâsı yok; tek anlamı var bunların: zihinsel gevezelik.

Geçmiş Duygulara Tutunmak ve Vazgeçmenin (Terk Etmenin) Anlamı

Mesela aşırı duygusal yoğunluğu olan, mesela dört mizacından biri, bunu nasıl sağlıklı bir şekilde kullanacak? Ben iki gün önce birisiyle sohbet ettim; 18 yaşında âşık olmuş, bir sene evli kalmış, sonra da boşanmış. Üzerinden 22 sene geçmiş, diyor ki "benim için o an daha biraz önce gibi, beş dakika önce gibi yaşanmış" ve o duygu yoğunluğunu öyle bir yaşıyor, hâlâ o duyguyu hissederek yaşıyor. "Çünkü onu yanımda taşımak istedim" diyor.

Ben kendi hayatımda da biliyorum, benim böyle nasıl diyeyim, duygusal bir damarım vardı; zaten böyle eskiden yazdığım bir kısım yazılarımda gösterdiği gibi. Bazen böyle bazı şarkılar vardı, hoşuma giderdi, o beni o duygu moduna sokardı. Ne yapardım? Böyle bazı şeyler, boş çerçeve gibi; bazı böyle hoşuma giden, biraz hüzün, acı, keder içeren şarkılar vardı, dinlerdim ve o duygulara tekrar girerdim. Şimdi o duygulara girsem yine üç beş kitap yazarım ama artık bir şey yok. Neden? Yani çünkü bunlar bir şey değil ki. Yazarım, insanlarda o etkiyi bırakırım; "çok duygusalsınız, duygularınızı çok güzel ifade etmişsiniz, biz de aynı duyguları yaşıyoruz" falan derler; ama son yazdığım kitapta "bu duygular benim için geliyor" falan dedim. Sonra dedim ki kendime: "Ya sen bak, duygu merkezinin manipülasyonuna maruz kalıyorsun. Duygu merkezin seni manipüle ediyor." O duygu durumunu yaşayınca biraz kendini daha böyle bir şeyi hisseden, yaşayan biri olarak algılatıyor sana; sana sahte bir varlık hissettiriyor.

Mutlak olumsuz bir şey mi söylüyorsunuz? Mutlak olumsuz değil de, yani bunların yerini ve fonksiyonunu anlarsa insan, bir bakalım duygu merkezine şöyle bir girip çıkıverelim; ama bunlar hakiki anlamda bir varoluş değildir. Bu da duygu merkezinin hâlleridir diye anlayabilirim; yani şu anda da girebilirim ama kişi bunlardan böyle bir varoluş üreteceğini veya bunların kendisine bir varoluşsal farkındalık kazandıracağını, bunlarla var olabileceğini asla düşünmemelidir. Problematik olan nokta budur.

22 sene önce yaşadığı bir aşkı bir insanın sanki yeni yaşıyormuş gibi hissetmesi, bu duygulara sahip olması mutlak olumsuz değil, hatta bir yönüyle olumlu. Şöyle, onu şöyle açalım: Şimdi aşk kavramı çok geniş yelpazesi olan bir şey; duygu merkezi itibariyle, yani psikolojik duygu merkezi düzeyinde yaşanmışsa, ben o bütün duygu durumlarını yaşandığı anda yaşanması ve devam edilmemesi gereken şeyler olarak görürüm. Ama mecazi aşk hâlinin bazı hâlleri kişiye bir üst varoluşun farkındalığına kapı açabilir; bu ayrı bir şeydir. Ama bunların ayrımını yapmak da ayrı bir bilinç hâlidir.

Ayrı gibi hissetmezsiniz zaten değil mi hocam? Tabii, tabii; ayrı değilsindir ve o zaman bir acı hissetmiyorsunuz. Aynen, yani buradaki ayrımı yapmak lazım; ama kişi ne yapıyor, özellikle duygu merkezi? Şimdi duygu merkezi aslında insana -bakın bu çok önemli bir noktadır- mesela ağrı duyduğunuzda vücudunuzu daha iyi hissedersiniz. Mesela şimdi dişleriniz eğer ağrımıyorsa dişinizi hissediyor musunuz? Şimdi dediğim için hissedersiniz değil mi, "dişlerim var" -ama ağrı yoksa hissetmezsiniz. Dolayısıyla aslında ağrı, bir şeyin varlığını da hissettiren bir şey gibi değil mi? Şimdi duygu merkezinde özellikle olumsuz duygular insana sanki böyle bir varlığını hissettiriyor gibi gelir; ama bu sahte bir varlık hâlidir.

Mesela geçen birisiyle konuştuğumuzda diyor ki "işte benim sezgilerim var, ben sanatçıyım" -böyle abartmadan söylüyorum, bir A4 sayfasının içinde üç dört tane "ben sanatçıyım" var yani. Ona demek isterdim ki "sen sanatçıyım diyorsun da bana ürünlerini getir; acaba bunlar bir ermişin bilincinin yanında hani nereye konabilir, veya senin bu ürettiğin o sözde ürünler bir ermişin bilgeliğinin, irfanının neresine konabilir? Yani birkaç satır bile var mı?" Yok. Hepsi psikolojik düzeydeki dalgalanmalar. Ama kişi ne yapıyor bunlardan? Bakın, besleniyor; veya bunlarla var olduğunu zannediyor, bunları varlık olarak algılıyor.

O yüzden bakın, elinizdekinin asıl olduğunu kabul etmez ve vazgeçmezseniz asıl olana ulaşamazsınız. Bu bir ilkedir. Hani bizde denir ya işte terk etmek -hani tasavvuf gelenekte, veya vazgeçmesini bilmek değil mi? Çocuk annesinin memesinden vazgeçer ki daha besleyici ve geniş ölçekte bir gıdaya kavuşabilsin. O zaman vazgeçen kazanır hocam. Geçici olandan vazgeçebiliyorsanız ve vazgeçebilirseniz ebedî olana yaklaşırsınız; kişi geçici olandan vazgeçmediği müddetçe kalıcı olana yol alamaz. Onun için bütün o kadim bilgeliklerde vazgeçmek, terk etmek -bakın buradaki terk etmek, bir şeyi külliyen veya nesnel olarak, maddi olarak terk etmek meselesi değil; yani "bu benim varoluşumun temeli değil, zemini değil, ben bunlar değilim" demek.

Ben demedim mi, hakiki ruhani duyguya salt psikolojik düzeydeki duygularla varılmaz. Eğer öyle olsaydı, psikolojik düzeyde en duygusal insanlar en önce erenlerden olurdu. Ben öyle bir eren görmedim. Mümkün de değil. Yani böyle işte çok üzülen, çabuk hislenen, duygulanan, işte kendince kendini nazik, kibar gören -yok, bunlarla bir yere varamazsın. "Ben çok hisli biriyim" -ben diyorum ki olma. Olma. Hisli biri olursan ömür boyu hisli biri olarak kalırsın; ama hisleri olan bir varlıksın. Kendini hisli bir varlık olarak, yani hislerinle var olan biri olarak görme; böyle bir şey seni orada tutar. Tutmakla kalmaz, tutuklu kılar; hatta kişi bazen rahatsız olur o durumlardan, hani yüzünün içine girer, sonra çıkmak ister, çıkamaz. Neden? Çünkü orada tutuklu kalmıştır.

"Ben sende tutuklu kaldım." Evet, tutuklu kalırsın yani. Yani vazgeçmek -bunun da referansı şu aslında, bunun ötesi var. Hani Peygamber'in miracıyla ilgili bir sözle tamamlayayım; bunu tabii ki çok geniş bir çerçevede anlamlandırmak gerekir ama ben bu düzeye yönelik daha sınırlı bir anlamını hatırlatmak istiyorum: "Gözü şaşmadı ve de kaymadı" diyor Kur'an'da. Yani o manevî yolculuğunda Allah'ın yarattığı bütün âlemleri müşahede etmiştir; gözü şaşmamış ve kaymamıştır. Yani ne "bir şey, vay be, şuraya bak ya" falan dememiştir, ne de bir yere kaymıştır. Kaymak da oraya takılıp kalmak demektir.

Bizim mesela tasavvuf geleneğinde, böyle dünyanın en güzel yerini de görseniz -mesela 60-70 yaşında bir insana öyle bir yeri gösterin, tanımı şudur: "Vay be, yalancı cennet." Direkt lafı budur yani; asla cennet değildir, asla cennet gibi değildir, işte dünyanın cennet köşesi değildir. Ne demek bu biliyor musunuz? Bu çok anlamlı bir şey; belki bunu yaşayan insanlar bu anlamını o kadar artık unutmuşlar ama bu bizim kültürümüzde var olabilir. Yani "yalancı cennet" denir; ne demek bu? Yani bu asıl ve hakiki değildir. Bediüzzaman'ın bir ifadesi vardır, der ki: "Ey Rabbim, bize verdiğin nimetlerin asıllarını ve menbalarını, yani kaynaklarını göster." Bakın ne kadar önemli bir şey: Bize verdiğin nimetlerin asıllarını ve menbalarını, kaynaklarını göster. Bu olursa kişi asla ve kaynağa döner. Psikolojik düzeydeki hiçbir şey asıl ve kaynak değildir. Hatta çok ilginçtir: "Eğer maneviyatta ilerlemek istiyorsan, hislere karşı uyanık ol ve onlara takılma" der bir ârif.

Yani aşk acısı çekmeden insan, çekerek de insan manevi olarak tekâmül hâlinde olamaz mı, bu birbiriyle zıtlaşan bir şey mi? Bakın şöyle diyeyim: İnsan mecazi bir aşk hâlinde olabilir ve o süreç tıpkı o Leyla-Mecnun hikâyesindeki gibi bir acı safhası içerebilir; fakat kişi acıya tutunmamalıdır. Yani "seviyorsan, âşıksan aşk acısı çekmelisin, aşk acısı çekmeyen âşık değildir" gibi bir yanlış algı sahtedir. Acı, o sürecin bir noktasında deneyimlenen bir şeydir; ondan sonra herhangi bir acı söz konusu değildir. Şu acı safhasına takılmamışsa iyi; takılmışsa olabildiğince bir an evvel oradan çıkmak zorunda, çünkü aşk acı demek değildir. Aşk en son noktada sükûn bulmaktır.

Vazgeçmek dediğimiz zaman, mesela dünyadan vazgeçmek ya da diyelim ki geçmiş deneyimlerimiz var, ben onları silip atamam sonuçta; yaşadığın deneyimlerin hepsinden vazgeçmek demek değil, ya da dünyadan da vazgeçmek demek değil değil mi? Bakın bunlar hafızada kalan bir veridir, bu kadar. O verilerin hafızada kalmaması gerekmiyor. Mesela diyelim ki çocukken size bir şey alınmamış diye üzülmüşsünüz; şimdi o hafızanızda var mı, o olay var. Peki aynı şekilde üzülüyor musunuz? Diyelim ki üzülmüyorsunuz, neden? Çünkü bilinciniz değişti. Bakın olay duruyor ama olayı hatırladığınızda ağlamıyorsunuz yine; neden? Çünkü o olayı algılayan başka bir bilinç var şu anda sizde. Eğer siz 20 sene önceki, atıyorum, sevgilinizle ilgili hikâyeden dolayı hâlen aynı duygu durumunu yaşıyorsanız, orada bir şey değişmemiş demektir; anladın mı?

Şimdi mesela geçmişte bir aşk duygusu yaşadım ama o benim tekâmülümde bana bir fayda sağlayacak bir şekilde, acı çekmeden öne doğru gitmemi sağlıyorsa orada bir sıkıntı yok; ama acıya gömülüyorsa orada bir sıkıntı olur.

Öfke: Psikolojik Düzey ile Ermişlik Düzeyi Arasındaki Fark

Hocam mesela öfke duygusu için bir örnek vererek sorayım size: Mesela öfke duygusunu hissediyorsunuz değil mi, daha sonra bunu analiz etmeye çalışıyorsunuz; ama bir yerden sonra öfke duyulması derken, mesela birine hakaret vs., ya da efendim bizim de öfke duyduğumuz noktalar olmuş değil mi -bunu eğer biz devamlı üzerinde bir şekilde çalışırsak, kendimizi uyuşturmuş olmuyor muyuz? Sanki böyle hiç öfkelenmemiş gibi, ya da tamamen -bunu mesela Peygamber yaparken bilinçle mi yapmış? Öfkeyi hissetmiş belki ama orada o öfke ona...

Şimdi her şeyin bir psikolojik düzeydeki hâli var, bir de ruhsal düzeydeki bilinçle yapılanı var. Şimdi psikolojik düzeydeki mesela öfke sizi dağıtır, sizi merkezinizden koparır, sizin bilincinizi köreltir veya gölgeler veya örter. Ama bir ermişin, bir peygamberin öfkesi böyle değildir; o merkezindedir hâlâ. Dolayısıyla biz onların -işte peygamber de öfkelenmiş dediğimizde- onlar bizimle aynı bilinçte, tırnak içinde, öfke göstermiş değildir. Kaldı ki Ebu Cehil'in bile kanını vurdurtmamıştır yani. Hayır, burada şeye dikkat edin: İşte bunu anlayamazsınız yani, şu anlamda anlayamazsınız; psikolojik öfkenin ötesine geçmediğiniz müddetçe bir ermişin, bir evliyanın, bir peygamberin öfkesinin ne olduğunu anlayamazsınız. O apayrı bir şeydir, bizimki apayrı bir şeydir.

Psikolojik düzeydeki öfke -bakın kısa bir ayrımını yapıyorum ve son bir örnek vereceğim- şimdi psikolojik düzeyde kişi öfkelendiğinde rasyonalitesi gölgelenir, objektif düşünemez. Anlatabildim mi? Ve bir nevi deyim yerindeyse merkezinden kopar; düşünce, duygu ve davranış unsurları dengesizleşir. Anlatabildim mi? Ama bir ermişinki öyle değildir. İşte mesela diyelim ki Hazreti Ali savaşırken düşmanı ona hakaret ettiğinde durabilmiş. Şimdi hangi öfkeli insan böyle bir durumda durabiliyor, durabilir? Bırakın böyle bir durumda -bir savaş ortamında- yani ufacık bir mevzu tartışıyoruz veya işte hafiften bir öfkelenmişiz, duramıyoruz yani. Anlatabildim mi? Duramıyoruz; dilimiz dursa kafamız durmuyor. Dolayısıyla psikolojik düzeydeki öfke ile ermişlerin yaşadığı birbirinden farklıdır.

Peki psikolojik düzeyde neye dikkat edeceğiz? Şuna bakacağız: Psikolojik düzeyde duyduğun öfkenin mesajı ne? Biz bunu sormamız lazım kendimize. Psikolojik düzeyde duyduğun öfkenin anlamı şudur -eğer dengesiz biri değilsen- ya biri sana haksızlık yapmıştır, ya birisi senin doğal sürecini engellemiştir, ya da diyelim ki doğal bir hakkın var, bu hakkını vermemiştir vesaire. Yani öfkenin aslında mesajı budur. Biz öfkenin mesajını alıp "tamam, seni anladım" -hani bak diş ağrım, senin ağrının ne anlattığını anladım ama ben şimdi ağrıya gömülmüyorum, ne yapıyorum? Film çekiyorum, röntgenini çekiyorum dişimin, analizini yapıyorum. Şimdi o öfke duygusunu hissettim, bu sana anlatıyor: Hak ettiğin...

Doğal olarak hak ettiğin bir şey sana verilmiyor. Tamam, bak bunu anladın. Peki niye verilmiyor? Analiz et; mesela edersin. Peki bu durumda yapabileceğin meşru, makul ve pozitif bir şey var mı? Varsa yaparsın, yoksa bu durumu kabul edersin. Bakın öfke nerede kaldı? Öfke ilk adımda kaldı. Devam ettirildi mi? Ettirilmedi. Aklı bozdu mu? "Sen beni öfkelendirdin" -hepimiz insan öfkelenince ağzına geleni söylüyor yani. "Sen zaten hayatta hiçbir zaman beni mutlu etmedin, hiçbir zaman senden hayır görmedim." Burada akıl işliyor değil mi? Nasıl bir akıl işliyor burada? Öfke tarafından manipüle edilen bir akıl işliyor; burada akıl işlemiyor. Hatta öyle bir akıl işler ki, o anda 20 yıllık şey gelir, size ders gibi. Nasıl böyle hatırladığımda hepsini -karşıdaki de der ki "sen bunları biriktiriyorsun, nasıl geldi aklına" -aslında biriktirmiyor; o duygu merkezi öyle bir manipüle ediyor ki akıl merkezini, hepsini kodlamış zaten. Nerelerde öfkelendin, nerelerde seni üzdü falan, hepsini kodlamış, şak diye size çıkarıyor. Anlatabildim mi?

O zaman siz uyanık olacaksınız. Duygu merkezi size bir mesaj veriyor, bu kadar. Sizi manipüle etmesin, sizi yanlış yönlendirmesin, sizi yanlış düşünce ve eylemlere götürmesin. O zaman sistem doğru işliyor demektir. Teşekkür ederim, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Lokman Suresi, 17. Ayet (namazı dosdoğru kılmak, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, başa gelenlere sabretmek tavsiyesi) - Sure adı belirtilmemiş bir ayet (meali: Uhud'daki okçularla ilgili, "dünya hayatını arzu ediyordunuz" ifadesi) - Sure adı belirtilmemiş bir ayet (meali: "Eğer onlara kaba ve sert davransaydın etrafından dağılırlardı") - Sure adı belirtilmemiş bir ayet (Miraç ile ilgili: "gözü şaşmadı ve kaymadı") --- ---

İlgili Sohbetler

İmtihan ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.