Ego, Değişim ve Ruhsal Mevcudiyet
Kısa Özet
Sohbette önce insanın dış dünyayı ve etrafındaki insanları değiştirme isteğinin aslında kendi ihtiyaç ve beklentilerinden kaynaklandığı, oysa asıl değişmesi gerekenin kendisi olduğu anlatılıyor. Peygamberimizin, kendisini reddeden bir kadına verdiği örnek cevap üzerinden egosal tepkisizliğin ve objektif bilincin ne demek olduğu işleniyor. Devamında egosal mevcudiyet (başkalarının onayına, takdirine dayanan kurgusal varoluş) ile ruhsal mevcudiyet (Allah ile ilişkiye dayanan asli varoluş) arasındaki fark, hikaye inşa etme eğilimi ve insanın Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir ayna olduğu vurgulanarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bizi rahatsız eden şey aslında dışarıdaki insanlar değil, kendi ihtiyaç ve beklentilerimizdir; asıl değişmesi gereken biziz.
- Peygamberimiz, kendisini reddeden ve incitici söz söyleyen kadına "Sen sığınılacak en güzel yere sığındın" diyerek hiçbir egosal tepki göstermemiştir; bu, arınmış bir bilincin göstergesidir.
- Egosal mevcudiyet başkalarının takdirine muhtaç, kurgusal bir varoluştur; ruhsal mevcudiyet ise zaten var olan, çaba gerektirmeyen, Allah ile ilişkiye dayanan asli varoluştur.
Değişim İhtiyacı: Asıl Değişmesi Gereken Kendimiziz
Yani insanın bu dünyadaki süreci dönüşüm üzerine odaklıdır. Bunu kaçırdığımız an birçok şeyi kaçırmış oluruz. Ortalama insan zihni sürekli şartları değiştirmeye ve şartları kendisine uygun hale getirmeye çalışır. Mesela ne gibi? Bazen havayı bile değiştirmek isteriz. Mesela hava sıcaktır, soğuk olsun isteriz. En önemlisi içinde bulunduğumuz şartları değiştirmek isteriz. Çok çok daha önemlisi muhatap olduğumuz insanları değiştirmek isteriz. Mesela annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, eşimizi, arkadaşımızı değiştirmek isteriz. Ve bunu değiştirmek isteğiniz aslında kendi ihtiyaç ve beklentilerimizden kaynaklanır doğal olarak. Yani kendi ihtiyaç ve beklentilerimiz çevremizin, muhataplarımızın değişmesini gerektirir. Ve değişmediği sürece de rahatsızlığımızı sonuç verir. Rahatsızlığımız da kendi mizacımıza göre tepki üretir. Mizacımızın tabiatına göre ya agresiflik üretir, ya duygusal rahatsızlık üretir veyahut da zihinsel yargılama üretir, aşağılama üretir, kınama üretir. Meydana gelen bütün bu tepkilere biz çok haklı şeyler bulabiliriz, nedenler bulabiliriz. Fakat hiçbiri bizim kendimizin değişmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez. Biz değişmek durumundayız.
Kur'an'da tabii biz değerlendirirken hep standart bir algı üzerinden yorum yaparız. Kur'an'da bir ayette der ki, eğer siz hidayette olursanız onların sapmışlıkları size zarar vermez. Biz de hep bunu sadece dini bağlamda alırız. Yani diyor ki, eğer hidayette olursanız, siz doğru yolda olursanız, siz sırat-ı müstakimde olursanız, insanların hataları, sapmışlıkları, yanlışlıkları size zarar vermez. Dolayısıyla biz, bizi rahatsız eden tutumlara ancak şu iki açıdan bakabiliriz.
Bir tanesi, kendimizde görme fırsatı bulamayacağımız veyahut da görmekte zorlanacağımız, ama bizde de olan, fakat muhatabımızda gördüğümüzde çok daha iyi bir şekilde teşhis edebileceğimiz hatalar olarak değerlendirebiliriz. Yani diyelim ki ben kendimdeki kibiri göremiyorum, kendimi beğenmişliği göremiyorum, vesaireyi göremiyorum ama muhatabımda olduğunda bunu çok iyi görebiliyorum. Çünkü benim dışımdaki bir şey. Hatta mesela çoğumuz bunu fark ederiz. Bir olayın dışındayken bir şeyi daha iyi algılarız. Birincisi, hataları bu gözle değerlendirebiliriz. İkincisi, onların bizde meydana getirdiği rahatsızlıkların bizdeki bir başka rahatsızlığa işaret etmesi açısından değerlendirebiliriz. Yani beni şu rahatsız ediyor, niye rahatsız ediyor? Bunu kendimizde değişmesi gereken bir şeye işaret eden bir veri olarak kabul edebiliriz. Bunun dışında onu düzeltmeye, muhatabı düzeltmeye çalışmak veyahut da onu eleştirmek, yargılamak prensip olarak yanlış bir şeydir. Yani bu iki şey dışında insanların tutumlarını yargılamak, eleştirmek tamamıyla boş bir şeydir. Tam bir vakit kaybıdır. O yüzden şikayet etmek hiçbir zaman olumlanmamış bir şeydir insanlar için.
Dünyanın İmtihan Tabiatı ve Başkalarının Hatalarına Bakış
İnsanoğlunun ortalama bilinç düzeyinde sürekli görmekte zorlandığı en temel şey, kendisinin değişmesiyle ilişkili olan bu noktadır. Yani bizim zihnimizin en kolay vurguladığı şey, dışın değişmesi gerektiğidir. Hakikaten dış değişse biz rahat edeceğiz. Fakat dışın değişmesini isteyen 6 milyar insan var. Her biri kendince değişmesini istiyor, bu bir. İkincisi, dünyanın tabiatı cennet tabiatı değildir. Bunu daha önce de konuşmuştuk ara sıra. Bu dünyada herkes belli imkan ve kabiliyetlerle donatılmış, olumlu ve olumsuz davranabilme imkanları verilmiş ve bu anlamda hem en olgun bir insan olma hem de en kötü bir insan olma imkanlarıyla donatılmış bir varlıkla karşı karşıyayız. Kendimiz de öyleyiz, muhataplarımız da öyle. Bu insan niye kötü davranıyor? Kendindeki kötü olma ihtimaline yönelik olduğu için, iradesini o yönde kullandığı için öyle oluyor. O kötüye olan eğiliminin ve iradesini kötüye yönde kullanmasının sonuçları bize yansıyor mu? Yansıyor. O yansıyan olumsuzlukları, çok hayati olmamak şartıyla, kişi tolere etmelidir.
Buradaki temel prensip de şudur: Bir kişi kötülük yaptığında en temelde kendine kötülük yapar. En önce bunu anlamamız gerekir. Bunu ıskaladığımız an rahatsız oluruz. Yani bu insan bu şekilde yanlış davranmakla en büyük zararı kendisine veriyor. Önce bunu çok iyi anlamak gerekir. Bu bizde merhameti uyandıracaktır, şefkati uyandıracaktır ilk elde. Ondan sonra uğradığımız muamelenin, muhatap olduğumuz tavrın ve tutumun bizim egomuzda meydana getirdiği rahatsızlığı da göreceksin. Bunu görmezden gelmeyeceksin, inkar da etmeyeceksin, ama onun üzerinden hareket etmeyeceksin. Buradaki en temel şey budur. Yani evet, ben bundan rahatsız oldum, işte benim şu damarlarımı tetikledi, şu damarlarıma dokundu; ama ben o tetiklenen damarlarım üzerinden hareket etmeyeceğim. Diyelim ki gururumu çok kırdı; gururumu çok kırdı ama ben kırılan gururum üzerinden hareket etmeyeceğim, çünkü bu yanlış bir şey. Anlatabildim mi?
Veyahut da diyelim ki kendimi yenik hissettim, kendimi küçümsenmiş hissettim, kendimi aşağılanmış hissettim. Evet, bu benim şu anda egomun yaşadığı şeyler ama ben bunlar üzerinden hareket etmeyeceğim, çünkü bunlar objektif bir algı değil. Ama ben bunları yaşıyorum, bunları inkar da etmeyeceğim ve bunların üzerinde çalışacağım. Yani niye kendimi aşağılanmış hissettim? Niye kendimi yenik hissettim?
Peygamberimizin Örnek Tutumu: "Sığınılacak En Güzel Yere Sığındın"
Benim dikkatimi çekmiş çok ilginç bir şey vardır. Ben ayrıntısını hatırlamıyorum da, Peygamberimize evlenme teklif ettiği veyahut da kendisine hediye edilen bir kadınla ilgili mi, tam bilmiyorum. Peygamberimizin o evlenme teklifi karşısında kadın diyor ki, "Senden Allah'a sığınırım" diyor. Mesela siz böyle bir durumda ne hissedersiniz? Evet, yani Peygamberimize ya hediye edilen bir kadın olsa gerek veya bir savaş sırasında önemli bir kişiye ait olan birinin durumu, onu tam bilmiyorum, önemli değil.
Kadınla evlenmeyi teklif ediyor, evlenme durumu söz konusu oluyor. Kadın şunu diyor: "Senden Allah'a sığınırım." Yani kendinizi düşünün. Mesela diyelim ki birine evlenme teklif ettiniz ve muhatabınız diyor ki "Senden Allah'a sığınırım." Ben bunu, bir arkadaşı sevdim, ilk karşısına geldim, dedi ki "Ben şeytan mıyım?" mesela dedim. Bak mesela bundan bir sürü şey hissedebiliriz değil mi? Kendimizi aşağılanmış hissedebiliriz, küçümsenmiş hissedebiliriz, gururumuz kırılabilir, öfkelenebiliriz, büyük bir hakarete uğramış hissedebiliriz değil mi? "Sen kimsin" diyebiliriz.
Peygamberimiz diyor ki, "Sen sığınılacak en güzel yere sığındın." Algıya bak, ne kadar farklı değil mi? İşte bu saf bir bilincin duyarlılığı ve cevabıdır mesela. Biz bırakın böyle bir şeyi, en küçük bir şey olduğunda, böyle kendimize hayır denildiğinde, reddedildiğimizde, olumsuz cevap verildiğinde, işte artık mizacımız ne şekilde tepki gösteriyorsa kırılma yönünde mi, öfke yönünde mi, kızgınlık yönünde mi tepki veriyoruz değil mi?
(Bu noktada sohbete gelen misafirlere kısa bir hoş geldiniz ve yer gösterme faslı yaşanıyor: "Aleykümselam, hoşgeldiniz. Sen gel ağırla... Cemal, orası boş, bak orada oturabiliriz, oraya geç... Adile Senen sen böyle geç, rahat edin, Öğütsan böyle geçsin, daha rahat.")
Düşünün, orada Peygamberimizin verdiği cevap ne kadar müthiş bir cevap değil mi? Biz, dinde biri bize bir şey istese, bize hayır dense, ne kadar ne türlü tepkiler verebiliriz değil mi? Kadın diyor ki "Senden Allah'a sığınırım" diyor, o da "Sığınılacak en güzel yere sığındın" diyor. Orada hakikaten sığınmak, tahkir etmek için söylenmiş bir şey.
Tabii aslında orada, yani "senden Allah'a sığınırım" derken aslında bir peygambere bir tahkir var, veyahut da belki kendisini ona layık görmüyor. Peygamberi haşa belki küçümsedi orada, muhtemelen de öyle zaten. Karşıdakinde muhtemelen böyle bir şey var zaten, muhtemelen zaten bir öfkeyle de aynı zamanda söyleniyor. Fakat Peygamberimiz orada "sığınılacak en güzel yere sığındın" diyor. İşte bu, objektif bilinçtir; hiçbir egosal tortu taşımayan, hiçbir egosal takıntı taşımayan bir bilinç. İşte burada ne var? Gerçekten arınmış bir benlik. Ve bakıyorsun rahatsız olmuyor.
Bu cevabın muhatapta yarattığı etki de ayrı bir şeydir; onun kastını artırmıyor. Söylesenize, onu olumlu bir yöne çektiği bir yol yok mu? Muhtemelen olumlu bir yöne çekmiştir. Yani şimdi diyorsun ki "sen sığınılacak en güzel yere sığındın." Karşıdaki seninle çatışacağı bir alan bulamaz zaten böyle bir cevap karşısında. Ama işte mesela deseydi ki "sana bunu teklif eden hata etti" veya "sen bana hiç layık değildin" falan diye böyle bir tepki verse, o da egosal bir tepki gösterirdi. Ama Peygamberde bunun zerresi yok. İşte bu gerçektir, bu insan olma bilincidir.
Mesela bak, şöyle demiş: "Her insan bundan rahatsız olur." Yok, işte niye her insan? İnsan aslında bundan hiç rahatsız olmaması gerekiyor. Olmaz aslında. İşte biz bu anlamda bir değişime ihtiyaç duyuyoruz. Eğer gerçekten değişebilirsek, aslında hayat göründüğünden çok daha rahat, çok daha hafif gelecektir. Biz bugün ağır bir yük taşıyorsak, aslında bu nefsimizin bize yüklediği bir yüktür. Yani hayatı çekilmez kılan şey, nefsimizin hayata bakış tarzıdır. O yüzden ağır bir yük taşıyoruz. Ve dolayısıyla yükü taşıyan da, o yükü taşımanın sebebi de kendimiziz. Yani hem yükü taşıyoruz hem de o yükü yükleyen biziz. Kendi kendimize o yükü taşıyoruz.
Egonun Gelişimi ve Kendini Analiz Etmek
Mesela bir çocuk ilk doğduğunda veya ilk çocukluk yıllarında hiçbir şey yapmaz, kendisi mutludur, gelen etki ve tepkilerden çok rahatsız olmaz. Ne zaman ki egosu gelişir, bir süre sonra işte "beğenildim mi, beğenilmedim mi", "umursandım mı, umursanmadım mı", "kabullenildim mi, kabullenilmedim mi" diye bununla ilgili algılamalar başlar ve bununla ilgili rahatsızlıklar başlıyor.
Benim böyle bir arkadaşım vardı. İşte bir görüşmesi olmuş birisiyle, ondan sonra kız onu uygun bulmamış. Mesela bu onun için travmaydı. Halbuki işte mesela bunu analiz etsin: niye travma? İşte onu analiz etsin. Yoksa yine muhatabı, o insanı eleştirmeye çalışıyorsun, haklı veya haksız önemli değil. Sen bunu nasıl algıladın? Nasıl değerlendirdin? Mesela kendini yetersiz hissetme, kendini aşağılanmış hissetme, tercih edilmeme, diyelim bunları hissetti mutlaka. Ama tabii bana anlatmıyor, hep sürekli kenarından dolanıyor. Yani işte "şöyle oldu da böyle oldu, herhalde ben böyle dediğim için o da hoş bulmadı" falan, etrafında dolanıyor.
Yani sen bundan niye rahatsız oluyorsun? Bunu analiz et. Bunun üzerinde dur, bunu çözümle. Yoksa gerisi hikaye, teferruat gerisi. Onu çözümlediğinde o zaman şunu görecek: bir problemine bakacak ki, o problemin aslında olmadığını görecek. Orada da bir problem yok.
Egosal Mevcudiyet ile Ruhsal Mevcudiyet
Şimdi biz egosal mevcudiyet algısı içindeyiz, bir de ruhsal mevcudiyet idrakimiz var. Şimdi egosal mevcudiyet hayali bir varoluştur. Ve o hayali varoluşumuz belli şeylerle desteklenir veyahut da indirgenir. Mesela nedir? İşte psikolojinin çokça üzerinde durduğu gibi: eğer saygı duyuluyorsan, önemseniyorsan, takdir ediliyorsan, tercih ediliyorsan, değil mi, veya işte bir şeyler başardıysan, insanları etkileyecek şeyler yaptıysan, ne yapıyorsun? Kendini daha çok var hissediyorsun değil mi? Biz buna egosal mevcudiyet diyoruz. Yani egonun, benliğin, veya İslami tabirle nefsani düzeyimizin kendini var hissetmesi.
Biz egosal bilinç düzeyine düştüğümüz andan itibaren, o egosal bilincin zemini üzerinde bir şey inşa etmeye çalışıyoruz. Diyelim ki birine bir tarla verirler veya bir arazi verirler, derler ki "bak, işte arazi, işte bir de arazi, orada bir şey inşa edersin." Eğer inşa edebiliyorsan bir şeyin var demektir; edemiyorsan orası boş bir arazidir, hiçbir işe yaramıyordur. Bu, egonuzun inşa etmek zorunda kaldığını hissettiği bir varoluş düzeyidir. Egonuz, kendisine tarif edilen bir arazi üzerinde bir şey kurmak ister, bir bina kurmak ister. O binanın ölçütleri, o binanın şartları egonun belirlediği şekildedir. İşte mesela diyelim ki ne kadar tanınıyorsun, ne kadar seviliyorsun, ne kadar değer veriliyor sana vs., bunlar ayrı.
İkincisi ruhsal mevcudiyet. İkisi arasındaki fark şudur: Egosal mevcudiyet asli değildir ve kurgusaldır. Ve kendi dışımızdakilerin varlığını gerektirir; yani onların takdir etmesini, bilmesini, sevmesini vs. gerektirir. Yani insanları gerektirir; o inşanın, o binanın vücut bulması için çevreye ihtiyacın vardır. Dolayısıyla ne yapmış oluyorsun aslında? Kendi varlığının inşasını başkalarının iradelerine, hallerine, tutum ve tavırlarına mahkum etmiş oluyorsun. Eğer bunu gerçekleştirebilirsen bu tatmin edici oluyor egosal çerçeve içinde. Yapamazsan iki türlü tepki oluşuyor: ya kendini çok kötü hissediyorsun, deyim yerindeyse yerin dibine geçiyorsun kendince, veyahut da tepki gösteriyorsun. "Lanet olsun bu insanlara" diyorsun. Yani diyorsun ki "bu insanlar zaten sevmeyi bilmiyor, değer vermeyi bilmiyor, bu insanlara lanet olsun, bu insanlarla yaşamak benim tercih etmeyeceğim bir şey" diyorsun ve yargılamaya başlıyorsun.
Mesela diyelim ki "ya aslında ben çok iyi biriyim, veyahut da ben aslında çok donanımlı biriyim ama kimse benim kıymetimi bilmiyor, lanet olsun bu insanlara, zaten bunlardan kıymet bekleyen hata eder" diye, mesela bazı mizaçlarda bunu görebiliyoruz. Aslında o şunu demek istiyor: "Ya beni bu insanlar niye takdir etmiyorlar? Niye benim kıymetimi bilmiyorlar?" Ve kendisini başkalarının değerlendirmesi üzerinden inşa ediyor.
Riya Kavramı ve Hikaye İnşa Etme
Bu aslında dindeki riya kavramının derinliğini düşündürüyor. Dediğim gibi riya sadece münafıklık anlamında bir tutum değildir. Riya senin başkaları tarafından görülmek istemen, bilinmek istemen, fark edilmek istemendir. İnsanların seni bilmesini, fark etmesini, takdir etmesini istiyorsan, bu aslında derin anlamda riyakarlık olarak bizim geleneğimizde tanımlanır. Dinin ve maneviyatın öngördüğü temel şey nedir? Tanrı ile olan ilişkindir. Onunla kurduğun ilişkinin niteliğidir. İşte ruhsal mevcudiyet dediğimiz şey de buna dayanır.
Ve aslında ruhsal mevcudiyet için bir şey yapmamız gerekmiyor. Bunu çok iyi düşünmemiz gerekir. Yani ruhsal mevcudiyetin faaliyete ihtiyacı yoktur, çünkü o zaten vardır. Biz çalışarak o mevcudiyeti üretmeyeceğiz. O yüzden dörtlerin hoşuma giden bir cümlesi vardır: hikayesini inşa etmek, kurmak. Tabii herkes bunu yapar da, dörtler buna aşırı vurgu yapan mizaçlardır. Bir hikaye inşa edecek, hikayesini oluşturacak, o hikaye üzerinden de varoluşunu inşa edecek. Bu, o ilk bahsettiğimiz egosal mevcudiyet inşaatıdır. Bunun hiçbir gereği yoktur.
Hani mesela güzel bir hikayen varsa, mesela dörtler buna çok takıntılıdırlar. Mesela kötü bir hikayesi olmasından çok rahatsız oluyorlar. Halbuki iyi veya kötü hikayenin ölçüsü ne? O kendi kafasındaki hayal ettiği hikaye mi, veyahut da gerçekten dinlenmeye layık bir hikaye mi, önemsenmeye layık bir hikaye mi, fark edilmeye layık bir hikaye mi? Mesela kurmak ister; hayatını o inşa ettiği bir hikaye üzerinden var kılarak kendini var etmek ister. Bu bazen doğal bir şekilde gelişir, bazen kişi bunu manipüle etmeye çalışır. Halbuki böyle bir şeye gerek yok.
Gerçek Hikayemiz: Allah ile İlişkimiz
Bizim hikayemiz zaten yazılmış. Tam Hazreti İsa'nın deyimiyle: "Sen Tanrı'daydın ve Tanrı seni yarattı." Yani Tanrı'da vardın ve sen Tanrı'nın sevgisinden var edildin diyor. Ve tekrar diyor, ona döneceksin. İşte hikayemiz bu. Yani başka bir hikaye kurmamıza gerek yok; öbür hikayeler bu hikayenin mizansenleridir. Bizim gerçek hikayemiz Tanrı ile olan hikayemizdir. "Ondaydın" diyor, "sen Tanrı'daydın ve Tanrı'nın sevgisinden yaratıldın, ve tekrar ona dönüyorsun." İşte burada önemli olan şey şu: Senin bu hikayende, bu sürecinde yaşadığın hadiselere bu hikayenin kahramanı olarak cevap veriyor musun, vermiyor musun? Yani Hz. İsa'nın deyimiyle, Tanrı'nın çocuğu olarak mı yaşıyorsun, nefsinin çocuğu olarak mı yaşıyorsun?
Bizim hikayemiz zaten var. Peygamberin hikayesi insan olma hikayesiydi; o, gerçekten insan olmanın hayatın birçok alanındaki sahnelerde gerçekleşmesidir, Hazreti Peygamberin hikayesi. Ama Peygamberin gerçek hikayesi Tanrı ile ilişkisidir. Öbür hayatla olan, o yatay düzeydeki dünyadaki ilişkisi ve hikayesi, o asli hikayenin yayılımıdır. Şimdi biz o asli hikayeyi unutuyoruz, dünyadaki hikayemize odaklanıyoruz. Ve o dünyadaki hikayemiz eğer bizi memnun edecekse hoşumuza gidiyor, değilse sanki hiç hikayemiz yokmuş gibi oluyor. Halbuki benim bir hikayem var, hepimizin bir hikayesi var, ve gerçek hikaye de odur. Gerisi ilahi takdirin ölçüleri içinde yaşattırıldığımız şeydir.
### Veysel Karani Örneği
Mesela görünürde bakıyorsun, Veysel Karani'nin görünürde hiçbir hikayesi yok; Yemen'de bir çoban yani. Ama Allah'la öyle derin, öyle gerçek bir hikayesi var ki, o hikaye ona yetiyor. Hatta çok ilginç bir şey: çoğu kişi Veysel Karani'yi tanımıyor, ve Peygamberimiz manen onu bildiği ve gördüğü için, sanırım Hazreti Ömer'e ve Hazreti Ali'ye falan yere gidin diyor, orada bir zat var diyor, ona diyor "hırkamı verin." Onlar da gidiyorlar, soruyorlar, kimse tanımıyor orada. Sonra diyorlar ki "sen bizim köyün çobanlığını yapan falanı mı arıyorsun" diyorlar. "Olabilir" diyor. "Bir gösterin bakalım" diyor. Gidiyorlar, tam Peygamberin tarif ettiği şekilde görüyorlar, ve o yine "ben öyle biri değilim" diyor. Ondan sonra onlar Peygamberin emri üzere, Peygamberimizin hırkasını ona veriyorlar.
Ama zahiren hiç böyle parıltılı bir hikayesi yok mesela Veysel Karani'nin. Hani Hz. Mevlana'nın dediği gibi: "Hamdım, piştim, oldum." Hikayenin ana özü bu. Yani o ilahi sevgiden yaratılmış olmanın ve onunla ilişkili olmanın merkezinde bir hikayemiz olmalı. Onun dışındaki hikayeler bizi var kılan bir şey değildir. Onun üzerinden kavga etmenin de alemi yoktur.
Dünyaya Verdiğimiz Aşırı Değer
Şimdi biz niye çok fazla dünyadan etkileniyoruz? Çünkü dünyaya çok yöneliyoruz. Dünyanın bizi etkilemesi, dünyanın bizatihi güçlü olmasından kaynaklanmıyor; bizim dünyaya verdiğimiz aşırı değerden kaynaklanıyor.
(Bu noktada sohbete katılan Hamza isimli bir dinleyiciye söz veriliyor ve kısa bir soru-cevap faslı yaşanıyor.)
"Hamza, bir şey soracak mısın? Soracağınız bir şey var mı?" ... "Kendinize nasıl düşünmek lazım? Ya da nasıl açıklayabiliriz?"
Burada şunu söyleyeyim, tabii orada biz ufak bir hata yapacağız. Tanrı'nın bize ihtiyacı yok; egosal düzeyde düşünürsek tabii ki ihtiyacı yok. Fakat biz Tanrı'nın elleriyiz, O'nun gözleriyiz, O'nun kalbiyiz.
Allah'ın Eli Ayeti ve İnsanın Ayna Oluşu
Kur'an-ı Kerim'de, ağacın altında biat edildiğinde ayet şöyle ifade ediyor: "Onların elinin üzerinde Allah'ın eli vardır" diyor. Yani herkes ellerini koyuyor, Peygamberimiz hepsinin üzerine elini koyuyor. Ve ayet diyor ki "onların elinin üzerinde Allah'ın eli vardır." Halbuki orada Peygamberin eli var aslında; yani "senin elinin üzerinde Allah'ın eli vardır" demiyor, "onların elinin üzerinde Allah'ın eli vardır" diyor. Onların elinin üzerindeki el kimin? Peygamberin. Ve Peygamberin eli Allah'ın eli olarak vasıflandırılıyor. Dolayısıyla bizler Tanrı'nın sıfatlarının ve isimlerinin tecelli ettiği yerleriz. Bu tabii ki Allah'ın muhtaç oluşu anlamında değil, fakat insanın buradaki fonksiyonu açısından ele alınması gerekir.
Hani bir gün birisi varmış, yolda giderken böyle üstü başı yırtık, aç bir çocuk görmüş. Demiş ki "Ya Rabbi, bu çocuğa yardım etmeyecek misin?" deyince bir ses duymuş. Demiş ki "Seni gönderdim ya, yardım etmen için" demiş. Yani bizim Allah'la ilişkimiz böyle bir ilişkidir. Yani Allah sevgisini bizim üzerimizden gösterir, merhametini bizim üzerimizden yansıtır, şefkatini, yardımını, ilmini bizim üzerimizden yansıtır.
Dolayısıyla insan kendisinin Tanrı ile ilişkisini böyle görmeli. Evet, sen Tanrı'ya aitsin, ona bağlısın, ona muhtaçsın; O da tecelli etmek için seni var etmiş. Tabii ki demiyoruz Allah bize muhtaç, bu yanlış bir şey olur. Fakat Allah, tecelli ve tezahür etmek konusunda da insanı yaratmış. Yani insan, Tanrı'nın bütün isimlerinin ve sıfatlarının yansıdığı, açığa çıktığı bir aynadır. Bizim hikayemiz bu, hikayemizin bir parçası bu. Bu zaten Allah ile olan ilişkimizle ilişkili bir hikayedir. Allah, senin rahmetinin, şefkatinin, sevginin, affediciliğinin, merhamet ediciliğinin yansıdığı bir varoluşta seni yaratmış. Tek bizim gerçek hikayemiz bu.
O zaman ne oluyor? O zaman şunu düşünmüyorsun: "Ya beni tanısınlar, beni takdir etsinler." Böyle bir şey düşünmüyorsun. Çünkü takdir edilen sen olmuyorsun o durumda; eğer bir takdir gelirse, o sende görünen Tanrı'ya dönük oluyor. Ve sen de Tanrı'nın sende görünmesinden dolayı mutlu oluyorsun. Çünkü zaten onu yaşarken aslında derin bir huzur ve itminan yaşıyorsun. Yani o rahmet sana inerken derin bir itminan ve huzur yaşıyorsun.
Vahyin İnişi ve Peygamberin Dışsal Onaya İhtiyaç Duymaması
Bu, aynı Kur'an'ın insana inişi gibidir. Yani burada yanlış anlamayın, ben metaforik olarak söylüyorum. Vahiy Peygambere indiğinde ne yaptı? Onu mutmain kıldı değil mi? Yani onu gerçekten aydınlattı. Fakat burada kalmadı; o aydınlatıcı vahiy Peygambere, Peygamberin kalbine indiğinde hiç orada bitmedi. Ne oldu? Peygamberden de dışa yayıldı değil mi?
Fakat mesela Peygamber kendine takdir edilmesini beklemedi. Böyle bir takdir ihtiyacı da hissetmedi, değil mi? Neden? Çünkü o, hakikatin ona inmesinden mutmaindi. Onun için orada, kendisi için mesele bitmişti. Yoksa öyle, kendisi bir peygamber olarak tanınsın, saygı duyulsun, hürmet edilsin, takdir edilsin, övülsün; böyle bir şey yoktu. O, hakikatin kendisine inmesinden mutmaindi. Dolayısıyla herhangi bir dışsal referansa ihtiyacı olmadı. Egosal düzeyin en büyük...
(Ses kaydı burada yarım kalmaktadır.)
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Hidayet ile ilgili bir ayete işaret ediliyor (sure adı metinde belirtilmemiş): "Eğer siz hidayette olursanız, siz doğru yolda olursanız, siz sırat-ı müstakimde olursanız, insanların hataları, sapmışlıkları, yanlışlıkları size zarar vermez" meâlinde. - Ağacın altında yapılan biat (Bey'at-ı Rıdvan) ile ilgili bir ayete işaret ediliyor (sure adı metinde belirtilmemiş): "Onların elinin üzerinde Allah'ın eli vardır" meâlinde. --- ---
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.