Ego Düzeyi, Af ve Kıskançlık (Kayıt 02)
Kısa Özet
Sohbette önce insanın ego/nefis düzeyi ile ruh düzeyi arasındaki fark ele alınıyor; en kötü görünen insanın dahi bir ilahi öz taşıdığı, Hazreti Hamza'yı şehit eden Vahşi'nin Peygamberimizin ısrarlı daveti ve inen ayetler sayesinde nasıl İslam'a girdiği anlatılıyor. Ardından af ile kısas arasındaki denge, kendini aldatarak "affettim" demenin tehlikesi, kıskançlık ve hakiki sevginin egosal sevgiden farkı tartışılıyor. Sohbetin ikinci yarısında Enneagram kişilik sistemi üzerinden özellikle 2, 6, 7 ve 8 numaralı tiplerin ilişkilerdeki ego stratejileri, sağlıklı/sağlıksız davranış düzeyleri ve aile içi örnekler üzerinden değerlendiriliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ego/nefs düzeyinde bir insan tamamen kötü olabilir, fakat bu onun taşıdığı ruhani özü ortadan kaldırmaz; ruh düzeyinde mutlak iyilik vardır.
- Peygamberimiz, Hazreti Hamza'yı şehit eden Vahşi'ye defalarca mektup göndererek Müslüman olmaya davet etmiş, "fazla görünme" sözü kendi duygusal rahatsızlığından değil, hem Vahşi'yi hem sahabeleri korumaktan kaynaklanmıştır.
- Kişi gerçekten affetme idrakine ulaşmadan "affettim" demesi bir kendini aldatmadır; samimi olmak, henüz affedemediğini kabul edebilmektir.
- Allah insanı cezalandırmaz, kişinin kendi bilinci onu cezalandırır.
- Hakiki sevgi, sevilenin kiminle olursa olsun mutlu olmasını istemektir; egosal sevgi ise sahiplenme ve kıskançlık üzerine kuruludur.
- Enneagram'da ikilerin (2) belirli koşullarda sekizlere (8) kayabildiği, altılıkların (6) affetmekte zorlandığı örneklerle anlatılıyor.
İyi ile Kötü: Ego Düzeyi ile Ruh Düzeyi Arasındaki Fark
...Bunu biz bir kötülük olduğunu ifade etmeli ve fark etmeliyiz. Ama "bu insan bütünüyle kötüdür" demek, insanın tabiatını tam olarak tanımamamız anlamına geliyor. Çünkü en kötü insan dahi ilahi bir öz taşır.
Şimdi genel olarak hepimizde iyi ve kötü olabilir. Bazı insanların normal bir hayatı, çocukları vardır; ama biz onları bir şekilde ayırt ederiz. Bu anlamda baktığımızda bazılarının aslında kötü olduğunu düşünürüz. Çünkü görünümde bir hayatları vardır ama kendilerini ifade ederken diğer taraflarını kullanırlar ve bu da aslında işlerine yansır. Çevresindeki insanları tutan ya da iyiliği ayıramayan kişi bile, en azından kendi içinde bir ayrım yapar.
İşte burada insanın ego düzeyinde, ya da bizim kullandığımız terminolojiyle psikoloji ve nefs düzeyinde iyi ve kötü tarafları olabilir. Bu anlamda bazı insanlar daha iyi, bazı insanlar daha kötü olabilir. Bu aslında kişinin ego düzeyi, nefs düzeyidir. Bizim o özden kastettiğimiz şey ise ruh düzeyidir. Ruh düzeyinde daha az iyi, daha az kötü yoktur; o mutlak iyidir. Bunu ayırt etmemiz gerekir.
Yani şunu tekrar vurgulayayım: Ego düzeyinde bir insan tamamen kötü de olabilir, bir kin ile kötü olabilir. Mümkündür bu. Fakat bu, onun taşıdığı ruhani özü zedelemez. Tabii ki biz bunu ayırt edelim; diyelim ki ego düzeyinde tamamen kötü olan biri için cezalandırılması, toplumdan uzaklaştırılması gerekebilir. Fakat bu, o kişide bir ilahi öz olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İşte belki bu yüzden "bu insanın yaptıkları çok kötü" diyebiliriz, fakat "bu insan bütünüyle kötüdür" dememek gerekir.
Hazreti Vahşi Kıssası: Tövbe ve Sınırsız Af
Bu, Peygamberimizin amcasını öldüren kişiyle ilgili konuştuğumuz bir konuydu. Peygamberimiz bu darbeyi kaldıramıyor değildi elbette ama insanlar bu düzeydeyken nice sebepler olabiliyor. Bunu ben birkaç kez farklı yerlerde anlattım, burada da tekrar anlatayım.
Peygamberimiz ilginç bir örnektir: Hazreti Hamza'yı öldüren kişinin (Vahşi'nin), yıllar sonra Müslüman olması için çok çaba gösteriyor. Hatırladığım kadarıyla şöyle bir şey var: Peygamberimiz Vahşi'ye "Müslüman ol, iman et" diyor. O da "Ben çok büyük bir günah işledim, Hazreti Hamza'yı öldürdüm, başka yaptıklarım da var" diyor. O zaman bir ayet iniyor; Allah, "dönerseniz yaptıklarınızı bağışlar" gibi bir mealle. Peygamberimiz Vahşi'ye üç dört defa Müslüman olmayı tavsiye ve telkin ediyor. Vahşi ise her defasında kendisinin ne kadar büyük günahlar işlediğini ifade eden cevaplar veriyor, ve her cevabına bir ayet geliyor.
Mesela ilk ayetlerden biri, mealen "kötülük yaptıktan sonra iyilik yaparsanız Allah sizi affeder" şeklindedir. Vahşi ise "Ben iyilik yapmadım ki, Allah beni affeder mi?" diyor. Sonra bir ayet daha iniyor, Allah'ın hiçbir kayıt olmadan bağışladığını bildiren bir ayet. O zaman Vahşi gelip iman ediyor. Böyle bir zemini var bu kıssanın; ilginç bir vakadır.
En son gelen ayette Allah, "sizin bütün günahlarınızı affeder" buyuruyor. Yani ne yapmış olursan ol, sadece yaptığının yanlış olduğunu fark etmen yeterli; illa onu örtecek ya da yerine bir iyilik yapacak diye bir şart yok. Allah bunlardan da vazgeçiyor; "benim aklım ve rahmetim o kadar sonsuzdur ki, sen hiçbir iyilik yapmasan bile sadece yaptığın kötülüğün kötü olduğunun farkına varsan seni affederim" diyor. O zaman Vahşi gelip iman ediyor, Peygamberimizin huzurunda kelime-i şehadet getirip Müslüman oluyor.
Peygamberimizin Hazreti Vahşi'ye Şefkati
Peygamberimiz ona, "Uhud Savaşı'nda olanları bana anlat" diyor. Vahşi anlatıyor, Peygamberimizin gözleri yaşarıyor. Rivayet edilir ki Peygamberimiz o sırada "bana çok fazla görünme" der gibi bir şey söylüyor. Şimdi buradaki yaygın anlayış yanlıştır: Peygamberimiz kendi duygularını kontrol edemediği için "gözüme gözükme" dedi diye abartarak anlatırız; oysa böyle bir şey değildir. Bu, Peygamberimizin kendi şahsıyla ilgili bir mesele değildir.
Peygamberler bazen kendileriyle ilgili olmayan şeyler söylerler. Bazen "Ya Rabbi beni affet" derler; aslında kendilerini ümmetleri gibi görürler, ümmetin günahlarını kendi günahları gibi görürler ve "Ya Rabbi günahlarımı affet" derler. Orada kendi şahsi günahına af talep etmiyor; ama insanlıkla, özellikle ümmetle o kadar bütünleşmiş ki onların günahı kendi günahı gibi geliyor ona. Tıpkı çok sevdiği evladının işlediği bir suçtan dolayı "hâkim bey, beni affedin" diyen bir anne gibi. Aslında o suçu kendisi işlememiştir ama çocuğuyla o kadar bütünleşmiş ki, sanki günahı kendisi işlemiş gibi af diliyordur. Yani Peygamberimizin her söylediği, doğrudan kendisiyle ilgili değildir.
O sırada Peygamberimiz şunu görüyor: Sahabeler arasında olgunluk seviyesi farklı, süreçte yol alan pek çok kişi var. Vahşi'yi gördüklerinde, özellikle Hazreti Hamza'nın vahşice katledildiğini hatırladıklarında bu insanlarda bir rahatsızlık oluşuyor. Aynı zamanda Vahşi de bundan dolayı büyük bir ızdırap duyuyor; Hazreti Hamza'nın kızını, akrabalarını gördükçe büyük bir rahatsızlık yaşıyor. Düşünün: birini öldürmüşsünüz, üç tane yetimi var; her gördüğünüzde rahatsız olabilirsiniz, değil mi?
Dolayısıyla Peygamberimiz bir şeyi kendi üzerine alarak "fazla görünme" diyor; yani "seni fazla görebileceğim bir durumda olma" tarzında bir söz. Böylece Hazreti Vahşi'yi hem kendi yaşadığı ızdıraptan, hem bazı sahabilerin ona karşı duyabileceği olumsuz duygu ve düşüncelerden, hem de bunun Vahşi'de meydana getirebileceği olumsuz hislerden korumuş oluyor. Yoksa Peygamberimizin Vahşi'ye kendi şahsi rahatsızlığından ötürü böyle bir şey söylemesi imkânsızdır. Ben kendimle ilgili her şeyden şüphe edebilirim, ama Peygamberimiz böyle bir şey yapmaz.
Daha önceki safahatta da Peygamberimiz Vahşi'nin iman etmesi için üç dört mektup gönderiyor. Yoksa "aman ne uğraşayım, ne iman etsin ne yüzünü göreyim, cehenneme gitsin" deseydi hiç mektup göndermezdi, umursamazdı. Ama bütün kaygılarına rağmen hem vahiy geliyor hem Peygamberimiz cevap olarak mektup yazıyor. O halde Peygamberimizin "seni gözüm görmesin" gibi bir şey demesi mümkün değildir.
Buradaki en ağırlıklı unsur, Vahşi'nin yaşadığı derin ızdıraptır. Hatta şöyle bir rivayet de vardır: Peygamberimiz vefat ettikten sonra, Hazreti Ebu Bekir döneminde sanırım, bir yalancı peygamber çıkıyor; onunla savaşılırken bu yalancı peygamberi Vahşi mızrağıyla öldürüyor ve böylece biraz vicdanını rahatlattığını söylüyor. Diyor ki: "Ben Müslüman olmadan önce İslam'ın en kıymetli insanını öldürdüm; Müslüman olduktan sonra da İslam'a en büyük zararı verebilecek bir insanı öldürdüm. İnşallah Rabbim beni bundan dolayı affeder" diyerek kendi içinde bir rahatlama yaşıyor.
Bazı kişiler bu kıssayı kendi öfke ve kızgınlıklarını Peygamberimize onaylatmak için kullanıyorlar; bilmeden yapıyorlar, kasıtlı değil bu. "Peygamber bile Vahşi'ye böyle demiş, ben böyle desem ne olur" diye düşünüyorlar. Oysa Peygamberimiz onu görüyor, çünkü Vahşi'nin içinde bulunduğu ızdırabı biliyor.
Bu insan ne kadar kötü gözüküyor olursa olsun, tövbe etmesi ya da kazanılması noktasında haddimizi bilmeliyiz. O insanın ayete konu olması bile insanın bu anlamda ne kadar değerli olduğunu gösterir. Allah da "aman Vahşi olmasa ne olur" demiyor, Peygamberimiz de "ne uğraşayım Vahşi Müslüman olsun diye" demiyor. Bu, hem Allah'ın insana verdiği kıymeti hem de o insanın özündeki değere yapılan bir vurgudur.
Elbette Peygamberimiz Ebu Cehil'e, Ebu Leheb'e de çok şey söylemiş, ama onlar inadına Müslümanların üzerine üzerine gelmişlerdi. Orada "ey Ebu Cehil, senin özün çok temiz, ben sana el kaldıramam" diyemeyiz. Belki de onları cezalandırmak, hürmeten kendilerine yapılacak en iyi şeydir. Aynı zamanda şu da var: Sen bu kötülüğü kendine yapıyorsan benim seninle bir problemim olmaz, üzülürüm sana, kendim gibi dert ederim; ama netice itibarıyla o kötülüğü kendine yapıyorsundur. Başkalarına kötülük yaptığında, mesela Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi "biz inanmıyoruz, sen yalancısın" deselerdi Peygamberimizin yapacağı bir şey yoktu. Ama Müslümanların üstüne üstüne gelip "bu topluluğu yok edeceğiz" dediklerinde, Peygamberimizin onlarla savaşmaktan başka çaresi kalmıyor.
İlginçtir, Peygamberimiz Bedir Savaşı'ndan sonra ölen müşriklere seslenip "sizin söylediğim şeyin doğru olduğunu gördünüz mü? Benim söylediğime inansaydınız felaha kavuşmaz mıydınız?" diyor. Sahabeler "onlar seni duyuyorlar mı?" diye soruyor. Peygamberimiz "onlar beni sizden daha iyi duyuyorlar, ama cevap veremezler" diyor. Aslında cevap veriyorlar da, bu herkesin duyduğu bir cevap değil.
Dolayısıyla inanan, fıtri idrakinin farkındalığı içinde olan bir insan, en kötü insanın bile dönüşmesini ve değişmesini arzu eder. Ama dönüşmediğini görürse, toplumun selameti ve insanlığın kötülükten korunması için elbette ceza da uygulanabilir, hatta öldürülebilir. İnsanları öldüren birine karşı bir şey yapılmayacak değildir. Ama Peygamberimiz savaş esirlerini öldürmemiştir; çatışma olduğunda öldürmek zorunda kalınabilir.
Kısas mı Af mı? Bir Japon Filminden Örnek
Bu konuda bir kısas örneği var. Yıllar önce izlediğim bir Japon filminde, çocuğunu kaçırıp öldüren bir adamı affettiğine inanan ve kiliseye giden bir kadın anlatılıyordu. Kadın sonunda o kişiyi ziyaret etmek istiyor. Ziyaret sırasında bir sahnede adam diyor ki: "Bu hususta uzun süre düşündüm ve Tanrı'nın beni affettiği kanaatine vardım." O sırada kadın öylece bakakalıp bayılıyor. Sonra "ben affetmemişim" diyerek daha kötü bir sürece giriyor; imanı da sarsılıyor.
Kısasta, ceza uygulanmasını istemek normal bir şuurun hakkıdır ve bu, daha büyük travmaların meydana gelmesini engelleyebilir de. Fakat ayetin bize çizdiği daha yüksek bir ufuk vardır ve affetmek daha hayırlıdır. Burada şu var: Kişi gerçekten affedecek bir idrak düzeyine gelmemişse "affettim" demesi kendini aldatmasıdır. Kişi şunu diyebilir: "Affetmenin daha yüce bir şey olduğunu kabul ediyorum ama ben şu anda affedemedim." Ama henüz o idrake ulaşmamışken "affettim" demek bir kendini aldatmadır. Filmdeki sahnede işte bu kendini aldatma su yüzüne çıkmış oluyor.
Kendini Aldatma: Affettim Demek ile Gerçekten Affetmek
Hristiyanlık "affet, affet, affet" der. Kadın da "kiliseye inanıyorsam affetmem lazım" diyerek, psikanalitik dille söylersek süper egosunun "affetmelisin" baskısı altında kendi kendini kandırıyor; affettiğine dair kendini inandırıyor. Adam "tövbe ettim ve Allah'ın beni affettiğini hissettim" deyince, kadının içinde derinde yatan affetmeyen ego açığa çıkıyor.
Dolayısıyla ancak bir ermiş bazı şeyleri gerçekten affedebilir; insan şunu demelidir: "Ben affedemiyorum, ama bu kızgınlığım, bu öfkem de yanlış bir şey." Kişi kendine karşı samimi olmalı ki süreci doğru işletebilsin. Şöyle bir örnek verelim: Bir tümoral yapı var, tedavi görüyorsunuz, küçüldü küçüldü küçüldü; tamamen kaybolduysa "kayboldu" deyin, ama hâlâ çok küçük de olsa duruyorsa "kayboldu" demeyin, çünkü o küçücük yapı tekrar büyür. Kişi de kendisine karşı hem samimi olmalı hem de kaygı duymadan, korkmadan kendine bakmalı. Kadın eğer içinde affetmeyen bir damar olduğunu görmezse, bunu imanıyla çelişir bulup rahatsız olur ve "affettim herhalde" diyerek kendini aldatır.
Allah Cezalandırmaz, Kişi Kendini Cezalandırır
Benim içimde nefret, kıskançlık, kibir varsa bunlara "günah" diye bakmayalım; bunlar yanlış mı doğru mu diye bakalım. Allah seni bunlardan dolayı cezalandırmayacaktır; kişinin kendi bilinci kendini cezalandıracaktır. Dolayısıyla Allah'a kendimi temiz gösterme, "ya Rabbi bende hiç problem yok" deme ilişkisi kurmamalıyız. Ben kendi kendime "ya Rabbi, benim gönül sayfamda, zihnimde, egomda hâlâ ufak tefek noktalar var" demeliyim.
Bu duygular çok yakıcıdır; insan bunları yaşamak istemez. Ben de kıskançlık gibi yakıcı bir duygu yaşadım, o yabancı bir duygudur, istemeden yaşarsınız ve acı çekersiniz. Bazı kişiler ise bu duyguları daha minimal düzeyde yaşar ve bunları örttüklerini zannederler. Oysa çok güçlü bir duygu insan tarafından örtülemez.
Kişinin dinle, Allah'la ilişkisi ilk başta egoist ve bencilcedir; ama bu bir süreçtir, bunu küçümsemeyiz, yargılamayız. Fakat kişi bu adımda kalırsa ne dinden bir anlam çıkar, ne dinin ona vermek istediği huzur ve idrak elde edilir; orada bir sıkışmışlık olur. Mesela Allah bana desin ki "ister kıskanç ol ister olma, umurumda değil, ne günahtır ne bir şeydir" — ben kendi kendime derim ki kıskançlık yanlış bir şeydir, özüme muhalif bir şeydir, bir kibirdir; bunu ben hissederim. Yoksa Allah "istediğin kadar kıskan, istediğin kadar kibirli davran, problem değil" demiyor; ben kendime problem görüyorum. Bu anlayış içinde kendimizi dönüştürmeliyiz, bir günah ya da cezalandırma mantığı içinde değil; çünkü Allah insanı cezalandırmaz, kişinin bilinci kendini cezalandırır.
Mesela bir çocuk üç dört yaşında bir resim defteri alır, karalar; 15 yaşına geldiğinde o defteri gördüğünde "bu defteri niye böyle harcamışım" der. Farz edelim ki çocukken daha güzel değerlendirebilecek bir düzeyde olsaydı, ne kadar büyük bir kayıp içinde olduğunu hissederdi. Bizim manevi ya da objektif bilincimiz az buçuk açılsa bile, şu anki egosal bilincimizden dolayı acı çekeceğiz.
Çok ilginçtir, Peygamberimiz bir sahabi için mealen şöyle diyor: "Cennet, cehennem, sevap ve günah kavramları olmasaydı da bu arkadaşınız yine günah işlemezdi." Yani Allah ona "şunu yaparsan cehenneme, şunu yaparsan cennete koyarım" demese bile, onda öyle bir asli ve objektif bilinç var ki, fıtratının hakikatini o kadar idrak etmiş ki bir yanlışı yapmak onu rahatsız eder ve o bunu yapmaz. Dinin gerçek anlamda kastettiği hakiki insan işte budur; öbür düzeyler gelişimle ilişkili bir adımdır.
İçsel olan ile dışsal olan birbiriyle denkleşmelidir; bu uzun bir süreçtir. Bunlar aynı saati gösteren iki saat gibi olmalıdır, yani dıştaki tavır ve tutumumuz içteki halimizle örtüşür hale gelmelidir. Fakat asıl olan içte olandır. Yoksa kişi dışarıdan hiçbir insana kötü bir söz söylemeyebilir, hakaret etmeyebilir; ama içinden bütün insanları aşağılıyor, kendinden düşük görüyor olabilir. Bu çok dikkat edilmesi gereken bir şeydir.
Unutmamalı ki negatif bir durumdaysak bu her zaman kendi hatamızdır — suç kelimesini kullanmayalım, kendi hatamız diyelim. Ben negatif durumdaysam, bu benim gelişim sürecimin düzeyiyle ilişkili bir şeydir; muhatabın yanlış ya da kötü davranmasından bağımsız bir meseledir. Geçenlerde bir arkadaş "eşim beni dinlemiyor, umursamıyor, bu beni delirtiyor" dedi. "Niye deliriyorsun, bu seninle ilgili bir problem, bunun suçlusu eşin değil" dedim. "Sen niye onun seni dinlemesi, dikkate alması gerektiğini düşünüyorsun" diye sordum; problem burada. Ben istiyorum ki muhatabım, hele eşimse, beni dikkate alsın, umursamazlık etmesin. Niye edebilir? Bu onunla ilişkili bir şey değil, benimle ilişkili. Ben sadece şunu düşünmeliyim: Ona doğru ve güzel olanı tavsiye ettim mi, kendi kendimle tutarlı bir şekilde davrandım mı? Bunu anlayabilirim. Yoksa "beni umursamıyor, dinlemiyor" demek onun eksikliğini konuşmaktır.
Burada çok ince bir ego var; kendine hak tanıdığı için görünmüyor. Kişi eşiyim, onu koruyup gözetiyorum diye kendine bir hak görüyor, muhatabına yaptığı pozitif şeyleri de bir alacak gibi görüyor. Halbuki temelde bir problem var ve "beni delirten o" diyor; oysa seni delirten senin egonun deliliğidir. "Ben eşime söyledim ama o umursamadı, umarım yanlış bir şey yapmaz" desen mesele biter, hiçbir problem kalmaz. Ama toplumda, dizilerde bu tür duygusallık, öfke, kızgınlık o kadar meşru hale getiriliyor ki kişi bunları izlerken fark etmeden içselleştiriyor. Bu kökten yanlıştır.
Temele indiğimizde göreceğiz ki negatifliğimizin sebebi kendimizdeki yanlış bir hal, yanlış bir düşünce, yanlış bir duygu, yanlış bir benlik bilincidir. Elbette bu düzeyde hâlâ insanız, melek değiliz; hoşgörülü olamayabiliriz, bu beklenemez. Ama en azından bunu ifade edebilmeliyiz. Geçen hafta konuştuğumuz gibi: Bir insan diyebilir ki "kardeşim, ben egoist biriyim, sen de egoist birisin." Bir arkadaşıma "eşinden bu beklentilerin olduğunu, şu tavırlara tahammül edemediğini niye söylemiyorsun" dedim. "Kendimi zayıf hissediyorum, o yüzden söylemiyorum" dedi. Oysa söylemeliyiz. "Ben egoist biriyim" desen karşındaki de "ben böyle bir insanla evleniyorum" der ve sorun daha az olur. Ama "senden bunları beklemem doğal değil mi" diyoruz — hayır, doğal değil, egoistçe. Eşimden saygı beklemem doğal değildir; onun saygılı olması onun doğallığıdır, ama benim ondan saygı beklemem doğal değildir. Muhatabımdaki hata prensipte onunla ilgili bir problemdir. Kendine şunu sorabilirsin: "Ben onun bu hatalarını tölere edebiliyor muyum?" Edemiyorsan, sen de egoizminden dolayı edemiyorsundur; edebiliyorsan zaten sorun yok. Ya da "onu o tavra sokan benim davranışlarım var mı" diye de düşünmek gerekir, ama bazen hiçbir şey bulamayabilirsin; tamamen muhatabından kaynaklanan hatalar olabilir, senin hiçbir payın olmayabilir.
Böyle bir durumda ego daha beter bir şekilde karşıdakine saldırır: "Onun böyle yapmasına ben neden oldum, hiçbir şey yapmadım, çok iyi davrandım, onun yaptığına bak" der. Halbuki şikâyet etmeden de kişi şunu diyebilir: "Ben bunu tölere edemiyorum, ayrılıyorum" ya da "ben bunu tölere ederim, benim için problem değil." Ama kendini heder ediyorsa "yapabileceğim bir şey varsa yardım ederim" der ve süreci doğal şekilde kabul eder. Burada çözülecek olan problem benim problemim değil, muhatabımın problemi. Ama "çözelim" derken bir taraftan da kendi problemimiz olduğunu söylemiş oluyorsak, bunu açıkça ifade edelim: "Senin bu tavırlarından rahatsız oluyorum, bunu daha olumlu bir noktaya getirmek istiyorum." Ya da başka bir perspektif: "Senin bu yanlış tavırların beni hiç rahatsız etmiyor, ama senin adına yanlış buluyorum; istersen yardım etmeye çalışırım."
İlişkilerde kişi kendi egosal düzeyini ifade etmekten kaçar, çünkü bunu bir zaaf gibi görür. Mesela "ben kıskanç değilim, çok seviyorum" der; oysa "sen kıskançsın, o kıskançlığı aşamıyorsun" demek gerekir. Muhatabına "ben çok kıskancım, bu kıskançlığımdan dolayı seni rahatsız edebilirim, bunu tölere edebilir misin" diye ifade etmelidir. Ama kıskanç bir kadın bunu genelde "ben sevdim mi çok kıskanç olurum" diye söyler; oysa doğrusu "sen sevdiğin için değil, egoist olduğun için kıskanç oluyorsun" demektir. Kıskançlık kesinlikle egoizmin bir görünümüdür; kişinin bir sevgi nesnesini tamamen kendine ait kılma hırsıdır, hiçbir şeyi paylaşamama duygusudur.
Kıskançlık: Egonun Bir Görünümü
Kıskançlık egoizmin çok temel görünümlerinden biridir. Fakat kişi bunu sevginin ürünü zanneder; oysa değildir. Derin ve hakiki sevgide bu anladığımız anlamda kıskançlık olmaz. Eşlerin birbirini hiç kıskanmaması aslında güzel bir durumdur, istenen bir şeydir. Kıskanılmak isteyen tipler de vardır, çünkü kıskanılmak onlar için başkasına nispetle tercih edilmek, daha değerli görünmekle ilgilidir; orada da değerini muhatabından alma tuzağı vardır. Bunların hepsi ego, hepsi sahte mal; ama toplumsal roller bunları meşrulaştırmış, olağan gösterilmiştir. Çocukluğumuzdan itibaren toplumdan büyük ölçüde yanlış veriler, yanlış düşünceler, davranış örnekleri alıyoruz. Kişi kendi üzerinde çalışacaksa bunları fark ettiğinde sakin bir şekilde, kaygılanmadan üzerinde çalışmalıdır; yoksa aldığı bu şeylerle ölünceye kadar devam eder.
Hakiki Sevgi ile Egosal Sevgi Arasındaki Fark
Gerçek ve asli sevgiye ulaştığımızda bütün bu soruların cevabı o halin içinde zaten vardır. Belki de sevildiğimizi anlamaya çok odaklandığımız için, bir şeyi hakikaten sevdiğimizde sevdiğimizi fark etmiyoruzdur bile. Eğer insan egosal düzeydeki sevgisindeki negatif durumları meşru görmez, onaylamazsa, bunları yaşasa bile üzerinden hareket etmez; içinde çatlasın, o şeyi yaşamak lazım ama hiçbir zaman onaylamamak lazım. Yanlış bulacaksın, üzerinde tefekkür edeceksin, gerçek sevginin bunu içermediğini göreceksin ve bir gün gerçek sevginin ışığı kalbinde parlayacak.
Geçenlerde bir arkadaşım, sevdiği biri gidip başkasıyla evlenince bunu analiz ediyordu. "Sen onun mutlu olmasını istiyor musun?" dedim. "İstiyorum" dedi. "Bu iyi bir sevgi, fena değil" dedim. "Peki başkasıyla mutlu olmasını istiyor musun?" "Benim de olsun istiyorum, ben de mutlu olurum" dedi. "Bak, bu senin egosal boyutun, bunun aşılabilir olduğunu gör" dedim. Bundan dolayı "çok sevdim" iddiasını gerçek anlamda taşımaz; sevginin şu anda böyle bir tonda olduğunu görmek gerekir. Bir başkasıyla mutlu olabileceğini yüreğinde kabul ettiğinde, gerçek anlamda sevgiye bir adım daha atmış olursun. Ama hangi insan bunu ister ki — egosal düzeyimizi insani bir düzeymiş gibi öne sürüyoruz. Oysa çocuğumuz için düşündüğümüzde bunu rahatça kabul edebiliyoruz: "Ne olursa olsun sevdiğiyle mutlu olsun" diyoruz. Sevdiğimiz başka insanlar için de bunu düşünebiliriz; onun mutluluğunu istemek, kimle olursa olsun demektir.
Sevgiyi bir kimliğe, bir karşılık bulma haline indirgemek yanlıştır; sevginin bizatihi kendisi daha derin bir boyuttur. Ama toplum "demek ki sen sevmemişsin, o sevginin bir şekilde hayatımızda karşılık bulması gerekir, onu kaybetmemek için her şeyi yapmalısın, yapmıyorsan tam sevmiyorsun" gibi çarpık algılar üretiyor. Böyle bir teorik zemin yoksa insanlar bu yanlışı doğru diye empoze edince kişi kendini yanlış hissedebilir. Şimdi egosal düzeyde sevgi ve onun tezahürü ile ruhsal düzeydeki sevgi ve tezahürü birbirinden farklıdır. Egosal düzeyde biri diyor ki "sen hafif de olsa ruhsal sevgiye dönük bir yol kat ediyorsun ama tam ruhsal değil"; kişi "uzaklaşma buradan, gerçek sevgi bu" diyerek seni yanlış yolda olduğuna ikna etmeye çalışır. Oysa o kişinin sevgi anlayışı daha ilkeldir ve kendi ilkel sevgisini asli sevgi zannedip senin daha ulvi bir sevgi yolculuğuna daha baştan set çekmektedir. Sağlam bir ilke ve doktrin yoksa kişi çok kolay yanılabilir; herkes böyle bildiği için o yolda ilerlemek çok zor olur.
Mesela bir çocuk annesine "ben bir kızı seviyorum ama o beni istemiyor, ben onunla mutlu olacağım" dese, anne hemen rahatsız olur, olmaması lazım. Ama oluyorsa orada kendi egosu vardır; o başka bir konu. Öyle bir kişiyle gerçek anlamda mutlu olunmaz hakiki anlamda; ama anne çocuğuna "sen öyle hissediyorsan, beni mutlu eden şey senin mutluluğundur" diyebilmelidir. Kişi kendi egosal düşünce ve duygularının, herkes tarafından paylaşılıyor diye meşru olduğunu düşünmemelidir; bir yanlış herkes tarafından paylaşılabilir, bu onu meşru kılmaz.
Bu kavram kargaşasını aşabilmek ancak temel bir doktrin, bir ölçüyle mümkündür. Nasrettin Hoca'nın anlattığı gibi: Birine "dünyanın merkezi neresidir" diye sormuşlar. "Ayağımı bastığım yerdir, inanmıyorsan ölç" demiş. Herkes bastığı noktayı merkez, doğal ve meşru kabul ediyor. Oysa dünyanın merkezi çekirdektedir, yüzeyde değil; yüzeyde merkez ararsan yanılırsın, yüzeyde hiçbir merkez yoktur. Bir kürenin merkezi içteki merkezdir. Nasrettin Hoca "inanmıyorsan ölç" der, çünkü kimsenin ölçemeyeceğini bilir.
Yaşadığımız farklı hallerin bir kısmı geçicidir, gelir geçer; bunu değersizleştirmek için söylemiyorum, gerçek niteliğini anlamak için söylüyorum. İyi bir bakışımız olursa yaşadıklarımızdan bir netice çıkarabiliriz; ama çıkaramayanlar da çoktur. Mesela bir ilişki problemi yaşayan biri "artık kimseyi sevmeyeceğim, kimse sevilmeye değmiyor" diyorsa bu, ayrı bir egosal uçurumdur; bir şey çıkarmıştır ama kötü, yanlış bir çıkarımdır. Duygusal merkezli insanlar duygularına tapınır, düşünsel merkezli insanlar düşüncelerine tapınır; bazıları da yapıp ettiklerine ya da fiziksel varoluşlarına odaklanır. Özellikle sekizler fiziksel varoluşa daha odaklıdır, birler de kendi doğru düşüncelerine daha odaklıdır.
Enneagram: Duygusal, Düşünsel ve Fiziksel Merkezler
(Sohbette burada kişilik tipleri üzerine bir tartışma başlıyor: Katılımcılardan biri kendisinin sekiz mi, iki mi olduğu konusunda tereddüt ediyor; farklı görüşler öne sürülüyor.) Çocukluğunuzda ya da ilk gençlik yıllarınızda çabuk duygulanır, çabuk ağlar mıydınız, yoksa sert ve güçlü bir haliniz mi vardı diye soruluyor. Cevap: Duygusal olduğu söylenebilir hâlâ da, ama bir dönem yaşanan acı tecrübelerden sonra sertleşilmiş, kabuk bağlanmış. Duygusallığın ve etkilenebilirliğin meydana getirdiği hoşnutsuzluk, bir süre sonra "güçlü durmak gerekir, sert olmak gerekir, etkilenmemek gerekir" gibi yanlış bir strateji üretir. Bu da kişiyi çok sert ve öfkeli, ya da güçlü ve keskin görünmeye iter; bir kabuk oluşturur. Çünkü içeride kişi, o duyguyla yaşarsa çok incineceğini, çok üzüleceğini bilir; onu içte tutar, dışarıda sert ve güçlü bir görünüm sergiler. Bazı kadınlar sert ve güçlü görünür ama aslında çok duygusaldır, sevgi ve ilişkiler üzerinden beslenir; aradığını bulamadığında bu duygusal tabiatını bastırabilir, ama o iç dünyada hep durur.
İkilerin Sekizlere Kayması
Eğer bir kişi tip ikiyse, kendisini tip sekiz gibi hissetmesi ya da bir testte sekiz çıkması anlamlı bir durumdur; çünkü ikinin sekize kayma ihtimali ve durumu vardır. Özellikle çocukluğunuzdan itibaren ya da belli bir dönemde insanlardan beklediğiniz ve sizin de doğal bulduğunuz sevgi, şefkat, merhamet, yardımlaşma, samimiyet zeminini bulamazsanız, üstelik bunun aksine öfkeli, saldırgan, ikiyüzlü, bencil, menfaatperest ilişkilerle muhatap olursanız, iki dediğimiz yapının sekiz dediğimiz yapıya kayma ihtimali doğar. Kastedilen budur.
Bu bir olumsuz dönüşüm değil, duygusal yapıyı daha dengeli hale getirme çabasının bir mekanizmasıdır; kişi duygusal yapısı içinde bir çözüm bulamayınca farkında olmadan sertleşir. Tıpkı kedinin yumuşak patisinin kuyruğuna basıldığında tırnak çıkarması gibi, tabiatta var olan bir kendini koruma tarzıdır bu. Fakat bunu sürekli hale getirdiğinde, gerilimli, hızlı ve gereksiz tepkiler veren bir agresiflik düzeyi yaşayabilir. Mesela aslında uzlaşmaya eğilimli, merhametli, anlama odaklı bir hanımefendi, muhatabında en ufak bir menfaatçilik, ikiyüzlülük, samimiyetsizlik görünce direkt öfke ve dışlama yaşayabiliyor; çünkü o kadar gerilmiş ki en ufak bir şey görünce hemen tepki veriyor.
Şu oluşmalı: Kendi içimizdeki doğallığı yitirmeden, bazı şartların gerektirdiği maskeleri takabiliriz. Fakat o maskeyle özdeşleştiğimizde, onu asli yüzümüz haline getirdiğimizde problem olur. Mesela dilenen bir kişinin aslında ihtiyacı olmadığını, bu işi meslek haline getirdiğini bilseniz, siz aslında merhametli ve şefkatli biri olsanız da ona sert veya nötr davranabilirsiniz; bu sizin bir maskenizdir, onun için takarsınız, kendinizi sertleştirerek değil. Aradaki temel fark budur: Kişi kendisini içsel olarak sertleştirmemeli, gerektiğinde sert görünse bile içsel olarak sert olmamalıdır.
Sekizlerle İlişkide Sınır Koymak, İçsel Uzaklaşmak
Bazı mizaçları belli bir mesafede tutmak gerekir; çünkü fazla yakınlaşmak insanı hapsedebilir, tutsak edebilir. Bu, o kişiye negatif bir duygu taşımak anlamına gelmez; sadece menfaatçi bir yapıya, tamamen kendi egosunun istikametinde yönlendirmesine izin vermemektir. Yapabileceğim kadar yardım ederim, ama egosal beklentilerinin tamamını yerine getirmem; bu yüzden belli bir mesafede tutarım.
Mesela sekiz tipiyle ilişkili olan biri, eğer fazla yakınlaşırsa kendini o kişinin bir parçası olarak görebilir; bu durumda farkında olmadan sizi kendi parçası gibi kullanır. O zaman elimden gelen yardımı yaparım ama tam bir bütünlük içine girmem; çünkü sağlıksız bir sekiz sizi tamamen kendi parçası olarak görebilir ve o ilişkinin ne ona ne size faydası olur. Sekiz sağlıklı hale geldiğinde ilişki zeminini değiştirmek mümkün olur; o zaman sekiz olmaktan çıkmaz, sağlıklı bir sekiz olur. Her kişiliğin sağlıklı ve sağlıksız uçları vardır; önce sağlıklı olması beklenir. (Bu konuda hazırlanmakta olan bir kitaptan, tiplerle ilgili internet üzerinden yapılmış iki saatlik sunumlardan bahsediliyor.)
İlk önce kişi ancak kendi kişiliğinin içinde mümkün olan imkânları kullanabilir; sonra diğer imkânları kullanabilir hale gelir. Kullandığımız ağırlık hayatımız için sağlıklı değilse ve genel olarak hayatımızda zorlanmaya sebep oluyorsa, o zaman bir dönüşüm yaşanır; ama bu, o kişiliğin dışına çıkmak değil, aynı yelpazenin farklı bir diliminde olmaktır. Çok sağlıksız bir düzeydeysek bütün ilişkilerimiz ve hayat algımız bundan olumsuz etkilenir; kişi bunu fark edip kendi içinde bir dönüşüm gerçekleştirme zorunluluğu hissedebilir. Ama bu göründüğü kadar kolay değildir; kişi bir evin bir odasından diğerine geçebilir, ama apartmanı terk etmek ayrı bir şeydir.
Sekiz tipinin içinde olsam ilişkilerimi sıfırlarım, birilerini komple silerim derdim; sekizlerin silmesi en radikal silmedir, köküne kadar siler, hatta sekiz anneler çocuklarını bile silebilir, o kadar rahat silerler. Bunun yanlış olduğunu anladım. Doğru olan, insanlarla ilişkilerini ayarlayabilmek ama hiç kimseyi silmemektir; hiç kimseyi silmeye ne hakkımız var ne de fıtri bilincimiz bunu mümkün kılar. O zaman ne yapılır? Muhatabının faydasına, sürecine pozitif katkıda bulunabilecek bir zemine oturtulur.
Çok yakın olduğum bir sekiz tipiyle ilgili bir deneyimim var: Onun her dediğine bir dönem boyun eğdim, kendimi test ettim, ne kadar boyun eğebiliyorum diye. Baktım tamamen boyun eğebiliyorum, benim için problem kalmadı; fakat onun için bu bir problem oldu, çünkü kendini tamamen hâkim, beni de mahkûm gibi algılamaya başladı. Bu onun başka ilişkilerine de zarar verebilecek bir şeydi. Ben kendimdeki egosal direnci kırmıştım, ama onun için zararlı olduğu için belli bir noktada ilişki zeminini değiştirdim. O erkek olduğu için ayrıca farklı bir süreç yaşandı; o süreçten sonra dönüştürmeye çalıştım.
Bir insan sizi kendi parçası gibi görüyorsa ve siz onu belli mesafede tutmaya başlarsanız, o kendi şifasını tetikleyebilir; çünkü siz ezildikçe daha çok alan kaplamaya çalışır, siz uzaklaştıkça bu durum değişebilir. Onun rica etmesi ya da köle muamelesi yapması benim için fark etmez hale gelir; çünkü artık ona bir mahkûmiyetim yoktur. Doğru bulduğumu yaparım, bulmadığımı ya da yapamayacağımı ifade ederim. İki-sekiz ilişkisi çok ilginç bir ilişkidir; kardeş biraz daha olgun olsaydı belki o da bu pozitiflik karşısında dönüşebilirdi, daha merhametli, daha şefkatli bir moda gelebilirdi, ama o şansı kullanmadı. Çünkü onun içinde de aslında çok merhametli ve şefkatli bir öz vardır, fakat çok derinlerde yatar.
En kötü şey, kişinin yanlış egosal stratejilerinin hayatta nispi bir başarıya sebep olmasıdır. "Ben böyle yaparım, sonuçta alırım" dediği anda aslında kendi mezarını kazmış olur; o mezardan çıkma ihtimali çok düşer, çünkü ego kendini meşru görüp doğrulamıştır. Sekiz tipine sert bir üslupla meydan okuyarak bir şey yapamazsınız; o size daha büyük bir meydan okuma ve sertlikle karşılık verir. İçsel olarak uzaklaşmak gerekir; mekân olarak uzaklaşmayabilirsiniz ama içsel olarak uzaklaşmalısınız.
Biz muhatabımızın tutumunu değiştirmeye odaklı davranamayız, çünkü bu bizim elimizde değildir. "Onun değişebilmesine imkân ve alan açmak için ne yapabilirim" sorusu meşru bir sorudur; "onu değiştirmek için ne yapabilirim" sorusu meşru bir soru değildir. Uzaklaşmak, onun tutum ve davranışlarını aldırmazlıktan gelmek değil; kendi doğru bildiğiniz yolda ilerlemektir, onun yanlışlarını söylememek değil.
Altılığın Affetmeme Eğilimi
Bir örnek: Enişte normalde egoist, kendini seven biri, hakikaten başarılı bir adam; ama bir ziyaret toplantısında kaba bir söz söylüyor. Bunun üzerine diyalog kesiliyor, görüşülmüyor; aradan bir yıl geçtikten sonra tekrar bir araya geliniyor ve enişte anlıyor ki yaptığı davranış hak edilmiş bir şey değildi. Bir sekiz, yüzde yüz yanlış yaptığı bir tutum karşısında muhatabının hoşnutsuzluğunu, ona meydan okumadan ama net bir şekilde ifade edilirse kendisiyle yüzleşebilme fırsatı bulur. Kaba bir meydan okuma değil, bilinç içeren bir karşı koyuş, kişiye kendisiyle yüzleşme imkânı verir.
Ailede bazen böyle gerilimler, uzun süreli küskünlükler oluşabiliyor; bu istenmeyen bir durum ama bazen aile içinde de bir "kutup" oluşabiliyor. Bir sekize "burada yanlış yapıyorsun, şu şu nedenlerle yanlış yapıyorsun" diye argüman sunmak gerekir; "sen varsan ben yokum" tarzında bir meydan okuyuş işe yaramaz, tam tersine onun egosunu tetikler. Sekiz, sana karşı kişisel bir düşmanlık olmadığını, sadece yaptığının yanlış olduğunu anlarsa, çok kör değilse bunu analiz edebilir.
Affetmeyiş meselesine gelince: Saf yedi tipler daha kolay affedemez; ama asıl affetmekte zorlanan altı tipidir. Altılar bazı insanları hakikaten affedemez, bunu yıllarca sürdürebilirler. Bu iyi bir şey değildir; kişi önce davranış düzeyinde bunu aşmaya çalışmalı, sonra da kendi içinde. Sekizin oradaki kabalığı, sertliği aslında yanlış bir ego stratejisidir; özünde kötü biri değildir, sadece bu şekilde ayakta kalabileceğini, hayata bu şekilde mukabele edilmesi gerektiğini düşünür. Kişi bunu daha olumlu algıladığında, affettiğini hissettirdiğinde, davranışında ve tutumunda değişim desteklenebilir.
Yedi tipler rahatsız olduğunda hemen altı devreye girip bunu kaydedebiliyor; geçmişe dönüp bunu geri getirmek zorlaşıyor. Kişinin niye öyle davrandığını, bunun kendi egosunun bir tıkanıklığından kaynaklandığını, sizinle ilgili olmadığını ne kadar iyi analiz edebilirseniz, o kendi içindeki negatif arşivi o ölçüde silebilirsiniz.
Teşekkür ederim, teşekkür ederim. Allah'a emanet olun. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Sure adı veya ayet numarası açıkça belirtilmiyor; anlatıcı Hazreti Vahşi kıssasıyla ilgili olarak Allah'ın tövbe edenleri ve günahları bağışladığına dair birkaç ayete mealen atıfta bulunuyor ("kötülük yaptıktan sonra iyilik yaparsanız Allah sizi affeder" ve "Allah sizin bütün günahlarınızı affeder" şeklinde), ancak bunları doğrudan alıntılamıyor ve sure ismi vermiyor; bu nedenle kesin bir ayet ataması yapılmamıştır. --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun
Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.