Ego, İmtihan ve Peygamberin Sünneti
Kısa Özet
Sohbette imtihanın aslında ego ile yaşanan olay arasındaki dirençten doğduğu, peygamberlerin de kendilerine has batıni imtihanları olduğu anlatılıyor. Ego'nun kendi başına objektif bir ölçütü olmadığı için insanın kendi tavrını değerlendirirken peygamberin sünnetini, hâlini ve tutumunu ölçüt almanın önemine değiniliyor; Hz. Yakub-Yusuf-Bünyamin kıssası ve Peygamberimizin eşleriyle ilişkisindeki örnekle bu konu somutlaştırılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İmtihan, ego ile yaşanan olay arasında meydana gelir; ego kalkarsa imtihan da kalkar.
- Egonun kendi başına objektif, dengeli bir ölçütü yoktur; bu yüzden peygamberin sünneti ve hâli bize ölçüt olur.
- Her imtihan aslında bir ego duvarını çatlatıp insanı daha geniş bir varoluş alanına çıkarmak için gelir.
Peygamberlerin Batıni İmtihanları
Bir şey de olabilir. Hani o korunmayı da görüyoruz. Tabii tabii, bazı durumlarda bir korunma var. Ama peygamberlerin hiç nefsi yok, tamamen kukla gibi değiller; böyle bir şey söz konusu değil. Onların da kendilerine mahsus şeyleri var. Mesela hatta bahsedilir; işte kral bir peygamber mi olmak istersin, yoksa fakir bir peygamber mi? Ve Cebrail orada kendince mütevazı olmayı hatırlatıyor. Peygamber de zaten o tercihte bulunuyor. Dolayısıyla aslında peygamberlerin de kendilerine göre imtihanları var. Fakat onların daha batıni imtihanları var, o kadar dışa aksetmiş değil. Dolayısıyla bize o yüzden çok fazla gözükmüyor. İçsel imtihanları büyüktür ve onların üstesinden gelmişlerdir.
İmtihan, Ego ve Direnç İlişkisi
Buraya şuradan geldik: Nerede bir benlik varsa orada bir imtihan söz konusudur. Yani nerede siz direnç gösteriyorsanız, o direnç gösterdiğiniz nokta sizin için bir imtihandır. Dolayısıyla biz bu noktada neye dikkat etmeliyiz? Sen nerede direnç gösteriyorsun, egon nerede direnç gösteriyor? Yoksa "Aa, bu çok büyük imtihan, e peki ne yapacağız, işte büyük imtihan" böyle değil. Şöyle diyeceksin: "Bu büyük bir imtihan mı? Büyük bir imtihan bu yaşadığım olayın" -bakın, imtihanın değil, bu yaşadığım olayın- "benim için bir imtihan haline gelmesine sebep olan ego direncim nedir? Ben ne tür bir ego direnci gösteriyorum ki bu olay benim için bir imtihana dönüşüyor?" Anlatabildim mi? Yani imtihan verilmiyor, bunu biz mi sağlamış oluyoruz? İmtihan, ego ile olay arasında cereyan ediyor. Egon kalkarsa imtihan da kalkıyor.
Hz. Yakub - Hz. Yusuf Kıssasından Bir Yorum
"Hocam, Yakup Aleyhisselam'ın, Yusuf Aleyhisselam'ın ayrı kalmasında -hani o filmi izlediniz mi bilmiyorum, filmde onu yansıtıyorlar- uzun süre ayrı kalıyorlar. Hatta diyor ki işte aslında engeller açılıp kavuşabilirler ama bir engel var; çünkü artık üst düzey olmuş, kavuşabilir. O sevgisini Bünyamin'e verdiği, ne zaman ki Bünyamin de alıkonulduğunda, yani o özel sevgisinden dolayı Allah onu böyle bir imtihana tabi tutuyor. Siz nasıl yorumlarsınız bu kısmı?"
Yani özel olarak yorumlamak lazım ama şöyle: Filmde ona vurgu yapmışlardı. Tabii tabii, filmde, o çekilen filmde çok fazla aşırı bir duygusallık katmışlar ona; tam olarak o Hazreti Yakub'u temsil etmiyor. Bu noktada şunu belki net olarak ifade edebiliriz: Benlik -buradaki benlik- illa böyle olumsuz, kötü olması gerekmez. Mesela dersin ki "Allah beni yavrumdan ayırmasın." Bu bir temennidir. Ama biraz böyle güçlü bir arzu ve tutkuya dönüşürse, bu sefer bir dirence dönüşür: "Asla ayrılmayayım, ayrılmaya tahammül edemem." O zaman bak, sen deyim yerindeyse bir direnç oluşturuyorsun. Bu senin için imtihanın kapısı olacaktır.
Arzu, Tutku ve Korkularımızın Dirence Dönüşmesi
Mesela: "Uzun yaşamak istiyorum, asla böyle genç yaşta ölmek istemiyorum." Niye bak, direnç oluşturdum. Her arzum, tutkum, korkum bir dirence dönüşüyor. Buna gerek yok; "istemiyorum" de, direnme. "İşsiz kalmak istemiyorum." Bak, direnme; tabii ki işsiz kalmamak için gereken çabayı göster ama "asla işsiz kalmaya dayanamam", "asla şöyle bir kayba dayanamam" -böyle bir şey yok. Bunu dersen sen hayatın doğal akışı içinde zorluk yaşayacaksın. Aslında imtihan dediğimiz şey de, egonun bir şey karşısında zorluk yaşamasıdır.
İmtihanın Amacı: Ego Duvarını Çatlatmak
Bunu neye benzetebiliriz? Aslında her imtihan bir ego duvarını çatlatır. Onun için gelmiştir; o ego duvarını çatlatır ki seni daha geniş bir varoluş alanına çıkarsın. Her imtihanın bize hatırlatmak veya göstermek istediği şeyi bulursak, o zaman varoluşumuzun hakiki zeminini bulmuş oluruz. Öbürleri sahte birer zemindir. Aslında imtihanlar, dolayısıyla da egolarımızın sahte dünyasını sarsıntıya uğratırlar.
Şunu söyleyeyim: Çok şiddetli bir şey geldiğinde tepkimizin dengede olduğunu, sonucunu nasıl çıkaracağız? Bazen insan fark edemeyebilir; yani çok yakın olduğu için tepkisini sağlıklıymış gibi görebilir. Siz örnek istediniz; nefis terbiyesine dair bir örnek vereyim: O da bir zehir olabiliyor. Aslında iyi bir şey ama o bile bir zehir olabiliyor. Şimdi bunu yüzde yüz elimizde, yani bu insanın kendini bulma sürecinde elinde böyle -ne diyelim- objektif bir şey yoktur, bir ölçüt yoktur.
Ölçüt Sorunu ve Bediüzzaman'ın Tecrübesi
Hatta o yüzden Bediüzzaman der ki: "Manevi yola girdiğimde baktım ki elimde hiçbir şey yok, bir ölçüt yok." O zaman diyor, "peygamberin sünneti" -sünneti derken işte onun hali, onun tavrı, onun tutumu- "benim için ölçüt oldu" diyor, "çünkü egonun objektif bir ölçütü yok." Sen tepki verirsin, dersin ki "bu gayet normal." Ama normal değildir; egonun kendi elinde bir ölçüt yok, objektif dengeli bir ölçütü yoktur. O yüzden oradaki ölçüt, başta peygamber ve ona vâris olmuş hakiki insanların tutum ve tavırlarıdır.
O yüzden işte bir peygamberin hayatını bilmek, anlamak, idrak etmek, fark etmek önemli bir şeydir. Bu kaynaktan yeterince beslenemiyorsak veya onu ihata edemiyorsak, o zaman biraz bize nispetle farkındalığı daha yüksek olan insanların tavsiye ve telkinleri bizim için işaret olabilir. Aslında biraz da bu yüzden o hicrette peygamber her iki kişiyi birbiriyle kardeş yapmış. Yani sen kendi kendini fark edemezsin, bu sebeple böyledir.
Egonun Tasdik Arayışı ve Kendini Fark Edememe
Zaten ego ne yaparsa yapsın "bu normal" der, "bu yaptığım normal" der. Ve çevresini de kendisini tasdik etmeleri için uyarır; o tepkiyi verir, "normal değil mi?" diye sorar. Bunun da tasdik edilmesini isteyerek sorar. Şöyle sormuyor ego: "Ben böyle bir şey yaptım ama acaba ölçülü mü yaptım?" Böyle sormuyor; "yaptım, sence doğru değil mi?" diyor. Değil tabii ki, ama ego ne yapıyor? Kabul etmiyor bunu. "Sen beni anlamıyorsun" diyor, "sen benim yerimde değilsin, senin başına gelseydi sen görürdün, o zaman sen niye soruyorsun, sırf tasdik ettirmek için soruyorsun" diyor. Halbuki gerçekten sormak lazım: "Ben şu olayda böyle davrandım ama yüzde yüz objektif olamadığım için nefsime karşı, kendime karşı, sana böyle anlatayım da senin bu konudaki yaklaşımın nedir, ne dersin? Ben biraz ölçüyü kaçırdım."
Hatta hepimiz yaşamışızdır, değil mi? Ya bana öyle bir soruyor ki, diyeceğim "ölçüyü kaçırdın" ama desem bana da kızacak, veya bana da laf söyleyecek, veya diyecek ki "sen de beni anlamıyorsun, sen de onlardansın, sen de karşı tarafı tutuyorsun." O yüzden gördüğümüz hâlde söyleyemeyiz. Neden? Çünkü ego orada kör zaten. Ego orada sormuyor "bu yaptığım şey ölçülü mü, dengeli mi" diye; sırf tasdik arıyor orada. O yüzden insanın o kendini bulma sürecinde kendi elinde objektif bir ölçütü yoktur. Onun için Bediüzzaman'ın o ifadesi önemlidir. Diyor ki: "Bir manevi dönüşüm yoluna girdiğimde elimde hiçbir ölçüt kalmadı, çünkü neye elimi atsam bir ego sopasına denk geliyor, hep onları fark ediyorum." O zaman diyor ki "peygamberin sünneti, hâli, tavrı, tavsiyeleri, sözleri benim için ışık oldu, benim yolumu aydınlattı."
Peygamberin Sünneti: Bize Işık Olan Ölçüt
Ya bak kardeşim, bir bakalım: Peygamber kendisini küçümseyene ne yapmış? Sözünü dinlemeyene ne yapmış? Oradan kendine bir ışık bulmaya çalışıyor. Orada da işte o peygamber tuzağına düşmüyor. Çünkü o senin için fıtri bir örnek, fıtri insan örneği. Çünkü biz o mantıkla peygamberi de devre dışı bırakmışız, "peygamberdir" diyerek. Halbuki sen ona "peygamberdir" diyerek iyice hayatın dışına atıyorsun. O zaman niye gelmiş? Öyle kendi başına mı, oyalanmak için mi gelmiş? "Ben peygamberim" diye dolaşmak için mi gelmiş dünyaya? İnsan olmanın ne olduğunu anlatmak için gelmiş; insan olmanın örneği. O zaman işte o zaman peygamberin o tavrı, tutumu, sözleri, hâli bizim için ışık olmuş oluyor. Biz oradan o ölçütü elde ediyoruz.
Atıyorum, mesela peygamber boşanmış -boşanmamış da boşanma durumuna gelmiş- hiç kavga gürültü yok. Onunla kavga gürültü eden eşleri var, o kavga gürültü etmiyor; ilginç bir şey değil mi? Diyor ki: "Ben sizin benden talep ettiğiniz şeyi yapamam, benim misyonuma uymuyor. Sizi güzellikle bırakayım." Bakın buradan ne öğrenebiliriz? Boşanma durumunda birisiyle ihtilafı var, değil mi? Bunu nasıl ele alıyor, nasıl yönetiyor, değil mi? Ne kadar güzel; hiçbir çatışma ve gerilim olmadan, "eğer" demiş, "sizin benden talep ettikleriniz konusunda ısrarlıysanız, ben misyonumdan dolayı buna evet diyemiyorum, sizi güzellikle salıvereyim, sizi güzellikle bırakayım, madem siz benden memnun değilsiniz." Hani "elimi sallasam ellisi, zaten ben peygamberim, benim gibisini nasıl bulacaksınız" diye falan böyle bir şey yok.
Orada eşlerin talepleri de çok makul talepler değil mi? Yani o kadar ganimetler geliyor; tabii haram değil ama peygamberin misyonuna uymadığı için, peygamberin o ümmete örnek olma misyonuna uymadığı için. Çünkü hani, burada mesela Peygamberimizin çok eşli evliliği modellenebiliyor -yani sünnet diye mesela- ama aslında o yaşadığı ilişkilerdeki tavrı çok modellenmiyor sanki. Tabii işte, orada Peygamber'in hâli, tavrı, sözleri bizim için ışıktır. Yoksa ben şimdi kendi yanlış, egosal tavrıma bütün insanları inandırsam, onlardan onay alsam ne işe yarar? Ben kendimi peygamberin huzurunda düşüneceğim. Ve benim tavrım, tutumum, sözüm, hâlim, peygamberin karşısında bunu dillendirsem, acaba ne der? Onu soracağım kendime. Acaba onaylar mı, "doğru, güzel, fıtri bir şey" mi diyecek, yoksa "sen biraz yanlış yapmışsın" mı diyecek? Anlatabildim mi? Odur bizim ölçümüz. Yoksa ben insanlara sorsam, "bak ben böyle yaptım" desem, "haklısın, kim olsa böyle yapar" -isterse altı milyar insan bana böyle desin, o bir ölçüt olamaz. Ancak fıtratında olan bir insanın sözü benim için ölçüt olabilir. Yani ben böyle davrandım ama bu fıtri bir şey mi, değil mi?
Sonuç: Ego'ya Tutunmadan Gözlemlemek
O yüzden egolar kendilerini ölçüt kabul ettikleri müddetçe, tabii ki yol alınmaz. Zaten hayatta yaşanan şeyin ekseri süreci de böyle maalesef; herkes kendi farkına vararak veya varmayarak kendi egosal bilincini referans alıyor ve ona öyle bir tutunuyoruz ki... Halbuki biraz bak, bir gevşet, bir bırak onu orada; bir masada dursun, illa at demiyorum, masada bir dursun, bir gözlemle birkaç gün, onu bir analiz et: Öyle bir tavır, öyle bir söz, öyle bir duygu -ama tutma oğlum, "ben böyle yaptım" deme. Böyle bir tutum, nasıl bir tutum? Ona tutunmadan. Anlatabildim mi? Ona "benimdir" demeden, sahiplenmeden; ne negatif bir tutum al ne pozitif, öyle bir nötr bakmaya çalış.
Emin olun siz de anlayabilirsiniz: O tavrınız, o gösterdiğiniz tavır fıtri midir değil midir? Bunun için acele etmemek lazım, özdeşleşmemek gerekiyor. Ki bazen birkaç gün geçiyor, birkaç ay geçiyor, insan kendi kendine diyor ki "ya işte öfkeme yenildim, yanlış yaptım." Bunu az çok görebiliyor. Onun için egonun tavırlarına tutunarak egoyu tanıyamayız. O bizim için yanıltıcı bir kılıftır.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (Hz. Yakub, Hz. Yusuf ve Hz. Bünyamin kıssasına değinilmiş; ancak doğrudan alıntılanan bir ayet geçmiyor.) --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.