Ego, Öfke ve Haklılık İddiası

Kısa Özet

Sohbette, egonun kendini haklı görme ve karşısındakine bunu kabul ettirme arzusunun öfkenin asıl kaynağı olduğu anlatılıyor. Öfkeli bir insanla karşılaşıldığında sakin kalıp direnç kurmadan dinlemenin, haklı bir yan varsa onu teslim etmenin ve durumu sadece ifade edip sonucu karşı tarafın alanına bırakmanın önemi vurgulanıyor. Örnek olarak Hz. Yusuf'un iftiraya uğradığı halde öfkelenmemesi anlatılıyor; çünkü onda "kabul ettirme" arzusu taşıyan bir benlik yoktu.

Öne Çıkan Vurgular

  • Ego, karşıdaki insanın haksızlığını kabul etmesini ister; kabul etmeyince öfke ortaya çıkar.
  • Öfkeli biriyle karşılaşınca sakin olmak, haklı bir yan varsa onu tasdik etmek ve direnç kurmadan dinlemek gerekir.
  • Hz. Yusuf, masumiyeti ortaya çıktığı halde iftiracıların suçu üstüne yıkmasına rağmen öfkelenmedi; çünkü öyle bir benliği yoktu.

Ego ve Hevâ Üzerine

Egonun hevası var. Onun ölçütü o. Onu ölçüt kabul ediyor. "Haklıyım tabii" diyor. "O gelip benden özür dileyecek" diyor. Halbuki biraz fıtratında olsa, bakacak ki karşındaki insana özür dileteceksin veya şunu yapacaksın, bunu yapacaksın; onun egosu buna müsait mi, değil mi? Ama ego diyor ki "ben haklıyım." Peki, peygamberin binlerce haklı olduğu durum vardı. Hiç kimseye "illa gelip benden özür dileyecek" dedi mi? Yok, böyle bir şey yok.

Onun için egoyu referans almadan yaklaşmak gerekiyor olaylara. Bilmiyorsak, insanları gerçek anlamda fıtratına daha yakın olan insanları dinlemeliyiz. Hiç böyle bir imkânımız yoksa, hakikaten dua etsek; "Ya Rabbi, bana şu konuda senin razı olduğun, fıtratıma uygun, insaniyetime yakışan hâli bana ilham et, beni buna yakınlaştır, bana bunu idrak ettir" diye dua etsek bile, Allah bize o hâli hissettirir, yaşattırır ve ilham eder. Çünkü biz başıboş değiliz aslında. Allah orada bir yerde durup yolu bırakmış değil. Allah yolun içindedir; insanın o manevi yolculuğunun içindedir. Seninle birlikte yol alır. Sana yardım etmek için, destek olmak için, fark ettirmek için yol alır. Yeter ki şöyle bir durup onun rahmetini, onun ilhamını, onun hikmetini idrak etmek için kulak ver. Bunu yaptığı zaman insan onu fark edebilir.

Öfkeli Biriyle Karşılaşınca Ne Yapmalı

Öfkeyle birisiyle karşılaştığınız zaman, öfke patlaması yaşayan bir insanla karşılaştığınız zaman ilk yapmamız gereken şey nedir? O hep bırakmıyor sizi. Yani onunla karşınıza set kurabilirsiniz dünyada, bu gözümüzle. Yani hayattan bezmemek adına dediniz ya, ikiye ucu vardır bu konunun: biri de "aman bırak, ne hâli varsa" deyip yine devam etmek. Ama onunla karşılaştığınız ilk etapta:

- Sakin olmak lazım. - Haklı olan bir yan varsa onu tasdik etmek lazım. - Karşıdaki dinleyebilecek haldeyse ifade etmek, değilse daha sonraya bırakmak. - Ama dikkatli ve duyarlı bir şekilde dinlemek lazım.

Ve ona karşı bir direnç kurarak değil, ona karşı doğal bir hâl içinde olarak. Yani karşıdaki şunu hissetmemeli: "bana karşı, bana reaksiyon gösteriyor, bana direniyor" değil yani. Anlatabildim mi? Bir direnç göstermemek; içimizde bir direnç var mı yok mu, ona bakmamız gerekiyor. Karşıdaki eğer iyice bilinçsiz değilse, zaten bu tavırdan dolayı daha dengeli hâle gelebilir. Bütün mesele, direnç koymadan dinleyebilmek.

Peki öfkenin yuttuğu bir insansa karşıdaki? Öfkenin yuttuğu bir insansa, içinizden dua etmek, şefkat etmek lazım. Bir tehlike, bir zarar arz ediyorsa da ona göre insan nefsini müdafaa edebilir.

Direnç Göstermeden Dinlemek

Karşıdaki hep "haklıyım" pozisyonunda olmasın diye bir şey yok; böyle olaylar var, hep haklı olduğunu düşünebilir, "bu yaptığım şu sebeplerden" diye bir erişte kurar kendine göre; pek çok süreçte bir kutu koyup seni "kesinlikle sen yalnızsın" pozisyonuna sokan bir durum olabilir. İşte orada, "böyle haklı olduğun yanlar var tabii ki, ama şu açıdan da bakabilirsin" şeklinde yaklaşılır. Aslında bu, o insanın körlüğünü biraz değiştirmeye dönük; ama onun egosuna çarpmadan, onu tahrik etmeden yaklaşmak gerekir. İyice körse yapacak bir şey yok.

Biz kendi egomuza bu kadar sahip olamazken, karşıdakinin egosunu düşünerek nasıl bu şekilde davranacağız? Mesele de zaten o. Ben de onu ömür boyu çalışıyorum diyebilirim; yani kişi kendi üzerinde çalışacak ki, karşımızdaki insanın egosu bizim ego damarlarımızı tetiklediğinde buna mâni olabilelim. Zaten karşındakiyle uğraşmış olmuyorsun ki; onun yaptığı şey senin egonu tetikliyor, o öfkeyle seni de öfkelendirmeye çalışıyor; sen de onu engelliyorsun. Farkına varmadan insanlar birbiriyle gereksiz yere çatışıyorlar. O yüzden insan önce "benim, insanların hangi yanlış tavırlarından hangi yanlış egolarım, benliklerim tetikleniyor" diye kendisine sorması gerekir.

(Soru: Onu gördük ama onunla baş edemiyoruz.)

Görmek yetmez. "Baş edemiyoruz" diye bir şey yok aslında; mesele baş etmek istemek. Onu gördüğünüzde, söylemiş olduğu bir sözle beraber tetiklendiğinizi düşünüyorum.

Evet, orada önce şu cümleyle başlayacaksınız: Öfkelenen kim? Bir benlik. Niye öfkeleniyor? "Benliğim olduğunu bilmiyorum" - hayır, benliğim değil, "bir benlik." Onu da sahiplenmeyeceğiz. Sonra: bu niye öfkeleniyor? Bu benliğin kafası nasıl bir kafa? Neden dolayı öfkeleniyor? Haksızlığa uğradığından dolayı olabilir mi? Tamam, diyelim ki haksızlığa uğradı; peki haksızlığa uğramakla öfkelenmek arasında zorunlu bir ilişki mi var?

Haklılık İddiası ve Ego Çatışması

Ben haksızlığa uğradığımda öfkelenmek zorunda mıyım? Karşımdaki insan da benim haksızlığa uğradığımı ya da kendisinin haksızlık yaptığını düşünmüyor olabilir. Onun haksızlık yaptığını düşünmemesi seni öfkelendiriyor mu? Ama niye öfkelendiriyor? "Düşünmemesi" mi seni öfkelendiriyor, yoksa bunu sen mi düşünüyorsun? Niye düşünmemesi öfkelendirsin? Bu zorunlu bir şey mi? Sen haksızlık yapmadığını düşünüyorsun, karşıdaki de hiç haksızlık yapmadığını düşünüyor. Tamam, bundan dolayı öfkelenmem niye gereksin?

Çünkü o ego, karşı tarafın haksızlık yaptığını kabullenmesini istiyor. Diyor ki: "sen haksızlık yaptığını kabul et." O da egosundan dolayı kabul etmiyor. Burada işte bendeki ego üzerinde çalışacağım; karşıdaki kabullenmeyebilir. Niye onu kabul ettirmek istiyoruz? O da ego işte.

Nasıl çözüm bulacaksınız, ya da nasıl anlaşabilirsiniz? Maksadımız çözüm bulmaksa, ben ona derim ki: "senin şu konuda şu şu şu nedenlere bağlı olarak haksızlık yaptığını düşünüyorum; ama haksızlık yapmak niyetiyle yapmadığını da düşünüyorum, yine de yaptığın şeyin bir haksızlık olduğu kanaatindeyim." Bu kadar. Karşıdaki kabul eder ya da etmez, o onun alanı. Benim alanım bu kadar.

Ama o ego der ki, "bu yetmez, bunu kabul etmesi lazım." Kabul etmeyince öfke ortaya çıkıyor. Egonun dolayısıyla o ego haddini aşmış oluyor; arzu ettiği şey gerçekleşmeyince öfkeyle yaklaşıyor. Ben, birisi bana haksızlık yapmışsa ona derim ki: "bak, şu şu şu nedenlere bağlı olarak bu yaptığın şey bir haksızlık; ama belki bu niyetle yapmadın, onu sen daha iyi bilirsin, ama yaptığın şey haksızlık." O da der ki "hayır, ben bunu haksızlık olarak görmüyorum." Görmüyorsan sen bilirsin, bu kadar.

Hz. Yusuf Kıssasından Bir Örnek

Bu kadarla da bitmiyor tabii, iki taraf için de bitmiyor. Ama mesela benim için bitsin. Hz. Yusuf ne yaptı, neye maruz kaldı? Orada bir adam dedi ki "durun, bir bakalım" dedi: Yusuf'un gömleği mi yırtıldı, arkadan mı yırtıldı? Arkadan yırtıldı. O zaman kadın kovalamış onu.

Bunu görüyorlar, buna rağmen diğer kişiler diyorlar ki: "şimdi biz kadını suçlarsak toplumda karmaşa olacak, biz en iyisi suçu Yusuf'a atalım; Yusuf da bunu kabullensin, sonra onu bir şekilde onore ederiz." O da diyor ki: "bakın, siz de gördünüz ki ben masumum." "Evet, sen masumsun ama suçu sana atmak zorundaydık" diyorlar.

Peki orada Hazreti Yusuf öfkelendi mi? Niye öfkelenmedi? Çünkü öyle bir benlik yoktu işte, o sadece durumu arz etti. Anladınız değil mi? Suçlu kim, anladık; buna rağmen seni suçlayıp hapse atacağız - o sizin alanınız. Hiçbir şey yapmadı. "Nasıl böyle olur, ne biçim bir dünya, batsın bu dünya" falan yok; "mağdur dünyası" yok, öyle bir şey yok. Ama yine de bir şey söylemiş.

Bakın, burada biz yanlış benliklerle bu hayatı yaşıyoruz; benliklerle değil, hayatla uğraşmaya çalışıyoruz o yüzden.

(Soru: Hocam, kabul ettiğiniz gibi öfkemizi kontrol etmekte belki karşıdaki kişi kadar bile zorlanmıyoruz; buna rağmen fark ettiğimiz, bize ait olmayan kısmı düzeltmekte zorlanıyorsak, karşıdaki kişi kendi hatasını kabul etmiyorsa ve kendisi istemezse kişinin değişmesi çok daha zor.)

O onun alanı. Biz durumu ifade ederiz, bu bizim alanımız. Ama işte öyle egolarımız var ki, "karşıdaki taraf haksızlık yaptığını anlasın" diyor. Öyle bir dünya yok işte; öyle bir egonun arzu ettiği bir dünyada yaşamıyoruz.

Öfke Sarmalı ve Bulaşıcı Duygular

Hocam, bu öfke sarmalı ile ilgili yeni bir film seyredin, belki arkadaşlar izlemiştir; öfkenin nasıl bir sarmala çektiğiyle alakalı 4-5 tane hikâye var. İlginç böyle tiplere de örnekler var, tavsiye ederim arkadaşlara. Eşimle de öyle bir şey izlemiştik; özellikle trafikte iki kişi. Normalde birisi öfkeli değil ama sonra eline güç geçince o da onun üstüne gidiyor, ikisi birbirini yakıncaya kadar devam ediyor.

Yani aslında bizi de içine çeken bir şey; bizi de içine çekmesi için bazı egolarımızın olması lazım ki içine çekilelim o şeyin. Bazen böyle bir ortamda bir kavga gürültü olur, bazı kişiler hemen çekilir içine - neden? Uygun egoları var. O yüzden bulaşıcı bazı duygular, hâller var. Kişi eğer uyanık değilse maruz kalır ve düşer.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan ayet numarası veya sure adıyla bir alıntı yapılmıyor. Anlatıcı Hz. Yusuf kıssasına (gömleğinin arkadan yırtılmasıyla masumiyetinin ortaya çıkması, buna rağmen suçun ona yüklenmesi) atıfta bulunuyor; bu olay Yusuf Suresi'nde geçmektedir ancak metinde ayet numarası belirtilmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.