Ego, Öznellik ve Gerçek Özgürlük

Kısa Özet

Sohbette önce acıların göreceliği ve ego düzeyinin konfora alışma meselesi ele alınıyor; ardından insanın dünya hayatındaki kayıpları asli bir kayıp olarak görmesinin yanılgısı, iyi-kötü ayrımının izafiliği (mürşit ve tavuk hikâyesi üzerinden) anlatılıyor. Sohbetin ana gövdesinde "neden rahatsız oldun?" sorusunun kendini tanımadaki merkezi rolü, nefis terbiyesinin sırrının öznelliği görebilmekte olduğu, dünya sevgisinin bütün kötülüklerin anası olduğu (hadis) ve Habil-Kabil kıssası üzerinden hak ile ego arasındaki fark işleniyor. Son bölümde Hz. Yusuf kıssası üzerinden egodan azade, özgür bir bilincin nasıl mümkün olduğu ve dindarlığın gerçek ölçüsünün bilinç düzeyi olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Neden rahatsız oldun?" sorusu, kişinin kendi beklenti, korku ve arzularını görmesinin anahtarıdır.
  • Dünya sevgisi bütün kötülüklerin anasıdır; kayıplar ancak izafi düzeyde, asli olmayan kayıplardır.
  • Gerçek özgürlük, egonun hipnozundan çıkıp hadiseleri ve insanları "olduğu gibi" görebilmektir.

Başkalarının Acısını Düşünmek: Acının Göreceliği

Peygamberimizin bir hadisinde şöyle bir şey geçer: Başınıza üzücü bir şey geldiğinde, daha doğrusu başınıza gelen bir şeyden dolayı üzüldüğünüzde, sizden daha büyük acılar, zorluklar, sıkıntılar çeken insanları düşünün; o zaman acınız hafifleyecektir. Çünkü bu göreceli bir şeydir. Kendi göreceli algımıza göre yaşadığımız şey bize kocaman gelir, önümüzü kapatır; bizim için çok büyük bir şeydir. Peygamber orada diyor ki, sizden daha büyük bir acıyı yaşayanı, daha zorlu bir durumda olanı düşünün; o zaman hafifler. Hakikaten de öyledir.

Tabii bazı aşırı ego düzeyi yüksek olanlar vardır. "Bu da benim acım kardeşim, bu da bana göre büyük" der; çıkaramazsın onun içinden. Ama doğru, göreceli olarak doğru; kendine göre tabii ki büyük. Hani bir hikâye vardır, kim anlatmış bilmiyorum: Adam ayakkabısı delik veya yırtık olduğu için üzülür, dışarı çıkar, bakar ki bir adamın ayağı yok. Döner, şükreder. Yani o skalayı görmek lazım ki, o skalada senin yaşadığın zorluk, sıkıntı, mahrumiyet nereye denk geliyor. Ona bakmak doğrudur. Ama o kişinin yaşadığının ona acı gelmesi de doğrudur, onu elinden alamazsın. Yanlış olan belki şudur: "Bundan daha büyük bir acı yok" demek. Yoksa o acının ona büyük gelmesi veyahut da onun gerçekten ondan dolayı acı çekmesi tabii ki bir vakadır. Büyük acı çektiğini düşünen de gerçekten acı çekiyordur, uydurma bir şey değildir. Tabii ego düzeyinde hepsi bir yani; ama onların içinde de bir derecelenme vardır.

Mesela diyelim ki bir insan ameliyat olacak, para bulamıyor; kan parası bulamadığı için ölecek. Böyle bir acı düşünün. Bir de diyelim ki tek taş pırlanta alamadığı için, istediği elbiseyi alamadığı için, bir düğüne gidecek saçını yaptıramadığı için üzüleni düşünün. Bunlar arasında bir fark var, o farkı görmek lazım. Ama son tahlilde, o para bulamadığı için ameliyat olamayıp öleceğini düşünenin acısı da ego acısıdır. Hepsi arasında temelde bir fark yok; aynı kategorinin, aynı ego düzeyinin acısı. Çünkü o ego düzeyinden çıksa, ölümün bir ölüm olmadığını anlayacak, "kaderim nasibim buymuş" diyebilecek; "ne kötü bir kaderim var" demeyecek. Ya da diyelim ki bulamadığı ameliyat parasıyla başka biri bir günlük tatil yapıyor; bunu görse ego düzeyinde daha çok acı çekebilir. Hakikatte bunların bir farkı yok.

Gerçekten böyle hikâyeler vardır, hayali değil. Geçenlerde Nijer'den bir arkadaş gelmişti, TİKA'da çalışıyor. Adamların buzdolabı yok, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi zaten yok. Birçok yerde elektrik yok. Mesela yarın ne yiyeceğini bilmiyor; günlük bir ihtiyaç içinde. Ve adamlar bu konuda sakin. Ya bir işe girmeyi bekliyor ya da bir yakınını defnetmeyi bekliyor; gayet sakin. Ağlama sızlama yok. Bazıları bunu duyguların dumura uğraması olarak kabul edebilir; ben o kadar değil diye düşünüyorum. Şu var ki insanların uyum yapabilme yeteneği var; nefse çok verdiğinde ona da uyum sağlıyor, aldığında da almaya uyum sağlıyor. Aslında oradaki, alınandaki halin sağladığı uyum normalde daha güzeldir; o yüzden "alınması akıllıcadır" gibi sözler o an için geçerli değildir. Mesela çok yıllar önce ülkede yaşanan bir olay vardı; ekonomik krizdi. Türk insanı aldıkça taşkınlığı arttı. Aslında başka bir şey alınmıyor, o taşkınlığa dönüşüyor; özgürlük anlayışı. Ego düzeyinde esneklik pek yoktur. O yüzden halk arasında "Allah gösterdiğinden aşağısını göstermesin" diye bir laf vardır; çünkü ego bir konfor düzeyine alışmıştır, ondan bir aşağısı onun için mahrumiyet olarak gelir. Hâlbuki bütün hepsini esneklikle karşılayabilmek doğal insanın tavrıdır; ama ego düzeyinde bu çok zor bir şeydir. Mesela şu anda buzdolabısız bir hayat düşünün, ne kadar zor gelir bize; ama adamlar bunu yaşıyor, o kadar büyük bir kayıp da değil aslında.

Refah düzeninin artmasıyla orantılı olarak insanların bu kadar taşkınlık yapmasına inanamıyorum. Çünkü bu, sizin anlattığınız özgürlük düzeyinde değil; ama tabii herkes kendi adına konuşur. İnsanların tabiata çok ihtiyacı olduğuna ve onsuz yaşayamadıklarına inanıyorum; ve biz her şekilde gri bir şeye hapsolduk, dünyaya. Bunun başka yolları var elbette; ama insanların gerçekten müthiş bir ihtiyaç hâlinde olduğunu düşünüyorum. Biz doğadan ayrı bir şey değiliz, bunun da bir payı olduğuna inanıyorum. Bir de taşkınlıklarda dil çok önemli; taraf olmak değil ama biz geçmişte bunları yaşadık, kimsenin organını kaybetmesini, ölmesini istemeyiz elbette. Bu tabi daha çok orta sınıf ve üst orta sınıfın yaptığı bir şeydir ama sadece buna bağlamak da doğru değil.

Kayıp, Ölüm ve Dünya Hayatının Gerçekliği

Benlik düzeyinde insan alıştığı bir şeyi kaybetmekte zorlanır; kaybı tölere etmek zorlandığı bir şeydir. Bunun nedeni, insanın dünyadaki olgulara, nesnelere ve göreceli düzeydeki sıfat ve niteliklere asli bir değer atfetmesi, ve onların kaybını mutlak bir kayıp olarak görmesidir. Dolayısıyla orada telafi edemez. Mesela insan hayatının bu dünyada sona ermesi nedir? Bu dünyaya ait bir gerçekliktir; varlığın bizatihi kendisiyle değil, onun kendini bu dünyada tezahür ettirmesiyle ilişkili bir şeydir. Tıpkı suyun buz hâlindeyken tekrar sıvı hâline gelmesi gibi; su orada bir şey kaybetmez, sadece şekil değişir. Bunu idrak eden insan, dünya hayatının uzunluğuna, kısalığına, şöyle veya böyle oluşuna prensipte takılmaz; en azından bu, onun için asli bir nitelik değildir. Bu noktada hayatı daha doğru kavramış olur.

Mesela geçen hafta 41 yaşında bir kadın ölmüştü; 81 yaşında olsaydı o kadar üzülmeyecektik. Hâlbuki bir farkı yok; 41'inde de ölse 81'inde de ölse, prensip açısından çok farklı bir şey değil. Ancak insan için şu sorulabilir: İnsan olarak nasıl yaşamıştır? İnsani değerleri anlamında nasıl yaşamıştır? Yoksa çok zengin mi çok fakir mi olduğu değil; o insaniyet noktasında nasıl bir görünüm sergilemiştir bu dünyada, varlığının hakkını vermiş midir, özüne göre mi davranmıştır? Budur asıl mesele. Yoksa şu kadar yaşamış bu kadar yaşamış, bunun çok fazla temel bir niteliği yoktur.

Diğer taraftan dünyanın nimetleri ego penceresinden çok geniş bir skala içinde görülür: işte çok iyi, işte ortalama, işte çok kötü. Bununla ilgili anlatılan bir hikâye vardır: Bir gün bir mürşit talebesine on kuruş verir, "git bir tavuk al" der. O da gider on kuruşa bir tavuk alır pazardan. Sonra yirmi kuruş verir, yine "bir tavuk daha al" der. O da gidip yirmi kuruşa daha büyük bir tavuk alır. Akşam olunca mürşit, "bize bir tavuk yap" der. Talebesi sorar: "Hangisini yapayım?" O da "iyisini yap" der. Talebe yine "estağfurullah, hangisini yapayım?" der. Mürşit yine "iyisini yap evladım" der. Talebe yine "estağfurullah" deyince, mürşit "tamam, sen mahlûkat arasında ayrım yapmamayı öğrenmişsin" der.

Mürşidin Tavuk Hikâyesi: İyi-Kötü Ayrımının İzafiliği

Bu izafi bir şeydir. Yirmi kuruşluğu da yapar, on kuruşluğu da yapar; yani bu, nispi bir fark yok anlamında değil, ama asli bir şey değil. Bu iyi bu kötü değil. Orada mürşit "iyisini yap" dediğinde sanki öbürü kötü olmuş olacaktı. Bu zihnimizin bir işidir; hemen "bu iyidir, öbürü kötüdür" deriz. Hâlbuki âlemde farklı farklı tezahürler var, hepsi kendine belirlenmiş kader bağlamında iyidir. Uzun ağaç mı iyidir, kısa ağaç mı iyidir? Mevsimlik bir bitki mi iyidir, asırlık bir bitki mi iyidir? Bunu diyemeyiz. Bazı çiçek bir haftalıktır; bir kelebeğin ömrü bir hafta on gündür diyelim; bir başka canlı üç yüz sene yaşar. Üç yüz sene yaşamak iyi, bir hafta yaşamak çok kötü mü? Kime göre? Bize öyle geliyor. O kelebeğin bağlamında on gün yaşaması güzeldir; öbür canlının bağlamında üç yüz sene yaşaması güzeldir. İkisi de iyidir, sadece biri üç yüz sene biri on gündür. Ama zihin ne yapar? Hemen iyi-kötü diye ayırır. Havalarda yaptığımız gibi: "Bugün hava kötü" ya da "iyi" deriz. Niye öyle diyorsun, "sıcak" de, "soğuk" de; niye "kötü" diyorsun? Zihin, o farklılıkları kendi ihtiyacına, kendi beklentisine göre iyi ve kötü diye yorumluyor. Oradan da doğru bir anlayış, doğru bir perspektif çıkmıyor.

Egonun düzeyi her zaman bizi yanıltır, çünkü kendisini ölçü olarak koyar, kendisini sürekli referans olarak bildirir. Mesela canın tuzlu istiyorsa, önündeki yiyeceklerin hepsinin tatlı olması çok berbat bir şey olur; ama yemek yemişsen, canın biraz tatlı istiyorsa, o tatlılar çok güzel bir şey olur. Tatlı aynı tatlı; ama senin o konumun, durumun, perspektifin, o anki hâlin onun iyiliğini kötülüğünü değiştiriyor. Mesela çok olgunlaşma yolunda çaba gösteren biri olsam, bana kötülük yapılması bana iyi gelebilir; kendimdeki o ruhsal potansiyeli açığa çıkarabilirim, rağmen olmayı başarabilirim, çünkü bende o potansiyel var. Nasıl iyi bir halterci sporcuya ağır bir ağırlık verilse "kötü" demez, "bende bu potansiyel var, çalışıp bunu kaldıracağım" der; ama kaldıramayacağına inanan onu kötü olarak görür. Dolayısıyla burada nereden baktığımızı her zaman görmeliyiz. Nereden baktığımızı görürsek hem kendi öznelliğimizi fark ederiz hem de o şeyi öznellikten bağımsız analiz edebilme kabiliyetini kazanabiliriz. "Buradan bakıyorum, buradan baktığım için böyle bir perspektifim var, acaba üstten bakılınca nasıl gözükür" diye düşünebiliriz. Öbür türlü, baktığımız perspektifi düşünmeden sanki hiçbir öznel bakış açımız yokmuş, tamamen objektif bakıyormuşuz gibi düşündüğümüzde yanılmış oluruz.

Öznellik, Objektiflik ve "Neden Rahatsız Oldun?" Sorusu

Objektif bakabilmek için önce öznel baktığımızı kavramamız lazım. Mesela çok aç olursun, bir misafirliğe gidersin; iyi ağırlanmazsan "çok kötü ağırladılar bizi, bir daha gitmeyeceğim, zaten onlara değer veren de hata" dersin. Hâlbuki hiç düşünmezsin: acaba onların imkânı var mıydı, ne durumdaydılar, belki bir yakınları ölmüştü, belki çok mutsuzlardı. Bunları hiçbir zaman göremezsin; ancak gözüne gösterirlerse görebilirsin. Egon öyle şişer, karşıdakini tamamen küçültürsün. Neden? Çünkü öznel bir yerden baktığını görmüyorsun, "ben doğru yerden bakıyorum" diyorsun. Farz edelim ki o kişi gerçekten objektif olarak yanlış; gene böyle bir yorumu doğrudan yapman yanlıştır. O zaman "bu yanlış bir şey yapıyor" dersin, sonra "ama niye yapıyor?" diye sorarsın. Öznel bakışta bunu soramazsın, çünkü orada kendi acınla meşgulsündür. Kuyruğuna bastıklarında feryat edersin ama karşıdaki insanın senin kuyruğuna bilmeden mi, farkında olmadan mı bastığını düşünemezsin. "Benim acım var, kuyruğuma basıldı" dersin. Bir de bak, acaba niye kuyruğuna bastı diyebilmen için o öznel bakış açısından çıkman gerekir. Oradan çıktığında işte bu bir özgürlüktür. Biz şimdi özgür olamıyoruz, çünkü hep kendi öznelliğimizden bakıyoruz; dolayısıyla ne değerlendirmelerimiz ne de muhataplarımıza olan tavrımız objektif bir perspektiften hiç uzak olmuyor. Kırılmalar, öfkeler, alınmalar, yargılamalar bütün bunların sebebi budur.

Burada bahsettiğimiz şüphe değil; biz erinceye kadar objektif olamayız, bu şüphe götürmeyen bir kesinliktir. Bununla ilgili çalışmanın temeli işte o sorudan başlıyor: Ben bundan niye rahatsız oldum? Orada kendi beklentini görürsün. "Ben böyle bir şey bekliyordum ama o böyle davrandı; ben şöyle bir şeyden korkuyordum, o da korkumu tetikledi" gibi. Orada kendinle ilgili korkuların, arzuların, beklentilerin, isteklerin görürsün; onların az veya çok karşılanmaması zaten seni rahatsız etmiştir. Kişi, şahıs ya da durum önemli değildir. Bunu bir müddet görmek bile görmek gerekir, çünkü insan o an sadece o durumu görebilir; hepsini birden göremez. Hep bu görme hâlinde olmak gerekiyor, hep bu öznelliğimizi göreceğiz.

Geçen bir arkadaş anlatmıştı: Sekiz yıllık bir ilişkisi bitmiş, sonra biriyle konuşurken karşı taraf "sen de bir insansın, sen kimsin ki bana bunu diyorsun" demiş; o da artık erkeklerin hepsinden nefret ediyormuş, çünkü hiçbiri onu değerlendiremezmiş. Şimdi düşünün, o bayan kendi sübjektivitesinden baksa, "kalbi kırılmış, bu erkekler ne kadar berbat insanlar" diyebilir; birçok şey düşünebilir. Bunların hepsi saçmadır, çünkü o da kendi öznelliğinden bakıyor. Hâlbuki kendi öznelliğini bir kenara koyabilse, "böyle bir tavır beni çok rahatsız eder, çünkü ben bir insana takdir edici bir söz söylemişsem 'sen kimsin ki' denilmesi rahatsız edicidir; çünkü ben bana değer verilmesini önemli buluyorum" diyebilir, ama bunu bir kenara koyup "bu insan niye böyle diyor" diye düşünebilir. Diyebilmen için onu bir kenara koyabilecek algın olması lazım; yoksa sen de başka türlü insanlara takmaya başlarsın. Mesela ben öyle bir bayanın yerinde olsam, benim için gerçekten merak uyandırıcı bir şey olurdu: bir insan bunu nasıl söylüyor diye. Ama benim merakımı uyandırması için kendi öznelliğimi kenara koyabiliyor olmam lazım. Onu koyabildiğimde anlayabilirim; bu, onu onaylamak, meşru görmek anlamına gelmez, ama anlayabilirim. Oradaki sübjektif benlik düzeyinin hangi düşünce ve algılardan tetiklenerek o sözü söylediğini anlarım ve benim için rahatsızlık uyandıracak hiçbir şey kalmaz.

Böyle bir şeye muhatap olsam direkt öfkelenirim ama öfkelenmeden anlamaya çalışmak lazım. Orada bakacaksın: öfke hissettim, niye öfke hissediyorum? Çünkü böyle bir muameleye layık olmadığımı düşünüyorum, falan filan; onu analiz edersin. O ayrı bir dosya olarak açılır: "Ben niye rahatsız oldum?" Ondan sonra başka bir dosya açarsın: "Bu insan niye böyle yapıyor acaba, bu gerçekten ilginç bir şey" diye onu analiz edersin. Ama bunu yapabilmen için objektif olman lazım. Fakat biz objektif olamıyoruz, çünkü sübjektif olduğumuzun farkında değiliz. Objektif olmak, herkesi haklı, doğru, meşru görmek demek değildir; objektif olmak, o şey neyse onu öyle görmek demektir. Arızalıysa arızasını görebilmek, arızanın temellerini görmek, fark etmektir. Ve en son söyleyeceğim şey şudur: burada bir ego mağduriyeti vardır. Egosu tarafından mağdur edilen bir insan vardır; bir ilişkiden incinmiş, o incinmesini böyle tamir ediyor. Bunu görmek objektif analizdir. Yoksa muhataplarımızın veya hayatta yaşadığımız olayların, bizim sübjektif algımız, idrakimiz, korkularımız, beklentilerimiz noktasındaki rahatsızlıklarına odaklanıp "bu insan kötü" demek yanlıştır.

Mesela bir insan benim aile hayatımı bozmaya çalışabilir; belki mutlu bir aile görmekten nefret ediyordur. Ben merak ederim, niye ediyor acaba diye; bu benim için önemlidir. "Ailemi dağıtıyor, mutluluğumu kıskanıyor" demek boş bir şeydir. Bazı insanlar kendisi mutsuz olmuştur, mutlu bir birim görmekten rahatsız olur; bu gayet doğal bir şeydir. Ben bunu görebilmeli, anlayabilmeliyim; hemen kendi derdime düşüp bunu göremezsem, insanın kendi düşebileceği handikapları da görememiş olurum. Sonuçta hepimiz aynı biyolojiye, aynı ihtimallere sahibiz. Nasıl bazen bir hasta insan görürüz de "ya böyle bir hastalık da varmış, neden oluyor bu" diye sorarız; mesela fazla sigara içmekten biri gırtlak kanseri olmuşsa, "ben de dikkat edeyim, sigara içmeyeyim" deriz, çünkü aynı biyolojiye sahibiz. Orada egonun, o ana kadar hiç tecrübe etmediğin bir damarını görmüş olursun; güzel olan budur. Bunu yapabilmemiz için arzularımızı, isteklerimizi, beklentilerimizi, korkularımızı fark edip bunları referans almamak gerekir. Ama bunu yapabilmek bir çalışmayı gerektirir.

Nefis Terbiyesi: Sen Olanla Sen Olmayanı Ayırmak

Bu, her zaman yapılması gereken bir şeydir. Bu gibi durumlar, bizde çalışmamız gereken daha güçlü temel damarları görmemize vesile olabilir. Hangi olayda, hangi durumda çok rahatsız oluyorsak, onlar üzerinde en fazla çalışacağımız şeylerdir; en güçlü handikaplarımızdır. İnsan kendini okumak kavramını geliştiriyor; kendini okuduğun anda zaten kendin olmuyorsun, hayatı okur gibi öfkeni, hırslarını okuyorsun.

Her insanın farklı handikapları vardır; önce görmesi, sonra analiz etmesi gerekir. Bu, tasavvufta nefis terbiyesi gibi bir şeydir. Bütün sır, benliğin objektif olmadığını görmektir. Bütün terbiye bir bilgiye dayanır. Mesela ben bir şey konusunda kavga ediyorsam, kavga ettiğim şey nedir? Asli bir şey midir, geçici bir şey midir, değerli bir şey midir, ne kadar değerlidir? Mesela biri gelip bu kalemi çalsa veya gasp etse, "peşimden koşarsanız sizi öldürürüm" dese; benim bu kalemi muhafaza etmek için adamın peşinden koşmam cehalettir. Ama egoma yediremeyip "kim benim kalemimi gasp edebilir" diyebilirim. Orada düşünürsün: bunun değeri nedir? Hayatta hiçbir şey, o sübjektif algımıza saplanmamıza değecek bir şey değildir; dünya bütünüyle o sübjektif algıya referans verilecek nitelikte bir kıymet taşımaz. Bunu tefekkür edeceksin; edebiliyorsan ne âlâ, edemiyorsan o tuzağın içinde yaşamaya devam edersin.

Bütün mesele, sen olanla sen olmayan arasındaki ayrımı yapmaktır; sürekli bu ayrımı düşüneceksin. Korkan, öfkelenen, arzu ve beklentileri olan benlik gerçek benliğimiz değildir. Bunu anlamak, üzerinde düşünmek gerekir: kaybet, ne olacak, neyi kaybedeceksin? Kişi, dünyayı gözünde çok büyük görüyorsa, egonun tuzağına kapılmaktan ve o tuzak içinde hayatını sürdürmekten kurtulamaz. O yüzden "bütün kötülüklerin anası içki değil dünya sevgisidir" demiştir Peygamber. Bu uydurma ya da yanlış anlaşılan bir söz değildir; dünya sevgisi bütün kötülüklerin anasıdır.

Toplumsal düzeyde edindiğimiz bir takım değerler vardır; bunlar için mücadele etmek egosal bir şey midir diye sorulabilir. Bunlar, edindiğimiz ve kaybetmek istemediğimiz değerlerdir; iyi ya da kötü bir şey istemedir. Eğer bu gerçekten pozitif bir şeyse, mücadele edilebilir; fakat bizim varlığımızın bizatihi kendisiymiş algısı içinde olmaksızın mücadele edilmelidir. Son tahlilde şunu anlamak lazım: gerçek varlığını hiçbir zaman kaybetmezsin. O, kaybedilebilir bir şey değildir; zarar gören, mahrum edilebilen, eksilebilen, dejenere olabilen bir şey değildir. Onun dışında, göreceli âlemde kişi koruyabilir. Bakın, Kâbe bile tarih içinde korunmamıştır; dinde mukaddes addedildiği hâlde bile. İnsan ondan daha kutsaldır; ama insan derken aslında biz insanın hakikati olan asli varlığını kastediyoruz. Odur gerçek olan şey; o hiçbir zaman kaybedilmez. İnsan o öze dair bakışını kaybetmemelidir. Mesela bir çatışmada hak olan bir şeyi görmüşsen, onu söylemek benim için kurtarıcı bir şeydir. Diyelim ki hakkı söyledim, söylediğim için zalimin biri gelip beni öldürdü; ben bir şey kaybetmiş olmam. Kayıp, haktan yana olmamaktır, o hakka ait algıyı kaybetmektir. Öbür türlü kayıplar asli bir şey değildir. O yüzden dünya sevgisi bütün kötülüklerin anası olur. Çünkü dünyayı sevdiğin zaman, dünya sınırlıdır; talipleri ise neredeyse sınırsızdır. O yüzden özellikle kavga çoktur; o kavgayı kazanmak için de kişi yalan, hile, tahakküm gibi birçok şeyi sergilemek zorunda kalır.

Hak, Kayıp ve Habil-Kabil Kıssası

Peki, biri "bu haktan yana" derken bir diğeri aynı olayı farklı görüyorsa, ölçümüz ne olacak? Biz benlik düzeyindeyken mutlak olarak zaten gerçek hakkı hiçbir zaman tespit edemeyiz; ancak bazı rasyonel verileri geçici olarak kullanırız. Bu bir dini veri olabilir, çok yaygın bir ahlaki veri olabilir; bunları geçici olarak, bir araç olarak kullanabiliriz. Ta ki gerçek anlamda objektif bir bilince sahip oluncaya kadar; kişi o sübjektif düzeyini aşamayacaktır. İşte geçen hafta bahsettiğim Habil'in Kabil'e karşı duruşu aslında objektif bir bilinçtir. "Beni öldürecek olursan, ben elimi kaldırmayı gerekli kılacak bir savunma refleksine girecek değilim" diyor; objektif bir bakışı var. Muhatabının yanlışını görüyor, ifade ediyor; fakat kendini savunma gereği duymuyor, çünkü kendilik savunması gerektirmiyor. Ama zahiri düzeyde doğru tarafta olup yanlış anlaşılabilir de. O mücadelenin uygun bir zaman ve zemini ortaya çıkmışsa, o mücadeleyi yapabiliriz. Ama şu farkla: o mücadeleyi yapamayıp kaybettiğinde bir kayıp hissi olmayacak. Temel ayrım budur. "Bu mücadeleyi yapamadık, kaybettik, öldürüldük; ama ben bir kayıp yaşamadım" diyebilecek bir bilinç olmalı, çünkü doğru olan şey budur.

Fergani'nin olayı gibi: "Özürünü yanılacaksın gibi hareketini öyle yapacaksın" derler. Hakikaten bazen kafa karıştıran, herkesin ikilemde kaldığı durumlar olabiliyor; hangi taraftan neyi gördüğünle de ilgilidir. Ama bir merkez vardır; doğru dini referansları pergel gibi oraya koyup hareketini yaparsın, bazen pergel dar olur, bazen açı olur. Dolayısıyla burada bizim hayatta en yanlış şeyimiz, aşırı bir eleştiri, aşırı bir çatışma ve gerilim dilini kullanıyor olmamızdır. Bu bizim ego düzeyinde olduğumuzu gösterir. Dışarıdan bir insana baktığınızı düşünün: biri bir olayı anlatıyor ama çok öfkeli anlatıyor, çok gergin; "olaydan çok rahatsız olmuş" dersiniz. Bir de bir insan olayı hakikaten sadece anlatır; eğer o kişi olgun bir kişiyse, olayın içinde mi dışında mı bilemezsiniz. O kadar rahat anlatır ki, gerçekten objektif bir değerlendirme tarzıdır bu. Bunu hayatta kazandığımızda gerçekten bizi özgürleştirecek bir şeydir; egonun korkularından, kaygılarından, arzularından, beklentilerinden kurtaran bir şeydir. O zaman düşüncelerimiz, algılarımız, duygularımız daha doğru bir şekilde işler. Ama bir taraftan bakarsak hepsi çarpık bir şekilde işler; tıpkı bütün sıvıların bir kırılma indisi olması gibi, içine giren bir şey eğri gözükür. Ego da tam böyle bir şeydir. Düz bir kaşığı düz olarak görebilmek, ancak kırmayan bir sıvı varsa mümkündür; ama diyelim ki suya koyarsın, farklı gözükür. Bizim egolarımız da böyle; olayı egonun içine koyduğumuz anda, egodan baktığımız anda olay çarpıtılmıştır, az veya çok. O çarpıklığı aşabilmek, kişinin özgürleşmesi demektir.

Nefsin Mağduru İnsana Dua Etmek

Bazen söylerim: "Bak, bu bunu yapmış, ona dua et" derim; "ona dua mı edeceğim" der gibi olur, küfür gibi geliyor bazen. Hâlbuki kardeşim, o insan da kendi egosunun mağduru; bir yanlışlık yapmış, sen kendi benliğinin derdine düşüp "bana bunu niye yaptı" diye uğraşıyorsun. Hâlbuki anlayabilsen, "o nefsinin mağduriyetini yaşıyor, ona nasıl yardım edebilirim" diyeceksin. Bir ölçü de budur: acı çeken bir insana dua edebiliyorsan, orada bir algı yapabilmişsindir. İçinden gelmese de yapacaksın; ama "sırf böyle yapılması gerekiyormuş, hadi yapayım da kurtulayım" diye değil, istikamet bu şekilde olmalıdır.

Bunun inceliği şudur: biz bir öze ve bir benlik hâline sahibiz, buna ruh ve nefs diyoruz geleneğimizde. Bir kişi kötülük yapıyorsa, nefsi ruhuna galip gelmiştir; ruh, nefs tarafından örtülmüş, tahakküm altına alınmıştır. Biz o insana dua ederken şunu kastederiz: bu insan nefsi tarafından mağdur ediliyor, nefsin tahakkümü altına girmiş, bu tahakkümden kurtulması için dua ediyorum. Bu hiç de anlaşılmaz bir şey değil. Fakat biz ayırmayız, hemen "o kötü, nasıl dua edeyim" deriz. Daha önce de bahsetmiştik: Peygamber Mekke'deyken, Kâbe içinde 360 put olduğu hâlde gene orada ibadet etmiş, orada tavaf etmiştir. Kâbe'yi insan olarak alırsak o metafor üzerinden, nefis bir kişinin ne kadar berbat olursa olsun, o kişi özü itibariyle yücedir; hem hürmete layıktır hem de nefsine karşı yardım edilmeye layıktır. Yardım edebilirsin edemezsin ayrı bir konu ama yardım edilmeye muhtaçtır, duaya muhtaçtır; kim olursa olsun. Onu ayırmadığımızda yanılmış oluruz.

Bir insan bize bir kötülük yapıyorsa nefsine yenilmiştir; dolayısıyla o insana dua etmek gerekir. Bunu tabii ki büyüklenmeden yapacaksın; sen de aynı hataya uygun olaylar denk gelirse yapabilme ihtimalin vardır, bunun bilincinde dua etmek gerekir. Bunu yapabilmek için kendi kuyruk acımızı bir kenara koymamız gerekir; bunu koyamadığın an bunu yapamazsın. Burada kuyruk acısı hisseden kim? O da benim benliğim. Orada yanlış şeyi yapan onun benliği olduğu gibi, burada kuyruk acısı hisseden de benim benliğimdir. Dolayısıyla kavga benlikler arasında olmuştur. Dünyada hiçbir kavganın nedeni kadın, erkek, sınıf değildir. Bütün kavgaların nedeni ego kavgasıdır; kadın-erkek, işçi-işveren, anne-baba veya evlat olmak, bunlar ikinci üçüncü sıfatlardır. Kavga kuşaklar arası bir kavga değildir, egolar arası bir kavgadır. Bunu ne kadar iyi görebilirsek o zaman daha doğru bir zemine oturtmuş oluruz. Herkesin baktığı yeri görebildiğimizde, içsel olarak çatışacak bir şey kalmaz; dışta çatışabiliriz bazen ama içte değil.

Diyelim ki biri benden egosuna bağlı olarak nefret ediyor, beni çekemiyor, beni yok etmek istiyor. Orada onun egosunun yanlış bir algısı ve stratejisi var; tıpkı Habil ile Kabil'in hikâyesinde olduğu gibi. Eğer ben kendi egomun derdine düşersem öfke duyarım; düşmezsem o, benim için kör bir benlik tarafından mağdur edilmiş bir kişidir. Ben zahiren mücadele edebilirim, kendimi savunabilirim, onu durdurmaya çalışabilirim; saldırdığında karşılık verebilirim. Fakat onu yok etmek, mahvetmek gibi bir şey hissedemem; hissedersem bu yanlış bir çatışma zeminidir, çünkü ben onu değil onun egosunu muhatap alarak çatışıyorumdur; aslında onu ondan kurtarmaya çalışıyorum.

Bunun bir ölçüsü şudur: bazen kişi kötülükler, yanlışlıklar yapmıştır; sonra kötülüğe maruz kalan insan "hemen bahsetme ondan" der, "o kadar değişti ki" der, "cehennemin dibine kadar yolu var, yok olsun isterim" der. Hâlbuki kardeşim, adam nefsinden kurtulmuş; mutlu olman lazım, çok şükür demen lazım. Sen bir hastalıktan kurtulduğunda şükretmiyor musun? Ama biz nefsi yüzünden hastalananı hemen mezara gömüyoruz, "benim için bitti o" diyoruz. Peki biz hastalandığımızda kendimize mezar mı kazıyoruz? Kazmıyoruz; o zaman ona da kazmayacaksın. Hayatı o zaman doğru bir yerden yakalamış oluruz. Yoksa herkes kendi egosunun penceresinden bakar ve birbiriyle kavga eder; herkesin arzusu, beklentisi, korkuları mutlaka bir çatışmaya sebep olur.

Su Gibi Olmak: Gerçek Özgürlük

Hakiki insan herkesle uyumludur, aynı zamanda herkesten de azadedir; tıpkı su gibidir. Bir ihtiyacı yoktur ama her şekilde girer, her şekilde uyum sağlar. "Ben bu şekle girmem" demez su; "eyvallah, anlıyorum, senin böyle bir şeklin var" der, ona hürmet eder, mümkün olan en güzel uyumu gösterir. Ama şekilsizdir yine de; şekil aldığında bile özünde gene şekilsizdir. Gerçek anlamda ilişkiler ve toplumsal süreçler ancak böyle bir bakışla mümkündür. Öbür türlü hayatta her zaman çatışma ve gerilim vardır.

Bu anlayışla gerilimler tamamen ortadan kalkacak, hiçbir problem kalmayacak, herkes melek gibi olacak diye bir şey söylemiyoruz. Bunu kendimizi özgürleştirmek için yapıyoruz. Sen özgürleşeceksin; kimse özgürleşmeyebilir, sen kendi özgürlüğünle uğraşacaksın. Bu özgürlük, herhangi bir hedefi gaye edinmeyen bir özgürlüktür; insanların değişmesini, daha iyi olmasını dikkate alan bir şey değildir. Sen kendi özgürlüğünü kazanacaksın ve bu, hayatta hiçbir şeyle değişmeyeceğin bir özgürlüktür; gerçekten huzur vericidir. Öbür türlü egonuz bir oradan bir buradan tokat vurur, sonra "ben insanlarla artık görüşmek istemiyorum, insanlar beni yoruyor" dersin. Hâlbuki insanlar seni yormuyor, egon seni yoruyor; onu gör, aradan çıkar, o zaman bir yorgunluk kalmayacak. Ama bunu görebilmemiz için "ben nereden bakıyorum, hangi ihtiyaçlardan, hangi korkulardan, hangi beklentilerden, hangi arzulardan bakıyorum ilişkilerime" diye kendimize sormamız gerekir. Bunu kabul edeceksiniz ve muhatap olduğunuz insanlara bunları deklare edeceksiniz; "ben bana tabi olacak bir insan arıyorum" gibi -anne, baba, eş, kardeş fark etmez, genel olarak ilişkilerden bahsediyorum- "ben bunu istiyorum, bu olmazsa rahatsız olurum, rahatsızlığımı da yansıtırım, sizi de rahatsız ederim" demek yerine, bunları görüp aradan çıkarmak gerekir.

Sübjektiflik, Analiz ve Egonun Hipnozu

"Objektifiz" der, oturur birbirimizle iyi muhabbet ederiz sanırız. Böyle bir şey yok ki; ermiş misin, değilsin. Beklentilerin yok mu, korkuların yok mu, arzuların yok mu? Var. Bunları niye ortaya koymuyorsun? Ortaya koyacaksın, kendi öznelliğini göreceksin; fakat bu öznelliğin üzerinde çalışacaksın. Hayatın ilişkileri içinde bunları muhataplarına anlatacaksın; ama bu, "bu benim meşruiyetimdir, ben böyleyim, değişmem" anlamında değil. "Şu anda böyleyim, inşallah bu durumdan çıkarım, ama şu anda böyleyim" demek. O zaman gerçekten objektif bir ilişki olmuş olur. Öbür türlü "çok kırıldın, niye kırıldın, o olmasa kırılmazdın" deriz. Kardeşim, bununla ilgili değil; o sözü söyleyecek, o tavırda bulunacak, sen de öyle bir yerden bakacaksın ki rahatsız olmayacaksın. Öyle bir yer var; oradan baktığında hiç rahatsız olmuyorsun.

Mesela bir arkadaş bir sürü problem yaşar, gelir bana anlatır; ben derim ki "normal, doğal bir şey." "Sana bayılıyorum, her şey sana doğal geliyor" der; bana da doğal olmayan bir şey şu ana kadar anlatmadı. "Bu insan bunu yaptı" dese, ben şaşırıp "Allah Allah nasıl bunu yaptı" mı diyeceğim? Böyle bir şey yok; olursa söylerim. Yaptığı her şey doğal; bir egonun doğal olarak yapabileceği şeyleri anlatıyorsun bana, neye şaşıracağım veya kızacağım ki? Ama analiz yapabilir miyiz? Tabii ki yapabiliriz. Bazen hayatta "nasıl bunu yapar, nasıl bunu yapar" diye kavga ediyoruz; bu, cehaletimize yanmamız gereken bir şeydir, demek ki bu işin nasıl olduğunu bilmiyorsun. Onu anlarsan, o egonun mekanizmasını anlarsan, böyle bir soru ortaya çıkmaz. Mesela bir doktor bir hastalığın nasıl seyrettiğini bilir; hiç şaşırmaz. Şaşırırsa "demek ki bunu bilmiyorum" der, gider öğrenir. Bizim böyle bir analizimizin de anlamı vardır.

Kendimize şunu soracağız: bir insanı değerlendirirken ne hâldeyim? Negatif düşünceler, negatif duygular içinde miyim, yoksa nötr bir durumda sadece analiz mi ediyorum? Nötr bir durumda analiz ediyorsan sabaha kadar konuşabilirsin; değilsen orada susacaksın, konuşmanın hiçbir anlamı yoktur. Konuşursan sadece şunun için konuşabilirsin: "Ne kadar berbat bir egom olduğunu anlamak için konuşuyorum, onu daha çok deşifre edeceğim." Ne kadar çukura batabildiğini görmek için, ne kadar düşebildiğini, ne kadar saçmalayabildiğini görmek için kişi konuşabilir; fotoğrafını çeker o egosunun. Bu da doğru bir tutumdur; "vay be, bu kadar demek ki negatif damarlarım var" der, sonra o defteri kapatır, analiz eder: "bu insan bunu niye yapıyor?" Orada mesele tamamlanmış olur.

O objektifliğin tadını alıncaya kadar çalışmak zorundayız. O tadı aldıktan sonra sübjektif hâle geldiğinizde rahatsız olursunuz; "şu an çok tatsız bir şey yapıyorum" dersiniz, durursunuz. Çünkü artık o, kendi kendinizi kandırmak anlamına gelir. Hani biri size çarpık bir gözlük verip "buradan bak" dese, bulanık bir görüntüyle ne kadar takabilirsiniz? Netliği tecrübe eden bir insan artık o bulanık bakışa kolay kolay aldanmaz; hemen fark eder, "şu an egom bakışımı çarpıttı" der, orada durur. Çünkü o hiç tatlı bir şey değildir. Ego bakışını tattığınızda çok tatsız gelir; daha önce öyle bakıp kendinize yaptığınız zulümlerden dolayı zaten canınız yanmıştır. O yüzden bir daha oradan bakmazsınız; bu tadı almak gerekir. Bu tadı almadığınızda, sübjektiviteye meşruiyet tanıdığınızda tutsak bir insan olursunuz. O noktada kendinize "ben buyum" demeyeceksiniz. En yanlış şey, sizi anlayacak, sizi onaylayacak insan aramaktır; hayatta karşılaşacağınız en tehlikeli şeydir. Biri "bu yazı bulanık mı" diye sorduğunuzda "evet, öyle" der ve egonuzu destekler; bu en yanlış şeydir. O yüzden kimse kimsenin egosunu onaylamamalıdır; siz de kendi egonuzu onaylamamalısınız, sizin egonuzu onaylayan insanlarla da konuşmamalısınız. Bunlar tehlikeli şeylerdir. Bana benim egomu gösterecek, onu onaylamayacak bir ayna gerekir; o ayna benim için iyi bir aynadır. Bir süre sonra kime danışacağınızı da öğrenmeye başlayacaksınız; çünkü karşınızdaki de kötü niyetli olarak egonuzu onaylamıyor, o da kendince öyle görüyor. O zaman sizi gerçekten objektif analiz edebilecek insanlarla danışacaksınız.

Hz. Yusuf'un Özgür Bilinci

Kur'an'da birçok kıssa anlatılır; aslında orada onaylanmayan egolara örnekler vardır, ya da gerçekten egosuz bir bakış açısının örnekleri vardır. Mesela Hz. Yusuf, o kadar şey yaşadığı hâlde hiç şikâyet etmemiş. Hikâyesini anlatsa hepimiz ağlardık; kendisi hiç ağlamamış. Zaten ona ağlayacak birine de gitmemiş muhtemelen, akıllı bir şey yapmış. Kardeşleri karşısına gelmiş, onları affetmiş, hiç eleştirmemiş, kınamamış: "Bugün sizin için kınama yok, hepiniz rahat olun" demiş. Bu nasıl bir idrak? Egosuz bir idrak. Biz bunu okuruz, hiç böyle bir şeyimiz olur mu? Demek ki gerçek insan böyle oluyormuş; o aslında gerçek insanı anlatıyor. Seni kuyuya atan, üstüne köle diye satıp para kazanan, sonra Mısır'da yalancı veya hırsız diye yaftalayan kişi en son senin önüne geliyor, ve sen "bugün sana kınama yok, nefis ve şeytan seni aldattı, rahat ol" diyorsun. Bu, bizim durumumuzdan bakınca anormal görünüyor; hâlbuki anormal olan bizim durumumuz.

Hz. Yusuf nereden bakmış? Hiçbir zaman dünyevi kayıplarına, egosunun canının yanmasına bakmamış. Oradan baksa bunu yapabilir miydi? İçinde o öfke, kızgınlık senelerce ne biçim birikirdi; bulduğu zaman mahvederdi onları, ki görünürde de kimse ona "haksızlık yaptın" demezdi. Ama hiç kimseye de danışmıyor, nefsine ait hiçbir algıya yenilmiyor. Ruhun idrakinden referans alıyor; ne kendi egosundan ne de başka egoların onaylamasından. Ne kadar özgür, değil mi? Züleyha'nın teklifine cevap verip, kölelikten gelme biri olduğu için hapse atılıyor; "beni çağırdığınız şey, hapisten daha hayırlıdır" diyor. Dünyaya odaklanmamış, egosuna yenilmemiştir. "Siz beni yanlış bir şeye çağırıyorsunuz ama hapishane bundan daha hayırlıdır; hiç dert değil, ben kendi özümü korumakla meşgulüm" diyor. Dünya hayatını koruyabilirsin ama ruhuna rağmen değil. Mesela bir yangın var, elbiseni çıkarsan kurtulacaksın, çıkarmazsan sen de yanacaksın; tercih etmez misin? Çıkarırsın elbiseni. Dünya da bir elbise gibidir; koruyabiliyorsan korursun, ama "elbisem mi, ben mi" dersen, elbiseyi feda edip kendini korursun. Hz. Yusuf bütün o süreçleri yaşadığı hâlde ne kadar özgür bir idrake sahip: kardeşleri geldiğinde içinde birikmiş en ufak bir şey yok; alınganlık yok, kırılma yok, öfke yok, nefret yok, intikam yok. Tam bir özgürlük. O özgürlüğü kazandığında kişi hiçbir zaman esir olmak istemez; çünkü tatmıştır o özgürlüğü, egoya rağmenliği tecrübe etmiştir ve onun ne kadar huzur verici, ne kadar özgürleştirici bir şey olduğunu görmüştür.

Analiz, Şefkat ve Dindarlığın Gerçek Ölçüsü

Şu ana kadar anlattıklarımızın toplamı, mesele sindirebilmektir. Hayatın içinde bunun üzerinde çalışmaktır; yoksa oturup konuşmak, bir kitap okumak, dinlemek başlı başına bir şey değildir, bunlar üzerinde çalışmak içindir. O bir anahtardır; o anahtarı hayatın kilitlerine karşı kullanmak zorundasın. Ne kadar ustalaşabilirsen bilgi o kadar önemlidir. Bunun üzerinde kişi kendi başına veya bu yolda olan insanlarla müzakere içinde olmalıdır; çünkü çok hızlı bir şekilde ego bilincinin tuzağına düşmeye eğilimliyiz, senelerce o algıda yaşamışız. Temel soru her zaman şudur: niye rahatsız oldum? Mutlaka bu rahatsızlığın altında benliğimin arzuları, korkuları, beklentileri, istekleri vardır. Bunları göreyim ve bir kenara koyayım; buradan bakarsam olayı doğru yorumlayamam. Sonra dönersin, "muhatabım olan insan bunu niye yapıyor" diye analiz edersin. Orada varacağın şey, "kötü olduğundan, berbat biri olduğundan" değildir; onun egosunu analiz etmen gerekir. Hırsları, korkuları, arzuları, kıskançlıkları olabilir; bunu analiz ettiğinde düşmanlık, öfke, kızgınlık doğmaması gerekir. Çünkü o insanın böyle bir ego tarafından alt edildiğini görürsün; orada doğacak şey şefkattir.

Bütün bu yolları düzgün bir şekilde tanımlıyor olmamız gerekir. Ego bir yerde arıza çıkardığında oraya bir ünlem işareti koyacaksın; analiz ederken bir baktın öfke hissediyorsun, tak orada duracaksın, orada bir çarpıtma var demektir. Analiz kötülemek değildir, etiketlemek değildir; muhatabının nasıl bir egoya sahip olduğunu, egosunun hangi damarlarının tetiklendiğini görerek, o tetiklenmelerin sonuçla olan ilişkisini keşfetmektir. Tamamen matematiksel bir analiz gibidir bu; bir çocuk bir matematik probleminde yanlış sonuç çıkarırsa, bu yanlış sonuca nereden nasıl ulaştığını geri geri gidersin, bir veya birkaç yerde bulursun oradaki sapmayı. Analiz budur; yoksa "geri zekâlı olduğu için" demek bir analiz değildir. O benliğin sıfatlarını, niteliklerini, hangi damarlarının tetiklendiğini görmektir. Bunu analiz ettiğinde şefkatin doğması lazım, çünkü o insan öyle bir benlik tarafından mağdur ediliyor, öyle bir benlik tarafından köreltilmiş. Öfke, kırılma, kırgınlık doğuyorsa orada analizde bir problem var demektir.

Bunu yapmak, hayatta ilişkilere, olgulara, insanların tutum ve davranışlarına doğru bakmaktır. Bu analizi yapabilmek, benliğin damarlarını, insanların farklı kişilik yapılarını anlamaya bağlı bir iştir; insan ne kadar iyi anlarsa o ölçüde bu analizi yapabilir. Habil gibi olur o zaman; Habil, Kabil'e karşı özgür bir bilince sahipti. Ölüm korkusu duymuyordu, bir şeyi kaybedeceği korkusu duymuyordu, kendini savunma arzusu duymuyordu. Bu çok özgür bir bilinçtir. Özgür bir bilince sahip olduğunuzda muhatabınıza daha çok yardım etme imkânınız olur; o kişinin bu yardımdan istifade edip edemeyeceği ona bağlıdır ama siz daha iyi yardım edebilirsiniz. Mesela biri sizi öldürmeye geliyorsa, "beni öldüreceksin, bir süre hapiste yatacaksın, yazık değil mi sana" diyebilmek de bir bilinç düzeyidir; belki o durumda kişi durabilir. Ya da çok öfkeli, çok kırıcı davranan birine "bu kadar kendini zorlamaya, germeye gerek yok, daha sakin anlatırsan hem sen rahat edersin hem ben daha iyi anlarım; asıl sen bu kadar öfkelenmekle kendine yazık ediyorsun" diyebilirsin. Ama benim egom rahatsız olup karşılık yansıtırsam, o zaten kendi egosunu savunacak, karşıt bir atakta bulunacaktır.

Hayat özgürce bakıldığında ağır değildir, zor değildir, tahammül edilmez bir şey değildir; ama egonun düzeyinden bakıldığında bize o kadar ağır yükler yükler ki, gerçekten boş bir yüktür. Ego, ilginç bir şekilde bizi hipnotize eden bir şeydir. Hipnozda "vücuduna iğne batırıyorum, çok acı çekeceksin" ya da tam tersi "hiç acı duymayacaksın" telkini verildiğinde gerçekten öyle olur; ego da bize böyle telkin verir, bizi hipnotize eder. "Bu çok acı bir şey" der; hangi açıdan acı olduğunu sorgulamadan. Egonun bizi hipnotize etmesine karşı uyanık olmalıyız; çünkü o kendisini sürekli deklare eden, sürekli kendi bakışını empoze eden bir mahiyettir, senelerce aynı şeye alışmıştır. Kişi değişmezse hakikati alamaz. Hz. İsa'nın dediği gibi: "Yeni şarapları yeni fıçılara doldurun; eski fıçılara doldurursanız tadını bozar." Kişi ego düzeyinde dinle muhatap olursa, dini de bozar; çünkü onu özgür olarak almaz, egosunun müsaade ettiği ölçüde alır. Bir mürşidin ifadesiyle: "Nefs eğer dinin elinde kar gibi erimezse, din nefsin elinde kar gibi erir." Başka bir yol yoktur; nefs, hakikatin, idrakin, hikmetin elinde erimelidir, olmadığında dini eritmeye başlar, o da din olmaktan çıkar.

O yüzden bu asırda namaz, örtünme, oruç gibi şeyler hiçbir zaman dindarlık ölçüsü değildir; bunları dindarlık ölçüsü olarak görmemek gerekir. Bu, bu asırda çok temel bir yanılgı olarak önümüze sürekli çıkar. Dindarlığın gerçek ölçüsü bilinç düzeyiyle ilişkilidir; senin hayatı okuma biçimin seni ya dindar ya da din dışı yapar, başka türlü değil. Her şeyin ölçüsü bilinçtir, her şeyin ölçüsü hikmetle olan ilişkimizdir. Ne ölçüde rağmen olabiliyorsun, ne ölçüde sana kötülük yapana iyilik yapabiliyorsun, ne ölçüde affedebiliyorsun, ne ölçüde kendinden önce başkasını düşünebiliyorsun; o zaman hikmete o ölçüde yakınsın. Başka bir ölçü yok. Diğer bütün ölçüler zahiri ölçülerdir; zahiri ölçüler batıni bir temele dayandıkları ölçüde muteberdirler, yoksa aldatıcı olur.

Mesela bir arkadaş birine yardımcı olmuş, sonra kendi sıkıntıları, zorlukları olmuş; ona vakit ayıramadığı için ona kızıyor. "Niye kızıyorsun, ben ona zor zamanında yanında oldum, o benim zor zamanımda niye yanımda olmuyor" demek, bu dinsizce bir şeydir; bu tamamen yanlış bir bakış. Bir insan ancak diyebilir ki: "Allah bana yardım etti, onun verdiği imkânlarla ona yardım ettim, ben bundan dolayı Rabbime şükrediyorum. Şu anda o yardım edemiyor, muhtemelen sıkıntıları var ya da kendi egosunun derdine düşmüş, inşallah o dertten kurtulur." Yorum bu kadar, daha ötesi yok; ötesini yaptığın anda egoistsin. Din veya dindarlık algısı bu gibi şeylerle ölçülebilir; maneviyat ne ölçüde benlikten uzaklaşıyor olduğumuzla ilişkilidir. Düşünmeden yaptığın şeyi gözlemle; düşünerek yapılan bir iyilik olmaz. Kendine mal ettiğin her türlü şey, en büyük iyilik de olsa, kendine mal ediyorsan orada tamamen yanlış bir bilinç oluşur. O yüzden Hz. İsa İncil'de der ki: "Hakikat sizi özgür kılacaktır." Hakikat hakikaten insanı özgür kılar; ve o özgürlük, hiçbir şeyin insanı değiştiremeyeceği bir özgürlüktür.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde doğrudan alıntılanan, sure adı verilen bir ayet geçmiyor; bir yerde "mealen bir ayet var" denilerek Allah'la alışverişten söz ediliyor fakat sure/ayet numarası verilmiyor) --- ---

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Benlik, Öz ve Kulluğun Hakikati

Sohbette önce insanın Allah'ın kendisine üflediği ruhu, yani hakiki özünü unutarak boş bir psikolojik benlikle (ego ile) özdeşleştiği, bu yüzden eleştiri, sevgisizlik, kayıp ve başarısızlık karşısında acı çektiği anlatılıyor. Ardından gerçek aidiyetin, izzetin ve mutluluğun yalnızca Allah'a olan bağı fark etmekten geçtiği; ihlaslı eylemin ise hiçbir karşılık beklemeden yapılan eylem olduğu vurgulanıyor. Son bölümde hac, kurban, dikişsiz elbise ve Kâbe'nin sembolik anlamları üzerinden, bu ibadetlerin özünde nefsi/benliği Allah'a teslim etme hakikati olduğu anlatılıyor.

Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi

Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.