Benlik, Öz ve Kulluğun Hakikati

Kısa Özet

Sohbette önce insanın Allah'ın kendisine üflediği ruhu, yani hakiki özünü unutarak boş bir psikolojik benlikle (ego ile) özdeşleştiği, bu yüzden eleştiri, sevgisizlik, kayıp ve başarısızlık karşısında acı çektiği anlatılıyor. Ardından gerçek aidiyetin, izzetin ve mutluluğun yalnızca Allah'a olan bağı fark etmekten geçtiği; ihlaslı eylemin ise hiçbir karşılık beklemeden yapılan eylem olduğu vurgulanıyor. Son bölümde hac, kurban, dikişsiz elbise ve Kâbe'nin sembolik anlamları üzerinden, bu ibadetlerin özünde nefsi/benliği Allah'a teslim etme hakikati olduğu anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" ayetinin, kişinin özünü unutmasıyla ilişkisi.
  • Psikolojik benlik ile hakiki öz arasındaki fark (elbise/palto metaforu, "ben mutsuzum" yerine "psikolojik benliğim mutsuz" demek gerektiği).
  • Hac ve kurbanın, aslında benliği/nefsi Allah'a teslim etmenin sembolü olduğu; Kâbe'nin de Allah'ın evi değil, manevi merkezin maddedeki bir işareti olduğu.

Ruhsal Özümüzü Unutmak

Yani ruhsal hakikat noktasında, özümüz noktasında bazı şeyleri kaybetmişiz. Bazı şeyleri, daha doğrusu gerçek anlamda kaybetmek değil de, onların varlığını unutmuşuz. Onların varlığından haberdar değiliz. Aslında onlar bizde var. Yani İslam geleneğinde Allah'ın üflediği ruh olarak ifade edilen bir gerçek, bir özümüz var, gerçek bir varlığımız var. Biz o varlığı ve o varlığın niteliklerini, kıymetini unutmuşuz. O unutma bizi bir boşluğa düşürmüş. Bütün psikolojik anlamdaki bütün arayışlarımızın, beklentilerimizin, ihtiyaçlarımızın temelinde o ruhsal özü unutmaktan kaynaklanan bir boşluk yatıyor. O boşluk bize birçok yanlışı beraberinde getiriyor. Dolayısıyla aslında geçen hafta sözü nasıl bağlamıştık, neyi kaybettiğimizi hatırlamalıyız. Aslında bizim en temel ihtiyacımız neyi kaybettiğimizi, neyin farkında olmadığımızı bilmek, onu hatırlamak.

O yüzden "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor ayette. Demek ki senin Allah'la bağlantılı bir şeyin var, sen onu unutunca kendini unutmuş oluyorsun. Onun için o ayet çok dikkat çekici bir ayettir. Belki aslında insanlığın başında olması gereken bir ifadedir. Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Demek ki senin kendin, Allah'ı hatırlamanla bağlantılı bir şey. Sende ilahi bir şey var. Allah'tan gelen bir şey var. Onun sana üflediği bir şey var. İşte o ruhtur, o özündür. Onu unutunca kendimizi unutmuş oluyoruz.

Benlik ile Öz Arasındaki Fark

Peki şu anda "kendim" dediğimiz ne? Aslında kendimiz olmayan bir şey. Bize kullanmamız için verilmiş bir şeyi kendimiz zannediyoruz. Nasıl ki bir insan elbisesini kendi zannetse, değil mi? Bu bir bilinç bozukluğuna işaret eder. Arabasını kendi zannetse bir cehalete işaret eder. Yani sen bir elbiseyi giyersin, onu kullanırsın ama "ben paltoyum" demezsin. Palto kirlendiğinde "ben kirlendim" demezsin. Bakın bunlar ne kadar gülünç geliyor ama aslında biz öyle yaşıyoruz, değil mi? Mesela paltomuz kirlendiğinde "paltom kirlendi" diyoruz, "kendim kirlendim" demiyoruz. Peki psikolojik benliğimiz hafif bir mutsuzluk yaşadığında ne diyoruz? "Ben mutsuzum" diyoruz, değil mi? Halbuki mutsuz olan kim? Mutsuz olan psikolojik ben değil. Ama sen kendini onunla özdeşleştirmişsin.

Veya bir hata yapıyorsun, "ben hata yapmamalıyım" diyorsun. Ya olur, psikolojik benliğin hata yapabilir, niye özdeşleşiyorsun? Senin öz varlığın hatasızdır, mükemmeldir ve en güzel haldedir. Veya biri sana ilgi ve sevgi göstermediğinde "kimse beni sevmiyor" diyorsun. Bak ne yapmış oluyorsun? Gerçekte sen olmayan bir şeye "sen" diyorsun. "Kimse beni sevmiyor" diyorsun. Bak, Allah'ı da unuttun, kendini de unuttun. Allah'ı hatırlasaydın her hâlükârda sevildiğini bilecektin, bu cümleyi kurmaya imkân olmayacaktı. Ama diyebilirsin ki, o durumda işte psikolojik düzeyde şu insan benim psikolojik varoluşumu sevmiyor, değil mi, böyle bir cümle kurmak gerekiyor. Yani nedir o? Aslında psikolojik düzeyde bir insan senin psikolojik veya bedensel varoluşunu sevmiyor olabilir.

Biraz ergenlik arası oluyor tabii. Mesela "kime gıcık oluyor" diyorlar, okulda mesela. "Ben ona hiçbir şey yapmadım ama bana gıcık oluyor" - halbuki kime gıcık oluyor, kime gıcık oluyor, bir de kim gıcık oluyor? Yani iki şeyde de, öznede de aslında bir yanılgı var. Bir insanın bir insanı bütünüyle olumsuz olarak tanımlaması mümkün değil, değil mi?

Zatı Âli, Sıfatı Bozuk

Hani tasavvufta vardır: her insanın zatı âlidir, sıfatı bozuk olabilir. Yani zatı âlidir, neden? Allah'tan gelen bir şeydir. İlahi bir niteliğe sahiptir. Allah'ın üflediği ruhu taşıyor. Dolayısıyla zaten biri bunu görse, karşısındaki insan dünyanın en günahkâr insanı da olsa "seni sevmiyorum" demez, "senden nefret ediyorum" demez. Der ki "nefsinden Allah'a sığınırım" veya "nefsine dikkat et, kendine yazık ediyorsun" der. Yoksa hakiki bir insan bir insandan mutlak olarak nefret edemez. Mutlak olarak onu dışlayamaz, onu kötüleyemez.

Ama bunu böyle naif bir tasavvuf anlamında kullanmıyoruz. "Herkes iyidir, mükemmeldir, kimsede kusur yok, kusur sendedir" demiyoruz. Karşındaki insanın nefsaniyeti itibarıyla eksiği, hatası, kusuru olabilir. Fakat bu onun psikolojik benliğinin kusurudur. Yani İslami tabiri kullanırsak nefsinin kusurudur. Zatı âlidir. O sıfatı düzelse, o nefis düzeni düzelse zaten özü saftır, herhangi bir şey söz konusu değil. Ama kişinin nefsi ne kadar kötü olursa olsun biz bir insana mutlak olarak tümüyle kötü diyemeyiz. Bu dikkat etmemiz gereken bir şeydir. Sen dersin ki "şu huyunu sevmiyorum" veya "onda şöyle bir tutum var, şöyle bir tavır var, onu doğru bulmuyorum, en fazla hoşlanmıyorum" dersin.

Dolayısıyla burada muhataplarımız bizi haklı veya haksız kötü görebilir, küçümseyebilir, sevmeyebilir, nefret edebilir. Sen bir bak, senden nefret eden kim? Sübjektif bir bilinç. Ben o bilinç yüzünden kendimi mi kötüleyeyim, dert mi edeyim? Mesela diyelim ki peygambere yalancı demişler. E kim demiş? Yanılgı içinde olan insanlar. O zaman ne yapacağız? Şunu dikkate alacağız: seninle ilgili bir değerlendirme, bir yorum yapan insan objektif mi, değil mi diye bakacağız. Objektif bir tarafı varsa ondan nefsinin payını al. Diyelim ki sen kaba biri olabilirsin, küçümseyici biri olabilirsin, bencil biri olabilirsin, varsa öyle bir nefsinin payını al. Bakın özümüzde bir bozulma yok.

O yüzden mesela "ben bu kadar kötü müyüm?" - bu cümleyi de kullanmayacağız. Ben bu kadar kötü müyüm? Hayır. "Nefsimde bu kadar bahsettiğin kadar arıza var mı acaba, bir durup düşüneyim" - böyle bakmamız lazım. Yani kendimizi tanımlarken doğru yerden bakmamız lazım. Doğru yerden tutarsak onu düzeltme şansımız olur. Öyle olmazsa iki tuzak var: ya kendimizi bütünüyle kötü, eksik, yetersiz, başarısız, değersiz görür ve karamsarlığa, ümitsizliğe gömülürüz. Veyahut da egomuz bundan rahatsız olur, tahammül edemez, savunmaya ve saldırıya geçer. İkisi de yanlış bir şeydir. Düşünün, bir insan sizi eleştirdiğinde saldırıyorsanız problem var demektir, yanlış bir yerde duruyorsunuz demektir. Çünkü haklıysa kendini düzelt, haksızsa problem yok.

Özdeşleştiğimiz Şeyler ve Verdiğimiz Tepkiler

Ama şunu unutmamak lazım: bir insan nerede kendini tanımlıyorsa orada en büyük özdeşleşme ve reaksiyonu verir. Ne gibi? Mesela bazı insanlar vardır, diyelim ki evlenmemiş, birileri ona "sen evlenmedin, kimse seni beğenmedi" falan dese, bir bakarsınız reaksiyon verir. Sen kendine bak, evlenince de bir şey mi oluyor, evlenenleri görüyoruz falan, tak, bakarsın tepki. Nereden geliyor bu tepki? Evlenmeyi veya evlenmemeyi varoluşunun değerinin bir ölçüsü olarak kabul eden benlikten geliyor. Yani kişi, diyelim ki evlenmemiş ve evlenememiş olmayı bir eksiklik, varoluşundaki bir eksiklik, kendi varlığının bir eksikliği olarak görürse, birisi o eksikliği işaret ettiğinde, ona parmak bastığında orada acı yaşanır.

Şimdi gene kedilerden örnek verelim, iyi hayvanlar. Düşünün, şimdi bir kediyi karşınıza alın, deyin ki "sen bir faresin." Ne diyecek? "Ya bana mı diyorsun?" Yok, sadece kediliğini doğal olarak gösterecek. Ve o kediyi küçümsediniz, "tipini sevmedim" dediniz, bir tepki yok yani, doğal dengesini yaşıyor. Ama biz mesela bir insana bir şey diyoruz. Mesela diyelim ki "sen işte bak iş yaptın başarısız oldun" veya "işte bak evlendin, evliliği yürütemedin" veya "işte bak evlenmedin" - hemen tepki. Niye? Çünkü kimliğimizi, varoluşumuzu onunla tanımlıyoruz, anlamlandırıyoruz, değerlendiriyoruz.

Mesela çocuğu olmayan insanlar için "bak çocuğu yok" derler. Zaten onu diyen ayrı bir cahil, ondan etkilenen de ayrı bir cehalet. Onu diyen zaten cahil. Bir insanı, atıyorum, dünyevi bir başarısı, başarısızlığı, evliliği, çocuğu vesaire - ne olursa olsun, bunun üzerinden yorumlayan bir insan zaten cahil. Onun o cehaletine prim verip ondan etkilenen de en az onun kadar cahil. O zaman insan dikkat edecek: sen nesin? Nerede büyük reaksiyon veriyorsanız, o olguyla özdeşleşmişsiniz ve varlığınızı onun üzerine bina etmişsiniz demektir. Varlığınızı neyin üzerine bina etmişseniz orası sizin hassas noktanızdır. Mesela bakın, bir kedi kedidir, siz ona fare dediğinizde de kedidir ama o kendini savunma gereği duymaz, sadece kedi olmayı gösterir, miyavlar. Doğal bir farkındalık ve doğal bir tutum vardır, kendini o şeyle özdeşleştirmez.

Mesela bugün belli bir yaşı geçmiş kadınlara "ablacığım" veya "hanımefendi, buyurun oturun" falan deseniz, "ben teyze değilim, ben şu değilim, bu değilim" diyor. Nesin kardeşim? Yaşın 35 ise orta yaşı geçmişsin yani. Hani geçen bir karikatür vardı, adam diyor ki "yaşım 75", öbürü "merak etme, yolun yarısı" diyor. Yani mesela işte hayatta yaşla kendimizi özdeşleştirmemiz, değil mi? Mesela evlilikle, çocukla, işte bir kariyerle, okuduğumuz bir okulla, kazandığımız parayla, dünyada başarılarımızla, sahip olduğumuz araba, statü her neyse özdeşiz ve onlara birisi dokunduğunda bizde alarm çalıyor. Neden? Çünkü onunla özdeşiz. Ama insan der ki "ben öyleyim." Mesela diyelim ki ben iki üniversite bitirdim, adam bana "sen cahilsin" dese. Kardeşim, biri sana bir şey dediğinde sendeki olgu değişiyor mu? Bir kere yok. İkincisi, sen o musun? Bugün insanlar kimlik, varoluş, aidiyet duygusu diye psikolojide böyle bir şey türetmiş, almış başını gitmiş. Bunların hepsi aslında ilahi mesajın ne kadar iyi temellendirdiği bir şey, değil mi?

Gerçek Aidiyet: Kulluk mu, Başka Şeyler mi

Aidiyetin kime? Allah'a. Allah kuluyuz. Tabii ki birileri insanı kulluktan çıkarıp vatandaş yapmış, şimdi de böyle ifadeler var, değil mi? Diyorlar ki işte bilmem kimler insanı kulluktan çıkarıp vatandaş haline getirdiler. Yani bir aidiyet. Hangi tür aidiyeti sen bana veriyorsun? Bir devlete aidiyet mi asıldır, yoksa mutlak olana aidiyet mi asıldır? Sen neyi neyle karıştırıyorsun? Benim gerçek aidiyetim yaratıcıyadır ve bu hiçbir zaman değişmez, hiçbir şeyle de değiştirilmez. Öbür türlü, zahiri düzeyde bir annem bir babam vardır, onlara dair bir aidiyetim vardır, bir ülkenin vatandaşıyım, ona dair aidiyetim vardır vesaire. Ama bütün Allah dışındaki aidiyetlerimizin hepsi hikâyedir. Hikâye boş anlamda değil, yani geçici bir şeydir, asli bir şey değildir. Onlar geçici, dünyanın geçici fonksiyonları içinde. İşte bir annen var, bir baban var, bir ülken var, bir evin var, bir eşin var.

Ama mesela kadın evleniyor, aidiyet hissediyor kocasına karşı. Feminist hissetmiyor, feminizme aidiyet hissediyor mesela, bir ideolojiye aidiyet hissediyor mesela, değil mi? Bakın şuna dikkat edin: bir şeyi kaybedince onun yerine sahteler giriyor. Onun için bizim için neyi kaybettiğimiz önemli. Bir şeyi kaybettiğinde o boşluk boş durmuyor. Mesela düşünün, bugün pop şarkıcıları, bir kısım siyasiler veya idol edinilen bir sürü insan var, değil mi? Mesela bugün deniyor ki "işte dini baskıdan veya bu tür şeylerden kurtulduk." E nereye gittin? İşte bilmem hangi sanatçının, hangi şarkıcının gitarı yüz binlerce dolara satılıyor, giydiği ceket yüz binlerce liraya satılıyor. Bu nedir aslında? Bakın, gerçek olan bir şey ortadan kaldırıldığında veya yok sayıldığında veya onunla bağlantı unutulduğunda yerine bir şey koyuyorsun.

Biz niye birilerinin bizi sevmesine ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü Allah'la o bağımızın farkında değiliz. Veya niye birileri bizi onore ettiğinde, takdir ettiğinde mutlu oluyoruz? Çünkü gerçek takdirin, gerçek ilişkinin hakikatini unuttuk. O yüzden bakın, psikolojik düzeydeki her şey ya yarımdır, mutlaka eksiktir, ya da yanlıştır. En iyisi bile yarımdır. O yüzden insan tam olanı aramalı.

Mevlana'nın Hikâyesi ve Kaybettiğimiz Kaynak

Yani o Mevlana'daki hikâye de budur. Bir şeyden kopmuşsun, bir şeyin farkındalığını kaybetmişsin, aslî vatanından kopmuşsun. O kopuş yüzünden, onun hasretiyle hep bir şeyler aramadasın ama gerçek kaynağının gafletindesin. Bakın bütün öğretiler hep aynı şeyden bahsediyor. Mesela biz bugün dünyada din olarak veya ideoloji olarak veya şu olarak bu olarak hâkim olmaya çalışıyoruz, değil mi mesela? "İslam'ın hâkimiyeti olmalı" diyoruz hep. Olmasa ne olur yani, bir şey mi eksik kalır? Yani şunu demek istiyorum: bizler Allah'ın etkinliğini, deyim yerindeyse, hep dışarıda arıyoruz. Mesela "Müslümanlar güçlü değil" gibi. Peki sen imanla ne kadar güçlüsün?

Mesela Bediüzzaman diyor: "İman nurdur, kuvvettir." Bunları sayıyor. Sen bunu idrak ettin mi? Mesela hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve bütün kâinat bomba olup patlasa müteessir olmaz. Sen böyle bir güçte misin? Böyle bir idrakte misin? Yoksa işte eşin kıymetini bilmemiş, ya öfke ya üzüntü. Arkadaşın sana sırt çevirmiş, aynı hikâye. Arkadaşın seni aramamış, sormamış, çökmüşsün. Sen hangi İslam'ın hâkimiyetini arıyorsun? İslam sende hâkim olmamış bir kere. İslam sende bir şeyi gerçekleştirmemiş ki.

Mesela bütün dünya inkâr etsin, sen "Allah bana yeter ve ben çok şükür doğru yoldayım" ama insanlar seni küçümsüyorlar, gülüyorlar, "işte gerici, yobaz, bir bu kaldı, zaten dünyada herkes doğru yolu buldu, bir bu kaldı" deseler, sen bundan etkilenir misin etkilenmez misin, onu bir sor.

İşte o zaman Hazreti İsa'nın havarilere dediği bir şey var: "Tanrı'nın egemenliği gelecektir" diyor. Onlar da hep bekliyorlar, bir egemenlik gelecek. En son diyorlar ki "ya bu kadar senedir bize diyorsun ki Tanrı'nın egemenliği gelecektir, bir türlü gelmedi." O diyor: "Ne kadar kıt akıllısınız, Tanrı'nın egemenliği içinizdedir" diyor. Yani Allah'ın senin özündeki varlığını sen idrak edersen onu âleme yansıtabilirsin, onu doğal olarak hayatta yaşayabilirsin. Bu ayrı bir şey. Ama bakın biz bir şeyi kaybediyoruz ve yanlış şeyler arıyoruz.

Mesela düşünün, dünyada bütün insanlar inansa veya dünyada sizin dışınızda bütün insanlar dini boş, saçma, uydurma bir şey olarak kabul etse, eğer sizin içinizde kendi adınıza en ufak bir fark oluyorsa, burada çözülmesi gereken bir şey var demektir. Bakın bu kadar nettir. Bütün insanlar inanıyor veya bütün insanlar "artık din, bunlar hikâye" diyor - sizin için bir fark oluyor mu olmuyor mu? Siz bir güçlülük veya güçsüzlük hissi alıyor musunuz bundan, kendi adınıza? Eğer böyle bir değişim oluyorsa o zaman siz iman nedir henüz tam olarak bilmiyorsunuz demektir. O zaman iman, hakikat, bütün nitelikleriyle sizin kalbinizde henüz kemale ermemiş. Bu bir süreçtir, ayrı bir konu.

Ama bakın, dedik ya, nerede neyi arıyorsun? Mesela Allah bütünüyle sende hâkim mi? Yoksa bazı yerlerinde var, bazı yerlerinde yok mu? "Genişletmesi de daraltması da Allah'tandır" diyor ya Allah, evet, genişlemeyle ilgili. Dolayısıyla biz neyi kaybettiğimizi çok iyi irdelemeliyiz çünkü bütün mesele orada yatıyor. O kaybettiğimizi düşündüğümüz ama gerçekte aslında kaybetmediğimiz, sadece farkındalığını yitirdiğimiz her ne ise, onun meydana getirdiği boşluğu sürekli doldurmaya çalışıyoruz.

Boşluğu Yanlış Yerde Doldurmak

İlgiyle, sevilmeyle, önemsenmeyle, iyi bir iş başarıp "dünyaya geldim, bir iz bıraktım" demekle doldurmaya çalışıyoruz. Neden? Çünkü boştasın çünkü. İz bırakarak adam olacağını zannediyorsun, iz bırakarak var olacağını zannediyorsun. "Dünyada bir çiçek açıp da kokusunu verip de dünyada beni koklayacak, hayatına dokunacağım bir insan olursa mutlu olacağım, olmazsa çok üzüleceğim" - var mı öyle bir çiçek? Yok. Ama bizde bütün "dörtler" hep birilerine dokunmak istiyor. Bir insana dokunacak bir şey yapacak, bir hikâye yazacak, bir roman, bir sinema, bir şey insana dokunacak. "Dokunmadın, varlığımı hissetmiyorum" diyor. Tabii ki hissetmesin, varlığın orada değil ki.

Yani diyoruz ki "şöyle olursa varlığımı hissedeceğim." Maslow'un kendini gerçekleştirme dediği de biraz bu değil mi? Aslında o kendini gerçekleştirme değil, egoyu gerçekleştirme ihtiyacı. Maslow biraz bundan bahsediyor, zirve deneyimlerden bahsediyor ama o ihtiyaçlar hiyerarşisi tam olarak buna denk gelmiyor. Öze bir araca ihtiyaç yoktur. Öz her şeyi kullanabilir: bedeni kullanır, psikolojiyi kullanır, rasyoneliteyi kullanır, duyguyu kullanır, eylem melekesini kullanır. Bu ayrı bir konu. Ama diyelim ki bunları kullanma imkânı olmasa, öz bundan rahatsız olmaz. Yani kedi, kedi olarak görülmemekten rahatsız olmadığı gibi hiç rahatsız olmaz. Öz varlığımızın bir şeye ihtiyacı yok, bunu anlamak durumundayız.

Özün Hiçbir Şeye İhtiyacı Yoktur

Bir şey var ki bizde, onun hiçbir şeye ihtiyacı yok. O, hiçbir şey olmadan mutlu, huzurlu ve gerçek varlığını hissediyor. Ve şuna emin olun, onu idrak ettiğinizde şu an varlık diye düşündüğünüz her şeyin aslında ne kadar gölge olduğunu, ne kadar rüya olduğunu anlayacaksınız. O asıl varlıktır, asıl mutluluktur, asıl huzurdur. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O bir şey aramaz, o bir şeyin beklentisi içinde değildir. O minnet etmez, o ihtiyaç duymaz, o kederlenmez. O saf varlıktır ve siz busunuz, hepimiz buyuz.

O zaman gerçek varlığımızın yerine geçmiş olan psikolojik benliği fark etmek durumundayız. Ona "ben" dememeye alışmak durumundayız, onun işgal ettiği zemini görüp onu o zeminden çıkarmalıyız. Sen benim kullandığım bir şeysin ama sana "ben" demiyorum. Mesela o benlik size diyebilir: "hayatta ne yaptım?" Siz ona deyin ki "hiçbir şey yapmama gerek yok ama seni kullanıp bir şeyler yapabilirim, o da şartlara bağlı." Bu kadar. O faaliyet doğal olur, bir şey bekleyerek olmaz. Yani aslan aslan gibi yaşar ama aslan olduğunu kanıtlamak için öyle bir varoluş inşa etmez, değil mi?

Mesela bir benlik "seni kim seviyor ki, ölsen seni kim hatırlar" der. Siz deyin ki "ölen en fazla sen olursun, ben ölmem ama sen de bana emanet verilmişsin, senin de hayatını korumakla sorumluyum, bu kadar. O benim yerime konuşamaz, o benim yerime var olmamalı." Bütün hikâye bundan ibarettir. Dikkat edin, psikolojik düzeyde bütün varoluş arayışları problemlidir ve sahtedir.

Mesela bazen böyle bir baba olur, 3-4 çocuğu vardır, hepsi hürmetkârdır, adam böyle bir varlık hisseder: "4 çocuk yetiştirdim, hepsi de akıllı, uslu, efendi, vatana millete hayırlı." Yok kardeşim, böyle bir şey yok. Sen Allah'ın kulusun. Allah da sana dört çocuk verdi, onları da Allah'ın verdiği imkânlarla yetiştirdin, bu kadar. Sen o dört çocuğun babası değilsin, sen o dört çocuğun hürmet ettiği bir baba değilsin. Sen Allah'ın kulusun, ona aitsin. Ve babalık sana bir şey katmamıştır, olmasan da bir şey kaybetmezsin. Bunu anladın, anlamadın, yol almaya devam et, ta ki bunu kavrayıncaya kadar. Bu bir süreçtir. Sürecin ilkesi, ben olmayana "ben" dememektir.

Peki gerçek benliğimizi ne zaman bulacağız? Acele etme. Bak, bunu soran da bir benlik, bunu soran öz değil. Bırak. Sen de bilmiyorsun, ben de şu anda bilmiyorum ama özüm zaten Allah'la ve onu fark ettiğimde fark etmiş olacağım. Onun gerilimini duymaya da gerek yok. Bir benlik der ki "ne zaman ereceğiz?" Ne zaman erecek diyen benlik var ya, zaten o benlik ermiyor. Sende ermiş bir öz var, o zaten ermiş, sen onu fark ediyorsun. Hatta işte Budistler "içindeki Buda'yı bul" der. Aslında demek istedikleri budur, içindeki Buda'yı bul. Bu da şahsi bir şey değildir, o özdür, içindekini bul.

Yoksa her zaman tekrar ediyorum, Ashab-ı Kehf'in köpeği insan olmadı, öyle kaldı. Vazifesini yaptı, onlara hizmet etti, onlar da onu en güzel şekilde kullandılar, kendilerine tabi kıldılar, o da onların hükmüne tabi oldu, onlarla dirildi. Onun için derler işte, cennete girecek hayvanlardan bir tanesi Ashab-ı Kehf'in köpeğidir. Yani nefis ruha tabi olursa o da kıyıdan köşeden cennetlik olabilir. Ama eren benlik değildir, psikolojik benlik değildir. O görevlidir, bir vazifesi vardır, hizmet eder. Senin gerçek kendiliğin özündür.

"Nefsini bilen Rabbini bilir"in doğru tercümesi bu anlamda "kendini bilen Rabbini bilir" olarak olmalıdır. Nefs, Arapçada nötr bir kelime, "kendi" demektir. Kendini bilen, yani gerçek öz, kendini bilen Rabbini bilir. Neden? Çünkü kaynağını bilir. Kendini Allah'tan gelen bir varlık olarak idrak ettiğinde kaynağını bilmiş olursun. Bütün nihai şey budur. O yüzden öncelikle ve her zaman dikkat edilmesi gereken şey, psikolojimize "ben" dememeye çalışmaktır. Bunu öğrenmek çok önemli bir dildir.

Mesela "canım hiçbir şey yapmak istemiyor" demeyeceksiniz, "psikolojik benliğimden bir tanesi var ki şu an bana hâkim olmuş, hiçbir şey yapmak istemiyor ama onu onaylamıyorum" diyeceksiniz. Hani nasıl bir hastalık sizi bazen yatağa düşürür, değil mi? Ama siz bilirsiniz, sizi yatağa düşürenle siz aslında ayrısınız ve onun etkisinden kurtulduğunuzda artık yataktan çıkmış olursunuz. O yüzden insan neye "ben" dediğini iyi bilmelidir. Bunu unuttuğu zaman hayat yanlıştır.

Neye "Ben" Dediğimiz: Kaybetmenin Yanılgısı

Mesela insan bazen "her şeyimi kaybettim" der, ne kadar acı verici bir şey. Ama psikolojik düzeyde ne kadar da gerçek bir şey, değil mi? Mesela deprem olur, bütün malı mülkü gidiyor, çoluk çocuğu vefat ediyor ve diyor ki "her şeyimi kaybettim." Aslında o psikolojik varoluş bütünüyle yıkılmış ve kişi kendini o zannettiği için "her şeyi mi" diyor. O insana sormak lazım: kendini kaybetmen mümkün mü? Bir deprem sana kendini kaybettirebilir mi? Gerçek anlamda kendini kaybettiysen sen o sözü kullanabilirsin ve bunu unuttuğun için zaten o sözü kullanıyorsun. Eğer kendinde olsan dersin ki "Allah'ın bana verdiği şeyleri Allah aldı, zaten onun adına ben kullanıyordum, o da aldı şimdilik." Bu kadar. Kendini kaybeder mi bir insan? Allah'ı kaybeder mi? Bütün mesele neye "ben" dediğimizde yatıyor bu yüzden.

"Hocam, vefat edenler için de 'şunu kaybettik, bunu kaybettik' diyorlar ya." Tamam, büyük bir yanılgıdır. Dolayısıyla öncelikle dikkat etmemiz gereken şey, özdeşleştiğimiz şeyin farkına varmaktır. Neyle özdeşleşiyorsanız, bakın, imtihanınız odur ve imtihan o zaman ortaya çıkar. Özdeş değilseniz imtihanınız yoktur, ne olur, bir deneyim olur. Yani yeryüzüne aziz bir misafir olarak gelirsiniz, aziz bir misafir olarak kalırsın, aziz bir misafir olarak da aslî vatanına dönersin.

İzzetin Gerçek Kaynağı

Onun için mesela bir savaş sırasında "Medine'ye dönünce kimin izzetli olduğunu göstereceğiz" diye böyle bir laf oluyor münafıkların içinde. Mesela Allah diyor ki "izzet Allah'ındır, müminlerindir." Fakat bakın, izzet nedir? İzzet, aziz olan Allah'la olan bağını fark etmektir. Yoksa sen dünyada kapitalizm olur, birileri seni ezer, birileri sana baskı uygular, seni köle yapar. Peki bir köle dahi aziz midir değil midir? Eğer kendini biliyorsa azizdir. Neden? Gerçek izzet Allah'a aittir, sen de ona aitsen sen de azizsin. Ama öbürünün azizliği neye bağlı? İktidara bağlı, paraya bağlı, arabasına bağlı, eşine bağlı, çocuğuna bağlı, sosyal statüsüne bağlı. Peki onlar kalıcı mı? Değil. O zaman kim aziz?

O zaman insan şunu ayırt edecek: her şeyin gerçeği mutlak olanda ve senin ona olan aidiyetinde yatar. Aidiyetini idrak edersen senden aziz, senden mutlu, senden huzurlu kimse yoktur ve önemli bir şey, hiçbir şey bunu bozamaz, hiçbir şey bu durumu değiştiremez. Onun için bir Sufi'nin hep tekrar ettiği bir söz vardı, hep "Allah'la mutlu musunuz?" diye sorarmış. Çok güzel, çok önemli bir şey. "Allah'la mutlu musunuz?" Hani bazı mecazi âşıklar olur, mutludur bir bakarsan, hakikaten böyle şeydir, mesela ne olursa olsun mutludur, o kulu kötü gitse de mutludur, o olsa da mutludur. Neden? Çünkü o küçücük sevgi, muhabbet ona her şeyden daha değerli gelir, o yüzden mutludur. Peki Allah'a ait olan bir insan ve Allah'ın da teveccühüne, sevgisine mazhar olan bir insan mutlu olmasın mı? Mutlu olacaksın, her durumda mutlu olacaksın. Tabii ki hayatta bir sorun olur, çözersin, bir problem olur, elinden gelen gayreti gösterirsin ama sen içte mutlusun ve o mutluluğun farkına varmaya çalışmalısın. O yüzden hakiki saadet, hakiki mutluluk, hakiki huzur ancak ilahi irfandadır ve onunla olan bağımızı hatırlamalıyız. Onu kaybettiğimiz için biz psikolojik benliğe düşüyoruz.

Ve neye odaklanıyoruz? Kaybettiğimiz şeye değil, onun meydana getirdiği boşluğun etkisiyle benliğimizin bize işaret ettiği noktalara odaklanıyoruz. "Biri seni sevse mutlu olursun, bir şey yapsan ve etkili olsan mutlu olacaksın" - benlik seni bir noktaya götürdü.

Nasreddin Hoca'nın İğnesi

İşte o Nasreddin Hoca'nın anlatılan iğnesini kaybedip de gidip bir yerde arayıp, daha sonra "hoca burada hiç iğne bulunmuyor, bulamadık, sen iğneyi burada mı kaybettin, emin misin?" diyorlar. "Yok" diyor, "ben burada kaybetmedim." "E nerede kaybettin?" "Samanlıkta" diyor. "E niye orada aramıyoruz?" "Orası karanlık" diyor. İşte anlattığı şey bu. Tabii bereket versin, Nasreddin Hoca iğneyi nerede kaybettiğini biliyor. Yani iğneyi, yani gerçekte aradığımız şeyi - hakikati, huzuru, mutluluğu, gerçek varlığı, gerçek kendimizi - nerede kaybettiysek orada aramalıyız. Ama orası karanlık; ruhumuzu bulamıyoruz, hissedemiyoruz. Ne yapalım? Karanlık gibi olsun, sen nerede kaybettiysen orada ara, mutlaka bulacaksın. Öbür tarafta aramanın bir esprisi yok. Kaybetmediğin yerde isterse elli sene ara, bulmuş olamazsın. Ama kaybettiğin yer karanlık olsun, orada ara. Allah'ı yüzlerce sene ara, bulamasan da seni bulanlardan yazarlar. Çünkü sen ne kaybettiğini biliyordun, nerede araman gerektiğini de biliyorsun. Ama öbür tarafta arıyorsan hem bulamayacaksın hem de vaktin boşa geçmiş olacak.

Onun için "ben Allah'ı tam hissedemiyorum" - önemli değil, sen o yolda devam et. Neyi kaybettiğini biliyorsun, o zaman problem yok, nerede araman gerektiğini de biliyorsun, orada da problem yok, o zaman sen devam et, hiçbir sorun yoktur. Ama biz gerçek anlamda kaybettiğimiz şeyin farkında olmadığımızda gidip başka şeyler aramak durumunda oluruz. Kendimize de muhataplarımıza da yazıktır.

Efor Sarf Etmeden Sevilmek

Fıtrat bir şey arıyor. Mesela düşünün, gerçekten efor sarf etmeden sevilmek istersiniz, değil mi? Sevilmek için illa bir atraksiyon yapmak, illa bir şey yapmak değil, insan istiyor ki olduğu gibi sevilsin. İşte bak, Allah seni öyle seviyor, bir şey göstermen gerekmiyor. Hatta bir tek o öyle sever. Ve ancak o hakikate ermiş olan kâmil insanlar bizi öyle sevebilirler, bizden bir şey beklemezler. Allah hiçbir şey senden beklemez, sadece farkındalık. Farkındaysan zaten onu anlayacaksın, bir şey yapman gerekmiyor. Ne arıyorsun? Ne arıyorsan onda var, ne arıyorsan kendi özünde var. O zaman beyhude aramaya gerek yok.

Peki ne yapacağız, hiçbir şey yapmayacak mıyız diyen bir ego uyanır bazen arada bir. O egoyu da alıp özün hizmetkârı yapmak lazım. Bak sen ne yapacaksın biliyor musun? Bana hizmet edeceksin. Gerekli olan bir ortamda hizmet edeceksin, birisinin ihtiyacı varsa seni kullanacağım, vesile olarak, araç olarak bir şey yapılması gerekiyorsa senin vesileliğini kullanarak Allah'ın yardımıyla o işi yapacaksın. Onun için sen hiçbir şey yapmayacaksın değil, bir şeyler yapacaksın ama özün emrinde bir şey yapacaksın, senin motivasyonlarınla değil. Öz bizatihi iyinin, güzelin ve doğruluğun yönelimindedir, doğası gereği öyledir.

İşte bakın, o yüzden biz gerçekten özün içinde olsak o zaman hayatta ilişkilerimiz de daha doğal bir dengeye kavuşacaktır. Yoksa egomuzun yöneltmesiyle "bunun için yapıyorum, şunun için yapıyorum." Hani vardır ya böyle çocuklar, oynar birisiyle, ondan sonra bir problem olur, misketlerini alır oyundan çıkar mesela. Hayır, orada olması gereken bir şey vardır, yapılması gereken bir şey vardır, sen onu yap.

İhlaslı Eylem

Hani Hızır ile Musa kıssasında, ihtiyaçları olduğu hâlde, uzak yoldan gelmişler, onlara kimse "hoş geldiniz" demiyor, ihtiyaçlarını sormuyor, Hızır da buna rağmen gidip yıkık bir duvarı tamir ediyor. Musa diyor ki "bunun için bir karşılık alabilirdin." Hızır diyor ki "sen beni anlamıyorsun, bu duvarın yapılması lazımdı, ben de onu yaptım. Bana teşekkür etsinler veya bir karşılık versinler diye değil. Bu duvarın yapılması gerekiyordu, yaptım, bu kadar." Ha, biri sana teşekkür etti, ikramda bulundu, ayrı bir konu, o da hayatın akışı içinde bir olgudur ama sen o motivasyonla yapmadın.

Onun için insanın nihai olarak ulaşması gereken şey, nedenler üstü eylemde bulunmak, nedeni aşmaktır. O, peygamberin dediği gibi: elinde bir fidan olduğunda kıyametin koptuğunu görsen de onu ek. Neden? Çünkü o fidanın, o bitkinin doğal hukuku toprakta olmaktır. Senin de bir saniye vaktin varsa onu o toprağa bırakırsın, doğal olarak. "Ya ama zaten abi kıyamet kopuyor, şimdi mi dikeceksin" diye bakmıyor. Ve ektiğin meyveyi sen mi yiyeceksin, kime çalışıyorsun? Hiçbiri yok, hiçbir psikolojik neden yok. Bu saf eylemdir, dini tabirle ihlaslı eylemdir. Onun için ihlaslı eylem göründüğü kadar kolay değil. İhlaslı eylem, içinde benliğe dair hiçbir isteğin, ihtiyacın, beklentinin olmadığı eylemdir. Bir teşekkürün beklendiği eylem ihlaslı bir eylem değildir.

Mesela kendini "ben yardımseverim ama şu kahrolası insanlar bir hayvana bile süt vermiyorlar" diye görüyorsan, orada da ihlas gitti demektir. Kediden bir şey beklemiyor. Onun için ihlaslı olmak, Allah bizi gerçek anlamda o ihlasa erdirsin. Kişi ihlaslıdır ama ihlaslı olduğunu bilmez deyimindeyse, o saf bir öğedir. Hiçbir ego beklentisinin, kıyaslamasının, ihtiyacının, kaygısının olmadığı bir eylemdir, çok mükemmel bir faaliyettir.

İnsan tecellisini her an unutur. Yani yardım eder, unutur. Onları her an unutur, tecellisini. Deyim yerindeyse bir ayna kendisine yansıyan ışığı alır ve yansıtır, değil mi? Ben parlağım demez, bir başka aynayla mukayese yapıp ben senden daha parlağım demez, bu benden yansıyor demez. Hiçbirini demiyor ve o faaliyeti yapıyor, en doğal sıfır hâlinde. Çünkü ihlaslı eylem şudur ki, o insan onunla bir şey kazanmadığını bilir. Ama Allah da bu idrakte olan insana lütufta bulunur. Onun için ihlaslı eylem, sana bir şey kazandırmadığını bildiğin eylemdir aynı zamanda. "Ben bunu yaptım, iyi insan oldum" değil. Mutlak iyiden gelen bir şey senin üzerinden yansıdı, sen bundan bir şey kazanmadın, kendi nefsine alacağın hiçbir şey yok. Ama Allah seni kullandı, bundan dolayı da bir şeyin yok, bir beklentin de yok. Sevapları sevap toplayanlara bırakın, siz sevap toplamayın, siz Allah'a uçun.

Şimdi insanlar birkaç çeşittir: birisi günah toplayanlar, birisi sevap toplayanlar, bir de Allah'a uçanlar. Biz araya kaplıyız yani. Kur'an bunu Vakıa Suresinde anlatıyor, "insanlar üç sınıfa ayrılacaktır" diyor. Dolayısıyla sevap toplamak kötü bir şey değil ama siz sevap toplamaktan da vazgeçin, Allah'a uçun. Neyinizle? Hiçbir şeyle. Allah'tan anlayacak, her şey ondan. Yani o ondan gelen özümüzle.

Hac ve Sembolizm: Dikişsiz Elbise, Çıplak Defin

Mesela hani deyim yerindeyse sembolik olarak insan nasıl defnedilir? Normalde aslında çıplak defnedilir ama zahiri bir edeple biz sararız. Aslı bu ne demektir? Veya mesela hacca neyle gidiyorsun? Asıl olarak gidiyorsun ama zahiri edep gereği - aslında cahiliye Araplarında çıplak tavaf var, aslında o neyin bozulmuş hâli? Aslının bozulmuş hâli. Yani aslında hakikat öyle: aslında çıplak tavaf edeceksin. Ama dünya gereği, var olduğun dünyanın zahiri mekanizması gereği de bir şal gibi bir şey örtünmen lazım. Ama aslında bir hacı hacca hiçbir şeysiz gider. Aslında "dikişsiz elbise"den kasıt odur. Yoksa biz ne yapıyoruz? "Aman dikiş olmasın" - ya senin altın üstün dikiş yani. Makam dikişin var, baba dikişin var, annelik dikişin var, her tarafın dikiş. Her tarafla kendini özdeşleştirmişsin. Aslında o dikiş olmasın ne? Geçici ve dünyevi olan. Çünkü dikiş, doğal olmayan, insan yapımı bir şeydir; dikişsiz elbise ise beşerî ve geçici olan hiçbir şeyin sende kalmaması demektir. Geçici, sınırlı ve beşerî olan ne varsa onları bırak. Ne kalır geriye? Allah'tan sana üflenen şey.

Mesela dünyaya geldin, dedin ki "ben birinin çocuğuyum, işte annem bu, babam bu; ben birinin eşiyim, birinin babasıyım, annesiyim, halasıyım, amcasıyım" - işte patronuyum, şu işleri yaptım, daha bir sürü şey, kariyerin, imajın. Bak bütün bunlar da bir dikiş aslında. Yoksa insanlar takım elbiseyle gitsin ama bunları bıraksınlar aslında. Burada anlatılan şey ne? İzafi, geçici ve beşerî olan her şeyi bırak, onunla Allah'a dön. İşte o çıplak olarak gitmekle sembolize ediliyor, o da sembolik. Ama Araplar bunu anlamamışlar, çıplak tavaf edermiş. Ama aslında dediğim gibi boş bir şey değil bu, başka bir kastı var. İslam orada başka bir şey yapmış, orada başka kasıtları da var: "günah işlediğimiz elbiselerle gelmeyin" gibi. Sonra elbise satıyorlar, ticari bir şey. Tabii işte diyorum ya, aslında hepsi sembolik olan şeyi mana olarak düşünün.

Zaten cahiliye demek, sadece Araplarda yok, bu cahiliye evrensel bir şeydir. Cahiliye, psikolojik benliğin bilinci demektir son tahlilde. Mesela ibadetlerin cahiliye mantığıyla anlaşılması ne demek? Meseleyi zahiri ve maddi olarak algılamak demek. Mesela nedir, "günah işlediğiniz elbiselerle gelmeyin" - sanki sen o elbiseyi değiştirince bir şey oluyor; fakir olanlar çıplak olarak haccediyor tabii, o var ama Araplar mesela takım elbiseli olsa zengin olanlar öyle olur, yine fakirler çıplak giderler. Öyle ama çıplak tavaf etmek konusunda böyle bir şey var, bir bilgi var ve bunu şey yapıyorlar. Bazı zenginler kendilerini toplumda daha statülü gördükleri için çıplak tavaf etmiyorlar ama aslı onlara göre öyle yorumlanıyor. Bu neyin çarpıtılmış hâli? Manevi bir gerçekliğin maddiyata dönüştürülmüş hâli.

Şimdi bakın bizde bazen aynı şeyi yapıyoruz. Diyelim ki hacca giderken "aman dikişsiz olacağım" - buna ne kadar odaklanıyorlar bizi, değil mi? "Aman dikişli bir şey giydin mi şey oluyorsun" - halbuki onun bir ruhu var. Cahiliye nedir? Cahiliye, bir ibadetin ruhunu unutup onu sadece form olarak, şekil olarak, biçim olarak devam ettirmektir. Bu cahiliyettir. Onun için gerçek anlamda neyle Allah'a dönüyoruz? Özümüzle. O nereden gelmiş? Ondan gelmiş. Onun için sevapla da değil.

Yani Allah'ın mutlak huzuruna sevabı olan adam dahi giremez, cennetine girersin sevapla ama mutlak huzura sevapla giremezsin. "Benim iyiliğim var" diyen adam Allah'ın huzuruna nasıl gitsin? Allah sana mutlakıyetiyle demeyecek mi, "bu iyilik senin mi benim mi?" Ama "benim" dersen seni cennetine koyabilir ama o mutlak huzur, işte Vakıa Suresinde "yakınlaştırılanlar" ayrı bir şeydir. O yüzden sevabı, günahı da fazla önemsememek lazım. Bu, günah işleri önemsememe anlamında değil, yani sevap ve günahın üzerinde o kadar yoğunlaşma. Fıtratını bul, gerçek özünü fark et, onunla Allah'a ulaş. Yoksa tabii ki takva noktasında günahtan olabildiğince kaçınırız, bu ayrı bir şey.

Takva: Özü Perdeleyen Şeylerden Korunmak

Takvanın tam açılımı aslında şu: takva kelime olarak sakınmak demek. Bu takvanın dereceleri var tabii ki ama en nihai anlamı, insanın kendi ilahi özüne halel getirecek, onu örtecek, onu perdeleyecek her şeyden korunması, uzak durmasıdır. Nihai olarak takva budur. Tabii ki bunu gerçekten yaşamak için ne olduğumuzu bilmeye ihtiyaç var. O zaman hakiki müttaki oluruz. Mesela nasıl bir insan bembeyaz bir elbise giydiğinde bilir ki en ufak bir leke onu gösterir - hem görünür hem onu örter. Nasıl açık renk, çok temiz bir şey giydiğimizde biraz sakınarak hareket ederiz, değil mi? Oturduğumuz yere dikkat ederiz, yürümemize dikkat ederiz. Buna ne dersiniz? Bir takvadır, bir sakınma hâlidir. Ama insanın takva noktasında bir algısı olması için kendisinin ne olduğunu ve neyi koruması gerektiğini bilmesi lazım.

Şunu anlamak lazım: hiçbir günah bizim özümüzü kirletmez ama onu perdeler, örter. Bulutun güneşi örtmesi gibi. Güneşi hiçbir bulut lekeleyemez, değil mi? En kalın, en karanlık, en siyah bulutlar dahi olsa güneşi lekelemez ama güneşi perdeler. Perdeyi ne açar? Perdeyi tabii ki tövbe açar. O günah bulutlarına sebep olan algı, anlayış neyse onu izale etmek, onun farkına varmak, o buluta ne sebep oldu onu anlamak. Bulut rüzgârla gider, o buluta da sebep olan şey bizim, hakikatin rüzgârı bulutları dağıtır.

"Hocam, o bulutlar aslında bizim kendi kimlik şirketlerimiz değil mi?" Tabii tabii. Mesela dediniz ki "şu istediğim olmadı, mutsuzum" - işte bu bir buluttur. Biz zannediyoruz ki sadece zina etmek, hırsızlık yapmak falan böyle şeyler günahtır. Tabii ki onlar günah ama biz hep onlara odaklanmışız. Yani bir insanın bir ilişkisi nedeniyle veya hedeflediği bir şey nedeniyle hedefine ulaşamaması ve bu noktada üzülmesi günah değil mi? Ama bundan böyle obsesiflik yapmaya gerek yok, "Allah kahretsin, o da günahmış" diye. Mevzu neyin ne olduğunu anlayalım.

Mesela bakarsın, evladı ölmüş, üzüntü içinde, "10 yıldır unutamıyorum diyor, yüreğime oturdu." Bu günah değil mi? Bu da günah, hem de ne büyük bir günah, yani anlayana. Kabullenmemek. Sen Allah'a ait olan bir şeyi kendinin diye farz etmişsin, kendi kafana göre olmaması gereken bir zamanda vefat edince çökmüşsün, çünkü onu planlarına göre yaşatacaktı sanıyordun.

Benlik Putu

"Bilmeden gufranı arzularsın" diyor Niyazi Mısrî - yani affedilmeyi, bağışlanmayı. "Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni" - yani o psikolojik benlik günahı aslında seni kuşatmış. "Günahını bilmeden gufranı arzularsın" diyor, yani sen günahını bilmiyorsun aslında. Sen gidip o benliğin işlediği günahlara, günahın günahına odaklanıyorsun. Asıl günahkârı bulsan - Hazreti İbrahim'in bütün putları kırıp en büyük putun boynuna baltayı koyup "aslında belki de o yapmıştır" demesinin işari manası budur. Aslında bir büyük benlik putu var, bütün problemleri o başımıza çıkarıyor.

Mesela düşünün, o benlik olmasa hırs gösterebilir miyiz? O hırs yüzünden yanlış şeyler, düşünceler, davranışlar, yalanlar söyler miyiz? Biz o hırs günahının kaynağını görmüyoruz. Diyoruz ki "işte bak yalan söyledim, yalan söylemek yanlış." Niye yalan söyledin? Hırsından dolayı yalan söyledin. Peki hırs duyan kim, o hırsı duyan kim? İşte onu bul. Yoksa öbür putları görmek kolaydır ama o büyük put, kişinin bunu kabul etmesiyle, kavmin bunu kabul etmesiyle sembolize ediliyor. Kişi o büyük benlik hatasını görecek. Onu da kim yıkabilir? Senin duanla, Allah'ın kudretiyle yıkılabilir. İnsan benlik putunu kendi yıkamaz, böyle bir imkânı yok. Bütün ermişler de bunu bilir. Bir noktaya gelirsin, o benlik bir türlü gitmez, orada durur. Ama sen dersin ki "ya Rabbi, bu benlikten muzdaribim, bunu al" - o zaman Allah kudretiyle onu yerle bir eder, zaten gerçek değildir. O zaman işte ilahi fetih gerçekleşmiş olur. Tabii bunu insanın idrak etmesi ve talep etmesi gerekir.

Onun için bütün büyük kâmil insanların dualarında bu vardır: "Beni benden kendine al" der Arapça bir ifadeyle. Peygamberimizin de "beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma" duası vardır. Olabilir mi baş başa bırakma? Nefis durabilir ama baş başa kalmayalım. Biz hep baş başa kalıyoruz. "Niye şunu yapmadın, niye başarısızsın, niye evlenemedin, niye şu olmadı, niye şu sana böyle davranmadı" - hep benlikle baş başayız. "Ya Rabbi, beni nefsimle baş başa bırakma" diyor. Efendi gibi yanda oturabilir ama baş başa olmaz, o son nihayette hizmetkâr olur.

O da Hazreti İsmail'in kurban meselesinde anlatıldığı şekilde, benlik kurban edildiğinde Allah ilahi bir benlik gönderir; işte bir koçla sembolize edilmiştir. O rahmani bir benliktir artık, hizmet eden, hizmetkâr olan, ruha hizmet eden, ruha tabi olan bir benliktir. O semavidir. Gökten koç da inmemiş, cahillik yapmaya gerek yok. O bir semboldür, bir işarettir bize bir şey anlatıyor. Onun için Peygamberimiz Hazreti Fatıma'ya "Ey Fatıma, kurbanının başında dur" diyor. Veya bizde mesela Anadolu'da kurban kanını alnına sürmek falan - aslında bunlar hep sembolik. Asıl kurban edilmesi gereken bir benlik var, o benliğini Allah'a teslim et, onun özdeşleştiği şeyleri Allah'a teslim et. O zaman sana semavi bir benlik verilecek. O koçtur, bir koyundur aslen; itaatkârdır, söz dinler, koyun gibi, boynuzludur, kendisinin altındaki şeye de hükmeder, kendisinin üstündekine koyun gibi itaat eder, altındakine de aldığı emir üzere hükmeder.

O yüzden biz dini, ibadeti doğru anlarsak gerçek anlamda çözüm olur. Yoksa biz de cahiliye Arapları gibi insanlara kurbanı, namazı, haccı yanlış anlatırız çünkü biz yanlış anlıyoruz. Cahiliye Arapları art niyetli değillerdi ama anlamı kaybetmişlerdi. Bugün bütün dinlerde ve hususi olarak İslamiyet'te bütün ibadetlerin, bütün uygulamaların bir zahiri var, bir de manası var. O manayla birlikte bunları yaşamalıyız, böyle kabul etmeliyiz. Yoksa biz de anlamayız. Paramız olunca hacca gideriz ama benliğimizi kurban etmeye niyetimiz olup olmadığını düşünmeyiz. İşte ayette "gücü yetenler hacca gitsinler" der, o da kaç dolar, kaç euro'su var zanneder ki gücü odur. Hac mali bir ibadettir zannederiz. Bütün bunlar cahiliyedir son tahlilde.

Hac mali bir ibadet değildir. Hac nihai olarak varlığını terk etme ibadetidir. Onun için hakiki kabul edilmiş bir haçla kişi günahsız olur. Ne demek bu? Günaha sebep olan bütün şeyini ifna ediyorsun, "vazgeçtim ya Rabbi" diyorsun - o günahlardan da, o günaha sebep olan benlikten de vazgeçtim. Daha doğrusu sen o günaha sebep olan benlikten vazgeçince, Allah da o günahlara sebep olan benliğini teslim alıyor, seni de günahtan azade kılıyor. Çünkü sen diyorsun ki "ya Rabbi, günah işleyen bu benliydi ve ben bundan muzdaribim, bunu feda ediyorum." O zaman Allah onun nedeniyle işlediğin bütün günahları siliyor. Yoksa bugünkü manada hacla bu olmaz. Hatta ölüm gibi, geçici ayrılık meselesi gibi, bu günaha sebep olan ortamları da terk ediyorum, hicret ediyorum, dökülüp tekrar geri geleceğim, tekamüle ulaşıp tekrar geri geleceğim. Hac bütünüyle manası ince ince dokunmuş bir ibadettir.

Kabe'nin Sembolik Anlamı

Onun için bakın, hac en manevi, en ruhani ibadettir. Onu zahiri olarak alırsanız deyim yerindeyse putperestliğe dönersiniz. Geçen bir çocuk bana sormuş, sorusu aynen şöyle: "Biz Müslümanlar Kabe'nin etrafında dönüyoruz, bunun putperestlikten ne farkı var?" (parantez içinde tövbe tövbe). Haklı çocuk. Sen eğer orayı zahiren Allah'ın evi zannedersen - hatta bazı materyalist veya ateistler "Kabe'yi ortadan kaldırsanız birbirinize tapmış oluyorsunuz" gibi güya çok akıllıca eleştiriler yaparlar. Halbuki biz şunu demeliyiz: Kabe Allah'ın evi değil kardeşim, Allah'ın evi olabilir mi? Bazı bilgisiz Müslümanlar bir yere gitmiş, fetih yaparken oradakilerden biri sormuş: "Sizin şu bina var, onun etrafında dönüyorsunuz, o nedir?" İşte o cahil Müslüman da demiş ki "orası Allah'ın evidir." Demiş "Allah oraya sığıyor mu?"

Yani bu şu demektir kardeşim: orası Allah'ın evi değil, sembolik olarak Allah'ın evi. Hakikatte Allah'ın evi olabilir mi? Sen "zamandan mekândan münezzeh" diyorsun, maddeden Allah'ın evi olabilir mi? Bak orada ne var? Bir sembol var, bir işaret var, bir nokta var orada, bir merkez var. Fakat o manevi merkezi işaret ediyor. O manevi merkezin maddedeki gölgesi o. "Hocam, bir de 'beyt' ifadesi zaten Arapçada, İngilizce house home'dur yani, aile, yuva ifade eder." Tabii ama son tahlilde house da, home da olsa mecazidir. Yani sen aslında Allah'a doğru bir yolculuk yapıyorsun ama insanın maddi ve zahiri bir boyutu var, o yolculuk maddi düzeyde bir noktaya doğru gitmeyi ifade eder.

Şimdi Kur'an mesela hacla ilgili anlatırken diyor ki "bunlar Allah'ın şeairidir" - yani işaretleri, göstergeleri, bir şeyin göstergesi. Mesela şimdi biz bir tabela okusak, üzerinde "Ankara" yazıyor ve bir ok işareti var. Bir insan kalkıp o tabelayı alıp "ben Ankara'ya geldim" der mi? Cehalet olur mu? İşte "Ankara" yazıyor, onun gösterdiği bir şey var. İşte buna işaret, şeair diyoruz, yani bir şeye işaret eden şey. Onun için haçtaki her şey işarettir: kurban işte kökene, ilkesine, merkezine dönüş; kendi öze dönüş, kaynağına dönüş, kalbe dönüş. İşte o bahsettiğim, bütün giysilerimizi çıkarıp bir peştemale bürünmek, aslında bütün beşerî, geçici, izafi, bu dünyaya geldiğin andaki bütün tanımlamalardan arınmaktır. Zahiren kefenle bir yuvaya gidiş oradan. Zaten gerçekte insan dönmez zaten.

"O zaman hocam, Kâbe'ye dönmeden hicret edenler oluyor." Hakiki olarak o gerçekleşirse yine bir Sûfî'nin şöyle bir sözü var; bunu başka bir şekilde de ifade etmiştir: gittiğiniz her yer Kâbe olur. Yani Kâbe derken deyim yerindeyse, siz kendi özünüze, kaynağı Allah olan özünüze döndüğünüz için, nerede olursanız olun Allah'lasınız demektir.

Onun için dikkat edin, Yahudilerin cehaletidir - Peygamber Allah'ın emriyle kıble değiştiği zaman, Kudüs'ten Kabe'ye, Mekke'ye dönünce, diyorlar ki "o zaman sizin geçmişte yaptığınız ibadetler boşa gitti." Allah diyor ki "gerçek iyilik yüzünüzü doğuya veya batıya dönmeniz değildir." Mesela biz düşünün, bazen namaz kılacağız, "kıble nerede" diye soruyoruz. Sen bir "kalbin nerede" diye soruyor musun kendine? Önce onu sor. Hangisi daha önemli, zahiri kıble mi yoksa o an kalbin nereye dönük olduğu mu? Kalbinin kıblesi nerede, kalbin nereye bakıyor, nereye teveccüh ediyor? Şimdi düşünün, biz bu konuda ne kadar bilgisiz bırakılmışız ki hep kıbleyi arıyoruz - "kıble nerede, işte Kâbe" - peki kalbin nerede? Kalbinin o kıblesini araman daha yakışık almaz mı? Bak Allah da sana söylemiş ya, yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz gerçek iyilik değildir. Gerçek iyilik diye erdemleri sayıyor. Bu şu demek değil - tabii ki zahiren bir bedenimiz var ve bir maddi âlemde de yaşıyoruz, tabii ki Mekke'ye, Kâbe'ye döneceğiz zahiren ama bak o aslında neyin gölgesi, kalbimizin kıblesinin Allah olmasının bir ifadesi.

"Hocam, zaten Kâbe'ye secde etmiyoruz, Allah'a secde ediyoruz." Eyvallah, işte hepsi bu yani. O zaman putperestten farkın ne? Putperest bir şeyin kendisinde bir değer var zanneder. Yani diyelim ki bir heykelde, putperestlik illa bir heykel zannediyor. Sen diyorsun ki "ben o olmadan yaşayamam" - bundan âlâ putperestlik mi olur? "Çocuğum olmadan asla" - değil mi, böyle bir putperestlik yok mu? Veya bakıyorsun, ayrılıyor, intihar ediyor. Veya "ben hayatta şunu başaramazsam mutsuz olacağım" - bu putperestlik değil mi? Bak sen bir şeyde bir değer arıyorsun, işari bir şeyde değil, bizatihi bir değer arıyorsun. Putperestlik budur.

Biz kâinatta hiçbir şeyde bir değer bulmuyoruz. Bir yerde değer varsa onu Allah'tan biliyoruz. Kabe'ye hürmetimiz sembolik olarak Allah'ın evi olması ve Allah'ın nurunu, bereketini o yere indirmesidir. Yoksa ne o taşta ne o bölgede ne bir şeyde hiçbir şey görmüyoruz. İşte putperestlikten fark budur. Putperest bir şeyin nesnesinde kendisinde değer görür ve o değer atfettiği nedenle de ona teveccüh eder, onunla ancak yaşayabileceğini, var olabileceğini düşünür. Neyi terk edemiyorsak o put olmuş. Halbuki her ne kâinatta görüyorsan, iyilik adına, güzellik adına, değer adına...

Mesela bir insan seni seviyor, sen eğer o sevginin, ilahi sevginin bir gölgesi olduğunu anlamazsan sen de cehalet içindesin demektir. Mesela niçin peygamber diyor ki, bir atın yavrusu süt emsin diye arka ayağını hafifçe kaldırıp yavrusuna kolaylık sağlaması Allah'ın merhametindendir. Bak nereye bağlıyor? O hayvanın o hareketi Allah'ın merhametiyle tahakkuk ediyor. Bir insanın sana merhameti, yardım etmesi, şefkati neyle oluyor zannediyorsun? O insandan mı geliyor o sevgi, merhamet, şefkat? Allah'tan o insana yansıyor, ondan sana yansıyor. Sen o sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin kaynağını o kişi zannedersen dört dörtlük cahilsin demektir, hafif ifadesiyle. O yüzden bir şeyin manası önemlidir, Allah bunu sana idrak ettirdi işte çok şükür.

Kötülüklerin İyiliğe Dönüşmesi

Mesela bazen biz yanlışlıkla bir şeye değer atfederiz, sonra anlarız. Allah Kur'an'da diyor ki "Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirdi." Aslında bizatihi kötülük gibi görünen şey iyilik olabiliyor. Ne gibi? Ben zannederdim ki falan kişi beni seviyor ama sonra idrak ettim ki onun sevgisi Allah'ın onun kalbine koyduğu sevgi. Ben eskiden cehalet içindeydim, idrak ettin mi o cehaleti? İdrak ettiysen o bütün daha önceki cehaletin yeni irfanına döndürülüyor. Oradaki cehalet irfana dönüştürülüyor. O zaman Allah kötülüklerimizi iyiliklere dönüştürüyor.

Mesela diyelim ki sen iyilik yaptığını düşündün ve o iyiliğinden dolayı hep insanlardan teşekkür bekledin. Sonra bir gün geldi, idrak ettin ki aslında iyiliği yapan Allah'mış ve benim bütün o minnet etmelerim, teşekkür beklemelerim aslında günahmış. Peki anladın mı? Anladın. O zaman Allah bütün o yanlış bilinçle yaptığın her şeyi sanki doğru bilinçle yapmışsın gibi kabul ediyor. O zaman da işte kötülükleriniz iyiliklere dönüştürülüyor.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiş) - "İzzet Allah'ındır ve müminlerindir." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiş) - "Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz değildir." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiş) - "Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirdi." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiş) - İnsanların üç sınıfa ayrılacağına dair ayet (Vakıa Suresi; ayet numarası belirtilmemiş) - "Gücü yetenler hacca gitsin." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiş) --- ---

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi

Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.