Egonun Direnç Tuzağı ve Fıtratın Dengesi

Kısa Özet

Sohbette önce egonun insanı sürekli bir kimlik ve kalıba sokma arzusu, çocukluktaki doğal mutluluğun sırrı ele alınıyor. Ardından egonun en büyük tuzağının "olana direnç" olduğu, Peygamberimizin Uhud ve Hudeybiye örnekleriyle bu direnci göstermeden hayata mukabele ettiği anlatılıyor. Son bölümde fıtratın sunduğu üçüncü yol (vasat olmak) savaş-barış, insan ilişkileri ve biyolojik denge (üst-alt eşikler) örnekleriyle psikolojik dengeye bağlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Egonun en büyük tuzağı "olana direnç"tir; en büyük cehalet budur.
  • Fıtrat, direnç ile umursamazlık arasında sıkışmış gibi görünen ikilemin dışında üçüncü bir yol (vasat/denge) sunar.
  • Biyolojik dengedeki üst ve alt eşikler (tansiyon, şeker, potasyum, sodyum) gibi psikolojik dünyamızda da bir denge/salınım vardır; ego bu eşikleri unutturur.

Egonun Kimlik Arayışı

Benim adım ne diye merak etmiyor. Bana bir kimlik verin demiyor, değil mi? Ben kime aidim demiyor. Biz ona sürekli yüklemeyeceğiz. Adı ne? Adsız olur mu? Olur da bak. Hangi kedinin adı vardı? Bu modern zihniyetin, egosal tavırlarının dışında kimse öyle bir derdi taşımıyor. İlla adı olsun. Kedi rahat, hiçbir sıkıntısı yok. Adım yok diye dert etmiyor. Sahibim kim diye dert etmiyor.

Bunun aslında yansıması ne? İnsan egosunun sürekli kendisini tanımlama, kendisini bir kalıba sokma arzusu. Öyleyse ben neyim? Bunu da bu soruyu da bırak. İlla bu soruya bir cevap vereceksen şu an kavrayamazsın ama vermen gereken cevap şudur: Ben sonsuz, ölümsüz, doğal, dengeli, ilahi özü taşıyan bir varlığım. Bu kadar. Ama bunun farkında değilim. Olsun. Farkında olmaman, olmadığını göstermiyor ki. Zaten farkında olsaydın hiçbir ego kalmazdı sende.

O yüzden kutsal metinlerin ilkesi nefsi arındırmaktır. Nefsi neyden arındırıyor? Doğal olmayan eklentilerinden ayırıyor. O arınma gerçekleştiğinde zaten var olan şey kalıyor. Yani ego sürekli diyor ki: Tamam, bunu attık, o zaman ben neyim? Sürekli bir şey taşımaya çalışıyor, sürekli bir şey bulmaya çalışıyor.

Çocukluktaki Mutluluğun Sırrı

Mesela biz niye çocukken daha mutluyduk? Egomuz o kadar güçlü değildi, o kadar bir şey taşımıyordu. Yani çocukken oynuyorduk, ediyorduk. İşte başarılı oldun mu? Şuraya geldin mi? Araban ne? Yok da öyle bir şey. O yüzden mutluyduk.

İnsan niye çocukken mutludur? Doğal halinde. Çünkü egonun o kadar derdi yok. Veya ego sana o kadar fazla yükleme yapmıyor. O yüzden mutluyduk. Herkes çocukluğunu, eğer çok travmatik bir şey yoksa, özler. Çünkü egonun o kadar yükü yok o halde.

Ama şimdi ego sürekli bir şey yüklüyor. Biri seni eleştirir. Niye eleştirildim? Biri seni küçümser. Beni niye küçümsüyor? Biri seni anlamaz. Beni niye anlamıyor? Bir şey olur. Bu niye böyle oluyor? Oluyor ya. Hani bir bebek der mi "bu niye böyle oluyor"? Demez. Ama büyüdükçe ne olur? Ego kendince bir kalıp oluşturur. Bu böyle olmalı, şu şöyle olmamalı. Bu niye böyle oluyor?

Bütün mekanizma bu sefer ne üzerine işler? Egonun oluşturduğu kalıp üzerine işler. Ve zihin de bundan yorulur, duygular da bundan yorulur ve kişi bir süre sonra aslında aktivitesini, enerjisini kaybetmeye başlar. Halbuki hayatta ne oluyorsa oluyor. Sen o oluşa fıtratınla katılacaksın. Bu kadar.

Olana Direnç: Egonun En Büyük Tuzağı

Mesela dikkat edin, Peygamberimizin hayatında bir olay var. "Bu böyle olur mu?" Yok, böyle olmaz demiş. Tembihlemiş: "50 tane okçu, bu tepeden benim emrimi duymadan inmeyin." İnmişler. Peygamber, "bu böyle olur mu" dememiş. Olmuş çünkü. Ama "olmaması lazımdı" da dememiş. Olmuş. Sonra "ne yapabiliriz" demiş. Yapabileceği şeyi yapmış. Birlikte belki müzakere etmişler, değerlendirme yapmışlar ama işte "böyle olmamalıydı" diye ne surat asmış Peygamber, ne onlara kızmış, ne öfkelenmiş, ne onlara sırtını dönmüş. Yok öyle bir şey. Hayatta olan oluyor zaten. Sen olana nasıl yaklaşacaksın? Yoksa olana direnç göstererek değil.

Bakın, olana direnç... En büyük cehalet, hayatta yaşayacağımız ve yaşamakta olduğumuz şeye karşı direnç. Bakın olana direnç. Olmuş ama direnç gösteriyorsun. Ve egonun en büyük şeyi şudur: geldiği nokta, yani gelebildiği nokta, "zaten mecbur kabul ediyoruz" demesidir. Hâlâ direnç var bu cümlede. Dikkat edin. Mecburen diyor, kabul ediyor. "Kabul etmeyip ne yapacağım" diyor zaten. Hâlâ direnç var.

Hâlbuki bakın, olana direnç gösterilmez. Olana mukabelede bulunulur. Ama o mukabele direnç taşıyan benlikle değil, fıtrat üzere olan bir halde yapılır.

Peygamberin Örnekliği: Uhud ve Hudeybiye

İşte orada mesela Peygamberin gösterdiği şey odur. Veya Hudeybiye'de Peygamberin gösterdiği şey odur. Mesela bütün sahabiler şu noktada takılmışlar: "Bu olmamalı." Neden? "Çünkü biz dini bir ziyarette bulunuyoruz. Biz savaşmak için gelmedik." O Arapların ve o toplumun kurallarında da, kim dini bir ziyaret için Kâbe'ye gelirse o Tanrı'nın misafiridir. Yani Müslüman olmayan Araplarda da bu var. O Tanrı'nın misafiridir ve ona karşı hiçbir engelleyicilik yapılmaz. Buna rağmen engellediler.

Bakın Peygamberde yine "böyle olmaz, bu olmamalı" yok. Bütün sahabiler şey olmuş, nakavt olmuş, "bu olmamalı" diye. Peygamberde böyle bir şey yok. Peki Peygamber umursamaz biri mi? Yani "sen de çok rahatsın, hiç umursamıyorsun" diyebilir miyiz? Öyle mi acaba Peygamber? Öyle bir tutunma değil. Bir kayıtsızlık, bir umarsızlık, bir boşvermişlik var mı? Hayır, yok.

Bakın egonun bir başka tuzağı doğuyor burada. Sanki o durumun yanlışlığını fark etmek illa kavga etmeyi gerektiriyor, illa çatışmayı gerektiriyor. Hayır, böyle bir şey değil. Sanki ya direnç göstereceksin, çatışacaksın, kavga edeceksin, veyahut da sen umarsız ve boş vermişsin. İki tane ihtimal var sanki, başka bir ihtimal yok. Hayır, öyle bir ikilemin içinde olmamıza gerek yok.

Fıtratın Üçüncü Yolu: Vasat Olmak

Ve zaten egonun bize gösterdiği de bu iki uçta kalmaktır. Onun için egonun bize gösterdiği o kutupluluktan çıkmamız gerekir. Fıtratın başka bir alternatifi var. Yani fıtratın o üçüncü yol diyebileceğimiz bir alternatifi var, bir yaklaşımı var. O yaklaşımı kendimize hatırlatmalıyız. Fıtrat bize daha doğal, daha dengeli, daha uyumlu bir yol gösteriyor. Aslında işte bütün peygamberlerin göstermek istediği şey de bu aslında. O vasat ümmet kavramı da buna işaret ediyor. Yani dengeli olan, uçlarda olmayan.

Savaş ve Barışta Denge

Mesela diyelim ki insan savaşmalı mı? Yani hayati bir tehlike ve zarar söz konusuysa tabii ki savaşmalı. Ama prensip nedir? Barışı gözetme üzere savaşılır. Yani maksat hiçbir zaman savaş değildir. Ama bakın mesela "İslam, hayır, tamamen biz savaşa karşıyız" desen... Şimdi böyle savaşa karşıyız, e ben de karşıyım. Sanki Peygamber karşı değil mi? Herkes karşı savaşa. Ama savaş bir zorunluluk olduğunda yaparsın. Ama hiçbir zaman da "biz savaşçıyız" demezsin. Çünkü maksadın savaşçılık değildir.

Şimdi ne yapmış orada ilahi ilke? Savaş; adaleti, dengeyi, huzuru korumak için yapılması zorunlu olduğu durumda yapılır. Ama temel olan şey nedir? Barıştır. İşte ne olmuş oldu? O noktada bir denge bulunmuş oldu. Egonun tuzağı bizi iki ucun arasında oynatmaktır.

İnsan İlişkilerinde Denge

Mesela kişi ya insanlarla hep iyi geçinmeye çalışacak ya da insanları boş verecek. Şimdi iyi geçinmeye çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor, olmuyor. Bu sefer "bırak" diyor. Bu sefer karşıt kutba geçiyor. Hâlbuki bunun bir dengesi var. Yani dengeli, uyumlu, belli noktalarda tölere edilebilecek nitelikteki insanlarla arkadaşlık, dostluk yapabilirsin. Ama olmadığında da bunu makul karşılarsın. Ona göre ilişkilerini belirlersin.

İşte "hayatta yalnız kalmak istemiyorum" dersin. O zaman sürekli insanlarla bir ilişki ve iletişim içinde olmak zorundasındır. E oluyorsun, ondan sonra insanlardan gördüğün bazı olumsuzluklar yüzünden "hiçbir insanla iletişim içinde olmak istemiyorum, yalnız kalmak istiyorum, kimsenin yüzünü görmek istemiyorum" diyorsun. Ne yaptın? İki kutup arasında gidip geldin. Hâlbuki bir denge noktası var. Bu denge noktası bir esneklik noktasıdır aynı zamanda.

Bedendeki Üst ve Alt Eşikler: Biyolojik Denge

Bakın, yaratıcının insan bedeninde ortaya koyduğu en önemli ilkelerden biridir bu. Mesela vücudumuzda birçok denge vardır: kalp basıncı dengesi, kandaki potasyum dengesi, kandaki sodyum dengesi vs. Nedir bu? Bir esneklik. Bir üst eşik vardır, bir alt eşik vardır. Ve o üst ve alt eşik arasında bedendeki bir salınım vardır.

Fakat psikolojik benlik, üst ve alt eşiği unutur. Kaybeder bunları ve aynı zamanda da esnekliğini yitirerek yaşamaya çalışır. Mesela "artık insan yüzü görmek istemiyorum." Ya bak, böyle bir şey yok. Diyelim ki şeker komasına girdin, şekerin 500. "Artık kandaki şekeri sıfıra indireceğim" desen ne olur? Bu sefer başka bir dengesizlik olur, bayılırsın. Kandaki şeker düştü. O zaman "onu sürekli şeker yiyeyim" deyip 500'e fırlatabilirsin. Ne olmuş oldu? Üst ve alt eşikleri unuttun. Ve o üst ve alt eşikler arasında dengeli bir şekilde, hayatın dinamik değişimine uygun bir şekilde esnemeyi unuttun. Unutunca ne olur? Sağlıksızlığa gidersin.

Bazen de işte tansiyonum ya fırlıyor ya da dibe iniyor. Neden? Dengesizlik var. Üst ve alt eşikler kaybolmuş. Onun için, nasıl ki biyolojik düzeyimizde bir üst ve alt eşik var ve o eşikler arasında bir salınım var, psikolojik düzeyimizde de böyle bir şey var. İşte egomuzun bize unutturduğu şey budur.

Mesela Peygamber doğal bir salınım içinde yaşıyor; düşmanına karşı da dostuna karşı da herhangi bir uçlara gidip gelme söz konusu değil. Çünkü fıtrat o dengeyi taşıyor. Tıpkı işte biyolojik yapımızdaki bu dengeler gibi. Zaten bu dengelerden bir veya birkaçı bozulunca biyolojik olarak hasta oluyoruz. Ama o denge içinde kaldığımızda, o alt ve üst eşikler arasında salındığımızda, o zaman bir sorun yok.

Mesela "herkese güveniyorum", "hiç kimseye güvenmiyorum." Bunlar nedir? Bunlar problematik noktalardır. Hayat hiçbir zaman bize böyle bir algıyı vermez. Egomuz araya girip böyle sonuçlar üretiyor hayatta. Mesela "hiç kimseye güvenmeyeceğim" ve "herkese güveniyorum"; ikisi de hayatın realitesine uymuyor.

Psikolojik Dengede Eşikler

Göz tansiyonu... İnsanın diyelim ki gözyaşları -özür dilerim, gözünü nemlendiren bezler- şimdi şakır şakır çalışsa değil mi, sürekli ağlar gibi su akacak. Hiç çalışmasa gözünüz kuruyacak, göz kapaklarınızı açıp kapatamayacaksınız. Her kapatıp açtığınızda acı hissedeceksiniz. Bakın öyle bir denge, öyle bir eşik var ki, değil mi? Biyoloji zaten bundan ibarettir öyle değil mi? Tamamen o alt ve üst eşikler arasında dengeli bir salınımdır. Bu dengeli salınım bozulduğu anda biyolojimiz bozuluyor. Tıpkı bunun gibidir psikolojik dünyamız.

Doğru bir salınım içinde olacağız. Mesela bir insan seni anlamaz, "sen beni hiç anlamıyorsun" -bak, salınımı bozdu- seni anladığı yer olur, anlamadığı yer olur.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.