Egonun Güven İhtiyacı ve Allah'a Olan Gerçek İhtiyaç

Kısa Özet

Sohbette, insanın ilişkilerinde yaşadığı güven kırıklıklarının aslında ego düzeyindeki bir ihtiyacı işaret ettiği, bunun gerçek karşılığının ise Allah'ın kalpteki varlığını hissetmek olduğu anlatılıyor. Peygamberimizin hicretinde Hz. Ebu Bekir'e söylediği "Allah bizimledir" sözü örnek verilerek, ârifin asıl korkusunun dünyevi kayıplar değil Allah ile olan ilişkisinin zayıflaması olduğu vurgulanıyor. Sohbetin sonunda dünyevi isteklerin (örneğin hayırlı bir evlilik) istenmesinde bir sakınca olmadığı, ama bunların varlık sebebi hâline getirilmemesi gerektiği belirtiliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İlişkilerde yaşanan güven kırıklıkları, kişinin ego düzeyindeki güven ihtiyacını gösterir.
  • Kişiden istemekle Allah'tan ego düzeyinde istemek arasında, yanlış yapıldığında bir fark yoktur.
  • Ârifin asıl korkusu mal, mülk veya can kaybı değil, Allah ile olan ilişkisinin zayıflamasıdır.

Egonun Güven İhtiyacı ve Bunun Göstergeleri

Gerçek ihtiyacımızın tam olmadığına işaret edilir. Egonun düzeyini gösterir, egonun takıntılarını gösterir ve tamlığa olan ihtiyacımız, neyin üzerinde çalışılması gerektiğini ve nerede çalışılacağını gösterir. Hangi konuda daha çok acı çekiyorsanız, görüyorsanız... Mesela bir insan âşık oldu, orada bir anda böyle bir ihtiyaç oldu. Ama bunu görmek lazım.

Mesela para özlemi içinde olan birinin durumu ne oluyor? Aşk mıdır? Kesinlikle değil. Hayır hayır, o şekilde anlama. Bak, şöyle anlama; şöyle söyleyeyim sana mesela: Diyelim ki bir ilişki yaşadın, bu ilişkide bir güven kırıklığı yaşadın. Karşındaki, senin güvenini yerle bir etti. Ne yaşadın burada? Derin bir güven sarsıntısı yaşadın ve bundan çok rahatsız oldun. Bu neyi gösteriyor?

Birincisi, senin egosal düzeyde güven ihtiyacının sürekli insanlar tarafından karşılanma ihtiyacını gösterir. Yani sen güveninin, güven ihtiyacının, emniyet ihtiyacının insanlar üzerinden karşılanacağı düzeydesin. Egosal düzey bu. İkincisi, eğer sen bundan çok sarsılmışsan, senin hayatında egonun en önemli takıntısı güven ve emniyet ihtiyacıdır. Sen sürekli ilişkilerinde ya bunu tespit ediyorsun, ya bunu arıyorsun, ya bunu sürekli karşındaki insanların karşılamasını istiyorsun vs. Çünkü senin o egosal takıntın budur. Üçüncüsü ise, sana gerçek anlamda güven ve emniyet verecek olan, Tanrı'nın sendeki varlığını hissetmendir. Bir de bunu sana gösteriyorum.

Toplar, ona soracaklar: "El-Kasîdetü'l-Ayniyyetü'r-Rûhiyye fi'n-Nefs" - "Ayniyyetü'r-Rûhiyye fi'n-Nefs" - bu ne? Bu da öyle. Kişinin egosal ihtiyaçlarını [anlatır], yani nedir? İşte güven ilişkisi diyelim; birisiyle görüşüyorsun, onu sürekli işte güveni arıyorsun, onu sürekli sıkıştırıyorsun, olsa da sıkıştırıyorsun.

Kişiden İstemekle Tanrı'dan İstemek Arasındaki Fark

Bunu kişiden istemekle Tanrı'dan istemek arasında bir fark var mı? Tanrı'ya "Allah'ım bana iyi bir eş, işte bir şeyler ver" diyorsun. Yani ikisi arasında bir fark var mı? Arasında bir fark yok; sen orada yanlış bir şekilde aslında Tanrı'yı hem kişisel düzeye indiriyorsun hem de Tanrı'nın sana verdiği emniyeti yanlış yorumluyorsun. Bir fark yok.

Bakın, daha önce de söylemiştim belki: "Bir dakika, sen ne demiştin? Bir kişiden nasıl bir saygı alamadın da böyle bir izin verdin, böyle bir izin ver diye?" Bana malzeme, yani ihtiyacı, aslında ne için istediğin kısmı, yani o... İnsanlardan bir şeyi istiyorsun ama sözle istemiyorsun, bunu davranışlarıyla istiyorsun, yapıyorsun. Bir de Allah'a da doğal olarak "Allah'ım bana güç ver" diyorsun işte. Ama Allah'a da dua ediliyor, yani yetersiz değil.

Peygamberimizin Hicreti: "Allah Bizimledir"

Peygamberimizin hicretini daha önce konuşmuştuk, hatırlıyor musunuz? Peygamber hicret etti, yanında Hz. Ebu Bekir vardı. Peygamber ona diyor ki: "Mahzun olma, Allah bizimledir." Burada "Allah bizi koruyacak" deniyor değil, "bunlar bizi görmeyecekler" de deniyor değil. Ben Allah'ın peygamberiyim, bunlar da Allah'ın düşmanı, kâfirler; ama "Allah bizi bunlara göstermeyecek" demiyor.

Anlatabildim mi? "Allah bizimledir" diyor, mesele bu. Yani "Allah bizimledir" ne demek? Onlar bizi bulabilir, görebilir, yakalayabilir, öldürebilir. Bunların hiçbirinin kıymeti yok, önemi yok; o bize zarar vermez. Yani dünyada yaşayacağımız şeyler, bizim öz varlığımızdaki, Tanrı'nın bizdeki varlığına zarar veremez. Peygamber buna "onlar bizi görmeyecekler, bulamayacaklar" demiyor, değil mi? Çok önemli bir ayrımdır. Büyükler buna işaret etmiştir: Allah bizimledir.

Ârifin Asıl Korkusu: Allah İle İlişkinin Zayıflaması

Şimdi egosal düzeyde Tanrı'dan güven arayan aslında ne yapıyor? Egosal bir perspektifle Tanrı'dan beklentilerde bulunuyor. Bu tabii ki eksik bir şeydir. Allah, bizim o egosal sürecimize hizmet edip bizi korktuklarımızdan emin kılabilir; kılarsa eyvallah. Ama bu asıl hedef değildir.

O zaman bir ârife bakarsanız, dua ederken... Yani bir ârifin korktuğu, Tanrı ilişkisinin zayıflamasıdır. Yoksa onun korkusu, malına mülküne bir şey gelmesi değildir; zaten malı mülkü yok, hasılı hepsi emanet. Ya da evladına, sevdiklerine bir şey gelmesi de değildir onun korkusu. Onun korkusu, onunla olan ilişkisindeki zayıflıktır; belki bunların, sevginin arasına girebileceğidir. Nefsinize bırakmayın, Allah'a emanet olun. Bunlar bizi dualarda o kadar kısıtlamasın yani.

Dua Ederken Asıl Niyet Ne Olmalı

Ama Allah diyor ki: "Bol bol bana dua edin." Ben bunu anlıyorum, biliyorum ama bu doğal bir şey. Şimdi şöyle dua edebiliriz: Ne bildiğini ben de biliyorum. Benim nefsimin ihtiyaçlarını da biliyorsun, şu anki durumumu da biliyorsun; bana lütfunda bulun. Ama benim gerçek istediğim, senin yakınlığını idrak etmek ve bendeki mevcudiyetini fark etmektir. Benim asıl ihtiyacım olan şey bu, diyebilirim.

Bu süreç içinde kişi ihtiyaçlarını Allah'a arz edebilir, Allah'a sığınabilir. Bunun mahzuru yok. Ama asıl olan başka bir şeydir.

Dünyevi İsteklerde Ölçü: İstemek Ama Bağlanmamak

Diyelim ki, yani sonuçta niye hizmet ediyor? Tamam, ben anladım, yani hizmet ediyor da... Sonuçta en azından bir de dünyalık aklımız var yani. Bu dünyalık aklı tekrar bir kenara bırakamıyoruz, o çok kolay yapılmaz deniyor. Biz böyle bir evrende yaşıyoruz, sonuçta böyle birden çıkamayız ki, çıkamayız ki; yani çıkmak için bir şeyleri de istemek lazım. Önce güzel bir evlilik istersin, bir şey istersin, ne bileyim, hayırlı bir evlilik istersin; hani bunları istememiz gerekiyor gibi geliyor, istememiz gerekiyor olabilir, bunu doğal karşılıyoruz.

İstememiz gerekiyor olabilir, fakat bunları asıl [hedef] olarak görmeme[miz gerekir]; onu anlıyoruz, anlatabiliyoruz, tabii ki insanız. "Yarabbi, benim işte güzel bir evlilik ihtiyacım var, iyi bir evlilik olsa çok memnun olurum" [diyebiliriz]. Ama "böyle bunlar olmazsa yıkılırım, bunlar olmazsa ben yaşayamam" [dersek], bugün de orada büyük bir hata var.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "Allah bizimledir" (Tevbe Suresi: 40) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.