Egonun İmtihanı ve Benlik Damarları

Kısa Özet

Sohbette önce Hz. Hüseyin'in Kerbela'daki tavrı ile Peygamberimizin Mekkeliler karşısındaki esnekliği karşılaştırılıyor; ardından Hz. Ömer örneğiyle herkeste bulunan güçlü "benlik damarları"na dikkat çekiliyor. Devamında hayatın insana özel kolaylıklar sunmadığı, asıl sınırı fıtratın değil egonun koyduğu; bir trafik anekdotu ve okyanus/çayır benzetmesiyle anlatılıyor. Son bölümde imtihanın kaynağının ego olduğu, fıtratın imtihanı olmadığı vurgulanıyor; peygamberlerin karşılaştığı haksız ithamlar, onların nefis düzeyleri, ilahi korunmuşlukları (ismet) ve Peygamberimizin küçük yaşta yaşadığı manevi temizlenme (Şakk-ı Sadr) ile sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Ne kadar ego üretirsen o kadar imtihanla karşılaşırsın. Fıtratın imtihanı yok, fıtratın deneyimi var."
  • "Ego, uçsuz bucaksız bir okyanuğu verilmiş insanın, kendine çitlerle çevirip 'burası benim' dediği küçücük bir alandır."
  • "Peygamberler egosuz değildir; fakat egolarının istikametinde hareket etmezler, bunu bilinçle yaparlar."

Hz. Hüseyin ve Peygamberimizin Esnekliği

Orada muhataplarını, orada bir deneyeceğini görüyor ve oradadır. Ama mesela Hz. Hüseyin'de Kerbela'da her şeyle karşılaşılıyor. Orada dengeyi sağlayan koşullara göre... Orada Hazreti Hüseyin'i yanlış bir şeyi tasdik etmeye zorlama var. Yani Yezid'in hilafetinin tasdik edilmesi konusunda onu zorluyorlar. Zaten orada Hz. Hüseyin diyor ki "beni bırakın" diyor. "Ben uzak yerlere, Türkistan'a doğru veya Kafkaslara doğru gideyim" diyor. "Ben seninle savaşmayacağım." "Hayır" diyorlar. "Ya beni tasdik edeceksin, benim hilafetimi, ya da savaşacağız." Şeklinde bir şey. Yoksa orada o gene esnemeye şey yapıyor... Orada üçüncü seçenek kalmamış. Ama ona başka bir seçenek bırakılmıyor.

Yani şimdi mesela ne gibi? Şimdi Mekkeliler deseydi ki "Hazreti Peygamber'e ya bizim putlarımıza tapacaksın ve inancından vazgeçeceksin ya da savaşacağız", Peygamber orada savaşmayı tercih ederdi. Çünkü orada yapılacak olan şey ancak böyle bir tercih olabilir. Ama onlar dediler ki "bu sene sizi kabul etmiyoruz." Peygamber orada esnedi. "Kabul etmiyorsun, hayati bir mevzum değil. Bu engeli aşabilir miyiz? Mevcut şartları da aşamayız, çünkü silahlı gelmemişiz, savaşmak için hazırlığımız yok. Ama karşı taraf silahlı." Ne yaptı Peygamber? Esnedi.

Ve bakın bu esnemede kim bilir kaç egonun nötralizasyonu vardır, değil mi Hocam? Orada bir şey anlatılıyor mesela; Peygamberimizin o esnemesine herkes itiraz ediyor. Hatta Hazreti Ömer'in sert çıkışı var. Sonra işte Ümmü Seleme'nin "orada kurbanını kes, onlar seni örnek alır, yaptıklarını yaparlar" şeklinde söylediği var. Hazreti Ömer'in de hayatında değişimi görüyoruz, ama bazı mizaçlar daha avantajlı olabilir mesela. Yani Hazreti Ömer de sonradan kendi üzerinde o adaleti inceltiyor, ama öyle çıkışlarına da rastlıyoruz hayatında. Hakikat sonrası için belki daha temkinli hareket edebiliyor ama...

Peygamberimiz burada biraz daha avantajlı da olabilir mi? Çünkü hiç sert çıkışın öncesinde de göremiyoruz. Tabii orada Peygamber baştan itibaren fıtratını koruyan bir halde. Aslında Hazreti Ömer'in o davranışının bize gösterdiği şey, peygamberimizin vefatından birkaç sene önce olması -- dolayısıyla aslında emin değilim, diyelim ki 3-4 sene önce, bilmiyorum tam tarihini -- yani Hazreti Ömer'in Müslüman olmasından kaç sene geçmiştir? En azından 10-15 sene geçmiştir değil mi? En azından 10 sene diyelim geçmiş.

Fakat orada neyi görüyoruz? Hazreti Ömer'in oradaki o benliğini aşamadığını, aşmakta zorlandığını görüyoruz. Yani "ben haksızlığa gelemem, haksızlığa maruz kalmaktansa ölürüm, öldürürüm, savaşırım, ne olursa olsun" diyen ve haksızlığa tahammül edemeyen, zulme tahammül edemeyen bir benlik. Bak, zulmü kabul edip etmemek başka, buna tahammül edememek başka. Anlatabildim mi?

Hz. Ömer'in Benlik Damarı ve Benlik Damarlarımıza Dikkat Etmek

Bu bize neyi gösteriyor? Bu bize gösteriyor ki hepimizin kendi yapısında bazı benlik damarları var. Onlara özellikle dikkat etmeliyiz. Yani küçüklüklerinden, mesela işte Hz. Ömer aç kalmıştır, cesaretle ölümün üzerine gitmiştir değil mi? İşte fedakârlık yapmıştır, cömertlik yapmıştır değil mi? Ama bak bir egosu var ki, o ondaki en güçlü benliklerden bir tanesi: zulme maruz kalmaktan rahatsız olan ve buna toleransı neredeyse sıfır olan bir benlik bu. İşte ta o zamana kadar devam etmiş.

Şimdi hepimizde de böyle güçlü bazı benlik damarları vardır. Eğer iyi dikkat etmezsek sona kadar devam ederler. Ve onlar en güçlü olanlardır. Herkesin mizacına ve yaşadığı sürece bağlı olarak böyle bazı benlikleri vardır. Eğer bunlara dikkat etmezseniz, bunlar mutlaka hayatın içinde bir şekilde sizi yanlışa götürebilirler. O yüzden dikkat etmemiz gereken şey, bizde hangi güçlü negatif benlikler var, asıl onların üzerinde durmak. Ve çoğu insan, ekseriyetle diyelim, bunların tetiklendiği durumlarla karşılaşır.

Fıtrat Sana Özel Kolaylık Sunmaz

Mesela diyelim ki belirsizliğe karşı tahammülsüz bir benliğin var. Belirsizlikten rahatsız oluyorsun. Diyor ki "kötü olsun, belirli olsun." Ama hayat seni belirsizlikle sınar. Sen diyeceksin ki "belirsizlik olsa da ben hayatta dengeli, ölçülü bir şekilde yaşarım ve gereken gayreti de gösteririm." Hayır, "ben her şeye tahammül ederim ama belirsizliğe tahammül edemem" edeceksin kardeşim. Öyle bir şey yok. Sanki böyle sana özel, hani hastanelerde olur ya, özel yemekler işte hastalığına göre... Hayat sana böyle bir şey vermiyor yani. Hayat sana diyor ki fıtratına dönmediğin müddetçe rahatsız olursun.

Bir Örnek: Trafikte Sabır

Hocam bir örnek vermek istiyorum: Dün evden çıktım, biraz acele ediyorum falan. Bir taraftan çıkayım dedim, caddeden, orası daha kısa. Önce bir kamyon çıktı. Dedim, kamyonun arkasından kızarak tır tır gitmeyeyim, acelem var. Yolu uzattım öbür caddeden. "Biraz uzun ama çabuk, hızlı gideceğim" dedim. Caddeye girdim, koskoca bir tır. Arkasına takılmak zorunda kaldım. Çok daha yavaş. Tır tır tır, o şekilde gittim. Ama bu dediğinizi düşündüm.

Evet, yani ego şey yapıyor: "ben buna tahammül edemem." Öyle bir lüksün yok yani. Böyle bir lüksümüz yok. Bir de bu lüks de değil; bu aslında senin kendi fıtratına, varlığına koyduğun bir engel. Sen diyorsun ki "ben asla buna tahammül edemem." Halbuki senin fıtratın buna tahammül edebilir. Ama sen kendine kendinle engel koyuyorsun. "Bir insanın bana hayır demesine asla tahammül edemem." Niye? Fıtratın edebilir. Niye kendini sınırladın, değil mi?

Yani kişi aslında böyle şeyler söyleyerek sanki varlığını güçlendiriyor. "Ben asla böyle bir şeye tahammül edemem. Ben mutlaka böyle bir şey yaparım, yaparsam böyle yaparım, asla böyle yapamazsam yapmam." Niye bu kadar sınır koyuyorsun, niye bu kadar engel koyuyorsun kendine? Buna gerek yok.

Ego Kendine Sınır Çizer: Okyanus Benzetmesi

Bu, sana koskocaman bir okyanus verilmiş olmasına benziyor; uçsuz bucaksız. Sen onun 10 metrekarelik bir bölümünü çeviriyorsun. Diyorsun ki "bu benim havuzum, bu benim denizim, ben asla 10 kilometre uzağa gitmem." Niye gidemiyorsun? Sana verilmiş aslında o okyanus. Evet, orada insan aslında farkında olmadan bir nevi kendi varoluşu diye tanımladığı bir sınır çiziyor. Anlatabildim mi? Böyle bir sınırı aslında ego kendini var etmek için çiziyor.

Hani düşünün, böyle uçsuz bucaksız bir çayır. Bir onu böyle seyretmek var, bir de işte belli çitlerle çevirip "burası benim" demek var. Egonun işi hep bu: çitlerle çevirip "burası benim, ben buradayım, burası benim yerim" demeye çalışıyor. O yüzden aslında ego varoluşumuzu sınırlıyor her zaman. Anlatabildim mi? Varoluşumuzu sınırlıyor ve o sınırların içine hapsediyor.

İmtihan Egodan Doğar, Fıtrattan Değil

Mesela bakın Bediüzzaman; işte baskıya, tahakküme asla gelmeyen biri. Ama hayat demiş ki "geleceksin." Anlatabildim mi? Yok öyle şey, "ben asla tahammül edemem" -- edeceksin. Edebilirsin zaten. "Edeceksin" derken Allah burada insanı zorlamıyor. Bunu da biz yanlış alıyoruz. Biz hemen şeye dönüyoruz: "çok büyük imtihan, benim imtihanım." Ya, senin imtihanın değil, egonun imtihanı o. Yani egon o imtihan kavramını üretiyor. Fıtratın bir imtihanı yok ki. Fıtratın imtihanı yok, bütün imtihan ego. Egomuz olmasa imtihanımız olmaz. Ne kadar egon var, o kadar imtihanın var. Ne kadar büyük egoların var, o kadar büyük imtihanların var. Fıtratın imtihanı yok, fıtratın deneyimi var. Ne kadar ego üretirsen o kadar imtihanla karşılaşırsın. "Ben asla böyle bir şeyi kabul edemem" -- görürsün o zaman, hayat sana edip etmeyeceğini gösterir.

Peygamberlerin Karşılaştığı Haksız İthamlar

Peygambere bakın: her şeyle karşılaşmış. Hayatında bir cümle yalan söylemeyen insan, yalancılık ithamıyla karşılaşmış. İffetli olan Hz. Yusuf, iffetsizlikle suçlanmış. Saygı gören peygamber, her türlü saygısızlıkla muhatap olmuş. İşte "benim yanımda, benimle birlikte olan insanların bana uyması lazım" demese, o kadar yaşadığı şeyler onun için çok büyük imtihan olacaktı değil mi? Diyecekti ki "ne biçim insanlarsınız, ben size söylemedim mi, benim sözümü niye dinlemiyorsunuz?" Mesela şöyle bir egosu olsaydı: "benim söylediğim sözü dinlemeliler, madem beraber bu yola çıktık sözümü dinlemeliler." Dinlemiyorlar işte. Dinlememişler, dinleyememişler. Ama bakın öyle bir egosu olsaydı, onun için ne kadar büyük imtihan olurdu.

Peygamberlerin Nefsi ve İlahi Korunmuşluk

Evet, peygamberler hayatta bir insanın karşılaşabileceği her olumsuzlukla karşılaşmışlardır. Onlarda da izafi düzeyde bir ego durumu var. Fakat düşük düzeydeki o ego bilinçleri, yaşadıkları bir kısım olaylarla tamamen nötrlenir. Evet, yani orada, yaşadıkları olumsuzlukların beşeri taraflarını tetikleyen yanları fark edilir ve onlar tarafından nötralize edilir. Yoksa onlar egosuz değiller. Fakat egolarının istikametinde hareket etmiyorlar. Fakat bunu da bilinçle yapıyorlar. Anlatabildim mi? Yani tamamen egosuz değildir peygamber. Onların da nefsi var. Fakat onların o nefse dair farkındalıkları güçlü ve ona tabi olmuyorlar. Ama tabi olma potansiyelleri yok değil, var.

"Peki, tabi olmama noktasında ilahi bir yardım var diye düşünmek yanlış mı olur?"

Tabi olmama noktasında, tabii ki eğer tabi olma gibi bir durum söz konusu olursa ilahi bir uyarı veya farkındalık gelir. Onların da sorumlulukları o çizgide olur.

"Hocam, Yusuf suresinde geçiyor ya: Yusuf aleyhisselamı kendisine çağırdığında, ona burhanımızı gösterdik. Çünkü o bizim sakınan kullarımızdandı."

Yani gücünün yetmediği durumlarda o yardımı Allah gönderiyor, ama elinden geldiğinde sakınıyorlar. Yetmediği zaman da yardım geliyor. Yoksa Allah'ın yardımıyla çaba sarf etmezler diye düşünülmesin. Yani peygamberler kukla değiller. Biz öyle zannediyoruz; onlar öyle birer kukla değiller. Fakat örnek oldukları için ilahi bir kontrol altındalar. Eğer çizgiden bir çıkma söz konusu olursa -- belki bu dışsal olarak bir çizgiden çıkma değil ama içsel olarak gerçekleşebilir, yani dışa yansımaz o, onun içinde gerçekleşir -- diyelim ki bir ego damarı tetiklenebilir. Fakat o dışsallaştırılmadan ilahi bir uyarımla düzeltilir, düzeltilebilir. Teorik olarak böyledir.

"O tetiklenme de bizlerdeki gibi kuvvetli değildir ama değil mi?"

Değildir. Şöyle diyeyim: belki bizden daha kuvvetli benlikleri var, öyle diyeyim size hatta. Ama onların farkındalık dereceleri yüksek. Yani şöyle diyeyim: hani biz bir kediyi terbiye edemezken, onlar bir aslanı terbiye edebilecek çaptadırlar.

Peygamberimizin Küçük Yaşta Manevi Temizlenmesi

"Peki efendim, 7 yaşındayken galiba meleklerin gelip kalbini yarıp temizlemesi, orada bir şey var, manevi temizlik değil mi? Orada işte buradaki bazı egolardan temizlemek nasıldır? Bununla bağlantılı bir şey mi?"

Tabii ki bazı şeylere karşı bir nevi farkındalıkları oluşturulmuştur. Ama onların da kendilerine özel alanlarda büyük sınanmaları var. Anlatabildim mi? Kendilerine özel sınanmaları vardır. Eğlencelere gitmek istiyor, hep bir engel çıkıyor, gidemiyor. Yani öyle bir şey anlatıyor. Yani Allah tarafından da...

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yusuf Suresi (24. ayete işaret edilerek, Hz. Yusuf'un kendisine yapılan daveti reddetmesi ve Allah'ın ona burhanını/delilini göstermesi kıssasına atıfla anlatılıyor; ayetin lafzı doğrudan okunmuyor, anlatıcı tarafından paraphrase ediliyor). --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.