Erdem, Nefsin Damarları ve Fıtratın Doğası

Kısa Özet

Bu sohbette gerçek erdemin, karşılık beklemeden ve kendine mal etmeden fıtratın doğal bir yansıması olarak yaşanan hal olduğu; psikolojik benlik zemininde yapılan iyiliklerin ise her zaman bir karşılık beklediği anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "sû-i hulk ve fena haslet" kavramları üzerinden, insanın kendi olumsuz eğilimlerini fıtratının bir parçası değil, olumsuz şartlarda tetiklenen bir potansiyel olarak görmesi gerektiği; Hz. Yusuf ve Hz. Yakup örnekleriyle ruhsal bilincin negatiflikle nasıl mücadele edebileceği açıklanıyor. Sohbet, insanın psikolojik "damarlarının" nasıl tetiklendiğini fark edip bunları kusur olarak kabul etmesi ve eserini göstermemesi gerektiği vurgusuyla devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Gerçek erdem, kişinin kendine mal etmediği ve karşılık beklemediği, fıtratın doğal bir yansıması olan haldir.
  • İnsanın olumsuz eğilimleri fıtratının aslı değil, olumsuz şartlarda tetiklenen bir potansiyeldir; bunu "fıtratımda var" diyerek meşrulaştırmak yanlıştır.
  • Bediüzzaman'ın ifadesiyle: kötü bir hasleti eserini göstermeden, gıybetini yapmadan, kusurunu bilerek taşımak, o hasletin şerrinden insanı kurtarır.

Erdem Nedir, Erdem Değildir?

...karşılıksız insanların ihtiyaçlarına duyarlı olup onlara yardım etmesi normal şartlarda iyi bir şeydir. Fakat bu psikolojik benliğin zeminine oturuyorsa bu bir erdem olmaz. Zaten biz bunun sonuçlarını nasıl görüyoruz? Yani bu tür psikolojik zeminden köken alan olumlu davranış ve tutumların erdem olmadığını nereden anlıyoruz veya nasıl ortaya çıkıyor bu hayatın içinde? O psikolojik benliğimiz, bu yapıp ettiklerine karşı tahayyül ettiği, tasavvur ettiği, doğal bulduğu olumlu yaklaşımı, olumlu geri dönüşü almadığında, bir süre sonra o tutum ve davranışta bir azalma, bir eksilme, bir dejenerasyon görebiliyoruz. Bu yüzden erdem değildir. Ve aslında erdem, kişinin kendisine mal edeceği bir şey de değildir özünde. Öyle bir ayrım da yapabiliriz: erdem, benim psikolojik benliğime mal edeceğim bir nitelik değildir.

Burada dikkat edersek bütün mizaçlar kendilerinde var olan -işte diyelim ki bir sekizin cesareti veyahut cömertliği, cömerttir, cesurdur; bir yedi iyimser düşünür, çok fazla geçmişe takılmaz; veya işte bir altıda uyum ve sadakat arayışı vardır; bir ikide yardımseverlik; bir birde bir şeyi düzgün, dürüst olması gerektiği kalitede yapma gibi- bu gibi şeyler aslında psikolojik benliğimizin hayata yaklaşım tarzıdır. Ve bunlar aslında kişide o mizacın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Fakat aslında bunları aynı zamanda bizim benliğimiz sahiplenir; farkında olarak veya olmayarak bunlara karşı bir sonuç arayışına sahiptir. Yani ben diyelim ki bağışlayıcıyım, merhametliyim ama karşımdaki insanlar öyle değiller; o zaman "yeter artık" demek durumuna gelirim. İşte bu, erdem olmadığını aslında bize aynı zamanda gösterir.

Peki erdem nasıl bir şeydir? Erdem, senin benliğine mal etmediğin, benliğinden görmediğin ve aynı zamanda bunu özünün doğal bir yansıması olarak gördüğün şeydir. Bazen anlatılır ya, ticaret hakkında: "bak doğru ol, dürüst ol, üçkağıtçılık yapma ki müşteri toplayabilesin, müşteri kaçmasın, olan müşteriyi koruyabilesin." Burada tüccar niye doğru davranıyor? Ticaret için, bir kâr için. Yani müşteriyi korumak için. Ama normalde doğruluğun benim doğamın, fıtratımın bir gerçeği olduğu için, ben de dolayısıyla doğru davranıyorum demek noktası gerçek anlamda bir erdemdir.

Bunun iki tür sonucu vardır. Bir tanesi, kişi bundan dolayı kendisini herhangi bir şey konusunda hak sahibi görmez; yani bundan dolayı herhangi bir beklentisi, herhangi bir karşılık arayışı yoktur. İkincisi, bunu kendine mal ederek muhatapları olan insanlarda bir minnet duygusu uyandırmaz. Şimdi burada dikkat edin, Kur'an'da peygamber için söylenen "sizden hiçbir şey talep etmeyen peygambere tabi olun" -değil mi- ne var orada? Hiçbir şey talep etmiyor. Bakın, "ben size işte bin bir türlü zorlukla bu hakikati getirdim, bu kadar katlandım" demiyor, "şu nimeti verdim" demiyor, hepsini geri plana atıp sırf siz adam olasınız diye bir şey demiyor peygamber. Niye yapmış? O kadar zorluklara tahammül etmişse, sabretmişse, fedakârlık yapmışsa, fıtratının doğal bir neticesi olarak yapmış, fıtratı gereği yapmış. Bundan dolayı da herhangi bir şey beklemiyor. Erdem, senin fıtraten memnun olduğun ve fıtratında var olduğu için tatmin olduğun bir şeydir. Yani sen bizatihi o eylemin, o halin, o tavrın memnuniyetini duyarsın.

Hani mesela "merhamet et, nereye kadar; sev, nereye kadar; sabret, nereye kadar" gibi diyorsan, bu onun bizatihi kendisini asli olarak tecrübe etmediğin anlamına gelir; onu fıtratının özüyle değil, psikolojik benliğinle tecrübe ediyorsun demektir. Psikolojik benlik de mutlaka hem bunu kendinden bilir, hem de buna karşılık bir karşılık bekler. Bu karşılık illa basit bir tüccarlık karşılığı değil. Diyelim ki saygı duyduğun, hürmet ettiğin veyahut elinden geldiğince yardımcı olduğun, destek olduğun bir insandan olumlu bir şey beklersin hiç olmazsa. Bu da bir beklentidir. Yoksa "ben şunu yapacağım, şu karşılık bana gelecek" diye basit bir tüccarlığı kastetmiyoruz.

Ama dikkat edelim, psikolojik benlik her zaman bir karşılık bekler. Bunu en bariz nerede görürüz? Diyelim ki karşımızdaki insan bizim hoşnut olmadığımız bir şey yaptığında, hemen "ben onun için neler yapmıştım biliyor musun" diye başlarız. Bu aklına geliyorsa, demek ki orada senin bile farkına varmadığın o psikolojik benliğin bir karşılık arayışı var. Halbuki orada aklına gelmemeli: "ben onun için bir şey yapmadım, ben sadece fıtratımın doğal gereğini gerçekleştirdim, iyi bir arkadaş, samimi bir dost olmaya çalıştım." O bana çok büyük bir yanlışlık yaptı, bu onun kendi süreciyle ilişkili bir mesele. "Bir insan bunu yapar mı" diyorsan, ama burada kendinin mağduriyeti veya hak etmediği bir şeye maruz kalması çerçevesinde okuyorsun bunu; yoksa "bir insan bunu yapmaması lazım, bir insan bu kadar gaflet etmemesi lazım, ne kadar üzücü bir şey" modunda söylemiyorsun.

"Bir insan bunu yapar mı? Bana bunu nasıl yapar, ki ben ona neler neler yapmıştım -işte böyle arkadaşlık yapmıştım, böyle yardımcı olmuştum, böyle destek olmuştum, en zor zamanında yanında ben vardım- bana bunu nasıl yapar" diyorsak, o psikolojik benlikle yapılmış bir eylemdir. Bu erdem değildir. O yüzden insan şunu anlamalı: psikolojik düzeyde yapılan hiçbir şey erdem değildir. Çünkü o psikolojik mekanizmamızın tabiatı, arzusu, ihtiyacı, korkularına odaklı bir şeydir. O yüzden kişi buna karşı dikkatli olmalıdır, bunda bir erdem aramamalıdır.

Bu peki kötü bir şey mi o zaman? Nefis diyecek ki "madem öyle, madem beğenmiyorsunuz bunu da yapmayayım." Bu değil. Bu şu demek: nefsin o kendi yanlış zemininden ortaya çıkan tutum ve tavırlarını ruhsal zemine çekmek. Ben mesela diyorum ki seviyorum; peki bu sevgiyi ruhsal zemine doğru aktaracağım, o psikolojik düzeyden ruhsal zemine doğru çekeceğim onu. Yoksa onu terk etmeyeceğim. Orada da böyle bir yer var: her an güzel bir şey ama izafi olarak güzel bir şey; mutlak olarak henüz güzel olmamış olur. Neden? Psikolojik zeminde benlik üzerine odaklanıyor. O zaman kişi ne yapacak? Onu ruhsal zemine çekecek.

Bediüzzaman: Düşmanlık ve Sevginin Bir Arada Bulunamayışı

Bunu ne şekilde görebiliriz? İşte karşılık alamadığında, hak ettiğini düşündüğün şeyi bulamadığında nefsin ne yapar? Rahatsızlık peyda eder. İşte o rahatsızlık anında diyeceksin ki: "bak, senin zeminin çok sağlam değil, seni o yeterince sağlam olmayan zeminden daha sağlam bir zemine çekmeliyim." İşte mesela Bediüzzaman'ın ifade ettiği, diyor ki: bir insanda -eğer onu baştan alayım- düşmanlık ve sevgi, nur (ışık) ve karanlık gibi birbirlerine zıttırlar; ikisi hakiki manasında beraber cem olamazlar, bir araya gelemezler. Eğer muhabbet bir kalpte hakiki bulunsa, o vakit düşmanlık mecazi olur, acımak ve şefkat suretine dönüşür.

Buradan neyi anlıyoruz? Buradan şunu anlıyoruz: ruhta, ruhsal bilinçte negatiflik yoktur, negatiflik içermez. Negatiflik ve pozitiflik kutuplarını taşıyan, bizim yapımızdaki mekanizma nefs mekanizmasıdır; yani bireysel benlik mekanizması. Bakın biz bütün konuşmalarımızda bunu her zaman anlatıyoruz: nefs demek böyle kötülük yapan demek değil sadece. Bir hayrı, bir iyiliği kendinden bilen de nefstir. Buna bireysel benlik idraki ve zemini diyebiliriz. Kendi bireyselliğiyle sınırlı olan benlik haline biz aslında nefs diyoruz. Bu iki kutbu taşır: kendisine karşı olumlu davranıldığı ölçüde olumlu olur, olumsuz davranıldığı ölçüde de olumsuzluğa doğru gider. Yani nefsin kendi içinde ne stabilitesi vardır, ne de sabit bir olumluluğu vardır.

Mesela bir kısım süreçler seni çok ümitli yapar, bir kısım süreçler gelişir seni ümitsiz hale getirir. Bu ümit ve ümitsizlik nerede oluşuyor? Psikolojik zeminde oluşuyor. Olumlu olaylar seni ümitli hale getiriyor, olumsuz olaylar seni ümitsiz hale getiriyor; hoşuna giden şeyler seni sevindiriyor, hoşuna gitmeyen şeyler seni üzüyor; tehlikeli şeyler seni korkutuyor; seni mutlu eden, rahatlatan, emniyet ve güven veren şeyler sende bir emniyet ve huzur hali oluşturuyor. Bu, psikolojik benliğin alanıdır; iyi tarafı da kötü tarafı da psikolojik düzeydedir. Kötü tarafı zaten kötüdür, onu konuşmaya gerek yok. İyi tarafı da nispeten iyidir, hakiki iyi değildir.

Mesela çok yardımsever, çok merhametli, çok dürüst, çok doğrucu bir insan düşünelim. Şimdi bir veli bunu görse demez mi "buna senin terbiyeye ihtiyacın var" der. Zahiren derler ki "ne terbiyesi, adam tam iyi yani." Ama o iyilikleri psikolojik zeminine oturuyor; onu kendinden biliyor, kendine mal ediyor. Ve olumsuzluklarla karşılaştığında da zorunlu olarak olumsuzluğa gidecektir. İşte biz buna -belki akılda kalsın diye- "rağmen mi, göre mi" diyoruz. Yani senin idrakin, şuurun, bilincin, ümidin, sevgin, merhametin, hoşgörün, affediciliğin rağmen mi, göre mi? Göreyse bu psikolojiktir; rağmense bu ruhsaldır, veya ruhsallığa doğru gitmektedir. Bunu böyle anlamak durumundayız. Bunu insan ne kadar fark ederse o kadar üzerinde çalışır; dediğimiz gibi psikolojik iyilikler iyidir ama nihai iyi değillerdir.

Hz. Yusuf ve Hz. Yakup: Öfkesiz Bir Sevgi

İşte burada da Bediüzzaman'ın dediği gibi, bir insanda muhabbet kalpte hakiki bulunsa, düşmanlığa sebep olacak şeyler onda düşmanlık uyandıramaz; acıma ve şefkate sebep olur. Mesela diyelim ki Hazreti Yusuf'un kardeşlerine olan tutumu. Hatta ilginçtir Hz. Yakup'un çocuklarına olan tutumu. Şimdi aslında biliyor, onu kuyuya atmışlar; hatta işte onların o hırs ve çekememezlikleri -"ben korkuyorum ki kurt Yusuf'u yer" diyor. Kurt dediği, çocuklarında gördüğü hırs ve çekememezliktir. Çünkü o misal âleminde kurt şeklinde gözükür. Hırs, kurt şeklinde gözükür. Hırs ve şey atmak; o hırsın neticesi olarak da kişinin karşısındakinden veya çevresinden bir şeyleri saldırganlıkla veya düşmanlıkla, zarar vermek pahasına dahi sahip olmaya çalışması. Orada da zaten onlar da "onu kurt yedi" diyorlar -ki doğru söylüyorlar, kurt yedi yani; onların psikolojilerindeki hırs ve çekememezlik onun zarar görmesine sebep oldu.

Şimdi burada fakat dikkat edin, Hazreti Yakup aslında çocuklarına karşı böyle bir nefret, bir öfke sahibi değil. Çünkü aslında neyi görüyor? Bu çocuklar hırslarının, çekememezliklerinin, hasetlerinin kurbanıdırlar aslında. Bak, korumaya çalışmış; göndermemiş, bir göndermemiş, iki göndermemiş, sonra çok ısrar olmuş. Hani "öyle olsun bir şey olmaz" anlamında değil; o da nefsani olur. "Karşımdaki insan da beni aldatacak, varsın aldatsın, en büyük aldanışı zaten kendi içinde yaşamış" deyip "ben göz göre göre aldanmıyorum, ama asıl oradaki aldanışı görüyorum" -işte bunu idrak eden Hazreti Yakup ve Hazreti Yusuf, aslında onlara karşı herhangi bir nefret ve kin duymadılar. Çünkü muhabbet kalplerinde asliydi.

Şimdi bu nokta bize şunu gösteriyor: asli olan bir şey zıttını içermez. Biz bunu aslında dinde aynı zamanda "ihlas" da diyebiliriz. Mesela sevgide ihlas nedir? Sevgide ihlas, o sevginin hiçbir nedenle değişmiyor oluşudur. Ama tabii ki sen neyi seveceksen, seveceksin ki o öyle olsun -o da işin ayrı bir tarafı; yani sen öze dair bir sevgi duymalısın ki, yoksa bir kişinin nefsaniyetini sevmek o hakiki anlamda bir sevmek de değildir, bahsettiğimiz noktaya da girmez.

Sevgi değişmeyip de davranış değişebilir mi? Değişebilir. Ama orada niye değiştiğini analiz etmem gerekir; bu kendin için mi, onun için mi, sen onu hangi halde yapıyorsun, buna bağlı olarak değişir. Yoksa "ben onu seviyorum ama canımı sıkıyor" şeklinde değil. İşte Yusuf kıssasında -babam kardeşimi benden fazla sevse bende de öyle bir dürtü oluşur- işte tamam, oradaki dürtü neyin dürtüsü?

Şimdi burada ayırmamız gerekiyor. Buradaki dürtü neyin dürtüsü? Ruhumun dürtüsü mü, fıtratımın dürtüsü mü, yoksa psikolojik benliğimin negatif dürtüsü mü? Yani ben bir kardeş olarak, babam bir kardeşimi daha çok sevdiği için "niye beni sevmiyor, niye beni onun kadar sevmiyor" diyen nedir? Buna bir tanım getirmemiz gerekir ki ona göre değerlendirelim.

Babamın hiç mi suçu yok? Mesela bakın bu da ne? Benim kendi psikolojik negativiteme başka bir psikolojik negativiteyi sebep göstermem, veyahut bunu meşrulaştırmak için oradaki benzer bir negativiteyi işaret etmem. Yani "babam da öyle yapmasın, bu dürtü de benden çıkmasın" -ama böyle bir şansımız yok. O babada da o dürtü çıkıyor. Neden çıkıyor? O ayrı bir analiz meselesi; diyelim ki o babanın psikolojisi çerçevesinde analiz edersin. Senin özelliklerin, kardeşinin özellikleri, sahip olduğu kültürel konjonktüre bağlı olarak değişebilir. Diyelim ki o kültürde erkek daha çok seviliyor olduğu için kızları göz ardı eder bir baba; erkek çocuğunu sever, en büyük erkek çocuğunu sever. Veyahut da tamamen kendisine tabi olan çocuğu seviyor egosu itibariyle; sen birkaç defa bir terslik yaptın diye o da psikolojik doğası itibariyle -ama yanlış bir şekilde- kendisine daha çok tabi olan, "babacığım sen nasıl istersen öyle olsun" diyen çocuğunu daha çok sevebilir.

Şimdi burada dikkat edin: hayatta en bariz hata, çevremizin en azından yüzde doksan dokuzu -belki daha fazlası- zaten psikolojik zeminde yaşıyor. Sevgi çok tehlikeli bir şey. Peygamberimiz de Ayşe'yi fazla seviyordu; öbür hanımları onu haklı olarak kıskanıyordu. Halbuki Ayşe'nin de sonradan dediği şey şu: "ben bir sürü şeyler yaptım, öyle bir şey yok, Hazreti Peygamber Ayşe'yi daha fazla seviyordu diye bir şey; neyse, benim nazarımda öyle değil."

Şimdi burada en önemli şey şu: her taraf mükemmel olsaydı, herkes çok iyi olsaydı, ben yanlış olsaydım bu çok bariz bir şekilde ortaya çıkardı. Mesela babam herkese adil sevgi gösteriyor, annem veya çevrem, bütün dünya olumlu olsaydı, benim psikolojimde ortaya çıkan negatif bir şey olsaydı, böyle olsa biz bu negatifliğimizi daha iyi görürüz. Fakat maalesef böyle bir dünyada yaşamıyoruz. Sende negatif psikolojik damarlar olduğu ve ortaya çıktığı gibi çevren de psikolojik düzeyde yaşıyor. Yani annen de olsa, baban da olsa, kardeşin de olsa, Hz. Yakup gibi bir peygamberin, Hz. Asiye gibi, Hz. Hatice gibi bir annen olmadığına göre onların da bir psikolojisi var. Anne baba olmaları onları mükemmel kılmıyor.

O zaman neye dikkat edeceksin? Onların tetikleyebildiği ne gibi damarların var? Yani onlar neyi tetikliyor senin psikolojik mekanizmanda? Burada hiçbir eleştiri ve suçlama yapmadan, ama oradaki psikolojik negativiteyi de anlayarak -dediğim gibi suçlama ve yargılamada kesinlikle bulunmaksızın- "böyle anne olur mu, böyle baba olur mu, böyle kardeş olur mu" demeden analiz edersin ve dersin ki onların bu negatif tutum ve tavırları bende neye sebep olabilir veya oluyor? Bende nereleri tetikliyor, hangi damarları tetikliyor mesela? Kıskançlık damarımı tetikleyebilir; kaygı damarımı tetikleyebilir. "Demek ki anneme babama bile güvenemiyorum, onlara da güvenemeyeceksem bu güveni kime göstereceğim" -demek ki ne kadar korkutucu bir dünyaya gelmişim, diye düşünürsün. Ne yaptı sana bu? Kaygı ve korku damarını tetikledi diyelim. Dikkat edeceksin buna, sen de neyi tetikliyorsun. Çünkü bakın Kur'an'da ne diyor? Allah şeytanı ve Adem'i -yani insanlığı- yeryüzüne indirirken "birbirinize düşman olarak" diyor -yani o sizin düşmanınızdır diyor. Demek ki nefsin negatif damarları ve şeytanın temsil ettiği negativite benim düşmanımdır. Şu anlamda düşmanım: bana aslında fiilen zarar veren değil, bende negatif damarları tetikleyen.

Dikkat edin, Kur'an'da şeytan Adem'i zorla günaha götürmüyor, zorla günah işletmiyor; ona fiilen bir zarar vermiyor. Sadece bir kısım damarlarını tetikliyor. O damarları tetikleyince, o da farkında olmayınca, farkındalığı güçlü olmayınca negatif tetikleniyor. O zaman ben neye dikkat edeceğim? Beni hayatta negatif olarak neler tetikliyor? Mesela birisinin beni göz ardı etmesi. Bir toplumda, bir evde, bir aile içinde göz ardı edilmişim mesela. Veya sürekli küçümsenmişim; "sen yapamazsın" diye küçümsenmiş olabilirim; "bundan adam olmaz" diye küçümsenmişim. Birçok neden, birçok şey; o olgular bende bir kısım şeyleri tetikliyor ve ne oluyor? Tabii ki maalesef negatif potansiyellerimi tetikliyor. Hz. Yusuf gibi değiliz o noktada, biz de tetikleniyoruz; eğer kardeşlerim beni kuyuya atarsa, benim için de öfke, kızgınlık, nefret, aşırı kaygı -artık mizacıma göre- bir kısım negatiflikler tetiklenecek.

İrade, Otomatikleşme ve Fıtratın Gerçek Doğası

Peki ben bunların farkına varıyor muyum? Fark edebiliyor muyum bunları? İşte Bediüzzaman'ın bir sözü var, diyor ki: "eğer dersen ki -biz bunu diyoruz, ne diyoruz mesela- irade benim elimde değil, birden oluyor; mesela birden kızıyorum, birden ağzımdan öyle bir laf çıkıyor, birden hiddetleniyorum, birden kaygılanıyorum, korku yaşıyorum, irade benim elimde değil." Bu ne zaman irade bizim elimizde değil? Artık bir noktadan sonra otomatikleştiğimiz için artık irade bizim elimizde değil. Yani bir nevi tutum ve tavırlarımız, merkezlerimizin içgüdüsel bölümlerine devredilmiş.

Mesela arabayı ilk sürerken aklınla sürüyorsun temelde. Sonra ne oluyor? Araba sürmek, içgüdüsel bölümlere -hareket merkezinin içgüdüsel bölümü, zihin merkezinin içgüdüsel bölümü- devrediliyor; sen Ankara'ya kadar İstanbul'dan gidiyorsun, vitesi nerede değiştirdiğini bile hatırlamıyorsun. Ama yerinde değiştiriyorsun, olması gerektiği yerde vites değiştiriyorsun. Nedir o? Merkezin içgüdüsel bölümüne aktarılmış o, ve otomatize hale gelmiş. Ve sen artık "iradem dahilinde değil" diyorsun; onu tekrar farkındalıklı ve dikkat gerektiren bölüme getirmen lazım -o davranışın kökeninde yatan düşünce ve anlayışa.

Bakın ne kadar ilginçtir insan mekanizması: yüz kilometre gidiyorsun, vitesi olması gereken yerde değiştiriyorsun ama nerede değiştirdiğini bilmiyorsun; o anda aslında farkında ve bilinçli değilsin, ama otomatik bir işleyiş var. Şimdi bu, araba sürerken kısmen kabul edilebilir. Ama psikolojik hayatta bu kabul edilemez bir şeydir. O zaman ne oluyor? Buna dikkat etmezsek diyoruz ki "irade benim elimde değil, ne yapayım, birden öfke duyuyorum, birden karşımdaki insanı suçluyorum, birden ağzımdan çıkıyor, fıtratımda düşmanlık var" -bir de onu öyle tanımlıyor. Diyoruz ki "fıtratımda artık bu var." Neden? Çünkü biz gerçek fıtratın bilgisine sahip değiliz, gerçek fıtratın ne olduğunu bilmiyoruz. Olanı fıtratımız olarak kabul ediyoruz. Onun için işte peygamberler örnektir; hakiki fıtratı bize anlatır, veya kâmil insanlar.

"Fıtratımda düşmanlık var" -çünkü kendinde olan her şeyi kendinden biliyorsun, "bu benim" diyorsun; "şöyle durumlarda saldırganlık gösteriyorum, şöyle durumlarda tepkisel oluyorum, şöyle durumlarda geri çekiliyorum" vesaire. "Var mı sende? Var. Kimde var? Bende var" diyorsun. "Bu benim fıtratım." Halbuki bu benim asli fıtratım değil. "Hem damarıma çok dokundurmuşlar" -bakın bu da önemli- "vazgeçemiyorum" diyorsun. Biri sürekli bilerek veya bilmeyerek, veya hayatın içinde bazı insanlar -"sanki insanlar inadına bana böyle davranıyorlar" der ya- halbuki inadına böyle davranmıyorlar; senin o damarın daha çok tetiklenmiş ve sen o konularda daha çok hassasiyet kazanmışsın.

Burada önemli yanlışları sayalım. Birincisi: "irade benim elimde değil" -bu şu an için doğrudur ama sürekli böyle değildir. Şu anda sen bunu değiştiremiyorsun; "artık böyle yapmayacağım" dediğinde hemencik yapmamazlık edemezsin, şu anda iraden yok, ama iradeni geri kazanabilirsin, tekrar o konuda irade sahibi olabilirsin; tekrar vitesi bilinçli ve farkındalıklı bir şekilde nerede kullanacağını öğrenebilirsin. İkincisi: "fıtratımda var" demeyeceksin. Bunu dersen mevzu bitmiş olur, daha üzerine konuşulacak bir şey olmaz.

Ağzı İslam'da kötü yönüne atıp, "sen yeryüzünde bozgunluk çıkaracak, insanlık çıkaracak bir insanı mı yaratacaksın" diyen meleklerin sözü var ya, oradaki şey fıtrat olmuyor mu? Bunu şöyle açabiliriz: mesela normal bir kırmızı eti düşünelim. Bu kırmızı etin doğal tabiatı nedir? Bir rengi var; kendine göre bir kokusu var; kendine göre bir yumuşaklığı, bir dokusu var. Peki bu et -bahsettiğimiz bu doğal et- kötü kokar mı? Kokmaz. Peki dokusunda böyle bir peltemsilik olur mu? Olmaz. Rengi kararır mı, veya kara mıdır? Değildir. Kendine göre bir rengi, bir dokusu, bir dokunuşu, aldığın bir duyu vardır. Bu nedir? Etin doğasıdır, fıtratıdır. Fakat uygun olmayan şartlarda tutulduğunda, aslında fıtri olmayan bir kısım şeyler ortaya çıkar. Onu 3 gün, 5 gün yazın dışarıda bırakırsan kokar. Peki kokmak fıtratında var mı? Hem var hem yok. Yani aslında yok, ama kötü şartlarla muhatap olunca ortaya çıkabiliyor. Doğal halinde yok, fıtratında da yok.

Yani normalde nefste bu anlamda da aslında negatiflik yok, olan halinde. Fakat uygun olmayan durumlar ve şartlar içinde bir kısım olumsuzluklar potansiyel olarak çıkabiliyor. Bunu böyle anlamak durumundayız. Bakın dikkat edin, biz mesela ne deriz? "Tavuk eti güzeldir ama çabuk bozulabilir" -diyor muyuz ki tavuk eti zehirlidir, zehirleyicidir? Ama diyoruz ki uygun olmayan şartlarda çok çabuk bozulur, çok çabuk mikropla bulaşır. Biz de bunun gibiyiz. Dolayısıyla ben negativiteyi benim fıtratımın bir parçası olarak kabul etmeyeceğim; fakat fıtratımda potansiyel olarak olumsuz şartlarda ortaya çıkabilen, ama farkındalıklı olursam çıkmayacak olan, çıkmayabilen bir şey olarak kabul edeceğim.

Şimdi bizim insan psikolojisi olarak en büyük dezavantajımız ne? Doğuştan psikolojik olarak negatifliklere hazır değiliz. Negatifliklerin nasıl karşılanacağına dair yüksek bir bilince sahip değiliz. Bu neyi meydana getiriyor? Negatifliklerle karşılaştığında senin tepkisel reaksiyonlar göstermene sebep oluyor. Yoksa düşünün, bütün olumlu şartlar içinde yaşayan bir kişinin psikolojisinde çok fazla negatiflik çıkmaz. Ama böyle bir hayat imkânımız var mı? Yok. Dikkat edin, negatiflikle baş etme konusunda doğal bir yeteneğe sahip değiliz -psikolojik olarak. Buna kim kabiliyetli? Ruhsal bilinç kabiliyetli. Ruhsal bilincimiz negatiflikle mücadele edebilecek kabiliyettedir; ama psikolojik düzeyimiz negatiflikle en uygun ve en doğru şekilde mücadele edecek kabiliyette değildir.

Hz. Yusuf'un Ruhsal Bilinci

Mesela Hazreti Yusuf kâmil olduğu için, o anda ruhsal irfanı olduğu için, onu kuyuya atan kardeşlerine küfretmedi, veyahut onlara karşı herhangi bir negatif duygu düşünce taşımadı. Bak, analiz etti ama içinde herhangi bir negatiflik oluşmadı. Ama biz öyle değiliz. Dikkat edin ilginç bir şey: babası Yakup -yani peygamber, yani vahiy alan birisi- baba hakim; eğer vahyin farkındaysan, ilahi hikmetin ve vahyin farkındaysan, psikolojin negatiflikle mücadele edebiliyor. Orada Yakup, Hazreti Yakup'la temsil edilen ruhaniliktir aslında. Yusuf kimin oğlu diye düşünüyoruz -aklımıza anne mi geliyor? "Yakup'un oğlu" diyorsun, yani vahyin çocuğu, veya vahye bağlı olan bir kişi. O vahye tabi olduğu için, negatiflikle karşılaştığı halde negatiflik üretmiyor.

Mesela Züleyha iftira atıyor, Hazreti Yusuf'un masum olduğu bilindiği halde, orada Hazreti Yusuf Züleyha'ya böyle ters ters laflar ediyor mu? Etmiyor. "İşte seni rezil edeceğim, bana yaptığının hesabını ödeyeceksin" diyor mu? Hiç böyle bir şey yok. Bak negatifliğe maruz kaldığı halde negatiflik sergilemiyor. Deyim yerindeyse -amiyane tabirle, tabii bunu peygamber için kullanmıyoruz, kendimiz için söylüyoruz- orada çirkefleşmiyor, yıkım da yaşamıyor, herhangi bir travmatik şey de yok. Analiz ediyor, ruhsal bilinçle o negatiflik karşısında hiçbir negatiflik ile tepki vermiyor. Çünkü negatifliğini tetikleyen şartlar olduğu halde o ruhsal bilinciyle psikolojisini sevk ve idare ediyor. O zaman ne oluyor? Psikolojindeki negatif ihtimaller ortaya çıkmıyor.

Örnek verecek olursak, basit bir örnek: eti dışarıya bıraktın ama ona koruyucu bir madde koydun, dışarıda kalsa da bozulmuyor. İşte ruh bunun gibidir. Ruhsal bilinç, psikolojinin koruyucusudur. Eğer psikolojimizi koruyacak ruhsal bir şemsiye yoksa, olumsuz şartlar bizi olumsuz tetikler. Burada insana düşen şey "kimse beni olumsuz tetiklemesin" değildir. Anlatırlar; Mardin'de ilk böyle araba kullanan adam, otomobil, aile kalabalık, 8-10 kişi hepsini bindirmiş, giderken "susun" demiş. "Ne oldu baba" -"vites değiştireceğim" demiş. Yani "hiç kimse bana negatif bir şey vermesin" -hani "gürültü etmeyin, vites değiştireceğim." Böyle bir dünyada yaşamıyoruz. "Ben iyi olacağım ama kimse de bana herhangi bir kötü, olumsuz şey yapmasın" -böyle bir şansa sahip değiliz. Aksine, Yaratıcı bize o ruhsal bilinci, idraki, anlayışı edinmemizi ve bununla kendimizi korumamızı tavsiye etmiştir.

Uzak kalmaya çalışmak da bir çözüm müdür? Uzak kalarak iyi olduğunu düşünüyor ama aslında o da bir iyilik yolu değil; zaten nihai olarak çok mümkün de değil, kısmi olarak uzaklaşabilirsin negatiflikten. Dolayısıyla insanın tekrar tekrar üzerinde çalışması gereken şey, psikolojik ülkesinde var olan negatif alanları müşahede etmektir: benim içimde, bende negatif düşünce, duygu, davranış içeren ne gibi negatif benlik alanları var? Bunların üzerinde dikkatli bir şekilde çalışmak; ama bunu kesinlikle gözlemci bir zihniyetle yapmak.

Bediüzzaman: Kusuru Bilmek ve Eserini Göstermemek

İşte burada yine Bediüzzaman'ın ifade ettiği şey bakın ne kadar önemli -bu birçok yerde de geçer, birçok mütefekkirde, âlimde: "hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum" -şimdi her mizacın olumsuzluğa çok daha yatkın olan damarları var. Bunu mizaçları az çok bilenler bilirler; her bir mizaçta belli bazı negatif damarlar var. Mesela bir altıda güçlü bir kaygı ve korku damarı var, güçlü bir güvensizlik damarı var. Bir altı diyebilir ki "o kadar damarıma dokunmuşlar ki hayatta hiç kimseye güvenemiyorum." Bu nedir? Bir damarın var. Bir başka mizacın o noktada değil de başka bir noktada bir damarı vardır. Diyelim ki bir sekizin: "insanlar o kadar içten pazarlıklı, o kadar hain ki, herkese karşı sürekli gardımı alıyorum ve kontrol etmeye, tahakküm etmeye çalışıyorum -sanki nötr durursam o benim alanıma girecek ve bana tahakküm edecekmiş gibi hissediyorum." Bu konuda çok damarına dokunmuş olabilirler. Veyahut "herkes yanlış yapıyor, bu milleti bıraksan her şey bozulacak" -bir birin bir damarına dokunmuşlar. Ne oluyor böyle? Herkesi potansiyel arızalı, potansiyel hatalı görüyor mesela. Bunlar nedir? Damarlarımızdır.

Burada Bediüzzaman "damar dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum" -bu bir ego meselesi, bir soru; hepimizin normal olarak sorduğu bir soru. Ben cevabı okumadan geçecektim, okuyayım cevabı; gerçi biraz açtık da. Bakın Bediüzzaman hiç taviz vermiyor gerçeklikten. Diyor ki: "sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse..." Bak hemen tanımladı bunu: "bu kötü ahlaktır" dedi. "Bunu benim fıtratımda var" diye hemen böyle şey yapma, bunu meşru görme. Orada net bir şekilde bu kötü bir ahlaktır. "İşte benim kıskançlık damarım var, ne yapayım, fıtratımda var" -yok öyle bir şey, buna demeye hakkı yok. Bu kötü ahlaktır, fena bir haslettir. Bunu da meşru, olumlu bir şey gibi görme. Ki dikkat edin, bazen biz olumsuz bir kısım özelliklerimizi bile olumlu görürüz: "kıskancım, niye, çok seviyorum" -yok böyle bir şey. Kıskançlığına çok sevdiğini sebep göstermek, dolayısıyla kıskançlığını meşru göstermek, bir aldanma ve aldatmadır. "İşte kavgacısın." "Ne yapayım, Allah beni cesur yaratmış, hemen girişiyorum" -öyle bir şey yok. "Ben en küçük bir hatayı gördüğüm zaman böyle cinlerim tepeme çıkıyor, kızıyorum" -öyle bir şey yok. Bunu dediğin anda zaten buradaki bahsedilen değişim imkânı ortadan kalkar. Ve sen kendini sürekli hayatın içinde güncellemekten alıkonursun.

"Kötü ahlak ve fena haslet eseri gösterilmezse" -bak eserini göstermiyorsun. Ne yapıyorsun? Onu içinde görüyorsun, gözlemliyorsun, analiz ediyorsun; onun eserini göstermiyorsun, onun yönünde, onun istikametinde hareket etmiyorsun. Mesela birine öfke duydum; bunun eseri ne olabilir, fiili bir şey olabilir, hareket olabilir, sözel bir şey olabilir -veya geçen bir arkadaşımın dediği gibi, "ben bir insanı sevmediğim zaman hemen yüzümü çeviriyorum, bu ona verdiğim en büyük ceza" dedi. Bu yanlış bir şey. Hiçbir negatif tavrın eserini göstermeyeceksin, göstermemeye çalışacaksın.

"Ve gıybet gibi şeylerle ve onların gereğince amel edilmezse" -yani onun gıybetini yapmayacaksın, etrafa ilan etmeyeceksin. Ancak bir çözüm bulmak için, bir yol, çözümleyici bir yol bulmak için konuşabilirsin bir kişiyle. Ama kesinlikle "bak o nasıl biri biliyor musun ne yaptı" deyip gıybet etmeyeceksin. Ve diyor ki "kusurunu da anlasa, bu da bir kusur, bunu da anlayacağım, o zaman zarar vermeyebilir." Bir nevi onu izole etmiş, kapsüle etmiş oluyorsun. Bu bastırma değil. Bastırma, sen bunu derinlemesine analiz etmeden, sosyal bir kısım kaygılardan veya kişisel fayda veya korkulardan dolayı bastırmandır. Burada bahsedilen şey bu değil. Ben bakıyorum, diyelim ki bir öfke var veya bir alınganlık var; ben analiz edeceğim, bu şu şu nedenlerle yanlış bir şey, dolayısıyla ben bunu onaylamıyorum ve bunun gereğince de hareket etmemeye gayret edeceğim. Neden yanlış bir şey bu, bastırma değil mi? Ama diyelim ki "ya aramız bozulur, ya insanlar ne der" gibi düşünüp ben bunu göstermiyorsam, bu bastırmadır. Zaten bastırma bilinçli görülen bir şey olmadı ki; böyle bilinçli anlamamız çok şeydir.

Dolayısıyla bakın ısrarla üzerinde duruyor: bu kötü bir ahlaktır, fena bir haslettir, bunun eserini gösterme, bu yanlış bir şeydir; bunu yayma, gıybet etme, ve burada kusurunu da anla. Kusurlu olan sensin; "ama o böyle, ama şu şöyle" yok. O zaman sen burada kusurunu anlamıyorsun, kusurunu yansıtıyorsun, rasyonalize ediyorsun, başkasını sebep görüyorsun. Bu kusuru anlamak değil. Kusuru anlamak şudur: bu yanlıştır, bitti. Öyle "ama" diye başlayan her cümle kusurunu anlamamaktır veya anlamaktan kaçmaktır. Hiçbir şey öne sürmeksizin, mazeret öne sürmeksizin "bu yaptığım yanlıştır" -bu kadar. Kusuru anlamak bu olur.

Bakın dikkat edin, hiç başkalarına bir malzeme vermiyor: "tamam sen böyle damarına dokunmuşlar ama biz mesela böyle olmasa, hakikaten dünya çok kötü olmuş, insanlar çok bozulmuş" diye başlamıyoruz. Böyle bir şey yok. Bak nerede çözüyor tamamen? Kişinin kendisinde çözüyor meseleyi. O ayrı bir konu, onu analiz edersin, ama meselenin çözümü tamamen kişinin kendisinde. Hiçbir yere pay atmadı, oraya buraya atmadı.

Kusurunu da anlasa zarar vermez, diyor: "madem irade senin elinde değil, vazgeçemiyorsun" -yani hadi buraya kadar biraz kabul ettik; sende ortaya çıkan bu duygu düşünüş ve eylem çekirdeğini tamamen nötralize edemiyorsun, bu bir süreç. Bu süreçte ne yapacak kişi? Bu durumda "vazgeçemiyorsun, elinde değil" diyorsan, "senin için manevi bir pişmanlık, gizli bir tevbe ve bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır." Bakın neye işaret ediyor Aydın Zat: bak bu bir şerdir, sana zararı var. Bakın biz bundan da uzağız; o negativitenin, o yanlış şeyin bana zarar verdiğinin farkında değilim. Biz hep şerleri dışarıda arıyoruz. Evet, dışarıda var tabii ki şerler, ama bir de benim içimde bana zarar veren şeyler var; ben asıl onların üzerinde duracağım. Ve o noktada bir manevi pişmanlık, gizli bir tövbe, bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman -bu hakikaten bir anlayış meselesi. Yani biz bunu anlayıncaya kadar çalışmamız gerekir. "Anlaman onun şerrinden seni kurtarır", onun zararından seni kurtarır. Zaten bunu, böyle bir manevi istiğfarı temin etsin, haksızlığı hak bilmesin diye yazmış.

İşte bunu en geniş şekilde anlamaya çalışmamız gerekiyor. Benim içimde ortaya çıkan negatif tutumlar, evet, negatifliklerin tetiklediği tutumlardır, ama ben buna ruhsal, manevi bir idrakle bakabilirim. O zaman negatif beni tetiklese bile ben o negatif tetiklenmelere negatiflikle cevap vermem. Ve bu, burada bahsedildiği gibi bir süreçtir. Bunu bir süreç olarak anlayacağız; bir süre kontrol edemeyeceğiz bu şeyi, içimizde ortaya çıkmasını kontrol edemeyeceğiz. Yoksa bakın ne diyor? Bunun eserini göstermeyeceksin, hiç olmazsa ağzını tutacaksın. Ama bunun temelinde yatan şey ne? Bunu senin hata bilmen, yanlış bilmen, kusur bilmen. Şimdi kusur bilmezsen kendini tutma şansın var mı? Yok. Önce onu kusur bileceksin, hata bileceksin, fena bir haslet olarak onu telakki edeceksin ki onu tutabilesin. Yoksa haklı bulursan kendini, mazur görürsen, meşru görürsen, onu tutmak söz konusu olmayacak.

Aslında orada enteresan bir şey yok mu? Mesela biz bir şekilde yaptığımız davranışın aslında yanlış bir şey olduğunu ya da kusur olduğunu biliyoruz ama o yüzden biraz da meşrulaştırma şeyine girmiyor muyuz? Çünkü nefis orada meşru bir şey arıyor. "Yanlış bir şey" diyoruz, bir daha bir şey buluyoruz, sonra meşrulaştırmaya gayret ediyoruz; orada "ama"larımız çıkıyor -"ama o da şöyle yaptı" ya da "şunun için yaptım." Şimdi oradaki kritik nokta şu: aslında fıtrat, o tavrın fıtri olmadığını hissediyor, içeriden gelen bir şey. Yani aslında normal fıtratı tamamen deyim yerindeyse bozulmamış veya fıtratının sesini hâlâ duyabilen insan, bir şeyi yanlış yaptığı zaman bunun yanlış olduğunu biliyor; ama kritik nokta şu, "bu konuda meşru nedenlerim var" diyor, "beni mazur kılacak sebeplerim var" diyor. Problem orada. Bunu dediğin anda ne yapmış oluyorsun? Kusurlu olan sen olmuyorsun; seni o kusura iten veya o yanlışı yapmaya sevk eden birisi olmuş oluyor. Ve sen orada hiçbir sorumluluk almıyorsun; kendin üzerinde çalışmak gibi bir algın da dolayısıyla olmuyor. Neden? Çünkü sebebi dışarıda görüyorsun. "O sebepler ortadan kalksa, kaynanam bana ters bakmasa, ben ne güzel bir gelin olurum" diyorsun; öyle bir kaynana bulursan ne âlâ, ama bulamazsan?

Şimdi peygamberlere dikkat edin: peygamberler işte "rağmen" insanlardır. Bu ölçüdür. Sen buna rağmen olabiliyor musun, olmuyor musun? Bütün olumsuz şartları da "rağmen"liğini gerçekleştirmek için bir şans olarak kabul edeceksin. Nefiste ise başka bir türlü işler; nefsi zaten o tuzağı çok ilkel bir tuzaktır. Orada peygamberler insan örneğidir; sana insan olmanın örneğini veriyor, yoksa sana kimse "vahiy al" demiyor. Bir de bakın şunu unutmayın: peygamberler otomatik robotlar değillerdir.

Peygamberler İnsan İçin Örnektir

Kontrol edeceğiz onun yanlış olduğunu bileceğiz -"ya bu seferde şu tedaviye gidiyor, bunun sonunda gerçekten böyle bir şey var mı? Önceki derslerde konuştuğumuz bir şey bu, gerçekten doğru mu, doğru değilse" tarzında bir sürü sorgulama oluyor. İşte burada o anlamak meselesine giriyor. Tabii ki hani insan, düşünün bir Afrika ülkesine gittiniz; oradaki bütün araçlar en genci 20 yaşında -hep Avrupa'dan, Amerika'dan götürülmüş ikinci, üçüncü el araçlar; hepsi 20 yıllık, 30 yıllık, 40 yıllık. Şimdi hepsi darbe yemiş, kırk tane parçası değişmiş. Şimdi size biri diyor ki "bak, bu araba fabrikadan çıktığı zaman nasıldı biliyor musun? Böyle, parlak, süper." Siz diyorsunuz "böyle araba olur mu kardeşim." Etrafta hep darbeli araba var değil mi? İşte biz bunun gibiyiz.

Niçin peygamberler, niçin veliler bu konuda önemlidir? İşte bunun için önemlidir. Şimdi bakacağım, karşımda ben Hazreti Yusuf'u gördüm, demek ki olurmuş bu; bunu diyeceğim. Hazreti Yusuf kıssasını okuduğumda diyeceğim ki dünyada hiç bu bahsettiğimiz gibi bir insan olmasa bile, madem Kur'an'da Allah Hazreti Yusuf'u anlatıyor, o zaman var yani, ve olunabilir; zaten olunmazsa niye anlatılacak ki? Farz edin ki bir üniversite var, bir inşaat mühendisliği fakültesi var; size orada nasıl bina yapılacağı anlatılıyor, ama öyle bir binanın yapılacağı bir arazi yok yeryüzünde, öyle bir çimento yok, öyle bir kum yok; siz ne dersiniz? "Niye öğreniyorum ki?" Gidip o kapıdan bir adam girer mi? Girmez. Aslında en başına kadar sorgulamaya götürüyor.

Tamam işte orada; her şeye karşı bir güvensizlik. Tabii orada o, güvensizlik damarının tetiklenmesiyle ilgili bir şey. Burada nedir? İnsan adım adım gidecek. Mesela burada en güzel şey şudur: Bediüzzaman'ın çok güzel bir örneği var, diyor ki: Allah insanın fıtratına iyilikten lezzet alma ve kötülükten hoşnutsuz olma halini vermiş; hani nasıl ağzımıza dil vermiş, ta ki ağzına attığın bir şey lezzetli midir lezzetsiz midir, zararlı mıdır faydalı mıdır, anlayasın diye -o işe yarıyor. Aynı şekilde fıtratımıza da bir nevi tat alma kabiliyeti verilmiş.

Fıtratın Tat Alma Kabiliyeti

Şimdi ben soracağım: şefkat, merhamet, affedicilik mi beni rahatlatan, huzur veren, sükûnet veren, içimi açan bir şey? Yoksa nefret, kin, düşmanlık mı? Bunun için bakın kitaba gerek yok aslında; anladığında kitaba gerek yok, fıtratın sana bunu söylüyor. O zaman işte buna bakacaksın. Yani ben bakacağım, hakikaten Bediüzzaman'ın deyimiyle "düşmanlık düşmanlığa layıktır" diyor. Dolayısıyla neyi görüyorsun? Fıtratının sana aslında çok güzel bir yol gösterici olduğunu görüyorsun. Mesela negatif bir şey yaptığında mutlu musun, bir sor kendine, ne yaşatıyor sana bu? Mesela düşünün, kuşku, kaygı, güvensizlik -rahat mısın? Değilsin. Kötü bir şey, yanlış bir şey.

Bediüzzaman bunu 28. Lema'da anlatıyor: Allah, insanın fıtratına kötülüğü, şerri hissettirecek bir cehennemi bir hal, iyiliği, hayrı, güzelliği hissettirecek de cennetsi bir hal vermiştir diyor; ta ki sen onu ayırt edebilesin. Mesela düşünün: hırslı ve doyumsuz olursam mı tatmin olmuş hissediyorum kendimi, yoksa kanaatkâr olduğumda mı? "Çok şükür ya, elhamdülillah, bunlar bana yeter" dediğinde mi daha mutlu ve rahatım, yoksa "yetmez yetmez" dediğimde mi? Mizaca bağlı değil; örnek verdik, birisinin açgözlülük damarı çok büyüktür, birinin daha azdır; ama mizaca bağlı değil, yani burada dokuz numaranın "çok şükür" deyip mutlu olma ihtimali sekiz ile aynı, onu kastetmiyoruz. Burada şu; en açgözlü tipi düşünelim, işte sekiz, yedi, üç bunlara da sorsan, "kanaatkâr olduğunda mı mutlusun yoksa 'yetmez yetmez yetmez' dediğinde mi rahat ve mutlusun?"

Hatta bir sufinin bir sözü var, diyor ki cehennem ne? Kur'an'da diyor ki "daha yok mu" -sen de bu maddi ve fani şeylerle ilgili "daha yok mu" dediğinde bir cehennem var. "Daha yok mu" diyor yani; bak "cennet daha yok mu" demiyor, mutmain yani. Ama cehennem "daha yok mu" ile meşgul. Sen onu taşıdığında içinde bir cehennem taşımış oluyorsun. Onun için insanın bunları anlamak için aslında Kur'an'a da, peygambere de, kitaba da mutlaka ihtiyacı yok aslında; fıtratın da sana bunu anlatabilir. Onun için Bediüzzaman'ın ifadesiyle "ey insan, kendini oku" diyor; orada kalbini yaksın anlatıyor.

Mizaç, Hata ve Kendini Kabul Etmek

Zaman zaman görüyorsun, ama tekrar aynı noktaya geliyor; bir daha yapacağız. İşte orada şu: mesela kendi benliklerimizdeki nedenleri de analiz etmeliyiz. Mesela ben düşünsem ki "kardeşim, kimse hata yapmamalı, en fazla bir kere hata yaparsın, ikinci hataya izin yok" -mesela ben hayata böyle bakan bir benlik taşıyorum, şimdi benim hataya tolerans imkânım kalır mı? Kalmaz. Dolayısıyla o negatif benliklerin nedenlerini -yani aslında nedeni derken şunu kastediyoruz- o negatif benliklerin yanlış düşünce ve anlayışlarını sorgulamamız gerekiyor.

Mesela içimizdeki bir benlik diyor ki "kardeşim, bir insan bunu yapar mı, arkadaşım bunu yapar mı, bir insanın eşi insana bunu yapar mı" -o benlik "yapmaz" diyor. Olguda da yapıyor gözüküyor. Sen şimdi buna nasıl tepki vereceksin? Ölçüsüz ve dengesiz bir tepki vereceksin. Başka bir şansın var mı? Çünkü sen böyle bir şeyi kabul etmiyorsun. Mesela ben lokantaya gittim veya bir kafeye; "garson dediğin hata yapmaz, hele hele üzerime çay dökemez" -böyle bir şansı yok diyorum. Şimdi geldi de garson döktü. Ne yapacağız şimdi? Benim ölçülü, dengeli bir tepki verme ihtimalim var mı bu durumda? Şimdi o benliğin hatası ne? Kabul etmiyor böyle bir şey; halbuki hayatın realitesinde var bu.

"Ben bunu yapmam" diyorsun ama başkasında bu kusur kadar bir kusurun olabileceğini kabul ediyorsun. "İnsan cinsi böyle" diyorsun ama "ben bunu yapmamaya niyetliyim, meyilliyim" diyorsun. Bu düşünce de sıkıntılı bir düşünce; oradaki farkı göreceksin. Ama bak ne yaptın, "insan cinsi" deyip onu böyle bir küçümseme haline getirebilirsin, ona dikkat edeceksin -o da aynı benim gibi, eşit. Ama onun bir şeyi daha düzgün, daha ölçülü, daha akıllıca düşünerek yapabilme kabiliyetiyle, benim bu konudaki kabiliyetim birbirinden farklı. Dolayısıyla ben onu anlayışla karşılayabilecek noktada, bir tırnak içinde normalite içinde kabul etmem gerekir. Yoksa "böyle olmaz ama ne yapalım, hayatta böyle durumlar var, mecbur kalıyoruz, karşılaşıyoruz" gibi bir tahammülsüzlük içeren veya potansiyel olarak tahammül etmede bir direnç oluşturan anlayışta olmamalıyız.

İnsan "ben şu hatayı yapmam, Allah'ın izniyle yapmam" diyebilir ama o insan yapabilir. Hatta aslında şunu da demek lazım: ben de farkındalığım, idrakim, anlayışım iyi olmazsa ben de yapabilirim, insanız, yapabilirim. Ama şimdiye kadar yapmadım, ve az yaptım, ve kendimi düzelttim; ama bir başkası kendini senelerce düzeltmemiş olabilir. Bunu anlamamız gerekir. Bak düşünün, Hazreti Yusuf'un kardeşleri çok seneler sonra ve birkaç yüzleşmeden sonra fark ediyorlar. Şimdi Hz. Yusuf "ben hayatta bunu yapmam, mümkün değil" dedi mi? Demedi. O şeye bakmadı; ben ve onlar diye bir kıyaslama da yapmadı.

Allah'a affederek bir tarz davranışları -yani bir iyi bir davranış ortaya sergilediğimde- kendimden bilmeyeceğim, kendimden değil. O işin bir başka bir insana, belki daha doğru bir şeye ait olduğunu bileceğim. Yani orada bir ucub ve kibir olmaması için insan her türlü iyiyi, hayrı ve güzelliği Allah'tan bilmelidir. Çünkü zaten öyledir. Ben şey diyorum, bu durumlarda mesela kendime baktığım zaman, "şu şu, bu üzerimde iyi" diyoruz falan; diyorum ki kendi kendime "çok mu çalıştın da böyle oldun, ne yaptın da böyle oldun?" Diyorlar ki "sen zaten böyleydin, böyle yaratıldın." O yüzden bu mesele seni kibir noktasında bir kez daha vuruyor. Kötü bir şey olduğunda ise burada direkt diyorsun ki "bu aynı kaynaktan gelmez aslında, burada kendimde bir sıkıntı var, buna böyle bir set çekeceğim" -bu mücadele alanını oluşturuyor bu şekilde.

Peki şimdi adam çayı döktü, "vay sevin, koçum" böyle mi devam edeceğiz? Yok, öyle demiyoruz, bunu kastetmiyoruz. Bakarsın adam hakikaten bilerek yapmamış, özür de diliyor -bu ayrı bir şey; bak bu konuda ne yapılabilir, analitik bir şekilde analiz edersin, uygun çözümleyici olabilecek bir çözüm yolu, bir alternatif ararsın. Bu ayrı bir şeydir; bile ruh hali olarak bizim hazır olmadığımız ruh halinin kalıplarına girmeli miyiz? Nasıl -hani şu meşhur kıssa var ya, o ruh halinde onu kaldırabilir, öbürü kaldıramaz falan gibi- "git" demiş, "hani şuna bir tane tokat at." Buradaki anlamı, o başka tepki veriyor; üç kişiye tokat atıyor, üçü farklı. Buradaki şey şu: şimdi burada adam işte -biz eğer o adama tepki vermezsek, o anda tepkisizliği kaldıracak ruh haline uygun değiliz. O zaman kendimizi zorladığımız zaman ne olacak? Beyin kanaması geçireceğiz. Bu olmayacak bir iş değil.

Yani o zaman ne yapmalıyız? Şimdi bu bahsettiğin gibi bir olayda beyin kanaması geçiriyorsa bir kişi, ben "Allah rahmet eylesin" derim, bu kadar basit bir olaya tepki vermediği için. Ama benim sorduğum -insanlar manevi olarak hazır olmadığı triplere girdiği zaman psikolojiyi nasıl etkiler? Ama bizim temel güzergâhımız bu değil. Yani "ben kardeşim tepki vermezsem hasta olacağım" -şimdi mevzu bu olmamalı, buradan bakılmamalı. Bu geçici ve arızi bir durumdur. Ben neye yönelik çalışmalıyım? Ben bu anlamda kendimi değiştirmek yönünde çalışmalıyım. Tepkiyi nasıl vereceğim? Doğru tepki -burada zaten kastettiğimiz tepkisiz olmak değil- daha doğru bir tepki, daha olumlu bir tepki, daha ölçülü, dengeli, işlevsel, faydalı bir tepki. Bunu kastediyoruz. Yoksa hiç tepkisiz olmaktan bahsetmiyoruz; öyle bir şey hiçbir zaman önemli olmamıştır son nihai noktada.

Şimdi hocam, bu mizaçları okuyunca ya da dinleyince insanda şöyle bir algı oluşuyor -en azından bende. Sanki her mizacın yapabileceği ya da yapamayacağı şeyler belirliymiş gibi oluyor insanın kafasında. Hani "ben de potansiyel olarak belirli bir iyilik kötülük skalasına sahibim, başka mizaçta da başka bir şey var" diyorum. Bu sefer de şöyle bir şey oluyor: karşımdaki insanla kendimi eşit göremiyorum, diyorum ki "o zaman bende daha çok kötülük var." Dolayısıyla bu yanlış bir düşünce mi oluyor? Yani her mizaç tetiklendiği zaman her şeyi yapabilir mi?

Her mizaç tetiklendiğinde her şeyi yapabilir. Fakat bazılarında bu ihtimal daha fazla, bazılarında daha azdır. Diyelim ki bir sekizin halka mal olup birini bertaraf etmesi ihtimali daha güçlüdür. Ama diyelim ki en kaçıngan gördüğün bir dokuzda, bir beşte de bunu yapma ihtimali vardır -teorik olarak vardır, pratikte de vardır. Buradaki şey şu: mesela bir erkek der mi ki "biz kadınlar gibi doğurmuyoruz, ne kadar kötü bir şey, doğurganlık, üretkenlik kabiliyetimiz yok"? Veya bir kadın "ben erkek gibi güçlü değilim" der miyiz? Dememiz lazım gelmez, bunlar boş şeylerdir. Biz merkezimize doğru yolculuk yapmalıyız. Benim mizacım, benim özüm, benim kendim değil zaten. Bana düşen şey, mizacım her ne ise onun daha dengeli noktasına gelip, daha sonra da kendi ruhsal merkezime dönmek olmalı. Yani kimsenin dediğim gibi psikolojik düzeyde ne bir avantajı ne bir dezavantajı var. Çünkü bunlar farkındalıklı bir mahiyette değiller zaten.

Dolayısıyla ben herhangi biriyle bir karşılaştırma yapmaksızın, kendi mizacımın, psikolojik haritamın, yapımın içinde ne olumsuzluk var, ne olumlu var, bunları analiz etmek, ayrıştırmak ve negatiflikleri nötralize etmekle, daha sonra da ruhsal bir idrake yolculuk yapmakla meşgul olmalıyım. Böyle bir karşılaştırma yapınca bu sefer şey oluyor: o da iyilik, kötülük, mizaçlar arasında bile üstünlük, alçaklık; dolayısıyla kötülük yapıyorsan suçlu oluyorsun ona karşı. "O yapamıyor, o yapmıyor" böyle bir şey diyorsun. Mesela hapishanelerde en çok hangi mizaç var diye öyle bir şey var mı? Öyle bir araştırma çalışılması lazım. Böyle bir araştırma yok ama çalışılsa belli şeyler çıkar; tabii çıkıyor. Onların da büyük bir çoğunluğu muhtemelen sekiz numaradır.

Burada dediğim gibi o et örneğini verdim ya, şimdi aslında hiçbir mizacın doğuştan herhangi bir negatifliği yok, fakat potansiyel yatkınlığı var. Dolayısıyla o zaman ben neye dikkat edeceğim? Ben şimdi doğarken şiddet eğilimli, şiddet yapan biri olarak doğmadım. Ama mizacımda buna yatkınlık vardı; hatta bu yüzden diyelim ki çevremdeki bazı insanları aşırı kontrol ve tahakküm ediyordum. Ama sonra fark ettim, bu yanlış bir şey. Hatta bir akrabam vardı, o kadar tahakküm etmişim ki çocuk neredeyse kekeme olacaktı, o kadar baskı uygulamışım. Sonra fark ettim ki bu benim yanlışım. Şimdi bir kalkıp "bak dokuz numara ne güzel, sakin sakin kimseye karışmıyor, ama bende böyle bir şey var" -bu bir haksızlık değil mi demedim. Çünkü aslında o bahsettiğimiz tahakküm ve şiddet eğilimi var olan bir şey değil, potansiyelde gizli duran bir şey. Dolayısıyla ben tekrar onu nötralize edeceğim, gizil hale getireceğim. Bu da benim yolculuğum olacak.

Yani bir mizacın olumsuzlukla dünyaya geldiğini söylemiyoruz, bu yanlış bir şey olur. Burada ben, benim mizacımda potansiyelde duran ve Bediüzzaman'ın dediği gibi bir kısım olumsuzluklarla tetiklenmiş bir durumu var. O damarlara basılmış, o damarlara basıldığı için bunlar da bir şekilde öne çıkmış, ortaya çıkmış. O zaman ben ne yapacağım? Bunları tekrar sıfırlayacağım.

Anlık rasyonel düzeltmeler de olabiliyor. Yani adamın kendi üzerinde çalışma gibi bir derdi yok, ruhsal bir sıçrama da yapmamış -sekiz numara mesela benim tanıdığım biri. Sordum, "kalbinde hiç korkuyu duymuyor musun?" "Evet öyleyim" dedi. Kalıplı, kuvvetli de bir şey; "soğukkanlı, serin kanlı" birisi, samimi olduğum birisi. Dedim "çok kavgaya tutuşuyor musun?" "Evvelden tutuşuyordum" dedi, "canımı kim sıkarsa indiriyordum, girişiyordum." Dedi "ama askerde, Diyarbakır'da cezaevinde yaptım ben, orada gözüm bazı şeyler gördü" dedi. "Adam çeyrek porsiyon bir adam" dedi cezaevinde, "gözlemledim, normalde benim gibi bir adamın tek koluyla gebertebileceği bir adam, kuyucuda fışkı yatıyor, şişi geçiriveriyor. Gitti. Benim de sonum böyle gidersem böyle olacak diye bir fark ettim bunu" dedi. "O andan itibaren çoğu hadisede karşımdaki bana korktu dese bile ben gelişmiyorum" diyor.

Şimdi bu psikolojik düzeyin içindeki bir gelişim. Ne yaptı? O psikolojik mekanizma daha makul bir düşünce ve anlayışa geldi. Bu ruhsal bir hal değil. Böyle arada bir olabiliyor, sürekli de olabilir bir kişide; değil ki bir kişi zarar göreceğini iyice orada müşahede ediyor, analiz ediyor, görüyor. Diyor ki "evet, benim için de böyle -işte bana bir laf söyleyene veya böyle tepkisel birine hemen müdahale etme eğilimim var, ama ben bunu bundan sonra kontrol edeceğim." Çünkü bu ilk duruma göre daha iyi. Sekiz numaranın içinde belli durumlarda saldırma dürtüsü en üst düzeyde olduğu için bunu bertaraf etmesi çok kolay değil; başka herhangi bir kişilikten daha zor. Orada rasyonel bir çıkarımla, bence orada travmatik bir durum var -hayatını kaybetmiş bir insan var, sonuçta böyle bir şey geçti, savaşımda hayatımı kaybedeceğim -şimdi orada sinirimi tutmasam?

Belki her sekize benzer bir tetikleyici gerekmeyebilir, herkesin kendinde uygulayabileceği bir durum değil. Her sekiz -mesela başbakan işte veya cumhurbaşkanı- orada bir travmatik durum var, ölen bir insan var, orada bir tehlike algısı var. Zaten mizaç temelde kendini koruma içgüdüsünü çok güçlü şekilde hisseden biri. Biraz da zekâsı, akliyeti; başka sekizler de o gibi olayları çok görüyorlar, neden değişmiyorlar? Zekâsı, akliyeti, muhakeme etmesi, daha az o konuda damarına basılmış olması onu değiştiriyor. Ben de görmüşümdür öyle; 35'inden sonra nispeten değişmiş. Ama o ruhsal bir değişim değil. Orada şeyi görüyor: "ben böyle gidersem hayatımı heder edeceğim" -kendisinin ifadesi, bunu görüyor, heder etmek istemiyorum deyip orada bazı şeylerini törpülüyor. Bu iyi bir şeydir, kötü değildir, ama nihai nokta değildir. Zaten genelde 40 yaşından sonra antisosyallerin sayısı düşüyor; kırkına kadar girmeyip belli bir sağlıklı düzende iş tutturduysa, hayatta bir şey yaptıysa, ondan sonra bu eğilim genel olarak azalıyor.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde açık sure adı/ayet numarası belirtilmeden şu ayetlere/anlatılara mealen atıfta bulunuluyor: - "Sizden hiçbir şey talep etmeyen peygambere tabi olun" mealindeki ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş). - Allah'ın Adem ile şeytanı yeryüzüne indirirken "birbirinize düşman olarak inin" mealindeki ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş). - Hz. Yakup'un "kurt Yusuf'u yer diye korkarım" ifadesine dair kıssa (Yusuf suresi'ne dair, ayet numarası metinde belirtilmemiş). --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.