Fıtrata Şahitlik ve Peygamberin Hali

Kısa Özet

Konuşmacı, “Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak” ayetinden yola çıkarak, dünya hayatının bize bir şey kazandırma veya kaybettirme sahnesi olmadığını, asıl meselenin varlığımıza konan imkân ve kabiliyetleri açığa çıkarmak olduğunu anlatıyor. Peygamberin (s.a.v.) Mekke’deki 13 yıllık zorluklarını, Bilal-i Habeşi’nin hakiki özgürlüğünü, nefis ile Kur’an arasındaki temel farkı ve Hazreti Ali örneğini kullanarak “neyle karşılaştığımız” değil “nasıl karşıladığımız”ın önemini vurguluyor. Sohbetin son bölümünde, Mekke fethi sonrası ganimet dağıtımı sırasında peygamberin Ensar’a yaptığı konuşma üzerinden, insanların mal-mülkle değil “Muhammed’le” yani hakikatle evlerine dönmeleri gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Kazancınız varlığınıza konan imkân ve potansiyelin açığa çıkmasıdır. Kaybınız varlık ve potansiyelinize haksızlık edip onu kötüye kullanmanızdır.” - Hayat bize bir şey öğretmez; bize bir şey öğreten yalnızca Allah’tır ve fıtratında yaşayan kâmil insanlar aslında bize kendimizi, kendi fıtratımızı gösterirler. - Peygamberin Ensar’a söylediği “insanlar develeriyle, atlarıyla, altınlarıyla evlerine dönerken, siz Muhammed’le evinize dönmek istemez misiniz?” sözü, dünyevi/psikolojik düzey ile hakikat/spiritüel düzey arasındaki farkı gösterir.

Giriş: Ölüm ve Hayatın Yaratılışı

Merhaba arkadaşlar. Bir sorusu olan var mı? Evet, evet, evet, eyvallah. Kur’an’da bir ayetten söz açacağım, bununla birlikte sorulan soruyla da bağlantılı bir şekilde açıklayacağız inşallah.

“Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye.” Tabii buradaki “ölümü ve hayatı yarattı” aslında neyle ilgili? Bu dünya serüveniyle ilgili. Burada bizim var edilmemizle ilişkili bir şey değil bu. Biz daha çok bunu böyle anlarız ama aslında burada anlatılan şey var edilmemizle ilgili değildir. Bu dünyadaki ölüm ve hayat sürecinin oluşturulmasıyla ilgili bir ayettir. Yani biz bu dünya hayatında, bu dünyada ölümü ve doğumu yarattık; siz bu dünyaya geliyorsunuz, doğuyorsunuz ve bir süre burada yaşıyorsunuz. Sonra da bu dünya hayatı, şu mevcut düzeydeki hayat tamamlanıyor. Buna da ölüm diyoruz ama asıl varlık ve hayatımız devam ediyor. Ama bu dünya sahnesinde, bu dünyadan baktığımızda bir doğum var bir de ölüm var. Ve bu doğumla ölüm arasında bir zaman dilimi var.

Peki bunun fonksiyonu ne? Yaradanın bizde var ettiği imkân ve kabiliyetlerin açığa çıkarılması.

Olaylar Bize Değil, Biz Olaylara Karşılık Veririz

Bunun için şunu söylüyoruz: Uzun yıllar depresif bir hayat yaşayıp daha sonra bir farkındalıkla kendine gelen bir kadın şöyle der: “Olaylar bana olmaz, benim için olur.” Yani biz olayları kendimize yapılmış şeyler, kendimize etkisi olan şeyler, eğer kendimizi tamamlayacak veya eksiltecek olan şeyler olarak bakarsak, o zaman bu dünya çok yanlış bir konuma oturtulmuş olur.

“Ben çok kötü şeylerle karşılaştım, ben çok şanssızım” deriz. Veya tam tersine kendini şanslı hisseden insanlar, ya da şanssız olup da başkalarını şanslı hisseden insanlar vardır. “Bak şunların hayatı ne güzel, herkesin hayatı çok güzel, bir benimki berbat. Herkes çok şanslı, herkesin istediği oluyor, bir benimki olmuyor.” İşte bazıları hiç hayatta hastalık çekmiyor, “ben hep hasta oluyorum, bizim biyolojik genetiğimizde de problem var” diyoruz mesela bazen değil mi? Neden? Çünkü bu hayatın bize bir şey vereceğini veyahut da bizden bir şeyler eksilteceğini, yani ya bizi ihya edeceğini ya da bizi mağdur edeceğini düşünürüz.

Bu şekilde baktığımızda gerçekten aslında kendi hayatımızın ve varlığımızın köküne dinamit yerleştirmiş oluyoruz. “Sürekli bana karşı bir şey oluyor, çünkü her şey de beni buluyor” mesela değil mi? Her şey beni bulmuş oluyor, veya birileri çok iyi şeylerle karşılaşıyor ve mutlular, bense çok kötü şeylerle karşılaşıyorum ve mutsuz oluyorum. Şimdi bu bakışın altında yatan şey, işte bu bahsettiğimiz ayetin anlattığının tam tersidir. Yani “ben ölümü ve hayatı yarattım ki kiminiz daha mutlu, daha huzurlu, daha varlıklı yaşayasınız; kiminiz de daha kötü, daha mağdur yaşayasınız” diye bir ifade yok. “Hanginiz daha güzel amelde bulunacak?” Yani hanginiz kendisine konmuş olan, kendi varoluşuna yerleştirilmiş olan imkân ve kabiliyetleri en doğru, en dengeli ve yerinde şekilde kullanacak? Hanginiz doğru bir yaklaşımla yaklaşacak? Hanginiz doğru bir algıyla bakacak, hanginiz yanlış bir algıyla bakacak? Hanginiz doğru bir algıyla bakıp uygun, dengeli davranacak, fıtratına uygun davranacak? Hanginiz yanlış bir algıya hapsolup yanlış düşünceler, duygular ve davranışlar sergileyecek?

Yoksa bu dünyadaki bu hayat kimseye bir şey vermeyecek. Gerçekte de kimseden bir şey almayacak. Eğer kendimizi öyle zannediyorsak, veya insanlarla ilgili böyle bir algımız varsa -mesela birileri hayatı çok güzel yaşıyor, hayat onlara gülmüş, bize tam tersi bir şekilde bir şeyler olmuşsa- biz çok yanlış bir yerden bakmış oluyoruz. Çünkü hayatın, bu dünyadaki hayatın böyle bir anlamı yoktur.

“Ben karşılaştığım şeyleri Yaratıcının bana verdiği imkân ve potansiyelin farkındalığıyla ve bilinciyle mi algılıyorum? Ve bu doğru algı üzerinden mi yaklaşıyorum, bu doğru algı üzerinden mi hareket ediyorum? Yoksa tam tersini mi yapıyorum?” Bütün mesele budur. Kimsenin bu dünyadan bir şey kazanacağı yok, kimsenin bu dünyadan bir şey kaybedeceği de yok. Kazancınız varlığınıza konan imkân ve potansiyelin açığa çıkmasıdır. Kaybınız, varlık ve potansiyelinize haksızlık edip onu kötüye kullanmanızdır. Başka hiçbir kayıp veya kazanç yoktur.

Ama egomuz böyle bakmaz. Ve bu dünyanın bir şey kazandıracağını, veya eğer başka türlü işlerse bir şey kaybettireceğini düşünür. Yani hayata, varlığına bir şey katacak veya varlığından bir şey eksiltecek bir süreç olarak bakar. İşte bizim bu perspektifle yaklaşmamız neticesinde yaşadığımız sorunlar, bu yaklaşımın sorgulanmasıyla bitebilir.

Peygamberin “Başarısı” ve Nefsin Beklentisi

Mesela “hayat bana başarılı olma imkânı vermedi” diye başlarsanız cümleye, size şu ayet cevap vermez mi? Sen bu dünyaya başarılı olmak için mi gönderildin? Veya neyin başarılı olmasına dair bir algın var, senin için başarılı olmak ne demek?

Mesela peygamber 13 sene Mekke’de büyük zorluklar, sıkıntılar, mağduriyetler yaşadı ama tırnak içinde çok başarılıydı. Peki neyi başardı 13 sene? Mesela şimdi böyle desek: peygamber 13 sene geldi, Mekke’de yaşadı, vahiy aldı, idrak etti, tebliğ etti. 13 sene Mekke’de yaşadı ve diyelim ki -hicret etmeden evvelki gece- Mekkeliler onu öldürdü, veya Medine’ye hicret ederken yolda takip ettiler ve buldular, veya o meşhur mağarada saklanırken -ne güvercin var ne örümcek var- buldular ve katlettiler diyelim. Peygamber başarısız mı olmuş oluyor? Ne olmuş olurdu? Mesela biz onun için ne düşünürdük? Şu anki bilincinize bir soralım, ne düşünürdük? Yani kötü bir son, iyi olmadı diye düşünürdük. Neden? Çünkü kafamızda bir hikâye beklentisi var: peygamber gelecek, tebliğ edecek, insanlar ona inanacak, geniş bir inanan kitlesi olacak, işte devlet de kuracak, toplum da inşa edecek, dünyaya da yayılacak, en çok inananı o olacak. O zaman sanki hikâye o zaman tamamlanıyor.

Halbuki nice peygamber var, öldürülmüştür aslında. Ama bakın bizim benliğimizin yaklaşımı nedir? Hep bunun zıttına bir şeydir. Mesela peygamber 13 sene sonunda öldürülseydi, başarısız görülecekti bizim tarafımızdan. Veya diyelim ki tebliğ etti ama kimse inanmadı, çok sınırlı bir inananı oldu. Mesela dikkat edelim, biz peygamberleri bile ne kadar inananı varsa ona göre sınıflandırıyoruz, değil mi? Tıpkı şey gibi: İnstagram’da ne kadar takipçin varsa o kadar değerlisin, değil mi? Peki gerçek öyle mi?

Bana ne o, ben neyle karşılaştığıma mı bakmalıyım, nasıl karşıladığıma mı bakmalıyım? Bakın ayet diyor ki: “Ben sizin bir şeyi nasıl karşıladığınıza bakacağım. Neyle karşılaşacağınız da sizin elinizde değil, karşılaştırırım birçok şeyle. Neyle karşılaşacağınıza bakmayın, neyle karşılayacağınıza dikkat edin, neyle karşıladığınıza biraz dikkat edin.”

Ama biz bakın ne yapıyoruz? “Aman Allah şununla karşılaştırmasın, bununla karşılaştırmasın, Allah kötülerle karşılaştırmasın.” Amiyane bir tabir söyleyeceğim ama kusura bakmayın: “Köpeğin duası kabul olsa gökten kemik yağar” diye bir laf var değil mi? Bu çok anlamlı bir şeydir. Orada köpek nefse işaret eder. Yani eğer bu dualarımız kabul olsaydı hiç kötülerle karşılaşmazdık. Hepimiz dua etmiyor muyuz: “Ya Rabbi beni kötülerle karşılaştırma.” Böyle bir şey yok ki. Yani sen Allah’ın bu yaratılış düzleminde takdir etmediği bir şeyi arzu ediyorsun.

Nefis ve Kur’an Arasındaki Fark

Bu şey gibi yani: “Ben geriye dönmek istiyorum” mesela, 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl geriye dönmek istiyorum. Mesela dua etseniz dönebilir misiniz? Allah geriye dönülemeyeceğini söylüyor, öyle bir takdiri olmadığını, öyle bir sünnetullahı olmadığını söylüyor. Onun için her zaman şunu hatırlatıyorum: Farkında olmadan inandığımız kitapla, bizi kendisine inandıran nefsimiz arasında çok büyük bir fark vardır. En çok inandığımız şey Allah veya kitap değildir, en çok inandığımız şey nefsimizdir. Ona çok iyi inanırız, çok inanırız, ve aramızda çok fazla böyle su sızmaz, nadiren arada bir çelişki olur. En çok inandığımız odur, çünkü bizi kendisine inandırır.

O yüzden terbiye olmamış bir nefsin algısına, hikâyesine inanmamayı öğrenmemiz gerekir. Ama o bize ne yapmıştır? Sürekli kendisini doğrulattığı için hep şey düşünürüz: “Yani doğru değil mi, mesela doğru değil mi?” Ve gerçekten çok bizi inandıran bir pozisyondadır. Biz de ona çok inanan bir durumdayız. O yüzden değişim kolay kolay gerçekleşmez. Çünkü onun söylediği şeyle hakikatin bize gösterdiği şey arasında bir fark vardır. Ama bu fark çok da böyle belirgin bir şekilde gözükmez. Hatta nefsin inandığı şey, kutsal kitabın inanmamızı tavsiye ettiği şeyi manipüle eder. Mesela deriz ya: “En büyük peygamber Hz. Muhammed değil mi? Bak en çok ona inanan var.” Demek ki başarı nedir? Sana tabi olanların sayısı. Onu da manipüle ederiz. İşte bak, Allah bütün peygamberlerden niye bahsediyor? Bahsetmiyor. Çünkü bazıları başarılı, diğerleri o kadar başarılı değil, o yüzden onları es geçmiş diye manipüle edebiliriz. Veya işte “zengin olursan daha iyi hizmet edersin, o zaman hadi zengin olalım” değil mi?

Dolayısıyla bakın, bahsettiğimiz ayetin bize hatırlattığı en temel şey neyle karşılaştığımız değildir, neyle karşılaştığımız önemli de değildir; onu ne ile karşıladığımızdır. Ne ile karşılıyoruz? Onu karşılayan kim? “Ben” dediğim şey nasıl bir şey? Bir insanın vefasızlığına kim karşılık veriyor? Diyeceğiz ki “ben karşılık veriyorum.” O “ben” nasıl bir ben, nasıl bir ben karşılık veriyor? Mesela çok samimi bir dostunun vefasızlığına nasıl karşılık veriyor? Kendisini çok yücelten birine nasıl karşılık veriyor? Buradaki karşılığı illa muhatabımıza söylediğimiz söz olarak algılamayın. İçeride nereye değiyor? Yani dıştaki bir olay kimin tarafından algılanıyor, o nasıl biri?

Otomatik Pilot ve “Hayat Beni Bu Hale Getirdi” Söylemi

Mesela biri bana “beceriksiz” dedi, biri “sen hayatta hiçbir şey yapıp başaramadın” dedi. Bunu kim karşılıyor? O anda kim karşılıyor bunu? Kendini yetersiz, beceriksiz hisseden mi? Çocukluğunda yetersizlik yarası almış biri mi? Hayatta hep kendini mağdur hisseden biri mi? Kim bu dıştan gelen şeyi aldı, kim işliyor ve kim tepki veriyor? Eğer bunu gözlemlemezseniz otomatik pilotta yaşamak durumunda kalırsınız. Ve otomatik pilot belli bir zamanda artık otomatize olmuştur, esnekliğini de yitirmiştir.

Hatta çok defa şunu söyleriz: “Ben kendimi bildim bileli böyleyim.” Veyahut da “ben eskiden öyle değildim ama böyle uzun zaman yaşadığım olaylar beni bu hale getirdi.” Ve bakın ne deriz? “Ben aslında iyi biriydim ama yaşadığım olaylar beni bu hale getirdi.” Bu ne demektir? Bu şu demektir: Sen olayların mağduru haline gelmişsin, olaylar seni gerçekte olduğun şeyden çıkarmış. Yani sen artık fıtratında değilsin.

Diyelim ki birisi kandırmış, birisi aldatmış, birisi aklınla alay etmiş, birisi suistimal etmiş, birisi reddetmiş, biri para yüzünden başkasını tercih etmiş, değil mi? Ne yaparsın? Bundan dolayı hayat tecrüben de gelişmiştir, hayat sana çok şey öğretmiştir ve sen bir noktaya gelmişsindir. Peki dikkat edin arkadaşlar: Hayat bize bir şey öğretebilir mi? Bu mantıkla baktığımızda hayat bize bir şey öğretiyor olabilir mi? Bakın Allah bize bir şey öğretiyor; hayat bize bir şey öğretiyor olabilir mi? Hele hele nefsinin penceresiyle bakarsan hayat sana bir şey öğretebilir mi? Öğretirse ne öğretebilir?

Mesela dikkat edin, “hayat bana çok şey öğretti” diyen insanların sözlerini alın. Ne öğretmiş? Çok kötü şeyler öğrenmişlerdir, çok kötü. Yani insanın şunu diyesi geliyor: Keşke hayattan bir şey öğrenmeseydin, keşke öğrenmeseydin çok daha iyi bir noktada olabilirdin. Neden? Çünkü bir de hayatın öğrettiği şeylerin çok doğru şeyler olduğunu, daha doğrusu öğrendiğin şeylerin -güya öğrendiğin şeylerin- hayat tarafından sana öğretildiğini ve bunların da çok önemli ve çok doğru olduğunu düşünürsün. Kimse de seni bu konuda eleştiremez, değiştiremez veya senin fikrini değiştiremez. Neden? Şu nedenle: “Sen çok ideal biri, konuşuyorsun, sen çok güzel konuşuyorsun ama hayat bildiğin gibi değil” diyerek gelecek her türlü doğru anlayışı da bertaraf edersiniz. Neden? Çünkü siz güya hayatın öğrencisisiniz ya, pratik hayatın öğrencisisiniz. “Diğerleri, mesela benim gibiler, çok idealistçe konuşuyorlar, ben hayatı bilmiyorum, ayaklarım yere basmıyor, ben hayatın ne olduğunun o kadar farkında değilim, fildişi kulede oturuyorum” -evet ya da yani beni de kırmamak için- “sizin gibi olmak kolay değil.” Doğru, kolay değil. “Ben safım ya, o yüzden herhalde” -öyle bir şey vardır yani, “sizin gibi olmak kolay değil.”

Hayat Bize Bir Şey Öğretir mi?

Derinlemesine bakın bu tür şeylere. Ben kendim hiç söylemiyorum, işin şaka tarafı bir yana. Mesela kâmil bir insandan bahsedilir, bir peygamberden bahsedilir, fıtratında bir insandan bahsedilir: “Bunlar gibi olmak kolay değil, emin olun.” Bakın o insana sorun -hatta bunu söylüyorsanız, ki bazen söylüyoruz- kendinize dönüp bir sorun: “Olmak ister misin?” İçeride bir şey diyecek ki: “Yok yok, orada kalsın, güzel o ama ben öyle olmak istemem.” Anlatabildim mi? Neden? Çünkü içeridekinin öyle bir isteği yok, aslında içerideki diyor ki: “Ben hayatı daha iyi biliyorum, ben hayatın çok iyi farkındayım, hayat bana çok şey öğretti.”

O yüzden arkadaşlar, tırnak içinde fıtratlarından uzak insanların size ne öğrettiğine dikkat edin. Onlar aslında bir şey öğretmiyorlar, bunu öncelikle söyleyelim. Yani hayat da bize bir şey öğretmiyor aktif olarak, insanlar da bize bir şey öğretmiyor. Mesela bencil bir insan sana ne öğretiyor? Bencil olmayı mı öğretiyor? Seni kendi çıkarı için suistimal eden insan sana ne öğretiyor? Sana bir şey öğretemez. En fazla şunu anlarsın oradan: Bu insan fıtratından uzak, kendine kötülük ediyor, kendine yazık ediyor, o yüzden de böyle davranıyor. Bunu da illa öğrenmek için kötüyle karşılaşmanız gerekmez. Ama bakın, fıtratından uzaklaşmış insanların öğretmeniniz olması noktasında çok dikkat etmelisiniz.

Onun için, “hayat bana çok şey öğretti, ben hayatta çok şey gördüm” -tamam gördüm- hayattan mı bir şey öğrendin, yoksa âlimi mutlak olan Allah’tan mı bir şey öğrendin, fıtratında olan peygamberden mi bir şey öğrendin? Bakın fıtratında olan insanlar, kâmil insanlar bize bir şey öğretirler ama aslında onlar kendilerine ilişkin bir şey öğretmezler, onlar sende olanı gösterirler. Hani bunu şöyle düşünün: Diyelim ki siz bir bilgisayar almışsınız veya bir cep telefonu almışsınız, birisi de aynı cep telefonunu veya bilgisayarı almış ama siz kullanmayı bilmiyorsunuz, onun nasıl işlediğini bilmiyorsunuz, fonksiyonlarının ne olduğunu tam olarak bilmiyorsunuz. O kendi bilgisayarını veya telefonunu kullanıyor, siz de o arada görüyorsunuz. O zaman siz aslında onun telefonunu mu, onun bilgisayarını mı öğrenmiş oluyorsunuz? Yoksa aslında kendinizde de bulunan telefon ve bilgisayarın mahiyetini mi öğrenmiş oluyorsunuz?

O yüzden biz peygamberin hayatını değil, aslında kendi hayatımızı okuyor olmalıyız, örneğin peygamberin hayatını okuduğumuzda. Hayatı derken şunu yapmış, buraya gitmiş, burada oturmuş, burada doğmuş, burada yaşamış anlamında değil; yani onun aslında hayata bakışı, algısı, yorumlaması, verdiği tepkiler aslında bizim kendi fıtratımızın hikâyesidir. Kendi fıtratımıza dair bir şey anlatır. Bir peygamber, bir veli, bir kâmil insan aslında bize kendimizi anlatır. O yüzden hiçbir peygambere veya ermişe hayranlık duymaya gerek yoktur. Yani hayranlık güzel bir şeydir, o anlamda söylemiyorum; şu anlamda söylüyorum: Böyle nasıl isim verelim ona, hani böyle büyülenmiş ve kapılmış bir hayranlık anlamında hayran olmamalıyız. Ona duyduğumuz hayranlık aslında kendi fıtratımıza duymamız gereken hayranlıktır aynı zamanda; peygambere duyduğumuz hayranlık kendi fıtratımıza duyacağımız bir hayranlıktır.

Yani biz bir peygamberin hayatını -dediğim anlamda, yani onun hali, düşüncesi, anlayışı- okuduğumuzda aslında kendimizi okumuş gibi olmalıyız. Ama nefsimiz ne diyor bize? “Ya sen kim, o kim?” Değil mi?

Peygambere Duyulan Hayranlık ve Şahitlik

E peki, ayette diyor ki: “Onda sizin için güzel örnekler vardır.” Peygamber şahittir, müjdecidir ve uyarıcıdır, değil mi? Neye şahit, neyi müjdeliyor ve neyden uyarıyor? Tabii ki o ifadelerin birçok anlamı vardır ama konumuzla ilgili anlamı şudur: Peygamber kendi fıtratına şahittir. Kendi fıtratına şahittir ve o fıtratına şahit olduğu için de fıtratına göre davranır. Ve kendi fıtratına şahit olmanın ne olduğunu da aynı zamanda bize hatırlatır.

Aynı zamanda müjdeleyicidir. Neyi müjdeleyicidir? Öyle cenneti falan müjdeleyici değil: Sana Allah’ın verdiği imkân ve potansiyeli müjdeler. Bak der ki, insan budur, sen de böylesin, sana o müjdeyi verir. Sana der ki: “Sen bu yeryüzünde Allah’ın aziz bir misafirisin. Sen dünyanın dilencisi değilsin. ‘Kim beni sevecek, kim bana değer verecek, kim beni anlayacak, nasıl daha varlıklı olabilirim’ -tırnak içinde varlıklı olmak neyse- sen bunun için gelmedin, böyle bir hikâyen yok. Sen kendi fıtratının zenginliğiyle” -ki o zenginliğin kaynağı nedir? Yaradandır- “sen nasıl bir hayata sahipsin? Sonsuz bir hayata sahipsin. Doğum ve ölüm arasında yaşayan bir varlık değilsin. Sen ondan gelen ve ona dönensin. Sen sonsuzsun.”

Bakın ne kadar müjdeleyici değil mi? Ne kadar kıymetli bir müjde. “Sen bir dilenci değilsin, sen âlemin dilencisi değilsin.” Bazı insanlar böyle peygamberle ilgili bazı ifadeleri eleştirir: “İşte âlemin efendisi.” Ya tabii ki efendisi, dilencisi mi olacak? Âlemin şahidi, onu en güzel şekilde okuyan, kavrayan, ona mahkûm olmayan, Allah’ın ona verdiği idrak ve şuur ile efendilik yapan bir varlık. Peki sen âlemin efendisi misin, dilencisi misin, değil mi?

Bilal-i Habeşi ve Hakiki Özgürlük

Dolayısıyla bakın peygamber nasıl bir müjdeleyici, çok büyük bir müjdeleyici. Sana o kadar büyük bir müjde veriyor ki, seni her türlü esaretten kurtarıyor. Bilal-i Habeşi neyi öğrendi peygamberden? Bakın peygamber ona şunu demedi: “Bak bir gün gelecek, emin ol, söz veriyorum, kölelikten kurtulacaksın, özgür olacaksın.” Ona böyle bir özgürlük vaat etti -ki bu ayrı bir konudur, tabii ki kölelik kötü bir şeydir, insanlar madden de özgür olmalıdırlar- ama Bilal-i Habeşi’ye müjdelediği şey hakiki özgürlüktür. Gerçek özgürlük ona ait; işte Bilal-i Habeşi de bunu anladı, peygambere inandı ve hakikati bu anlamda idrak etti. Yoksa Bilal-i Habeşi şunu demedi: “Ya tamam, sana şimdi inanacağız da gene falanın kölesiyiz, ne yapacağız şimdi?”

Hani bazı insanlar şöyle der, “tamam da hakikat hiçbir şeyi değiştirmiyor ya, sen neyi değiştireceğini düşünüyorsun.” _(Bir katılımcı, muhtemelen Firavun’un imana gelen sihirbazları kıssasına atıfla bir yorumda bulunuyor.)_ Evet, meydan da okumuyorlar, sadece hakikati okuyorlar. Evet.

Şimdi bakın, Bilal-i Habeşi’nin orada aldığı mesajı biz bugün tam olarak alamıyoruz, anlamıyoruz çünkü. Mesela peki Bilal-i Habeşi niye şunu sormadı, veya sordu mu bir bakın bakalım, ben görmedim: “Ya işte tamam da inandık, e ne oldu şimdi, ne değişti?” Bakın biz Kur’an’dan veya hakikatten ne bekliyoruz? Nefsimizin arzu ettiği şeyi bekliyoruz. Kur’an arkadaşlar nefsimize inmemiştir, bunu bilelim. Nefsimize rağmen inmiştir ve nefsimize inmemiştir. Nefsimize inmediğini gerçek olarak sorgulamak ihtiyacındayız. Eğer bakın nefsinize indiğini düşünüyorsanız, Kur’an ile kuracağınız hiçbir bağlantı olmaz; kuracağınız bağlantı da nefsinizin rengine boyanır. “Kur’an okuyayım, Kur’an okursam mesela şu düzelir mi? Kur’an okursam şu isteğim yerine gelir mi? O kadar dua ediyorum, Allah benim isteğimi yerine getirmiyor.”

Kur’an Nefsimize İnmemiştir

Ya senin dua etmendeki ana mana şu değil mi: “Benim bir Rabbim var, her an beni görüp gözetiyor. Ben de kendimce bir şey istiyorum ama beni benden daha iyi bilen, beni koruyup kollayan, sonsuz bir hikmetle her şeyi idare eden Rabbim benim için neyin daha uygun olduğunu bilmez mi? Bilir.” He tamam, ben de kendimce ne istediğimi söylüyorum ama son tahlilde ne yapıyorum? Sözü Hazreti İsa gibi ona bırakıyorum: “Ey Rabbim, benim iradem değil senin iraden olsun.”

Hani bazen olur ya böyle, çocuğumuza sorarız: “Ne istiyorsun, söyle.” O da sayar: “Cips, kola” falan der. “Anladım canım” deriz, biz ona uygun olanı veririz, değil mi? O çocuk da akıllıysa “tamam babacığım” der. Eğer biraz hayretse: “Ama ben bunu istiyorum, bir de bana sordun ne istiyorsun diye, hem soruyorsun hem de almıyorsun, yapmıyorsun.” Değil mi? Bu biraz farkındalığı zayıf olan bir çocuğun cevabı olur. İşte hepimiz biraz buna benziyoruz: hem “dua et” diyorsun hem de “o kadar dua ediyoruz, yerine getirmiyorsun.”

O yüzden bakın Kur’an nefsimize inmemiştir. Nefsinize indiğini zannederseniz en son Allah’la ya açık ya gizli kavga etmek zorunda kalırsınız. Ya da böyle bir anlaşma yaparsınız ama hep anlaşmanın içinde şu vardır: “Tamam, hani bükemediğin eli öpeceksin, yapacak bir şey yok ama yani sen de dünyada ve ahirette bir şeyler verirsin yani.” Değil mi? Böyle olması lazım, hani ne yapacaksın değil mi? Çünkü nefsimize indiğini zannediyoruz. Nefsimize indiğini zannettiğimiz için de onun penceresinden algılıyoruz.

Peki, evet, başta sorulan bir soru vardı: Yani peygamberlerin, başta peygamberimizin, kâmil insanların hallerini nasıl içselleştireceğiz? Şimdi bu tabii ki dıştan içe doğru bir yaklaşım ile olacaktır doğal olarak. Yani önce peygamber ne demiş, kâmil insanlar ne demiş, sonra ne yapmış? Ama bu yeterli mi? Hayır. Mesela peygamber ne demiş? “Yardım edin” demiş, “merhametli olun” demiş, “yetimin başını okşayın” demiş, “ona destek olun” demiş vesaire. E tamam, yaptım mesela, yardım ettim, yetimin başını okşadım, işte desteklemeye çalıştım, bunları yaptım. Peki oldu mu? Olmadı. Çünkü henüz ben bunları neyle yapıyorum? Benlikle yapıyorum, benlikle yapıyorum.

İyilik Allah’tan, Kötülük Nefsimizdendir

Ne yapacağım bir adım ilerisinde? Peygamberin bazı böyle derin diyebileceğimiz hakikatlere dair bazı sözleri vardır, çok azdır aslında bunlar -aslında çoktur da bize nakledilme sürecinde bir azalma oluştu kanaatimdeyim. Mesela bakın size bir örnek vereceğim: “Allah’ın öyle kulları vardır ki” -işte cennetlik insanlar onlara imrenirler, veya işte birçok insan onlara imrenir- sorarlar bu insanlar niye böyle imrenilecek insanlar? Peygamber der ki: “Aralarında hiçbir alışveriş ve fayda olmadığı bir halde onlar Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler.” Orijinal ifade budur: “Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler.” Hadisin orijinal ifadesinin tam çevirisi, literal çevirisi budur.

“Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler.” Mesela düşünün, hangimiz bunu duyduk değil mi? Mesela çeviri şöyledir: “Allah rızası için birbirlerini severler.” Ama peygamber öyle dememiş. Öyle dese peygamber böyle diyebilirdi, Arapça buna imkân veriyor. Ama şunu diyor: Onlar Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler. Yani “ben seni seviyorum, bak kıymetimi bil, herkes sevmez, işte ben de seni seviyorum, ya senin gibi birini nerede bulacağım” falan öyle bir sevgi değil. “Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler” -işte gerçekten sevmenin hakikatini bu sözü anladığımızda yaşayabiliriz. İşte tam olarak içselleştirmek böyle bir şeydir.

Yani Allah peygamberi fıtratı üzere yaratmış ve ona “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” demiş. Bakın söylediğim gibi de değil aslında “emrolunduğu” ama buradaki emir kavramı sadece söz değildir; yani bir şeyin hakikatinin gerektirdiği şekilde davran. Dolayısıyla peygamber nedir? Tam olarak fıtratında yaşayan biridir. Ama biz onun sözünü duyabiliriz, okuyoruz, ne yaptığını da öğrenebiliriz ama nasıl yaptığını idrak etmek durumundayız. O bir yerde yazmıyor, nasıl yaptığı bir yerde yazmıyor. Mesela peygamberimiz eşini nasıl sevmiş, hangi şuurla sevmiş, hangi anlayışla sevmiş, değil mi? Çok önemli. Çocuklarını hangi anlayışla sevmiş, nasıl bakmış onlara, değil mi?

Peygamber kendisine zulmeden hakkında ne hissetmiş? Onu hisseden bilinç nasıl bir bilinç? Biz diyoruz ya işte taş atılmış ama o demiş ki “ya Rabbi onları affet.” Şimdi tamam, diyelim ki sen de bunu dedin, kendini biraz zorladın, nefsini zorladın, işte “ya Rabbi affet” falan dedim ama içeride diyor ki “affet, affet ama nereye kadar, şimdi taş atanın da suçu yok mu” diye bir başlarsın, en son taş atana iki taş atarsın. Ve şunu dersin: “Ama insanın canına da tak ediyor.” Biri der ki: “Sana bak, ama peygamber, ya tamam da o da peygamber canım yani, onu da tasfiye ettim.”

Nefis: En Büyük Dostumuz Gibi Görünen Düşmanımız

Oradan da kurtulduk, çok şükür. Kimle kaldık baş başa? Nefsimizle. En büyük dostumuz gibi görünen ama aslında en büyük düşmanımız olan, kendisine karşı hiç uyanık olamadığımız, devamlı bizi uyutan, güzel ninniler söyleyen nefsimizle baş başa kaldık. İşte biri seni küçümsedi mi, ben de küçümserim. Benim nefsim yok mu? Var tabii ki, olmaz mı kardeşim, senin süper bir nefsin var. Senin nefsin onun nefsinden aşağı mı kalacak yani, değil mi? Bakın nasıl bir şey.

Peki peygamber nasıl yaptı? O rağmen ahlakına sahipti. Rağmen! Yani kötüye rağmen kendi fıtratı üzere yaşadı. Mesela iyiye daha iyi ol, kötüye de adil ol, kötüye karşı kötü olma. Ben kötüye karşı nasıl kötü olabilirim ki? Ben kötüye karşı kötü oluyorsam, demek ki benim içimden bir kötülük çıkıyor o zaman. O nereden çıkıyor peki? “Ya işte onun yüzünden çıkıyor.” Dur, bir dur burada, burada bir dur. Nefsini hemen temize çıkarma. “İyilik hep senden geliyor ama kötülük karşıdan geliyor” -Kur’an ne diyor? “İyilik benden geliyor, kötülük senden geliyor.” Bakın formüller nasıl birbirinden farklı.

Şimdi nefsimize sorarsanız iyilik bizden geliyor. Hatta ben bazen “iyilik Allah’tan geliyor” dediğimde, “ya tamam da yani Allah öyle demiş de yani ben iyilik yapmasam ne olacak, hadi yapmadım” falan makul geliyor, “iyilik benden geliyor” o zaman. Yani iyiliği yapmama imkânım varsa değil mi, o zaman sanki iyilik benden geliyor. Kötülük, kötülük hep başkalarından geliyor, onlar beni kötü yapıyor, onlar beni bu hale getirdi.

Peki Kur’an ne diyor? İyilikler Allah’tan, kötülükler nefsinizdendir. Peki bu kadar fark nereden geliyor? Bakın dikkat edin, nefis hiç de bizi uyandırmıyor. Şunu demiyor: “Bak ben böyle diyorum ama Kur’an böyle diyor, bak ben Kur’an’dan farklı düşünüyorum, benim anlayışım Kur’an’a aykırı, tarafını seç.” Öyle demiyor. “Böyle gider” diyor yani. Kur’an bir vadide, sen bir vadide. Allah iki denizi salıvermiş, birbirine karışmazlar; hiç karışmıyorlar.

Peki bunu bakın hiç görmüyoruz değil mi? Bu ne demek aslında? Çok güzel uyutulduğumuz anlamına geliyor. Çok güzel uyuyoruz, hiç de uyanmıyoruz, hafif bir uyanacak oluyoruz ya işte “dünyada zor yani, kolay değil tabi.” Hani insan iyi olmak istemez mi ama çok zor yani, tırnak içinde ego şunu da ister: “Peygamber gelsin şimdi yaşasın bakalım.” Buraya kadar gidersiniz. O yüzden kim tarafından uyutulduğumuza dikkat etmemiz gerekiyor. Kimin tırnak içinde ağzıyla konuşuyoruz? Kimin düşüncelerini dillendiriyoruz?

Ayırt Etme Becerisi: Hazreti Ali Örneği

Bakın bir insanın olgunluğunun benim kanaatimce temel ve öncelikli bir ölçütü vardır: Gerçek kendisiyle nefsini ayırt edebilme becerisi. Biz çok defa diyoruz ya böyle, çok duyduğumuz bir şey: İşte Hazreti Ali savaşırken birisi ona hakaret etmiş, o da durmuş, “ben seni öldüremem, çünkü şu an nefsimde sana karşı kişisel bir kızgınlık veya öfke çıkma ihtimali var; eğer seni o öfke ve kızgınlıkla öldürürsem katil olurum” demiş.

Bak ne var burada? Ayırt etme becerisi var, ayırt etme becerisi. Yoksa böyle öfkelenip “işte bende Allah’ın celali var” -hem Allah’a iftira atıyorsun, hem celal ismini karalıyorsun, hem nefsini temize çıkarıyorsun. Yani nereden baksan büyük bir cehalet. “Allah’ın celali var” -sen önce bir şey ol, sıfır noktasına gel, sonra başına bir şey konduğunda o on olsun. Allah’ın celalini sergilemen için senin nefsinde bir celal olmaması gerekir, o zaman Allah’ın celali sana yansır, sen de yansıtırsın. Ama Allah’tan gelen celal içeride nefsin kırk tane hikâyesiyle döndürülüyor, bir sürü katkı maddesi katılıyor değil mi, organik bir celal değil, bir sürü şey katılıyor. Ondan sonra sen güya celal gösteriyorsun: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” diye başlıyorsun. O da “Allah’ın celali” oluyor. Böyle bir şey olabilir mi? Olamaz.

Peygamberin Kavli, Fiili ve Hali

Dolayısıyla evet, peygamberimizin sözlerini iyi anlamaya çalışacağız, ne yaptığını da idrak etmeye çalışacağız ama asla bununla yetinmeyeceğiz. Yani sufilerin ifadesiyle tasavvuf, peygamberin kavliyle, ameliyle ve haliyle ahlaklanmaktır. Bakın kavli, fiili ve hali. Kavli var, yani sözü var, fiili de var ama bunlar asla yetmez, hali olmak durumunda.

Mesela düşünün, bakın düşünün, bir peygamber -o kadar büyük gayret göstermiş, çaba göstermiş diye görünüyor, işte birçok insanın hayatına tırnak içinde dokunmuş, onları manen kurtarmış- ama ölümüne yakın diyor ki: “Üzerimde birisinin hakkı var mı?” diye soruyor. “Birisinin hakkı var mı, belki farkında olmadan kötü bir söz söylemiş olabilirim, incitmiş olabilirim, kırmış olabilirim, zarar vermiş olabilirim. Kimin benim üzerimde hakkı varsa onu lütfen söylesin” diyor.

Şimdi biz bunu mesela düşünün, çocuğunuza karşı bunu söyler misiniz mesela? Hatta hiç çocuğunuza -bildiğiniz kadarıyla hiçbir yanlışınız olmamış, işte çocuğunuzu doğduğu zamandan beri bakmışsınız, beslemişsiniz, anne olarak baba olarak falan- mesela aklınıza şu gelir mi: “Ya çocuğuma diyeyim ki evladım, bak benim üzerimde bir hakkın olabilir, varsa söyle, mümkünse elimden geliyorsa bunu gidereyim, değilse beni bağışla.” Değil mi, bunu diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Neden? Bakın sözel olarak demekten de bahsetmiyorum, çünkü öyle bir algımız yok ki: “Ya babayım ben, anneyim ya, yani onun mu benim üzerimde hakkı var, benim mi onun üzerimde hakkım var.” Değil mi?

Ama bakın peygamberin onlar üzerinde hiçbir hak iddiası yok. Hatta bu şudur: Yani benim sizin üzerinizde bir hakkım varsa o da Allah’ın size benim vesilemle ulaştırdığı mesaja uygun davranmanızdır. Yoksa peygamber kişisel olarak hiçbir hak talep etmiyor. Neden? Çünkü hiçbir hakkı yok, hiçbir kişisel hakkı yok ki. O yüzden dikkat edin, peygamberle ilgili ne deniyor? “Sizden hiçbir şey talep etmeyen peygambere tabi olun.” Bu talep etmiyor; yani para, mal, mülk, sosyal -değil yani, o sizden ne talep edebilir ki, çünkü onda görünen hiçbir şey ona ait değil, o da bunu çok iyi biliyor, bunun idrakinde. O sizden -o yüzden- bir şey talep etmiyor. Mesela biz bazen deriz: “Bak ben senden hiçbir şey talep etmiyorum, ne para ne bir şey, bir saygı, ya bir saygı.” Oradan zaten başlıyor o saygı, sonra alışveriş başlıyor zaten. Ne bu şimdi, değil mi? Çünkü egonuz, egonuz iyiliği kendinden biliyor, o yüzden de hak sahibi olduğuna inanıyor.

Peygamberin Haliyle Dua Etmek

Peki ben böyle düşünürsem, böyle bir haldeysem peygamberi nasıl anlayabilirim ki? İsterse bütün ömrüm boyunca iyilik yapayım, insanlara iyilik yapıyorum, Afrika’da kuyu açayım, bilmem nerede açları doyurayım, ne yaparsam yapayım -onun halinden bir nebze payım yoksa ben peygamberi takip edememişim demektir. Onun için orada dikkat etmemiz gereken şey, tabii ki peygamberimizin sözleri önemlidir, tabii ki fiilleri önemlidir, tabii ki örnek almalıyım ama hepsinden daha önemlisi onun halidir. O hal, dediğim gibi, bazı sözlerde onların izini, o halin izini bulabilirsiniz ama çoğunlukla Allah’ın bir lütuf ve ikramı olarak gelir. Ama bunun için şunu hatırlamaya ve şunu istemeye dikkat etmeliyiz: Yani “ya Rabbi beni peygamberin haline ulaştır” veya mesela şöyle bir dua edin -hatta ilginç bir şeydir, onu da söylemiş olayım- bir sahabi geliyor, diyor ki peygambere: “Ey Allah’ın Resulü, dua et, dünyayı Allah’ın gördüğü gibi göreyim.” “Yok” diyor, “öyle değil, sen” diyor, “şöyle dua et: Dünyayı peygamberinin gördüğü gibi göreyim. Çünkü mutlakın nazarında dünya yoktur ki, izafi düzeyde nasıl olduğunu peygamber görüyor hakikatiyle.”

Dolayısıyla mesela ne güzel bir dua değil mi: “Ya Rabbi bana dünyayı Resulünün gösterdiği gibi göster. Resulün bu dünyayı nasıl algılıyorsa, nasıl görüyorsa, dünyayı ben de öyle göreyim. Allah Resulü birine yardım ederken hangi halde yardım ediyorsa ben de o halde yardım edeyim. Allah Resulü eşini nasıl seviyorsa ben de o halde seveyim. Allah Resulü çocuğunu nasıl görüyorsa ben de onu öyle göreyim. Allah Resulü kendini nasıl görüyorsa ben de kendimi öyle göreyim.” Ama tabii nefsimiz diyor ki: “Şimdi öyle dua edeceksin de, bir de çok acayip görüyorsa şimdi şey olmasın değil mi, yoksa böyle dünyadan koparız moparız, millet malı götürürken biz böyle işte ‘Allah’a çok şükür’ falan değil mi.” Nefsin ne hikâyeleri var altta değil mi?

Onun için bakın nefis peygambere benzemek istemez, peygamberin şeyini ister: “Herkes böyle nasıl peygambere saygı duyuyor, herkes öyle saygı duyacak” -öyle şeylerden dolayı ister. Acaba bir düşünün bakalım, peygambere saygı gösterenler karşısında peygamber kendisini -o tabi işte “bak ben saygı görüyorum” mu diyordu acaba? Değil mi, asla öyle bir şey yoktu. İşte onu ancak böyle içselleştirebiliriz, o haliyle birlikte anlamaya çalışarak. Bu tabii ki bir süreçtir. Ama emin olun, eğer gerçekten bunu isterseniz size o halin anlayışı verilir, o hal size lütfedilir. Çünkü zaten Allah bunu dilemektedir bizler için. Ama bizim nefsimizde bir direnç varsa, tabii ki hani bu şey gibidir: Hani güneş etrafa yaymaktadır ve aydınlatmaktadır ama senin gözün kapalı, veya sen duvara dönüksün.

O yüzden bazen insanlar der ya: “Yani Allah bana niye vermiyor?” Ne verecek abi, sen ne bekliyorsun? Allah ne verecek? Bir sıralı Allah’tan istediğin şeyleri, yakışıyor mu sana? Bırak onu. Allah sana öyle şeyleri vermeyi sana yakıştırır mı? Sana bunları mı verecek Allah, bunları mı vermek ister? Sen böyle şeylere mi layıksın? Yoksa hâşâ Allah’ın mülkü, yaratışı sınırsız; Allah’ın bu konuda bir hâşâ cimriliği yok. Ama Allah bunları bize vermeyi istemez -yani şu anlamda verir ama senin bunlarla mutmain olmanı istemez.

Ya bak sana işte, “ey insan, sana mal verdim, mülk verdim, evlat verdim, itibar verdim, şunu verdim bunu verdim” böyle var mı ayette? “Biz işte sevdiğimiz kullara böyle veririz” var mı öyle bir şey ayette arkadaşlar? Yok. Ama nefsimiz başka şeyler istiyor, Allah ise başka bir şey vermek istiyor. Çünkü Allah diyor ki senin gerçekten mutmain olacağın şeyler bunlar değil.

Hani bazen çocuk olur ya, işte “bana araba al baba, şunu al, bunu al, onu al” -siz baba olarak bakarsınız, “ya tamam alayım da” yani “bilgisayar al, süper bilgisayar al, devamlı oyun oynayayım” falan dersiniz ki “bu çocuk bunları mı hak ediyor” dersiniz içinizden değil mi? Şey anlamında, hani “bu çocuk bunları verirsem kendine yazık edecek, o daha kıymetli bir şeye layık değil mi, daha kalıcı, daha hakiki olan bir şeye layık.” O yüzden bakın Allah’ın bize bakışıyla bizim Allah’a bakışımız birbirinden çok farklı. O farkı kapatmak durumundayız. Yoksa Allah’la -emin olun- çok kavga ederiz, gizli veya açık.

Bak kavga edersen cehenneme girersin değil yani, kavga edersen kendini unutursun, kavga edersen kendinden uzaklaşırsın, kavga edersen yok yere kendini mutsuz edersin. Yoksa sen Allah’la kavga ettiğinde Allah seninle bunu kişisel algılayıp sana terslik mi yapacak yani, işte “tövbe tövbe” falan işte demene gerek yok, ya sen kendini fark et. Bunun için Allah’tan ne istediğinize bakın; bir insanın olgunluğu, diyelim, yine Allah’tan ne istediğiyle de ölçülebilir arkadaşlar. Onun için bir bakın, ne istiyorsunuz? Ve sonra şu soruyu sorun: Bunları kim istiyor? Ben mi istiyorum, biri mi istiyor? Bunları kim istiyor? Gerçekten ben mi istiyorum, yoksa içimdeki bir sahte benlik mi istiyor, beni oyalamaya mı çalışıyor?

Evet, teşekkür ederim.

Kendisine sorulduğunda, tekrar o hayat kendisine sunulsa, kabul eden insandır -tekrar yaşasa da yine aynısını yaşayacak insandır gerçekten. Tabii, çünkü konu neyle karşılaştığı değil, nasıl karşıladığıdır. Yoksa işte “keşke şununla karşılaşsaydım da şununla karşılaşmasaydım” -bu ego tuzağıdır arkadaşlar. Neyle karşılaşmışsam karşılaşmışım, bu değil asıl olan şey; ben o anda ne haldeydim? Şununla tamamlayayım arkadaşlar. Benim için mesela peygamberin şuuru, peygamberin idraki noktasında benim hayatımı en çok değiştiren şeylerin başındadır şimdi anlatacağım şey.

Ensar’a Ganimet Dağıtımı Kıssası

Gerçekten çok anlamlı bir şeydir, çok özel bir değeri vardır. Çünkü bana göre gerçekten burada peygamber aslında çok büyük bir şey anlatmıştır -o da şudur, daha önce de bazen anlattığım oldu. Şimdi peygamber Mekke fethinden ve ondan sonraki bir savaştan sonra çok büyük bir ganimet ele geçiriyor. Büyük bir ganimet Müslümanların eline geçiyor. Peygamber de bunu Allah’ın kendisine verdiği yetki üzere dağıtıyor. Ve ganimetin çok büyük çoğunluğunu, veya diyelim ki önemli bir kısmını, Mekke fethinden sonra yeni Müslüman olmuş -hani gerçekten kalben Müslüman olup olmadıkları da belli olmayan ama “Müslüman olduk” diyen- insanlara vermiş.

Medineli Müslümanlardan bir kısmının içinde böyle bir hoşnutsuzluk olmuş: “Peygamber niye böyle bir taksimat yaptı, onları mı kayırıyor, hemşehrilerini mi kayırıyor? Onlar yeni Müslüman olmuşlar, biz bunca yıldır zorluk sıkıntı çekiyoruz, mücadele ediyoruz, canımızı dişimize taktık mücadele ediyoruz. Taksimat böyle mi olmalıydı ganimet dağıtımında? Peygamber niye böyle yaptı, niye bizi kayırmadı, biz daha çok hak sahibi değil miyiz, yıllardır peygamberle birlikte mücadele eden biz değil miyiz?” diye böyle kendi nefislerinde bir gelgit yaşıyorlar.

Hazreti Peygamber de bunu duyuyor. Bunu duyduğu zaman onlara haber veriyor ve onları çağırıyor -bakın herkesi çağırmıyor, onları çağırıyor, Ensar dediğimiz Medineli Müslümanları çağırıyor. Ve onlara diyor: “Ey Ensar, ey kardeşlerim, bazı sözler duydum, yaptığım taksimatla ilgili bazı hoşnutsuzluklar olduğunu duydum. Şimdi ben size desem ki -ben size desem ki- siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız, Allah benim vesilemle sizi kurtardı; siz küfür ve cehalet içindeydiniz, Allah benim vesilemle sizi imana ve irfana ulaştırdı; siz birbirinizle kavga eden insanlardınız, Allah benim vesilemle sizi kardeş yaptı” desem, ne dersiniz?

Başlarını öne eğiyorlar, bir şey diyemiyorlar. Ama bakın çok önemli bir şey diyor: “Niye başınızı eğiyorsunuz? Sizde şunu söyleyebilirsiniz bana, diyebilirsiniz ki: ‘Tamam öyle de, sen yapayalnızdın, biz sana şehrimizi, evimizi, kucağımızı açtık; sen ölümle tehdit ediliyordun, peşinde düşmanların vardı, biz seni düşmanların karşısında koruduk, sahip çıktık; sen kovulmuştun, biz kucak açtık’ diyebilirsiniz” diyor. Bakın çok önemli bir şey, “diyebilirsiniz” serzenişle söylemiyor ama bunları. Yani diyor “ben böyle dersem sizde öyle diyebilirsiniz, gayet de makul olur” değil mi?

Yine başlarını eğiyorlar ve sonra şu cümleyi söylüyor: “Ben sizde olan ama onlarda olmayan bir şey nedeniyle ganimetin çoğunu onlara verdim.” Bakın, sizde olan ama onlarda olmayan bir şey nedeniyle -yani aslında onlar imanın, hakikatin, marifetin onları zenginleştirdiğini bilemiyorlar henüz, bunu tam idrak etmiş değiller. Onlar zannediyorlar ki ben bir peygamber olarak, Allah Resulü olarak, onlara ganimet vererek onları rahatlatacağım. Din de budur, peygamber bizim dünyevi hayatımızı rahatlatır diye algılıyorlar. Çünkü onlar henüz imanın zenginliğini hiç idrak etmiş değiller. Ama sizde imanın getirdiği zenginliğe dair bir idrak var. Sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara daha çok verdim diyor.

Ve şu sözü söylüyor: “İnsanlar develeriyle, atlarıyla, altınlarıyla, gümüşleriyle evlerine dönmek isterken, evlerine dönerken siz Muhammed’le evinize dönmek istemez misiniz?” diyor. Bakın bu çok önemli bir şeydir, bu çok fevkalade bir hakikate işaret eder. Bu şey değildir, “ne kadar peygamber çok duygusal konuşmuş ya, böyle onları duygularından yakalamış” falan -öyle bir şey değil, çok büyük bir hakikat var burada.

Yani insanlar altın, gümüş, mal, mülk, sevgili, eş, evlat, itibar vesaire ile evlerine dönerken, ve bunlarla mutmain olduklarını ve olacaklarını zannederken, “siz Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz” diyor. Muhammed nedir? Bir insan mıdır, bir hakikat midir? Anlatabilir miyim? Yani siz hakikat ile evinize dönün. O marifetle, irfanla, onun size idrak ettirdiği varlıkla dönün evinize; yoksa varlıklarla dönmeyin evinize. Siz hani onlar varlık mı, altın, gümüş, ev, araba, bunlar mı varlık? Gerçek varlık, Muhammed’i hakikatin temsil ettiği hakiki varlıktır. Yani siz bakın benle dönün: “Ben neyim? Allah’ın hakikat üzere var ettiği bir varlığım. Aslında siz de öylesiniz.” O zaman biz bununla evimize dönelim -peygamberi anlamak biraz bu gibi tefekkürlerle olur.

Psikolojik Düzey ve Spiritüel Düzey

Orada şunu sorabilirsiniz kendinize. Şimdi bakın, orada bir kendilerine ganimetin verildiği insanlar var, bir de peygamberin -hani bakın “ben böyle dersem siz de böyle diyebilirsiniz” denilen- bir düzey var. Ona psikolojik düzey diyoruz, öbürüne tam dünyevi düzey diyoruz. Yani mal alacak, ganimet alacak, para alacak, gümüş alacak, altın alacak, deve alacak: “Benim hayatım kurtuldu, ben bunlarla çok mutlu olurum, para her şeyi hallediyor” -öyle bir grup var.

Bir de “ya tamam, hani biz böyle yapalım ama falan da böyle yapsın; tamam ben çok merhametli olayım ama sen de merhametli ol; ben sadık dürüst olayım ama böyle sadakat dürüstlük tek taraflı değil, sen de sadık dürüst olmalısın; işte ben vefalı olayım ama sen de vefalı ol; öyle aptal mıyım ben, ben vefalı olacağım sen olmayacaksın” -ikinci düzey budur. Buna biz psikolojik düzey diyoruz. Burada karşılıklılık vardır.

Bakın Allah’la ilişkimiz nefsani düzeyde böyledir: “O kadar ibadet et, millet Allah’a sövüp sayıyor, inkâr ediyor, malikanelerde yaşıyor; yani ne bu şimdi, ne bu?” değil mi, der nefis. Yani oradan bakınca öyle görünüyor, çünkü buna psikolojik düzey diyoruz.

Bir de spiritüel düzey var; işte o şudur: İnsanlar develeriyle, altınlarıyla, gümüşleriyle evlerine dönerken, siz Muhammed’le evinize dönmek istemez misiniz? De ki hakikat spiritüel bilinçtir.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok — Metinde birkaç yerde Kur’an’a örtük atıflar var (ör. “Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak” ifadesiyle Mülk suresine; “onda sizin için güzel örnekler vardır… şahit, müjdeci ve uyarıcı” ifadeleriyle Ahzab suresine; “iyilik Allah’tan, kötülük nefsinizdendir” ifadesiyle Nisa suresine; “Allah iki denizi salıvermiş, birbirine karışmazlar” ifadesiyle Rahman suresine; “sizden hiçbir şey talep etmeyen peygambere tabi olun” ifadesiyle Yasin suresine yapılan atıflar) ancak anlatıcı hiçbirinde açıkça sure adı veya ayet numarası zikretmiyor, çoğunlukla anlamı serbest bir üslupla aktarıyor. Kural gereği bu bölümlere herhangi bir (Sure Adı: Ayet No) ataması yapılmadı.

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.