Gereksiz Acının Hikmeti ve Kadere Teslimiyet

Kısa Özet

Sohbette insanın hayattaki acılarının büyük kısmının aslında "gereksiz acı" olduğu, gerçek kaybın Allah'ı kaybetmek olduğu ve dünyevi kayıpların bu asli kaybı hatırlatan birer işaret olduğu anlatılıyor. Bir arifin 34 yaşında mürşidiyle tanışıp 37 yaşında kendi özünü idrak etmesi örneği üzerinden haz-acı ikileminin nasıl aşıldığı, kader kavramının "izafi kader" ve "asli kader" olarak ikiye ayrılması ve ibadetin özünün teslimiyet olduğu işleniyor. Su-buz ve teflon tava metaforlarıyla insanın asli hakikatini idrak edip olaylara "yapışmadan" yaşaması gerektiği vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Gerçek acımızın kaynağı Allah'ı (mutlak olanı) kaybetmiş olmamızdır; dünyevi kayıplar bu asli kaybın birer hatırlatıcısıdır.
  • Kişisel benliğin (nefsin) eriyip kaybolmasıyla kişisel ıstırap da son bulur; geriye sadece şefkat kalır.
  • İbadetin özü, kulun aczini ve fakrını idrak ederek kendini sonsuz kudrete teslim etmesidir; bunun dışındaki bir gayret gerçek anlamda bir yere vardırmaz.
  • İnsanın asli kaderi "Allah'a aidiz ve ona döneceğiz" hakikatidir; dünyevi olaylar sadece izafi/arızi bir kaderdir ve insana yapışmaması gerekir (teflon tava metaforu).

Şefkatin Büyük Hüznü ve Gereksiz Acı

Bir gün bu ne oluyor burada? Geriye kalan ise şefkatin büyük hüznü ve gereksiz acının dehşetidir, diyor. Bu şefkatin büyük hüznü neye dair? İnsanlara dair. Yani o derin bir şefkat duyuyor ve gerçekten insanları birer yetim, annesini kaybetmiş veyahut da evini yurdunu kaybetmiş, kaybolmuş bir insan gibi görüyor. Böyle birini gördüğümüzde bizim şefkatimiz doğar, değil mi? Boynu bükük birini gördüğümüz zaman şefkat duyarız. Orada şefkatin büyük hüznü ve gereksiz acının dehşeti kalır diyor.

Gereksiz acı ne? İşte yine bizim bu sınırlı bilinçle yaşadığımız gereksiz acıyı görüyor ve hakikaten bu onu çok üzüyor. Yani der ki insanlar hakikaten gereksiz bir acı yaşıyorlar. Ve o gereksiz acının boyutu karşısında, deyim yerindeyse dehşete kapılıyor. Yani bir insan bu kadar küçük bir hadise karşısında bu kadar büyük bir acıyı nasıl yaşıyor? Hani bazen şöyle olur ya, mesela küçük bir çocuğun elinden bir şey alırsın, öyle bir ağlar ki neredeyse ağlamasından boğulacak, ölecek gibi olur, değil mi? Biz ne kadar üzülürüz. Deriz ki "geri ver, geri ver" diye. Halbuki o ne kadar gereksiz, ne kadar yanlış bir acıdır o çocuğun yaşadığı. Ama o kadar özdeşleşmiştir ki o şeyle, elinden alınan şeyle; yüzü mosmor kesilir ağlamasından ve derin bir acı yaşar. Bizim ondan bir farkımız var mı? Yok. Yani biz de aynı şeyleri yaşıyoruz.

İşte arifin şeyi budur. Yani insanların o sınırlı benlikleri üzerinden hayatı yaşamaları ve bunun meydana getirdiği yetimlik, bunun meydana getirdiği boyun büküklüğü, bunun meydana getirdiği üzüntüler... ve bu üzüntüyü görmesi neticesinde derin bir şefkat duyması.

Hani bazen bir çocuğa bakarsın boynu büküktür, "niye boynun bükük" dersin, bir şey söyler. Hakikaten "buna mı boynun bükük kardeşim" dersin ama şunu da görürsün: yapacak bir şey yok, onu kaybettiği için çok mahzundur, çok üzülüyordur. Mesela bir arif için bir çocuğun annesinin kaybı, babasının kaybı özünde büyük bir şey değildir ama o çocuk o düzeyde yaşar. Anlatabiliyorum. Yoksa bu öyle değil; nitekim Peygamberimiz böyle yetim öksüz bir çocuk görmüş, "ben senin baban olayım, Ayşe de annen olsun" demiş. Hemen buna şöyle bir yorum getirirler: "o da öksüz ve yetimdi, o yüzden gördüğü zaman çok üzüldü." Böyle değil yani, ama biliyorum böyle yorumlanıyor. Böyle değil. O, derin bir bilincin içinde, o mutlak bilinci içinde yaşayan bir insan. Artık o öyle bir şey düşünmez ama orada o çocuğun haliyle de hemhal oluyor tabii ki, netice itibariyle. Yani kalkıp ona "sen de bu bilince gel, bunları aş" demek gibi bir hali yok. Tabii ki onun hüznüyle hüzünlenebilir, onun hüznünü gidermek için ona dünya düzleminde bir çözüm sunabilir, değil mi? Ona "ya takma bunları, Allah var" demiyor mesela. "Ben senin baban olayım, Ayşe de annen olsun" diyor. Ama bizim bu olaya bakış açımız nasıl olacak? İşte başka bir noktadan olacak. Orada Hazreti Peygamber'in halini idrak etmek lazım. Tabii ki orada Peygamber, o çocuğun şuur düzeyinde yaşadığı durumu görüyor ve o düzeye göre ona daha uygun, onu nispeten oradan çıkarabilecek, o halini tölere edebilecek bir tavır içinde bulunuyor.

Ama diyelim ki annem babam öldü, ben oturup bundan dolayı bir hüzün ve acı yaşarım. Bunu anlatayım: hani bizde vardı ya, "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" diye. Yani bu psikolojik düzeyde, ego düzeyinde bir telafi mekanizmasıdır. Hem orada sen kendine ağlıyorsun, hem de birinin sana ağlamasını istiyorsun. Anlatabiliyor muyum? Ağlayan bir annen varsa iyi, ağlayan bir annen yoksa o daha da berbat bir şey oluyor. Anlatabiliyor muyum? Ben de geçmişte bu halleri görmüş, kısmen yaşamış biri olarak o şeyleri biliyorum. Babam öldüğünde mesela öyle bir benlik beni tetiklemeye çalışmıştı. İşte bunlar nedir? Bunlar ego düzeyine, benlik düzeyine ait acılardır ve benlik o gözle görür. Kendisini sahipsiz görür, değil mi? Hamisiz görür, koruyucusuz görür, yapayalnız görür. Bu onun perspektifidir, ister istemez. Yapacağı başka bir şey yok, o perspektiften görüyor. Ama sanki bu perspektif normalmiş ve biz bu perspektiften çıkmadan bunun içinde çözüm aramalıymışız gibi bir noktada olduğumuzda hataya düşüyoruz. Evet, şu anda bu perspiftesin fakat aslında bunu aşmak daha üst bir perspektife geçebilmenle mümkündür. Yoksa o perspektifin içinde kendine çözüm aramak gerçek anlamda bir çözüm değildir.

"Çok yalnızım, bir insan olsa yalnızlığımdan kurtulacağım" - yok, öyle değil. Bunu parantez içine alabilirsin: benlik düzeyinde yalnızlık yaşıyorum, benlik düzeyinde yalnızlıktan kurtulmak için bir insana ihtiyacım var. Fakat gerçek anlamda yalnızlıktan kurtulmak, benliğimden kurtulmaya bağlıdır. Doğru perspektif budur. Burada ne psişik düzeyin inkârı vardır, ne de psişik düzeyin asli ve meşru olduğunu zannetmek vardır. Yoksa tabii ki benlik düzeyinde insan birçok durum yaşar. Fakat onları o düzeyin içinde çözerken bile, gerçek çözümün o olmadığını bilerek o nispi çözümleri de dikkate almalıyız.

Evet, orada Peygamberimiz o çocuğa psikolojik boyutta bir çözüm sundu. Dedi ki "ben senin baban olayım, Ayşe de annen olsun." Çocuk da muhtemelen sevindi, belki o hüznü gitti. Peki bu çocuk erdi mi? Yani tamam, mesele halloldu mu? Hayır, olmadı. O durum çerçevesinde, o durumun gerektirdiği izafi bir çözüm oluşturuldu. Asli çözüm mü? Değil. Asli çözüm bizim kendi özümüze dönüyor olmamızdır. Oradan çıkacak bir çözüm.

Gerçek Kaybımız: Bulunan Bir Oyuncak, Kaybedilen Bir Anne

Yani hayat sonsuz değişimleri içinde var olmaya devam eder; kişisel benliğin eriyip kaybolmasıyla kişisel ıstırap da son bulur. Ben bunu hayatımda çok net bir şekilde yaşadım, o hali yaşadım ve gerçekten şaşırtıcı bir deneyimdi. Orada, dünyanın en travmatik şeylerini yaşamış olsaydım bile, onun hiçbir kıymeti kalmayacağını hissettim. Bu kadar önemsiz bir hadise haline geliyor. Gerçekten orada farklı bir bilinci, farklı bir şuur halini deneyimlediğimde -ki bu benim çabamla da olmadı, böyle birden yolda yürürken oldu- gerçekten orada şunu görüyorsun: benliğin sınırlı bir algı düzeyi olduğunu ve onu aştığında hakikaten hiçbir kişisel ıstırap kalmadığını orada tecrübe ediyorsun.

Geriye kalan, işte o şefkat halidir. Çünkü evvela hakikaten sen de yetimsin, insan da yetimdir aslında. Anlatabiliyorum.

Yani bu neye benziyor? Hani bazen gerçek annesini kaybetmiş bir çocuk düşünün. Ona çocukluğunda, çaktırmadan bir bebek ya da bir oyuncak vermişler. O da sürekli onu yanında tutuyor. Bir gün birisi bunu elinden alıyor. O da ona ağlıyor. Burada ne kadar derin bir dram var, anlatabiliyor muyum? Aslında o gerçek annesini arıyor ama gerçek annesini unutmuş. Gerçek annesi yerine, gerçek yoldaşı yerine bir oyuncak bulmuş. Oyuncağı kaybettiği için ağlıyor. İşte insanın hali de bu aslında. Bizim gerçekte kaybettiğimiz mutlaktır, Allah'tır. Onun yerine bize verilen, deyim yerindeyse, hayatın içindeki oyuncaklar nedir? İşte annedir, babadır, eştir, arkadaştır, yaptığımız iş üzerinden yaşadığımız tatmindir, bir sürü şey. Anlatabiliyorum. Onlarla ilgili bir şey elimizden alınınca da üzülüyoruz, acı çekiyoruz. Halbuki aslında gerçekte acı duymamızın nedeni o ikinci düzeyde kaybettiğimiz şey değil, asli düzeyde kaybettiğimiz şeydir. Onun başlığını oraya takmalı. Fakat o asli olanı da kaybettiğimizi unutmuşuz. "Allah var" diyor ama Allah nedir, sen bilsen... Allah'ı gerçekten, onun yakınlığını tecrübe etsen, o zaman anlayacaksın neyi kaybettiğini. Şimdi onu da unutmuşuz. Onun ardından bize verilen, "bak bunlar seni ayakta tutar, bunlar seni yaşatır" dediğimiz şeylerle ilgili kayıplar yaşayınca, bu sefer insanın trajedisi başlıyor. Fakat bu, sahte bir trajedi aslında.

Yani o çocuğun eline verilen oyuncak bebek ya da ayı, aslında gerçek annesinin ya da onu sahiplenen ve himaye edenin yerini alıyor; sonra da o bebeğin ya da oyuncağın kaybedilmesinden dolayı bir acı yaşanıyor. Biz ağırlıklı olarak neye odaklanıyoruz? O ikinci düzeydeki kayba odaklanıyoruz ve diyoruz ki bizim acımızın asıl nedeni budur. Mesela o çocuğun örneğinde, o bebeğin kaybı sanki acının asli nedeniymiş gibi algılanıyor. Halbuki bizim acımızın asli nedeni Tanrı'yı kaybetmiş olmamızdır; ona dair bilincimizi, onun bizim içimizdeki varlığını, onun bizim özümüz olduğunu kaybetmiş olmamızdır. Temelde acımızın yegâne sebebi odur.

O yüzden, bunu bilen bir arif -tekrar örneği canlandırırsak- bir çocuk düşünelim, annesini daha doğmadan kaybetmiş, hiç annesini tanımamış. Ona bir oyuncak ayı veriliyor, o da sürekli o oyuncak ayısıyla yatıp kalkıyor, onunla oturuyor, yemek yiyor. Sonra bir gün birisi onu elinden alıyor ya da kaybediyor. Çocuk neyin acısını yaşayacak? Kaybettiği ayının acısını yaşayacak. Halbuki gerçekte kaybettiği ne? Annesi. Şimdi bunu bu örnek üzerinden düşündüğümüzde, biz böyle bir çocuğu görsek, ayısını kaybettiği için ağlıyor diye düşünürüz, o ayı üzerinden kurduğu hayale üzülürüz. Peki bunu bilen biri olarak neye üzülürüz? Deriz ki, bu aslında ayısını kaybettiği için üzülüyor gibi görünse de, gerçekte annesini kaybettiği için acı çekiyor; bunun asli kaybı, gerçek kaybı annesinin kaybıdır. Bunun gibi bizler de o mutlak bilinci nasıl bir zaman geldiyse öyle kaybediyoruz. Ama tabii ki ilahi mesajlar bize bunu anlatır. Kur'an diyor ya, "kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" -işte bahsettiğimiz meselenin bir yansıması budur. Anlatılır mı? Yani kutsal metinler bize hep bunu hatırlatır. Bakın, hiçbir kutsal metinde "evlenin, çoluk çocuğunuz olsun, güzel bir işiniz olsun, mutlu olursunuz, mutmain olursunuz" gibi bir şey yoktur, değil mi? Hiçbir kutsal metin bize böyle bir şey söylemiyor. Peki niye söylemiyor? Ama dikkat edin, biz sanki öyleymiş gibi bir algı içindeyiz. Halbuki hiçbir kutsal metin bize dünya ile mutlu olacağımıza dair bir şey sunmuyor. Aksine ne sunuyor? Diyor ki, sen beni kaybettin; beni bulduğunda mutmain olacaksın, ancak beni hatırladığında kalbin mutmain olacak.

Dolayısıyla gerçek bir arif, mesela annesini, babasını, çocuğunu, şunu bunu kaybetse, buna üzülür mü? Üzülür ama "annemi, babamı, çocuğumu kaybettim" diye üzülmez. O bilinç düzeyinde olduğu için üzülür ve gerçek anlamda kaybettiği şeyin bilincindedir. Çünkü o bulmuştur; asli olarak neyi kaybettiğimizi o bilir, çünkü o zaten onu bulmuştur. Ve onu bulduğunda bütün kayıplarını kazanmıştır; ihtiyacı olan her şeyi kazanmıştır.

Dolayısıyla işte burada tekrar ediyoruz: kişisel benliğin eriyip kaybolmasıyla kişisel ıstırap da son bulur. Geriye kalan ise şefkatin büyük hüznü ve gereksiz acının dehşetidir. Yani o şefkat duyar -gereksiz acının içine gömülmüş olan insanın yaşadığı hüzün karşısında ona şefkat duyar. İkincisi, yaşadığı gereksiz acının derinliğinden dehşete kapılır; ne kadar büyük bir acı yaşadığını görür. Hani o verdiğimiz örnek gibi, bir çocuğun elinden çikolatasını ya da küçük bir oyuncağını aldığımızda, öyle ağlayıp ağlayıp neredeyse yüzü mosmor kesilecek, nefessiz kalacak şekilde ağlaması gibi. Halbuki orada kaybettiği şey, diyelim ki elinden alınan bir çikolata; ama öyle dehşetli bir acı yaşamaktadır ki, biz hakikaten ona üzülürüz. Ama şöyle değil -"bu haklı, bu yaşadığı acı da haklı, her çocuk böyle yaşamalıdır, doğal bir şeydir" diye değil. Deriz ki, çok abartılı bir tepki ama ne yapacaksın, şu an bunun ötesini göremiyor.

Orada işte o çocuğun yaşadığı dehşetli acının bizde oluşturduğu his neyse, bir arifin de bizlerin yaşadığı acı karşısında duyduğu his aynıdır. İşte insana düşen şey, asli kaybına dönmesidir; izafi, ikinci, üçüncü kayıplarına değil. O izafi kayıplarımız bize asli kayıplarımızı hatırlatabilir, hatırlatma vesilesi olur. Yani ben mesela bir hayat arkadaşımdan ayrıldım, bir evladımdan ayrıldım, şundan ayrıldım -bu bana bir acı yaşatıyor. Ben aslında en derinde gerçek anlamda neyden ayrıldım? Neyden bilinç olarak koptum? Bunu tefekkür edip oraya dair bir anlayış derinliğine ihtiyacımız var. İşte o zaman, bunu yaptığımızda, Allah o manevi aydınlanmayı, manevi şuuru idrak ettirdiğinde... bakın bu tecrübeyi yaşayan insan ne diyor? Kendisine soruyorlar: "lütfen bize söyleyin, kendinizi nasıl idrak ettiniz? Yani kendi öz zatınızı, o İslami tabirle..."

Haz ve Acının Egemenliğinden Kurtulmak

Ve söylersek, Allah'ın sana üflediği ruhu, sendeki ilahi hakikati nasıl idrak ettin? Cevap veriyor, diyor ki: Benim mürşidimle tanışmam 34 yaşındayken oldu. Ve 37 yaşındayken de kendi öz zatımı idrak ettim. Soran kişi tekrar soruyor: "ne oldu, değişen neydi?" Kişi cevap veriyor: "Haz ve acı üzerimdeki egemenliklerini yitirdiler." Bakın, hem haz hem acı. Peki şimdi insan diyecek, "ot mu oluyor?" Yok, işte öyle değil. Daha öte bir şey oluyor. Tabii şimdi biz diyoruz acıdan kurtulalım da, hazdan niye kurtuluyoruz? Değil mi, orada kafa karışıyor. Halbuki haz ile acı bir paranın iki yüzü gibidir; bunlar psişik düzeyde, nefs düzeyinde haz ve acı, yani aynı düzeyin parametreleridir -bir yüzü acı, bir yüzü haz. Buna İslami gelenek ne diyor? Nefsani hazlar ve ruhani hazlar diye ayrım yaparak meseleyi biraz daha açıklamaya çalışıyor.

"Haz ve acı üzerimdeki egemenliklerini yitirdiler. Acıdan ve korkudan kurtulmuştum." Bakın, aslında burada bir ayetin mealini veriyor gibi. Dikkat edin, "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" diyor ayette. Burada dediği şey ne? "Acıdan ve korkudan kurtulmuştum" -yani acının getirdiği üzüntüden, hüzünden ve korkudan kurtulmuştu.

"Kendimi hiçbir şeye gereksinim duymayan, bütünlük içinde mutmain bir varlık olarak hissediyordum. Saf farkındalık okyanusunda, fenomenler dünyasının sayısız dalgaları, başlangıçsız ve bitimsiz bir şekilde durmadan yükselip alçalıyordu." Burada işte ne var? Sen daha derin, daha asli bir katmana geçiyorsun. Artık dalgalar -evet sen dalgaları gene seyrediyorsun, denizin dalgaları gene var- fakat sen artık dalga düzeyinde değilsin, okyanusun derinlikleri düzeyindesin artık. O fenomenler dünyası, fenomenal olgular müşahede ettiğin, kısmen içinde/dahil olduğun ama özün itibariyle azade olduğun bir şey. Ama tabii ki bu dediğimiz gibi, ancak o tecrübe vaki olduğunda tam olarak anlayacağımız bir şey. Bunu niye okuyoruz, öğrenmeye çalışıyoruz? Hani oyunda bir üst level olur, farklı bir düzey olur ya, bunu bilmek için yapıyoruz bunu. Sen henüz o düzeye geçmemişsin ama şunu anla: sen son oyunu oynamıyorsun. Yani şu anda bulunduğun düzey, şu anda bulunduğun bilinç ve varlık düzeyi son değil. Bunun bir ötesi var. Şu an tecrübe etmemişsin ama bunu bilgi olarak bil. Dolayısıyla bunu son oyun gibi düşünme. Nasıl diyeyim, ilk yarı var, ikinci yarı var; ilk yarıda yenilgi içinde olabilirsin ama ikinci yarısı var bu işin. Anlatabiliyorum, yani "ben bu hayatta bu kadar zorluklar yaşadım, böyle acılar yaşadım, kaderim çok kötü" -kardeşim, bu değil bak. Bu düzeyde böyle hissediyorsun, buna diyecek bir şey yok, tabii ki öyle hissediyorsun. Ama bu senin varabileceğin son bilinç düzeyi değil ve öyle bir bilinç düzeyi var ki, eğer o idrake geçersen, bunlar sana tatlı bir hatıra olarak gelecekler.

İşte burada ifade ettiği şey şu: saf farkındalık okyanusunda, fenomenler dünyasının sayısız dalgaları, başlangıçsız ve bitimsiz bir şekilde durmadan yükselip alçalıyor -ne olursa olsun, hiçbiri senin asli varlığını etkilemez. O zaman işte onu tecrübe ediyorsun. Yani her zaman verdiğimiz örnek gibi, bir denizin çok yüksek, çok haşin dalgaları da olsa, süt liman da olsa, denizin asliyetine, yani onun su oluş düzeyine ne fazlalık verir, değil mi, ne eksiklik verir. Benim fenomenal alemde yaşadığım ne hazlar, keyifler bende bir şey arttırır, ne de acılar bende bir şey eksiltir. Yani acı gibi olan olaylar bende bir şey eksiltmediği gibi, keyif haz odaklı şeyler de bende bir şey arttırmaz. Ama dikkat edin, psişik düzeyde böyle mi? Psişik düzeyde öyle değil. Acı, mahrumiyet bizden bir şey alıp götürüyor diye biz hissediyoruz, değil mi? Öbür şeyler ise bize sanki bir şey kazandırıyor, sanki daha mutmain olduk diye hissediyoruz. Bu bir bilinç düzeyi midir? İnkâr mı edeceğiz bunu? Hayır, inkâr etmeyeceğiz, bunu göreceğiz, bu düzeyde de böyledir. Mesela bütün insanlar bana hürmet etse, ayaklarıma kadar hürmetkâr olsa, sevse, şefkatli olsa, ilgilense, beni önemseseler, her zaman hatırlarında olsam -bu beni tatmin eder diyebiliriz. Ama bu hangi düzeye ait bir bilinçtir? Ego düzeyine, yani psişik düzeye ait bir bilinçtir. Bunu tabii ki reddetmeyeceğiz ama bunun ötesinde de bir bilinç düzeyi var. İşte ariflerin, kâmil insanların yaşadığı şey o en üst düzeydeki bilinç düzeyidir. Ve bu hayali bir şey değildir. Sizi inandırmak için söylemiyorum, benim kısmen bile yaşadığım o hal bana bunu "iki kere iki dört eder" derecesinden daha kesin bir şekilde idrak ettirmiştir. Bu hali yaşadım ve baktım hakikaten -ben hakikaten şaşırdım, dedim "Allah Allah" dedim. Çünkü çalışıp da edindiğim bir şey değildi; bir anda, yolda yürürken bir şey değişti. Böyle bir halüsinasyon falan değil, öyle bir şey değil yani, tamamen bir bilinç değişimi. Senin bilincinde meydana gelen bir değişim. Orada bir bakıyorsun ki, diyelim ki sen o güne kadar sokakta yatmış olsan, hayatında yemediğin darbe kalmamış olsa bile, o bilinçte onlar sana "böyle deneyimledim, ilginç bir şeydir" diyebileceğin şeyler haline geliyor. Hiçbir negatiflik, hiçbir olumsuz düşünce ve duygu orada yok. Ve ne yaşamış olursan ol, hiçbirinin sana getirdiği bir baskı, bir travma hissi yok. Ama bunu düşünerek elde edemiyoruz; belki neye dikkat etmek lazım? Bulunduğumuz bilincin son olmadığını anlamaya. Ve böyle acılarımıza, sevinçlerimize aşırı bir şekilde yapışmamaya. Bize düşen bu, bizim başka yapacağımız bir şey yok. O bilinç ancak Allah'ın lütfuyla, tamamen hak etmediğin şekilde, hak etmeden Allah'ın tamamen lütuf ve inayetiyle sana yaşatacağı bir şey. Ama sana düşen, o şeye yapışmamak. Hani bu şuna benzer: diyelim ki bir gemi düşünün, süt liman bir limanda duruyor. Eğer karaya bağlamışsa, en güçlü rüzgar bile onu açık denizlere götüremeyecektir. Ama eğer o bağını hafifletmişse ya da bağlı değilse, o zaman rüzgar alıp onu götürebilir. Ama sen tutulmuşsan, acılarını büyütüyorsan, abartıyorsan... "işte benim acımı da dinleyin" -dinleriz elbette ama ne yapacaksın, yapılacak bir şey yoksa, "dinlemiyorsunuz, benimle temas etmiyorsunuz" diye böyle bir şey yapma. Bu yanlış bir şey. Bütün ömrün boyunca senin acını dinlesek bir yere varamayız. Bir insan ömrü boyunca benim acılarımı dinlese ben bir yere varamam. Böyle bir şey yok. Çünkü bizi acıdan kurtaracak olan şey, nihai olarak bilincimizin dönüşmesidir. Bilinç farklılığıdır. Öbür türlü seni kısmen acılarını daha yumuşak hale getirecek olan şey -evet insanlar seni dinler, sana hak verir- ama bunlar gerçek anlamda seni kurtarır mı? Hayır, kurtarmaz. Gerçek anlamda bizi acıdan kurtaracak olan şey, zatımıza dönmektir. Çünkü orada acı yoktur. İşte "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" denilmesi buna işaret eder.

Asli Kader ve İzafi Kader

Artık arzularınız ve korkularınız yok mu? diye soruyorlar. Cevap veriyor: "Benim kaderim" diyor, "pek az resmi öğrenim görmüş, mütevazı bir esnaf, sıradan basit bir insan olarak doğmaktı. Hayatım da sıradan arzular ve korkularla sıradan bir hayattı. Ne zaman ki üstadıma olan inancım ve onun sözlerine itaatim sayesinde gerçek varlığımın farkına vardım, işte o zaman kaderi sona erinceye kadar kendi başının çaresine bakması için beşeri tabiatımı geride bıraktım." (Muhtemelen okuma yazma bilecek seviyede bir eğitimi var bu zatın.)

İlginç bir cümle burada: "kaderi sona erinceye kadar kendi başının çaresine bakması için beşeri tabiatımı geride bıraktım." Yani bu beşeri serüvenimiz, doğal bir gidişat içinde gidebilecek bir şeydir; onun bir başı var, bir sonu var. Mesela nedir, bedenimizin de bir başı var, bu bedenin kaderi nedir düşündüğümüzde? Bu bedenin kaderi iki hücreden başlamış ve en sonunda toprak olmakla bitecek bir şeydi. Kaderi budur. Ne kadar ilgileneceksin? Bu kadar ilgileneceksin. Zaten doğal akışına bıraktığında da kendi çapında gidiyor. Kişi orada beşeri tabiatının asli şeyi olmadığını görüyor. Bu beşeri tabiatı terk etmek, onun sorumluluklarını yerine getirmemek demek değil. Fakat bunu sanki benim asli varlığımmış gibi görmek hatadır. Asli varlığın gibi gördüğünde ne oluyor? Ona yapışıp kalıyorsun ve onun kaderini sürekli inşa etmeye, sürekli onun kaderini belirlemeye çalışıyorsun. Bu şuna benziyor: bedenin kaderi diyelim ki yaşlanmak ve ölmekken, sen o bedenin kaderini tersine çevirmek istiyorsun. Bu mümkün bir şey midir? Onun bir kaderi vardı, o kaderin içinde sana verilen, deyim yerindeyse, sorumluluklar da vardı. Bir şeyin kader olması demek, ona hiç senin dahil olmayacağın anlamına gelmez; o kaderin içinde senin dahil olman da var. Mesela bakın, bu bedene belli bir yemek yiyoruz, içiyoruz, onun bakımına dikkat ediyoruz vesaire ama en derindeki kaderini etkileyebiliyor musun? Etkileyemiyorsun. O bedenin bir kaderi var, psişik boyutumuzun da bir kaderi var, dünyevi görünümümüzün de bir kaderi var. Fakat sen o musun? Hayır, sen o değilsin. İşte o yüzden her zaman tekrar edegeldiğimiz gibi: "onlara bir musibet isabet ettiğinde, biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz derler." Ayet işte buna işaret ediyor. İdris Şah'ın da çok güzel ifade ettiği gibi, senin kaderin bu zahiri âlemdeki sürecin değildir. Senin kaderin, Tanrı'dan gelip Tanrı'ya dönme serüvenindir. Senin kaderin budur. Diğeri izafi bir süreçtir, kısıtlı ve zahiri bir süreçtir. Senin kaderin o değil. Onun için herkesin kaderi güzeldir; bu anlamda idrak edebilirsek o kaderi. Kaderin nedir? "Benim kaderim" deyip iki nokta üst üste koyup dünyadaki serüvenini anlatmayacaksın. Benim kaderim, "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn"dur -Allah'a aidim, ondan geldim ve ona dönüyorum. Arada neyle dolmuş olursa olsun bu dünya safhası, yani senin dünyevi görüntün -anlatabiliyorum- neyle dolu olursa olsun hiç fark etmez. Senin kaderin dünyadaki safhan değildir; bizim kaderimiz üst kaderdir, derin kaderdir, o asli kaderdir. Yoksa öbür kaderin bir başı var, bir sonu var; sen nasıl kendini ona bağlıyorsun? O ikinci, üçüncü kader dediğin şeyler de zaten Allah'a mı bağlı? Zaten Allah'a aitsin, ondan gelip ona gidiyorsun, başka neye bağlı olabilir ki? Ne yaparsan yap, o kader net ve kesin. Bize verilen bu hayat, bu kader, bize verilen bir imtihandır; ne yapacaksak bunu yapacağız sonuçta, imtihan olmaktan. Bak bu, psişik bilinçtir, reddetmiyoruz bunu. Ayet ne diyor? "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, inna lillahi ve inna ileyhi raciun" -ne yapacaksak burada yapacağız.

Peki on yaşında dünyaya gelip giden bir çocuk ne yapmış? Buna bir açıklama getirebilir miyiz? Son tahlilde getiremeyiz o noktada. Hayır, ruhumuzu ahirete hazırlama durumumuz yok; ruhumuz zaten hazır. Hazır ve hazır durumda duruyor. Burada "şarj kararması" gibi bir süreç diyelim. Mesela o sözü söyleyen kişi -aleyhisselam- onu söylediğinde bir şey açığa çıkıyor, ruhuna karşı daha fazla yakın oluyor, nefsini bir şekilde sindirmiş oluyor, bir şekilde eksiltiyor. Bu dünyada bizim yapmamız gereken bir eksiltme çalışması değil mi? Bu dünyada evet, eksiltme çalışması ama bunu ne için yapıyorsun? O derin varlığına, asli varlığına örtü olan şeyi kaldırmak için yapıyorsun; o asli varlığını inşa etmek için yapmıyorsun, o zaten orada var. Evet ama sonuçta imtihan oluyor. Senin için hem iki ruh, iki çeşit kader içinde, sen bilmiyorsun ne olacağını, sonuçta imtihan da diyebiliyorsun. Evet. Ruha yakınlaşmaya, sonuçta bu dünyada olmayacak diyelim, aydınlanmayacak, şu bu falan ama...

Su-Buz Metaforu: Asli Varlığı İdrak Etmek

Yani bunu şuna benzetelim: sen bir su idin, katılaştın, buz oldun. O buz olmanın gerektirdiği şey nedir? Hem o buz olmayı deneyimlemek hem de eriyip tekrar su olmaktır. Fakat bak, su tekrar eriyip su olduğunda, buz olmak sadece bir deneyim olmaktan öteye geçmiyor. Peki, mesela buz erimiyor, su olmuyor ama şunu idrak ettiğinde kurtulmuş oluyor değil mi: "Ben suyum, katı da dursam suyum" diye. Onu gerçekten samimi olarak kabul edip teslim olan kişi kurtulur. Önemli olan su olmak değil, onu idrak etmek. Yani önemli olan erimemek değil, su olduğunu idrak etmek. Erimesen de su olduğunu idrak ettiğinde, buz olarak kalmanın bir mahsuru yok. Su olduğunu idrak etmişsin ve artık kendini şekli olan bir şey olarak görmüyorsun. Mesela şöyle düşünün, verdiğimiz örnek üzerinden: suyun kaderiyle buzun kaderini düşünün. Anlatabildim mi? Suyun kaderi ne, buzun kaderi ne? Buzun kaderi donmuşluk ve sonra erimek -nasıl erirse erisin. İsterse birisi balyozla vurarak eritsin onu, isterse biri sıcak bir güneşin altına koyup eritsin. Orada kaybolan ya da yitirilen şey nedir? Asli bir şey midir, arızi bir şey midir? Geçici, arızi bir şeydir o. Evet, onun da bir kaderi var. Mesela diyelim ki bir tonluk bir buzun erime hikayesini yazabiliriz; bu buzun kaderidir. Nasıl eridi? İşte önce birisi onu ikiye böldü, sonra güneşin altında kaldı, ondan sonra bir zaman sonra güneş gitti, kış oldu, gene biraz katılaştı, sonra bir şey oldu, en sonunda eridi. Şimdi bu buzun kaderi, suyun kaderini değiştirdi mi? Ya da suyu değiştirdi mi? Değiştirmedi. O, suyun farklı bir görünüm tarzı olan ve geçici olan bir yönünün kaderiydi; suyun bizatihi kaderi değildi. İşte insanın kaderi kavramına veya insanın kaderine bakış açısı bu olmalıdır. Benim zahiri kaderim, falan tarihte doğmuşumdur, bir erkek olarak dünyaya gelmişimdir, şöyle şöyle şeyler yaşamışımdır, annem babam böyledir, şöyle bir ailede doğmuşum, şu olmuş bu olmuş, güzel günler geçirmişim, acı günler geçirmişim -bu bir kaderdir. Kaderdir ama bu neyin kaderidir? Benim izafi ve arızi tabiatımın kaderidir. Bunun da kendine göre bir realitesi var. Fakat "benim" derken neyi kastediyorum, ben asıl neyim? İşte asli olan özümü, varlığımı kastediyorum, olmalıyım. Onun kaderi nedir? Valla onun kaderi suydu, gene su oldu; Allah'a aitti, ona döndü. O zaman hayatta ne yaşamış olursan ol, bu dünya hayatında sende o kadar iz bırakmaz, yapışmaz sana.

Teflon Tava Metaforu: Yapışmadan Yaşamak

Bu neye benzer, basitçe bir misal vereceğim ama ne yapayım, aklıma öyle geldi: eskiden alüminyum tavalar vardı, patates kızartırdın, yapışırdı değil mi, temizlemesi de zordu. Sonra teflon tava çıktı; kızartıyorsun, hiç yapışma mapışma yok, tavayı ters çeviriyorsun, sudan geçiriyorsun, temizlemene gerek yok. Neden? Özdeşleşme yok çünkü burada. Anlatabiliyorum. Ama biz, biz tavayı kırk defa çeviriyoruz, o kadar kızarmış patates ki yapışmış tavaya, neredeyse çıkmıyor gibi. Anlatabiliyorum. Kardeşim, bırak, teflon tava gibi ol, yapışma o şeylere, o olgulara. Anlatabiliyor muyum? Bunlar olmuş, tecrübe edilmiş ve yeni tecrübelere muhatap olabilecek bir insansın. Geçmişe sürekli takılıp kalma, orada yapışma yani. Hani biz teflon tavayı tercih ediyoruz ama psikolojik olarak hâlâ alüminyum tavalarda kızartma yapıyoruz, hep yapış yapış yaşıyoruz. "Bir şey yaşamışız, ben bunu unutamadım, hâlâ o travmanın etkisindeyim, aşamadım" -e aş. Aşamıyoruz çünkü karşıdakini suçluyoruz biz de, o yüzden aşamıyoruz. Anlatabiliyorum. İşte bana böyle dedi, "ben o travmayı aşamadım." Ne diyebiliriz? "Mübarek olsun, devam et" diyebiliriz ama karşımızdakini suçlamamız da ayrı bir şeydir. Karşıdakini suçlayacak bir şey yok orada; sen o şeyi yaşıyorsun, o olguya yapışmayı tercih ediyorsun. Olgu sana yapışmıyor. Patates teflon tavaya yapışmıyor, alüminyum tavaya yapışıyor; demek ki problem patateste değil, tavada. Yani bizim zeminimiz o şeye yapışmaya sebep oluyor. Ve yapışması sadece, seyredip geçeceğimiz, orada yaşanmış, olmuş, tecrübe edilmiş bir şey -bu hiçbir anlamı yok mu demektir? Hayır, yaşanmış; bir tecrübe, müşahede edeceksin ve geçip gideceksin.

Bu kesreti görmek mi oluyor o zaman, daha genel manada? Evet, evet. Yani vahdet bilincine sahip olduğun zaman kesret senin için bir müşahede düzeyi oluyor; sen o kesretin içinde boğulmuyorsun. Aslında ruhun kaderi bu. Tabii ki, vahdetin kendindeki mutlakın farkında olduğun zaman, kesretin dalgalarında boğulmuyorsun. O zaman işte gerçekten, evet, yaşamışsın, hepsi bir deneyim, hepsi bir hatıradır; yapışıp kalacağın, yapışacağın bir şey yok. Ama dikkat edin, yapışan biziz. Psikolojik düzeyde, benlik düzeyinde baktığımızda, biz tabii şöyle diyoruz: "onlar bize yapışıyor, onların yüzünden biz bu haldeyiz." Hayır, onların yüzünden değil; onların kendi süreçleri, onlar ona ait. Fakat senin bu yapışmayı yaşaman, senin bu travmayı yaşamanın sebebi senin kendi bilinç düzeyindir. Onu ne kadar dengeli hale getirirsen, o bilinci ne kadar doğru bir noktaya getirirsen, o ölçüde hadiseler deyim yerindeyse senin üzerinden kayar geçer. Bu, kayıtsız kalmak, dışlamak anlamında değil. Evet, ezip geçmez ama biz bu düzeyde kalırsak ezip geçer; halbuki sen o düzeyde görüp geçersin.

Şimdi görüp geçtiğinde sanki böyle geliyor ve gidiyor gibi oluyor. Ama sanki o gelen şeyin, o şekilde baktığında açığa çıkardığın bir potansiyel olması gerekiyormuş gibi hissediyorum, bir şey olmalı yani; sürekli ruh halinde durup bir şey gidip geçiyor. O ruh olmak tamamen eyvallah da, mesela bir şey geldiği zaman, aslında herkesin bir kaderi var ya, o kaderdeki o şey kırılma noktaları ya da bir şey açığa çıkarması gerekiyor gibi düşünüyorum. Hani böyle bir şey gibi oluyor, Allah bizi yarattı, fark edin ki böyle. Şimdi işte o hadiseler bizde hem ruhun imkanlarını açığa çıkarmamız için bir vesiledir -anlatabiliyorum, yani o rağmenliği gerçekleştirmek açısından ruhun imkanlarını açığa çıkarmak için bir vesile olur. İkincisi, senin kesret ile ilgili deneyimini arttırır, yani kesrete dair deneyimini arttırır. Fakat senin o asli varlığını ne arttırır ne eksiltir.

Yani bir varlığı deneyimliyorum, "vay be" gibi bir etki oluyor değil mi? Ruhsal olarak. Mesela: "vay be, daha önce hiç böyle bir şey hissetmemiştim" gibi. Şey olur ya, ne bileyim, yogada mesela şey var, aslan duruşu, bilmem ne duruşu falan; insan ruh olarak şey hissediyor, kararlılık, o irade falan bazı şeylerde. Bazı olaylarda da bunu çok üst düzeyde karşıladığında, psikolojik bir geçme durumu oluyormuş gibi oluyor -psikolojik mi bilmiyorum ama bir şey oluyor. O psikolojik düzeyde öyledir. Yani seni daha olumlu ve daha çok şeyi deneyimlemiş, daha çok şeyi kesret aleminde fark etmiş hale getiriyor. Sen diyelim ki Marmara Denizi'nde tsunamiyi görüyorsun, ya da Kalamış'ta mehtaplı bir gecede pırıl pırıl ve sakin, süt liman bir denizi görüyorsun; bunlar nedir? Kesrete dair deneyimlerdir. Marmara Denizi ne artmış ne eksilmiş, değil mi? Ama öbür yönüyle, tsunami dalgalarının oluşturduğu bir deneyim var, ya da süt liman bir deneyim oluşturuyor. O sende daha böyle... evet, yani diyorsun ki bu denizde zahiri ve sınırlı olarak böyle deneyimler de olabiliyor ama sen asli olarak...

Vahdet Bilinci ve Nefsin Kimlik Arayışı

Mesela şimdinin yüzünde hadiseler geçip gidiyor ve nefis ona mutlaka bir kimlik vermek istiyor ya, bu da en derin düzeyde aslında insanın kendi öz varoluşunu unutmasıyla alakalı bir durum. Mesela biz neden o hadiselerin geçip gitmesine izin vermiyoruz? Çünkü onlara bir kimlik vermek istiyoruz ve onlarla aslında egosal düzeyde varoluşumuzu ispatlıyoruz. Egosal düzeyde bir ilişki kuruyoruz; onlar olmasa biz hiçmişiz gibi geliyor. Evet, ve onlar olmasa da tabii ki bir hiçmişiz gibi gözüküyor. Şunu unutmayın: mesela çocuğun hiçbir psikolojik hafızası yoktur, fakat çocuk çok mutludur. Dikkat edin, bizden şu anki hafızamızı alsak neye döneriz? Mecnun gibi oluruz. Evet. Halbuki çocuğun hiçbir hafızası yoktur ve çocuk özde henüz o mutlak ile temasını kaybetmediği için, hiçbir psişik hafızası olmadığı halde mutludur. İşte arifler de böyledir. Birisi Beyazıt Bistami'ye gelmiş, "ben Beyazıt Bistami'yi arıyorum" demiş. "Vallahi" demiş, "ben onu 25 senedir kaybettim, ben de arıyorum. Ben artık Beyazıt Bistami değilim, ben kendimi artık onunla tanımlamıyorum." Anlatabiliyor muyum? Yani "o anlasın diye arıyorum, artık bulamıyorum" -anlatabiliyor muyum? Eyvallah.

İbadetin Özü: Acz ve Fakrı İdrak Ederek Teslimiyet

Buyurun. Şey yapalım -yakalandığında biz gayret etmesek bile, o halimizde hiçbir şeye takılmazsak, yapışmazsak, bunları abartılı bir şekilde yaşamazsak, kim olursa olsun onu tutarsın... "Her yerde şöyle yapılabilir mi, ne yapılabilir?" Tabii. "Sadece gayret konusuna gerek yok mu, o ne var?" Yani gayret derken neyi kastediyoruz? Daha yakınlaşabilmek için yapılan dualar, zikirler, namaz ve bunun gibi şeyler, ibadet yolları kullanılır. Şimdi mümin için, diyelim ki o... yani buradaki asıl olan şey, ibadetin bir şükür niteliği taşımasıdır bu noktada. İbadet bir şükürdür; yaşadığın her şeye, her duruma dair bir şükür, bir rıza ve bir teslimiyettir. Ya da Bediüzzaman'ın bir başka ifadesiyle, "ibadet, senin aczini ve fakrını bilip sonsuz kudrete kendini teslim etmendir" diyor. Yoksa aslında ibadetimiz böyle bir şey elde etmeye, bir şeye sahip olmaya dair değil; en temel anlamı, senin aczini, hiçbir şeye sahip olmadığını idrak ederek, bu idrakte derinleşerek kendini sonsuza, mutlaka ve sonsuz zengin olana, kaynağa teslim etmektir. Eğer bu bir gayretse, tabii ki gayret etmemiz gerekir. Ama öbür türlü, "ben gayret edip bir şeyler elde edeceğim, bir şeyler bulacağım" -böyle bir şey yok. Böyle gayret eden de bir şey bulamaz. "Psişik düzeyde var değil mi?" Psişik düzeyde var, fakat ondan bir netice çıkmaz, işte onu diyorum. O türlü bir gayret içinde olan, senelerce namaz kılsa, senelerce riyazet yapsa bir yere varamaz. "Peki hocam, ... anlamda bir yere varır mı?" Varabilir de; adam çok ibadet eder, kapalı bir tarikat hayatı sürer, o tarikat hiyerarşisinde bir makam elde eder ama kendi zatını elde edemez.

"Hocam, mesela namaz kılıyoruz ve kılarken birçok ayeti okuyoruz ama onların hiçbirinin anlamını bilmeden -mesela şahsen ben anlamını bilmeden okuyorum. Bu noktada nasıl söyleyeyim, o bilinçte olmak için namaz kıldığımızı varsayarsak, dua ederken ben o bilinçte belki de olmuyorum, ya da hatırlamak adına -bu nasıl bir şey o zaman? Bu manada bilmemiz mi gerekiyor onu?" Şimdi şöyle: şu düzeydeyken bizim zihnimizin, tahayyülümüzün, tasavvurumuzun gereksiz yerlere dağılmaması için, diyelim ki okuduğumuz ayetin manasını, hatta deyim yerindeyse onun tefsirine dair bir açılımın zihnimizde olması, bizi bu düzeyde daha istikametli kılar. Fakat gerçek anlamda, sen buradan ermeyeceksin; şah damarı değildir bu. Evet, sadece o ibadeti biraz daha nitelikli hale getireceksin. Gerçek anlamda ibadet, o biraz önce bahsettiğimiz aczini ve fakrını idrak etme ve o idrak ile Hakk'ın kapısına kendini teslim etme; birincisi budur. O zaman o her halde olabilir -tabii o her halde olabilir. Hatta bazen anlatılır: böyle bir ariftir, Allah dostudur, velidir ama ne Kur'an bilir ne Kur'an'ın manasını bilir; ama ilginç bir şekilde Kur'an okunduğunda manası kalbine doğar. Yani Arapça bilmez, Kur'an okumayı da bilmez ama bazen menkıbelerde anlatılır. Bir tanesi, 1960'larda yaşamış Konyalı Ladikli Ahmet Ağa diye bir zattır. Adam hiçbir şey bilmiyor; ne Kur'an okumayı biliyor ne Arapça biliyor. Ama mesela Kur'an okunduğu zaman bazen dermiş ki "evladım, bir daha oku" derlermiş ona. "Ahmet Ağa" derlermiş, "sen Kur'an bilmiyorsun, hafız değilsin" falan. O da demiş: "siz okuyunca bazı harfler böyle eğik, çarpık çürük oluyor, orada bir yanlışlık var, seziyorum" demiş. Anlatabiliyor muyum? Ya da bazı böyle zatlar vardır -Ahmet Yüksel Özemre anlatmıştı, onun istifade ettiği bir zat: "Arapça bilmiyor ama" diyor, "giderdim ona, derdim, İhlas suresini sorardım, oku derdi, okurdum, bana anlatırdı; sonra bir yerden sonra ben anlamazdım" diyor. Anlatabildim mi? İşte o bilir. Güneydoğu'da, Kürtlerin bulunduğu bir ortamda Kur'an okunuyor, fakat Kürtçe bilmememize rağmen çoğumuz "anladık" diyor. "Onun için Kur'an Allah'çadır" diyor -öyle bir şey yok yani, öyle bir şey yok. O, manevi bir melekenin açılmasıyla ilgili bir şey; o manevi meleke açıldığında, sen Arapça bilmesen de bir nevi, teyp kasetinin teybe konulduğunda ses çıkarması gibi. Halbuki teyp kaseti dışarıdan baktığında bir şerittir, ne sesi var ne soluğu var; ama teybe koyduğunda içinde ne kayıt varsa o sesi çıkarır. Anlatabiliyorum. Dolayısıyla böyle şeyler vardır. Ama bizim noktamıza tekrar dönecek olursak, biz mesela ibadet ettiğimizde, namaz vesaire, okuduğumuz şeyi manasını, diyelim ki tefsir düzeyinde açılımına dair bir şeyleri bilmemiz iyidir; hiç olmazsa zihnimiz o anda boş şeylere, boş tasavvurlara kayıp gitmez, onu tefekkür etmiş olursun. Ama bu, seni bahsettiğimiz manada erdirecek bir şey değildir. Ama onun içindeyken, sen ne kadar o aczini, ne kadar o fakrını idrak edersen, o oranda onlar açılır. Yoksa "ben çok tefsir okuyayım, ereceğim" -öyle bir şey değil. Bir insan bir anda erebilir. Kesinlikle, nihayetinde ermek de bu demek zaten değil mi? Ermek demek... böyle sanki ermek bir makam sahibi olmak, "erdim" deyip krallar gibi yere oturmak değil, öyle bir şey yok. Yani ermek erimektir. Sen aslında kaybediyorsun, bu şu anda dediğin şeyi kaybediyorsun. Hani "eren adam" tırnak içinde söylüyorum, ermişliğinin tadını çıkaramaz; halka karşı... anlatabildim. Biz mesela bu düzeydeyken şöyle diyoruz: "ulan bir ersem, ne biçim olur" diye. Yok, tadını çıkaracak bir erdim yok orada; herkes sana hürmet eder falan. Yok, erdi erdi, o gidiyor; onun tadı yok, "hocam kimse bilmiyor" falan diyor. Sadece o açıdan bir baktığımız şey değil. Tabii, tabii, tabii, zaten o. Tabii. Bazıları vardır böyle, "ereceğim" diye, erip böyle bir şey yapacakmış gibi düşünen; bu yok yani. Erip ermenin tadını çıkaramayacağız, onu başta bilmemiz lazım. İşte dediğiniz gibi, asıl olan şey: "Ya Rabbi, beni bu izafi ve sınırlı bilinçten, bu acının ve hazzın ikilemi içinde gidip gelen bilinçten kurtar." Bediüzzaman'ın aldığı bir duanın mealiyle söyleyecek olursak: "beni kendimden kendine al" diyor, "ve beni bende fani kıl" diyor. Yani, hani, beni bensiz bırak, sensiz bırakma.

Tabii tabii, Konfüçyüs'e galiba aynı şeyler. Bu kadar. Gerçekten öyle. Tamam mı? Ne kadar oldu?

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): (Yunus Suresi: 62), (Bakara Suresi: 156), (Ra'd Suresi: 28) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.