Göz Ardı Edilen Dünya - Duygular

Kısa Özet

Sohbette önce insanı çoğu zaman düşüncelerinden çok duygularının yönettiği, bunun reklam ve pazarlama dünyasında bile kullanıldığı anlatılıyor; ardından bir duyguyla sağlıklı ilişki kurmanın üç adımı olarak “fark etme, tanımlama, yönetme” işleniyor. Sohbetin ana gövdesinde çocukluktan taşınan “ben değersizim, ben sevilemem” gibi sahte ve doymak bilmeyen “ikincil duygular”ın nasıl oluştuğu, kişiyi sürekli dış onay aramaya nasıl sürüklediği örneklerle anlatılıyor. Kapanışta ise fıtrat, günah ve Hz. Muhammed’in insan fıtratının aslını temsil etmesi üzerinden “insan hatasıyla/günahıyla özdeşleşmemeli” fikri, değişimin her yaşta mümkün olduğu ve duygusal dengenin bedensel denge (hormon, mineral dengesi) ile kıyaslandığı bir bölümle metin -kayıt kesintisi nedeniyle- yarım kalan bir cümleyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bizi çoğu zaman düşüncelerimizden çok duygularımız yönetir; önce sevip sevmediğimize karar veririz, sonra sebebini buluruz. - “Değersizim, sevilemem” gibi ikincil duygular gerçek değil, çocuklukta oluşmuş sahte kanılardır; doymaz bir canavar gibi sürekli dış onay ister. - Günah veya hata insanın fıtratını/özünü tanımlamaz; tıpkı bir hastalığın temelde sağlıklı bir bedene arız olması gibi, insan da hatasıyla özdeşleştirilemez.

Düşünce mi, Duygu mu?

Hani biraz daha böyle sanki felsefe yapıyormuşuz gibi bir telkin, bir fikir teatisi falan oluyormuş gibi oluyor. Yani işte şöyle düşünmeyelim, böyle düşünelim diye. Ama aslında çoğu zaman bizi düşüncelerimizden daha çok duygularımız yönetiyor. Yani bazen bir duygu alır bizi. O sırada kafamızda doğru olduğunu bildiğimiz bir sürü düşünce vardır. Atıyorum, bir arkadaşla bir şey planladık ama umduğumuz gibi bir tercihte bulunmadı. Hemen suratımız düşer. Yanımızdakiler sorar: “Ne oldu, bir şey mi oldu?” “Yok işte, onun tercihidir” falan deriz. Ama halbuki içimizde böyle bir hayal kırıklığı ya da bir uzaklık, bir yalnızlık hissetmişizdir. İşte anlaşılmadık, benim neyi istediğim anlaşılmadı, umduğumu söylemedi, beklentimi karşılamadı gibi. Sonra bir sürü düşünce üretebiliriz ama içerideki o hayal kırıklığı bizi alır götürür. Orada bulunmak istemeyiz, başka şeyler yaparız.

Çoğu zaman -sağ olsun- kapitalist dünyada da bizim duygularımızı reklamlarla ya da başka uyarıcılarla kullanıyorlar. Bazı renklerin güven verdiğini, bazılarının öfke oluşturduğunu, bazılarının dikkat çektiğini fark ettikleri için filmlere, reklamlara bunları serpiştiriyorlar. Hatta şöyle bir söz vardır, ne kadar doğru bilmiyorum ama: biz çoğu zaman insanları severiz ya da sevmeyiz, sonra ona göre bir sebep buluruz. Yani önce sevip sevmediğimize karar veririz, sonra neden sevdiğimizi ya da sevmediğimizi anlatmaya başlarız.

Bugün duyguları hafiften konuşalım diyoruz. Öncelikle Eckhart Tolle’nin bir sözünü okumuştum, oradan yola çıkarak soruyu doğrudan sorayım: Tolle diyor ki, bir yerde söylediğiniz sözle hissettiğiniz şeyin farklılaştığını fark ederseniz, söylediğiniz o söze değil, içeride hissettiğinize bakın. O, gerçek anlamda o an hissettiğiniz duruma daha yakındır. Yani duygular aslında sizi düşüncelerinizden daha fazla belirliyor. Bu duyguları egosal bağlamda, nefsani bağlamda bir tık daha derinden düşündüğümüzde, aslında bir nevi kişiliği yöneten, düşünceden daha kapsayıcı, daha enerjik, daha kuşatıcı bir şey olduğunu görüyoruz.

Duyguyu Fark Etmek, Tanımlamak, Yönetmek

Aslında insanların bir kısmı bir şeyle karşılaştığında önce onu hisseder; bir kısmı ise düşünce merkezini daha önde kullanmaya eğilimlidir. Ama hepimizde de mutlaka düşünce ve duygu temelli algı ve değerlerden ortaya çıkan bir yapı var. Burada önemli olan şey duyguları fark edebilme, duyguları tanımlayabilme ve duyguları yönetebilmedir.

Bazen bir duygu yaşarız, duygu vardır ama biz onu fark etmeyiz; bastırırız, üzerini örteriz. Duyguyu fark etmeden direkt, sanki o duygu yokmuş gibi davranırız. Dolayısıyla burada önemli olan şey önce duyguyu fark etmek, sonra duyguyu tanımlamak, sonra da duyguyu yönetmektir. Bazen duyguyu fark edemeyiz, düşüncelerle ve eylemlerle hayatı yorumlamaya, yaşamaya çalışırız. Ama aslında altta bir duygu vardır; adeta o duyguya karşı kör hale gelmişizdir. Bazen de bu, duygulardan kaçıyor olmamızdan kaynaklanır. Duygularla ilgili hatırladığımız veya hatırlamadığımız kötü bir anımız vardır. Duygularını hep kötü bir şey olarak görmeye çalışan, duygularıyla ilgili olumsuz bir algısı olan insanlar olabilir. Buna bağlı olarak duyguyu fark etmek veya duyguyu ifade etmek noktasında kendimize “böyle mi hissediyorsun, nasıl hissediyorsun” diye sormayı belki çocukluğumuzda hiç duymadık. Birçok farklı sebep olabilir. Buna bağlı olarak bazı insanlar duygularını pek fark edemez, duygularını fark edebilme eğilimleri zayıflamıştır.

_(Kayıtta bir süre ses/görüntü kopukluğu yaşanıyor.)_

Yine de şunu bilmek önemli: benim de duygularım var, ben de hissediyorum; ama onları tam olarak fark edebilmek konusunda kendimi baskılamış olabilirim. “Kendimi baskılamayı bırakıyorum, duygularımı görmeyi, duygularımı fark etmeyi tercih ediyorum” şeklinde kendi kendine hatırlatmalarda bulunan biri, o blokajı kaldırabilir. Bazı kişiler ise duygularını çok iyi fark edebilir.

Burada şunu sorayım: konuşma duyguları kontrol etmeye mi gidiyor, yoksa gitmiyor mu? Duyguları kontrol etmekten bahsetmiyorum aslında. Genelde herkes duygular tarafından sürüklenip gittiğini fark ediyor, ben burada bir başlık olarak “duyguları kontrol etme” demiyorum, o yüzden söylüyorum. Sonra gelen adım duyguyu tanımlamak: gerçekten o duyguyu doğru tanımlamak ve o duygunun aslında ne olduğunu anlamak. Bu duygu nedir, neye işaret ediyor? Bu, çok karmaşık bir konu, anlıyorum. Şimdi ona girmeden şunu hatırlayabiliriz: genel olarak temel duygulardan bahsedilir. Hatta bazı duygu araştırmacıları modern medeniyet insanlarını incelemişler; çünkü acaba modern medeniyet bizim duygu dünyamızı bozmuş olabilir mi, en doğal duygular acaba nedir diye merak etmişler. Modern medeniyetten uzak kalmış toplulukları da inceleyen araştırmacılar var ve bu konuda bir kanaate varmışlar: temel duygular utanç, üzüntü, öfke, tiksinti, korku, mutluluk ve hayrettir. Hatta bu duyguların yüzde nasıl bir ifadeye yol açtığını, burnumuz, yanaklarımız, kulaklarımız nasıl şekilleniyor diye bunu da araştırmışlar. Buna dair pek çok araştırma ve inceleme var.

Şimdi önce şunu bir tanımak gerekiyor: ben üzülüyor muyum, yoksa haz mı duyuyorum, korkuyor muyum, öfke mi duyuyorum? Bunu tanımlayabilmemiz için bu kadarı yeterli, devam edeceğiz ama asıl konumuz duyguyu tanımlama ve duyguyu yönetme.

Bir Duygunun Esiri Olmak

Biz bazen bir duygu olduğunda tamamen o duyguya katılırız; kendimizin o duygu olduğumuzu zannederiz. Yani hep üzüntü duyduysak, kendimizi üzüntüden ibaret görürüz. İşte o zaman biz o duyguyu yönetemeyiz; o duygu bizim kontrolümüzde değildir, biz onun kontrolündeyizdir. Artık onun enerjisi bitinceye kadar, ya da o kişisel şartlar ne kadar tehdit oluşturuyorsa, o duygu bizi kontrol eder. Ya da işte o kadar korkmuşuzdur ki artık öyle durumlarla asla yüz yüze gelemeyiz; korku bizi kontrol altına alır, ne yapacağımızı bilemeyiz, hiçbir şey düşünemeyiz, elimiz ayağımız tutmaz, donup kalırız. “Bir duygu tarafından ele geçirilmek” demeyelim aslında, çünkü o duygu bizi ele geçirmiyor; biz kendimizi onun eline bırakıyoruz. O duygunun akıntısına kendimizi kaptırırsak, artık nereye çıkacağımız belli değildir.

Boğaz’da güçlü bir akıntı var. Yüzmeyi, akıntıları iyi bilmiyorsan kendini akıntıya bırakırsan ne olur? Ya sağ salim çıkarsın ya da başka bir sahilden çıkma ihtimalin olur. “Bir duygu hissettim, kendimi o duyguya bıraktım, bakalım beni nereye götürüyor, dibine kadar yaşayacağım, ne olacaksa göreceğim” diye düşünüp kendimizi ona kaptırırız. Ne mecburiyetimiz var, ne de bu sağlıklı bir şey. Neden sağlıklı değil? Çünkü duygu yönetilmesi gereken bir şeydir.

Ne bileyim, bir çocuk elindeki bir şey yere düştü diye bütün gün ağlayabilir, değil mi? Ama beş dakika da ağlayabilir, iki dakika da ağlayabilir; hiç ağlamazsa “biraz üzüldüm, keşke düşmeseydi” der ve günlük hayatına devam edebilir. Görürsünüz, o elma şekeri yere düştüğünde bazı çocuklar öyle ağlar ki günlerce bile o hâlde devam edebilir. Dolayısıyla burada dikkat etmemiz gereken şey, duyguyu yaşayan ve duyguyu yöneten bir insan olduğumuzu fark etmektir. O anlamda duygu tarafından sürüklenen bir varlık olmadığımızı bilmemiz gerekir. Ve şunu da bilmemiz gerekir: duyguların iki ucu açıktır. Tamamen kontrolsüz bırakırsan o duygu aylarca sürebilir. İki dakikada üzülebilirsin, iki yüz günde üzülebilirsin, iki yılda üzülebilirsin, yirmi yılda üzülebilirsin. Dolayısıyla duygu, bize verilmiş bir imkândır; bu imkânı nasıl kullandığımızla ilgilidir. O noktada duyguyu fark etme, duyguyu tanımlama ve duyguyu yönetme önemlidir.

İkincil Duygular: Değersizlik ve Sevilmezlik Hissi

Burada şuna işaret etmek istiyorum: bazı duyguları yaşarız ama bir de “ikincil duygular” diyebileceğimiz, bu temel duygulardan ayrı duygular vardır. Kendimizi değersiz hissetmek, kendimizi sevilemez hissetmek gibi. Burada yanlış bilinçsel mekanizmalar devreye girer. Diyelim ki ebeveynimiz ya da çocukken sınıf arkadaşlarımız bizi oyuna almadı, “seninle oynamak istemiyoruz” dediler. Orada bir muhtaçlık hissedilir, çünkü kendiyle ilgili “tamlık” algısında bir zafiyet oluşur. Aslında utanç biraz bununla ilgilidir; kendimizle, varoluşumuzla ilgili bir eksiklik, bir değersizlik, bir yetersizlik hâli gibi algılanır.

Ama burada şunu ayırt etmemiz gerekir: gerçekten karşımızdaki insanlar objektif midir? Mesela diyelim ki okulda arkadaşlarım anlaşıp “İsmail’i oyuna almayalım, onu dışarıda tutalım” diye bir karar almış olabilirler; ben de “beni oyuna almıyorlar” diye görüp orada bir utanç hissedebilirim, “sanki bende bir eksiklik var” diye düşünebilirim. Ama gerçekten öyle mi anlaşılmış, orası ayrı bir konu. Orada şunu diyebilirim: hafif bir utanç hissettim. Fakat bunun arkasında “kendimi değersiz hissetmişsem, kendimi sevilemez hissetmişsem, kendimi dikkate değmeyen biri olarak hissetmişsem, yetersiz hissetmişsem” bu ayrı bir duygudur. İşlevsel olmayan bu duyguları bazen kendilik algımızla çok özdeşleştiriyoruz. Yani “ilkokuldan arkadaşlarım beni oyuna almadılar, çok utandım” ve ardından “kendimi sevilemez hissettim, ben sevilemezdim, çok değersizim, ben değersiz biriyim” demek -bakın- ayrı bir şey. Bir durumda kendimiz hakkında böyle bir hüküm koymak problemli bir şeydir.

Biz orada diyebiliriz ki: sevilmemenin nasıl bir şey olduğunu deneyimledim. Ama ben sevilmez biriyim, bu ayrı bir şey. Ben değersiz biriyim, bu ayrı bir şey. İşte biz çoğunlukla çocukluğumuzdan itibaren yaşadığımız süreçlerde bu hataya düşüyoruz. Bir insan bize “sen değersizsin” diyebilir, “sende sevilecek hiçbir şey görmüyorum, senden nefret ediyorum” bile diyebilir. İnsani bir tavır değil ama olabilir, hayatta yaşanabilir bir şey.

İlkokulda hatırladığım birçok anı, şu an baktığımda aslında çok yüksek bir duyguyla kendimi tanımladığım anlara denk geliyor. Bir yerde sınıfta öğretmen beni kaldırmış, bütün sınıfın önünde rezil olmuşum. Bir yerde müdür, taksit ödemeleri sırasında beni sahneye çıkarmış, “işte arkadaşlarınızı görüyorsunuz” diye söze başlamış. Ya da birinden dayak yemişim, ya da anne babam beni anlamamış o gün. Küçüklüğüme dair çoğu net hatırladığım anıyı, aslında o duyguyla beraber hatırlıyormuşum; ama anıyı hatırlıyorum, duyguyu çok sonra fark etmeye başladım. Herhalde çoğumuzda da böyle işliyor; bazen fark edebiliyoruz da. Bazılarımız o duyguyu ömrü boyunca çok canlı bir şekilde hatırlar; bazen de o duyguyu taşıyamadığımızdan, onunla baş edemediğimizden dolayı bastırırız. Fakat o duygunun etkisiyle yaşamaya devam ederiz.

Mesela sevilemez olduğumuz duygusunu bastırırız, çünkü onunla baş edemeyiz. Sürekli kendimin sevilemez olduğunu hissetmeye daha fazla dayanamayız. Sevilemez biri olmak çok ağır bir şey; kendimi değersiz hissetmek çok ağır geliyor bana. Sevilmeme duygusu, değersizlik duygusu… Bastırıyorum, hissetmek istemiyorum. Psikolojik olarak sorun ediyorum, bastırıyorum. Ama bastırmak onun ortadan kalkmasına imkân vermiyor, sadece üzerini örtüyor. Mesela “kendimi çok değersiz hissediyorum” diyen biri, görünürde bastırdığı bir şey yokmuş gibi davranır ama aslında hep o değersizlik durumunun üstesinden gelmek için sürekli çaba gösterir; ne kadar değerli olduğunu göstermeye çalışır, “değerli olmak için şunu yapmam gerekiyor” diye düşünür. Bazen sorguladığınızda bunlar ortaya çıkar: “Ben çok iyi bir eğitim almak istiyorum, diplomalı olmak istiyorum, şu konuları öğrenmek istiyorum, şu eğitimi almak istiyorum.” Neden istiyorsun diye sorduğunuzda “istiyorum” der sadece. Peki olmasa ne olur? Aslında değerli olma arayışının temelinde yüzleşilmemiş, bastırılmış bir duygu vardır; öbür tarafta da sürekli bir eksiklik hissi işler.

“Hayır, ben öyle değilim, bak öyle olduğumu göstereceğim, bir dur, bekle, göstereceğim sana” der. Fakat bir türlü o ilk sesi susturamadığı bir durum vardır. “Şu üniversiteyi de bitirdim, şunu da yaptım, burada da şunu yapıyorum, insanlar beni çok değerli görüyor” der. Ama aslında altta iş değişmemiştir; dipsiz bir çuvalı sürekli doldurmaya çalışır gibidir. Temelde hep o değersizlik duygusu vardır.

Peki değersiz olduğunuz neye göre tanımlandı? Bunun temeli ne? Bir bakıyorsun, sana değersiz olduğunu hissettiren -“sana hissettiren” demek de tam doğru değil ama- bir olay olmuş olabilir. Mesela diyelim ki baban iki kardeşine bir şey aldı ama sana almadı. Belki o an “bunun buna ihtiyacı yok” diye düşünmüş, belki de yanılmış; bu ayrı bir konu. Ama sen orada ne görüyorsun? “Babam iki kardeşime bir şey aldı, ama bana hiçbir şey almadı” ve kendimi değersiz hissettim. Ya da anne-babam dedi ki “sen ne biçim çocuksun, böyle çocuk olur mu, senin benim çocuğum olduğunu söylemeye utanıyorum” ve sonra değersizlik hissettin. Şimdi o, temelsiz ve sahte bir şeydir. O yüzden diyorum ki, o hissettiğiniz duyguyu açığa çıkarmanız lazım: “Ben niye değersizim ki? Acaba ben gerçekten değersiz miyim?”

Sahte Kanılar ve Doymayan Canavar

Eğer bu soruya doğru dürüst bir cevap vermezseniz, görünmeyen bir çukur gibi olur; ne doldurursanız doldurun onu yutar. Kara delik gibi yani; ışığı yutar ama hâlâ karanlıktır. Hatta bazıları “hayır, ben işte şunu yaptım, değersizlik hissinin üstesinden geldim” der ama şimdi şunu hissedersiniz: aslında derinde yine değersiz hissediyorsundur, sadece onu kapatmaya çalışıyorsundur. Bakın, o temelde oluşmuş yanlış duyguyu ne kapatmaya ihtiyacımız var, ne de onu doyurmaya ihtiyacımız var; çünkü o sahteymiş. Ama öyle bir duygu hissedilmiş ki, içeride evet hissedilir. O zaman onu ortaya çıkaralım, yüzleşelim bakalım: “Ben böyle bir şey hissediyorum, bu gerçek mi?” diye düşün. İşlevsiz, doğru olmayan bir şey bu. “Ben değersiz değilim, ben insanım.” O sesin sahte olduğunu anlar ve onu iptal ederseniz, o zaman daha doğal hareket edersiniz.

Mesela hep gölgede bırakılmış, hep unutulmuş, hep görülmemiş hissiyle büyümüşseniz, hayatınız boyunca ne yaparsınız? Görülmeye çalışırsınız, hep kendinizi göstermeye çalışırsınız. “İşte bu beni gölgede bırakıyor” diye işinizle bile rekabet edersiniz. Sürekli partnerinize “beni görüyor musun, bak bana, bana bak” diye kendinizi göstermek zorunda olduğunuzu zannedersiniz. Neden? Çünkü o sahte. Bakın, bu ya utanç, ya korku, ya öfke, ya tiksinti, ya hayret ya da mutluluk olabilir; fakat üzerinden üretilen değersizlik, yetersizlik, eksiklik -işte “ben eksiğim, ben yetersizim, ben değersizim” diye bir duygu tanımlaması yapmışsanız- sizin en büyük düşmanınız budur.

“Ebeveynim hiç beni sevmedi” -ama ben bazen böyle utanırdım, sanki bende bir eksiklik var da sevilmeyeyim diye. Ama şu an biliyorum ki herhangi bir eksikliğim, herhangi bir utanılacak halim yok; ben insani değerlerimle sevilebilirim, değerli bir varlık olduğumun farkındayım. Çocukluğumda da bazen sevilmeyen biri olduğumu hissediyordum; bu beni çok üzüyordu, o yüzden de sürekli yardım ediyordum ya da sürekli bir şeyler başarmaya çalışıyordum -belki beni görsün diye.

Kişide öyle bir kanı oluşur: “Ben şişmanım, çok şişmanım.” Diyelim altmış kilo, kendince “elli kilo olmam lazım” diye düşünür; aslında bedeninde beş kilo bile fazla yoktur. Ama bir kere “ben şişmanım” kanısı oluşmuştur. O zaman ne olur? Hiç yemek yemez, kuş yemi gibi beslenir. Bakın bu kanı ne kadar tehlikeli, bakın nereden başlıyor.

“Ben değersizim” dersen, o zaman seni değerli kılacak hiçbir şey olmaz; olsa da geçici olur ve sen ona dair objektif bir algıya sahip olamazsın. Birisi seni fark eder, “ben onun sayesinde değerliyim” dersin -bu sana çok iyi gelir ve o insana yapışıverirsin. Neden? Çünkü o sana değerli olduğunu hissettirmiştir. O gidince ne olur? Yine değersiz olursun. Bakın, birisi üzerinden değerli olduğunu hissetmek -ilk sahtelik neydi? “Ben değersizim” düşüncesiydi. İkincisi, biri bana ilgi gösterince kendimi değerli hissettim -bu ikinci sahtelik. Onun sayesinde değerli olduğumu hissediyorum, o olunca kendimi değerli hissediyorum -üçüncü sahtelik. O olmazsa yine değersizlikle yüz yüze geliriz. Böyle gidiyor hayat.

Neyse, önemli olan şey şu: kendimizi hep “ben böyleyim” diye başlayan yanlış tanımlamalarla, yanlış duygu temelli tanımlamalarla tarif etmemeliyiz -tırnak içinde söylüyorum. Bazı mitolojik hikâyelerde hiç doymayan canavarlar vardır; mesela her hafta iki kurban ister, asla doymaz. İşte bizim bu yanlış tanımlamalarımız da tıpkı öyle, hiç doymaz. Peki bizim kendimizle ilgili yaptığımız bütün olumlu tanımlamalar da böyle olamaz mı? Diyelim “ben sevilmez biri değilim” dedim; biri beni sevince “demek ki değerliyim” dedim. Ama bu da doymaz -başka biri sevmese yine aynı yere döneriz. Çünkü o canavarın gerçek anlamda bir sınırı yoktur, asla doymayan bir canavardır. Ama farkında olmadan bunu biz üretmişizdir; bu bizim düşüncelerimizin ürünüdür. Hatta sürekli başarı, sürekli kabul arayışı içinde olan ama “ben değersizim” kanısının sahte olduğunu hiç sorgulamayan insanlar vardır -bu hiç akıllarına gelmez. İşte öyle, hiçbir zaman doymayacak bir şey vardır. “Kendimi bir türlü makbul gösteremiyorum, anne babam bir türlü beni kabul etmiyor, insanlara bir türlü yaranamıyorum; yarandığımı hissetsem de yine bir eksiklik hissediyorum” diyen, bir türlü tatmin olmayan insanlar vardır. Bu cevap bitmiyor herhalde.

Fıtrat, Günah ve Kendini Tanımlama

İşte burada söylem bir araca dönüşebilir. Dini söylem bu konuda bir araç olur, doğru söylemler bir araç olur, ama tek başına yeterli olamaz. Bu bizim kontrol edeceğimiz bir şey değil; kendimize hatırlatacağımız şey şu: sen insansın, bu kadar basit, öyle yaratılmışsın. Tabii ki hata yapma ihtimaliyle donatılmışsın, tercih yapabilme kabiliyetiyle donatılmışsın. Senden istenen şey şu: elinden geldiğince, dilinin elverdiğince iyi, doğru ve güzel olanı tercih et.

“Allah kibirlenenleri sevmez” -Allah şöyle olanı sevmez diye ifadeler vardır. Bu şu demek değildir: Allah o insanı bütünüyle sevmiyor demek değildir. Allah, kibirlendiğin anda o kibri sevmez; zaten kibir de senin özünden, fıtratından değildir. Dolayısıyla insan kendini hatayla, günahla, kusurla özdeşleştirmemelidir. Yani “ben gaflete düştüm, hatayım” ya da “ben duyarsız kaldım, hatayım” dememeliyiz. Yoksa “ben suçluyum, ben günahkârım” dediğimizde yine kendimizi hatadan ayrıştırmamış oluruz. Ben gaflete düştüğümde yanlış yapan bir benlik algısı oluşur. O an yanlış yapıyorum, o an gaflete düşüyorum; o an fıtratımla olan bağımı fark edemiyorum, ilahi rahmetle olan bağımın farkına varamıyorum, gaflet ediyorum, hataya düşüyorum. Bunun farkına varmadığımızda, bunu kendimizin bir parçası gibi kabul edersek, bu bizi zayıflatır ve gerçek benliğimizden uzaklaştırır.

Bu yüzden insanın kendine “ben günahkârım, ben kötüyüm” demesi büyük bir hatadır. Dini açıdan bile diyebilirim ki bu, aslında en büyük günahlardan biridir. İnsanın kendine “ben kötüyüm” demesi, fıtratına karşı işlediği en büyük günahtır. Çünkü bu senin fıtratın değildir; fıtratını unuttuğunda ortaya çıkan bir şeydir.

Nasıl ki bir doktora hasta geldiğinde, doktor o kişiyi hastalıktan ibaret görmez, “bu kişide şu hastalık var” der. Bir hastalıkla uğraşan, bir hastalıkla cebelleşen kişi aslında temelde sağlıklı bir insandır; doktor onun üzerindeki hastalık durumunu gözlemler, hastalığı ondan ayırır. Yani “hasta insan” dediğimizde kastımız, aslında normal, sağlıklı bir bünyeye bir hastalığın bulaştığıdır; doktor da o bulaşan hastalığı bünyeden temizlemeye çalışır. Tıpkı bunun gibi düşünün: “günahkâr insan” dediğimizde, günahtan ibaret bir insan kastedilmiyor. Fıtrat dediğimiz o doğal bünyeye günah diye, cehalet diye, aşırılık diye yanlış bir şey arız olmuş, bulaşmıştır; bunu temizlemek gerekir. Bunlar kronik hastalık gibi insanların hayatına yerleşiyor sanki.

Değişim Her Zaman Mümkün

Ölüm ve ihtiyarlık dışında her hastalığın bir devası vardır. Ama bazen insan “ben bu durumdan asla kurtulamam, yaşım otuz beş, kırk beş, kendimi bildim bileli böyleyim, yıllardır böyleyim, ben değişemedim” der. Bu da sahte bir düşüncedir. Anladınız mı? Bu da sahte bir düşüncedir. Hem iman açısından baktığımızda, hem psikolojik açıdan baktığımızda neyi görüyoruz? Bir insan yetmiş yıl sonra bile hidayete erebiliyor. Yoksa “sen zaten yetmiş yıldır dünyaya gömülmüşsün, senden hayır gelmez” mi deniyor? Hayır, denmiyor. Yetmiş yıl sonra bile bir insan gafletten çıkıp hidayete erebiliyorsa, psikolojik açıdan bir değişim bundan çok daha kolaydır.

Biz yıllarca psikolojik düzeyde kendimizi yanlış tanımlarla yaşatmış olabiliriz, ama bu kesinlikle değiştirilebilir bir şeydir. Onun için asla ümitsizliğe kapılmamalı, çünkü bu kendimize karşı işlenmiş bir hastalıktır. Bazı insanlar bir hastalığı kronik olarak yaşar, hatta bazen teşhisini bile koyamamıştır. Şimdi diyelim biri doktora gidiyor. Doktor diyor ki: “Sende şöyle bir hastalık var, şöyle beslenirsen eklemlerindeki bu ağrılar geçer, bu problemi çözebilirsin.” Ama kişi “ben otuz yıldır bu ağrıları yaşıyorum, ben böyleyim” der. Doktor diyor ki, bu fazla protein tüketmekten kaynaklanıyor; bu fazla protein tüketmeyi bırakırsan, dengeli beslenirsen bu hastalıktan kurtulursun -durum bu gibidir.

O yüzden asla “ben böyleyim” dememeli; bizi tamamlayacağımız yargılara karşı tutacak olan şey, gerçek fıtratımızı tanımlayan Allah’ın ve onun örnekliğini gösteren Peygamber’in bize hatırlattığıdır. “Ben nasıl biriyim?” diye sorunca cevap şudur: sen fıtraten Hazreti Muhammed gibisin, Hazreti Yusuf gibisin _(kayıtta net anlaşılamayan bir peygamber ismi daha geçiyor)_ -bunların hepsi farklı açılardan insanlığı temsil eden kişilerdir. Peki ben nasıl biriyim? Hazreti Muhammed kimdir? Sen busun, senin çekirdeğin, özün bu. Buna göre kendini analiz et; o fıtrattan yana bazı şeyleri uyutmuş olabilirsin, yaşamında olan bazı olaylar nedeniyle uyutmuş olabilirsin. O fıtratın üzerine bazı yanlış alışkanlıklar, yanlış tutumlar, yanlış duygular gölge düşürmüş olabilir, onu bastırmış olabilir. Peygamberin kılavuzluğu bize bunu hatırlatır -bu uyku ne kadar sürerse sürsün önemli değil, önemli olan şey kendimizi temelde nasıl tanımladığımızdır. Bu çok önemli bir şey. İnsan nedir, ben neyim? Bunu temellendirirken çok dikkat etmeliyiz; yanlış temellendirirsek kaybederiz.

Hazreti Muhammed kimdir? Hazreti Muhammed insaniyetin orijin noktasıdır; insanın ne olduğunu anlatan bir insandır. Dolayısıyla seni de anlatan bir insandır, beni de anlatan bir insandır; benim ne olduğumu, senin ne olduğunu, insanların gerçekte ne olduğunu anlatan bir insandır. Daha temelde, peygambere inanmak, fıtraten insanın ne olduğunu, dolayısıyla da fıtraten kendimizin ne olduğunu bilmek demektir. O zaman ben kendime nasıl “sen sevilemez birisin, sen değersiz birisin” diyebilirim? İnsan, Allah tarafından belli değerlerle yaratılmıştır.

Önemli olan şey ayrıştırmak. Dinin “nefsinizi temizleyin” derken kastettiği şey de budur -bu tabiri gevşek bir anlamda kullanıyorum. Ne kadar kirlenirse kirlensin, temizlenebilir bir şeydir. Anladın mı? Bizim kirli su dediğimiz su bile uygun yöntemlerle arıtılıp içilebilir hale getirilir. İnsanın fıtratı da böyledir: ne kadar fıtrata aykırı şeylerle kirlenmiş olursa olsun, insan fıtratını bu şeylerden arındırabilir. Bu yüzden asla ve asla kendimizi yalan bir ümitsizliğe, bir karamsarlığa, “değişemem” yargısına düşürmemeliyiz. Bu çok büyük bir tuzak. Burada genelde duygular bizi çok yönlendirir; direksiyon sağa doğru kırılmış da bir türlü çeviremiyormuşuz gibi bir hâl olur. Bir sohbetten, bir seminerden sonra çok etkilenir, “ben çok değiştim” deriz, ama etkisi geçince direksiyon yine eski yerine döner. Duyguların değişimi böyle bir anda olacak bir şey değil herhalde. Tabii ki değil. Bizim gerekli olan çabayı göstermemiz lazım; bunun tam olarak ne zaman gerçekleşeceği sorusunun cevabını aramaya bile gerek yok. Bir süre çaba gösterirsin: “Ben şu günden, şu saatten itibaren bu yanlış duygu durumuyla özdeşleşmeyeceğim” dersin. “Ben bu değilim, bu duygunun bana hissettirdiği bir şey değil, bu duyguyu onaylamıyorum” dersin.

Buna güzel bir örnek: “ameller niyetlere göredir” derken bile, tam olarak ne zaman değişeceğine dair bir cevap aramaya gerek yoktur; önemli olan neyle mücadele ettiğimizi iyi tanımlamaktır. Bunu iyi tanımlarsak sorun olmaz. Çünkü bakın, duygu gibi çok güçlü durumları bir yana bırakın, basit bir fiziksel alışkanlıktan bile kurtulmak zorlaşıyor. _(Kayıtta bu noktada bir bölüm ciddi şekilde bozuk/anlaşılmaz olduğu için çıkarılmıştır.)_ Ne zaman şunu yapacağım, ne zaman bunu yapacağım diye düşünürüz. Ama bakın, bundan kesinlikle kurtulabiliriz; sadece çaba göstermemiz gerekir. İçimden her gün “sen değersizsin, sen beceriksizsin, sen yetersizsin” diye geçse bile, bu duyguyu onaylamayacağım. Bu sahte bir cümle, sahte bir tanı. Ama çok gerçek gibi gelir, tabii ki gerçek gibi gelir; zaten bir duyguya bilinçli bakılmazsa ne kadar gerçek, ne kadar sahte olduğu anlaşılmaz. Şimdi çocuk elma şekerini düşürünce, dünyası kararmış gibi ağlar -gerçekten öyle hisseder; sanki bütün varlığı o elma şekeriymiş gibi, elma şekeri çamura düştü diye ne kadar üzülür. Dışarıdan bakan bir insan olarak neyi görüyoruz? Çok üzülüyor. Hatta bazı çocuklar kendini yerden yere atar, basit bir şey için kendini helak eder; bir arkadaşı oyuncağını alır, öyle bir ağlar, kendini öyle döver ki neredeyse kendinden geçer. Bir bilgenin sözü var: nasıl baktığına dikkat et, çünkü duyguna nasıl baktığın onu nasıl göreceğini belirler. Duygu yönetilmesi gereken bir şeydir, asla bizi tanımlamaz.

Birinci Duygu, İkinci Duygu

Bir noktaya daha değinmek istiyorum, az bir vakitimiz kaldığının farkındayım. Şimdi dedik, bazen birinci duygu gelir; fakat biz o duyguyla ya baş edemeyiz ya da onunla yüzleşemeyiz. Hemen ikinci bir duygu devreye girer, onu bastırır. Mesela diyelim ki utanç hissetmişsindir, ama o utancı fark edip yönetemediğin için, bu sefer ikinci bir duyguyla baş etmeye çalışırsın, öfkelenirsin -ve az önce orada hissettiğin şeyin üstünü örtersin. Ya da bir üzüntü hissetmişsindir, o üzüntü sana “zayıfım” gibi gelir; o üzüntüyü doğal ve dengeli bir şekilde yaşamak yerine kendini “ben güçlü biriyim”e dönüştürürsün, kendini daha güçlü, daha dirençli, hiç üzülmeyen biri gibi göstermeye çalışırsın. Ya da eksiklik nedeniyle utanç hissedersin; o utanç hissini bastırmak için ikinci bir duygu olarak kibri kullanırsın. Ya da üzüntüyle baş edemediğin için, ya da birinin seni üzdüğünü hissetmekten kaçtığın için karşındaki insanı suçlamaya yönelirsin, suçlayıcı bir duygu durumuna girersin. Bunlar ikincil durumlardır, doğru değildir, kullanmamak gerekir. İşte çoğu zaman o birinci duyguyu fark edip tanımlayıp yönetmemiz gerekirken, ikinci duygularla üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Altta bir eksiklik duygusu, bir acizlik duygusu vardır; kişi acizlikle baş edemez, onu kabul edemez ve baskın, otoriter, hükmedici, öfkeli bir tavır sergiler.

O yüzden doğal duygularımızı -utanç, korku, üzüntü, hayret, mutluluk- ölçülü olmak şartıyla fark etmeli, tanımlamalı ve yönetmeliyiz. Bunu yaparsak o zaman problem yaşamayız.

Ne Ezik Ne Baskın: Üçüncü Yol ve Denge

Burada şunu karıştırmayalım arkadaşlar: öfkelenme dediğimizde veya tepkisel olma dediğimizde, sanki “tepkisiz ol, her şeye boyun eğ, ensene vuran ağzındaki lokmayı alsın” denildiği zannedilmesin. Bunu kastetmiyorum. Bakın, bazen zihnimiz öyle bir tuzağın içindedir ki, sanki “ya öfkelenileceksin ya ezileceksin” diye düşünürüz. Bunun bir ortası yok mu? Şimdi bazen hepimizde olan bir şey bu: iki yanlış arasında tercih yapmak durumunda olduğumuzu zannederiz. Ya tepki vereceğiz, kendimizi savunacağız, ya da ezileceğiz -sanki ikisi arasında tercih yapmak zorundayız, başka bir yol yokmuş gibi.

O yüzden kendimize şu soruyu soralım: ya hep böyle mi olacağız, ya çok yumuşak ya da baskın bir tavır mı sergileyeceğiz? Böyle olur mu acaba -hem baskın olmayacağım hem de ezik olmayacağım- böyle bir noktadan bakamaz mıyız? Aslında üçüncü bir yol var. Hırslı mı olacaksın, yoksa umursamaz mı olacaksın? Başka bir yol yok mu? Ya hırslı olacağım ya da hiçbir şey umursamayacağım -başka bir yol yok mu acaba? Dengeli ve ölçülü bir şekilde gayretli olamaz mı insan? Hırslı da değilim, umursamaz ya da boş vermiş de değilim, gayretliyim; imkân ve şartlar el verdiği ölçüde gayret ediyorum, çalışıyorum, ama hırslı değilim.

Bazen bunu bir de kanıtlamak için yapıyoruz. Öfkeliyken “sakin ol” diyorsunuz, direksiyonu tam öteki uca kırıyor ki bir daha buraya geldiğinde haklı çıkabilsin. Mesela sana “babana karşı herkese çok fazla veriyorsun” dendiğinde, “iyi o zaman hiç vermeyeyim” dersin. Oysa sana “hiç verme” denmedi ki -sadece haklılığını kanıtlamak için ölçüyü kaçırıyorsun. Bizim doğuda bir atasözü vardır: “Ben sana bir adım öteye git dedim, sen kilometrelerce gittin.” Yani biz diyoruz ki: burada bir ölçüsüzlük var, daha ölçülü olalım. Daha ölçülü olur.

Ve bu bizim elimizde bir imkân. Denge diye bir şey var. Bakın bedenimiz denge üzerine kuruludur, farkında değiliz. Kan basıncımız, potasyum düzeyimiz, kalsiyum düzeyimiz -onlarca mineral değil mi- onlarca hormon denge üzerine durur; o denge bozulduğunda hastalık olur. Tiroid hormonlarımız, böbrek üstü bezlerimizden salgılanan hormonlar, onlarca hormon, onlarca mineral kanda belli bir dengede durur. Ne sıfırda, ne aşırılıkta; bir denge aralığı var. İşte psikolojimizin de bu denge aralığına ihtiyacı var. Ama yaşadığımız şu hayatta çoğu zaman uçlarda yaşıyoruz…

_(Kayıt burada, cümle tamamlanmadan kesiliyor.)_

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure/ayet numarasıyla yapılmış bir alıntı yok. Konuşmacı yalnızca “Allah kibirlenenleri sevmez” mealinde bir ifadeye genel olarak atıfta bulunuyor; herhangi bir sure adı veya ayet numarası zikretmiyor. Talimat gereği tahmini bir ayet ataması yapılmamıştır, bu nedenle “Yok” olarak işaretlenmiştir.

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.