Habil ile Kabil - Ego ve Ruh Bilinci

Kısa Özet

Sohbete kısa bir Marksizm eleştirisiyle başlanır; ardından insanın hakiki varlığının hiçbir hadiseyle gerçek anlamda zarar görmeyeceği anlatılır. Habil-Kabil kıssası üzerinden ego (Kabil bilinci) ile ruh (Habil bilinci) arasındaki fark, düşmanlık ve nefret duygusunun kaynağının aslında egodan geldiği işlenir. Hz. İbrahim'in ateşe atılması ve Hz. Nuh'un gemisi örnekleriyle hakiki imanın insanı hadiselerin baskısından nasıl kurtardığı, cennetin aslında mümin kalbinde de tecelli eden bir huzur hâli olduğu anlatılır. Sohbet kısa bir ilişki sorusuyla sona erer.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hiçbir şey insanın hakiki/asli varlığına gerçek anlamda zarar veremez; düşmanlık ve nefret egonun zarar görme korkusundan doğar.
  • Peygamber hiç kimseye düşman olmamış, sadece yanlışla fıtri bir şekilde mücadele etmiştir.
  • Cennet gidilecek bir yer değil, mümin kalbinde de fark edilecek bir huzur hâlidir.

Marksizm ve Metafizik Eksikliği

Hocam, dünyada bir sınıfı dengelemişler; benim anladığım kadarıyla, dünya âlemi açısından düşünürsek, onlarda metafizik yok ama Marx'ta mesela artı değer meselesi var ya. Mesela Marksistlerde şu var: ihtiyacın olandan fazlasını biriktirmeme ilkesi var. Dünya açısından bakınca metafizik yok içinde ama bir şeyleri bilim bakış açısına göre güzel dengelemişler. Mesela sınır yok, milliyet yok. Bizim daha öze hitap eden şekilde anlatmıyorlar ama milliyet yok, kavim yok, sınır yok.

İşte onların yani yine Bediüzzaman'ın bir sözü vardır: Her batıl meslek bir hakikat arayışından doğar. Ve bazen de bir hakikate dayanır. Ama o bütünü idrak edemediği için hataya düşer. Burada temel şey şu: İnsan, her şeyin ötesinde hiçbir şeye muhtaç olmayan bir özünün farkında olmalı. Hatta komünizmin yaptığı şey de bu; bakın burada bir pasta var, herkes eşit bölüşsün, kimse kimsenin hakkını yemesin. Mantık bu. Ama pastanın ötesinde ne var? Bir şey yok. Bir tek pasta var, onu da hani hiç olmazsa adam akıllı bölüşelim, kimse kimseye haksızlık yapmasın; böyle bir mantık. Dolayısıyla büsbütün yadsınamaz ve hayatın içinde önemli bir noktaya işaret ediyor, sosyalizm manasında. Ama insanı dünya ötesine, madde ötesine, işte mesela emek ötesi bir yere çağırmadığı ve götürmediği için insanlık için gerçek anlamda bir ufuk olma kabiliyetine sahip değildir.

Habil ile Kabil: Ego ve Ruh Bilinci

Evet. Normalde insanın özünde çatışma yoktur. Öyle değil mi? İnsanın özünde yoktur. Hayattaki çatışma bununla karşılaştırdığımızda nerede olması lazım? Şimdi hayattaki çatışmayı şöyle ifade edelim. İnsanın farklı düzlemlerde bir varoluşu var aslında. Biz bunu dört adımda düşünebiliriz.

Birisi insanın Allah'ta olan varoluşu; yani Allah'ın sonsuz ilmindeki hâlimiz. Biz aslında en nihayette oraya döneceğiz, o asli hâlimize döneceğiz. Onun bir bedeni yok, herhangi bir kısıtlılığı yok, sınırlılığı yok. O en asli hâlimiz.

Sonra cennetteki varoluşumuz var. İşte Kur'an'da çokça anlatılan o cennetteki varoluşta da bir çatışma yok. Orada Kur'an'ın ifadesiyle ne acıkacaksınız ne susayacaksınız. Yani öyle bir varlık düzlemimiz var ki, öyle bir içsel hâlimiz var ki, orada yaratılış var ama herhangi bir ikilem, mutsuzluk, çatışma, gerilim yok. Anlatabildim mi?

Sonra dünyaya iniş hâli var. Bu inişin de bir latif boyutu var, bir kesif boyutu var. Latif boyutumuz itibarıyla orada da bir çatışma yok, herhangi bir gerilim, herhangi bir ikilem yok. İkilem maddi ve bedensel boyutta var. Orada da işte "yeryüzüne inin, sizi hayır ve şer ile muhatap kılacağız" buyruluyor. Burada hayır ve şer ile muhatap kılınma, yani dualite ile muhatap kılınma sürecinde de inanan insan yine çatışmaz; fakat çatışmaları yönetir, yani dualiteyi yönetir.

Peygamberin Düşmanlığı Olmaması

İnanan bir insan hayatta aslında hiçbir şeyle çatışmaz, sadece o asli varoluşunun tutumunu sergiler. Mesela peygamberi düşündüğünüz zaman, peygamberin aslında düşmanı yok; daha doğrusu peygamberin düşmanlık ettiği bir kimse yok, ama ona düşmanlık eden olabilir. Peygamber hiç kimseye düşmanlık etmemiştir. Ama ona düşmanlık edenlerle kendi insaniyetinin gereğini yaparak mücadele etmiştir. Onlarla çatışma mantığı içinde değildir. Anlatabildim mi? Bu çok önemli bir ayrımdır; onlarla çatışma mantığı içinde değildir.

Hani böyle bazı uzak doğu sporları vardır; maksat her zaman ona zarar vermek isteyen rakibini boşa düşürmektir, maksadı onu yok etmek değildir. Ona düşmanlık etmez, ama onun yanlış tutumunu boşa düşürür. Onun için İslam hep söylenir de fakat nitelikli bir şekilde içinde bir analizi barındırması gerekir. Evet, İslam barış dinidir, hiç kimseyle savaşmayı tercih etmez; fakat onunla savaşanlarla da fıtri bir şekilde mücadele eder.

Burada incelik şudur: Peygamber hiç kimseye düşman olmamıştır. Eğer düşman olsaydı Ebu Cehil'in oğlu yirmi sene sonra geldiğinde onu o kadar kolay kabul etmezdi. Hz. Hamza'nın ciğerini çıkaran kadın geldiğinde yüzünü örtüyor, tanınmamak için çaba gösteriyor. Peygamberimiz diyor ki "Sen Hint değil misin?" O da "Evet" diyor. Bakın, biz şimdi bırakın böyle büyük şeyleri, edilen düşmanlıkları; böyle ufacık şeylerden dolayı birbirimize nasıl düşman oluyoruz? "Onu gözüm görmesin" işte, bazen ağır beddualar ediyoruz, "işte benim gözümde artık o yok" işte, içimizde ağır öfke ve nefret duyguları oluşuyor. Ki ne olmuş? Öyle büyük bir şey de değil yani. Hâlbuki peygamberle yirmi sene boyunca Ebu Cehil'in oğlu mücadele etmiş, hem de kıyasıya, öldüresiye mücadele etmiş. Ama burada dikkatimizden kaçan şey ne? Peygamberin ona düşmanlık etmediği. Mesela peygambere sorsaydık "kime düşmansın?" diye, peygamber diyecek ki "Ben hiç kimseye düşman değilim." Ve hakikaten düşman değil. Ama yanlışla gerektiği ölçüde mücadele ediyor mu? Tabii ki edebilir.

Egodan Kaynaklanan Düşmanlık ve Nefret

Peki niye düşman değil, biliyor musunuz? Çünkü hiçbir şey bizim asli ve hakiki varlığımıza zarar veremez. Düşmanlık eden kimdir? Egomuzdur. Peki niye düşmanlık ediyor? Zarar göreceğini düşünüyor. Düşmanlık etmemizin nedeni bu. Zarar görmekten korkuyor kim? Benlik. Zarar görmekten korktuğu için öfke ve nefret duyabiliyor. Hâlbuki hayır. Aynı şeyi Hz. Yusuf'un hayatında görebilirsiniz, aynı şeyi diğer bütün mücadele süreçlerinde görebilirsiniz. Mesela bir Müslüman şeytana da düşmanlık etmez, ama şeytan ona düşmandır; bu şeytanın sorunu. Anlatabildim mi?

İnanan insan sadece uyanıktır. Onun için hayat mücadele değildir. Hayat mücadele değildir; hayat fıtri bir şekilde çaba göstermektir, iyi, doğru ve güzel yönde çaba göstermektir. "Hayat bir mücadeledir" anlayışı gayri insani bir anlayıştır. Zaten o mantık yüzünden bugün birçok şey ortaya çıkıyor. Hayat bir mücadele değildir. Gerçek anlamda insan bir kimseye düşmanlık etmek zorunda da değildir.

Peki bana düşman olana ne yapacağım? Kendini sakince koru; gelecek bir zarara fıtri bir şekilde mukabele et, ama nefret duymak zorunda değilsin. Anlatabildim? Bizim düşmanlığa ihtiyacımız yok, çatışmaya ihtiyacımız yok. Karşıdaki seninle çatışıyor, o onun meselesi. Peki ben ne yapacağım? Kendini koruyabilirsin ama düşmanlık hissetmeyerek, düşmanlık duymayarak. O yüzden zaten peygambere yirmi sene sonra bir insan gelir. Düşünün, yirmi sene size can düşmanlığı yapmış biri, yirmi sene sonra karşınıza gelse en hafifinden diyeceğiniz şey şudur: "Seni gözüm görmek istemiyor." Böyle bir şey yok.

"Peki hocam, birisi geldi, sizin ya da anneniz babanız için kötü bir şey yaptı, ona karşı ne yapacaksınız? Hiç mi bir şey yapmayacaksınız?" Hukuki bir cezası varsa cezasını alırsın, ondan nefret etmek zorunda değilsin. Nefret etmemiz gerekmiyor. Çünkü gerçek anlamda kaybedilen bir şey yok. Anlatabildim mi? Gerçek anlamda kaybedilen bir şey yok, gerçek anlamda biz bir şey kaybetmiyoruz. Egomuz bir şey kaybettiğini düşündüğü için, bütün bu duygular o egonun kayıp hissinden, zarar görme hissinden ortaya çıkıyor. Yani bütün mesele odur. O yüzden ben çok tekrar ederim; yine tekrar etmekte bir mahsur yok, çünkü mesele ne bildiğimiz değil, ne olduğumuzdur.

Habil-Kabil Kıssası: Tehdit Algısı ve Yanılgı

Habil'le Kabil'in mücadelesinde birisi ruhani insanı, diğeri psikolojik insanı temsil eder. Kabil, psikolojik düzeydeki insanı temsil eder; işte kıskançlığı var, hırsları var, arzuları var, öfkesi var. Habil ise ruhani insanı, yani hayata ruhaniyetiyle bakanı temsil eder; onun da psikolojisi var, onun da bedeni var, ama Kabil psikolojik kattan bakıyor, Habil ruhani kattan bakıyor.

Şimdi Kabil, Habil'e "Seni öldüreceğim" diyor. Habil diyor ki "Sen yanlış bir şey yapmış olursun bu durumda; ama eğer beni öldürmek için elini kaldıracak olursan, ben elimi kaldıracak değilim, yani ben böyle bir his taşımıyorum." Bu ne demek? Şu demek: Sen gerçek anlamda beni öldüremezsin ki benim sana karşı bir şeyim olsun, bir tepkim olsun. Onu uyarıyor; burada anlatılan budur. Nefsi müdafaa ayrı bir konu; sen nefsi müdafaa yapabilirsin, fakat öfke ve nefretle değil. Sen dersin ki "Allah bu bedeni, bu biyolojik hayatı bana emanet etmiş, ben de o emaneti koruyorum." Bak orada kendini korumuyorsun aslında, ilahi bir değeri koruyorsun; fakat o asli bir şey değil. O yüzden Kur'an o Habil-Kabil kıssasını çok net bir şekilde verir; fakat biz o konuda yeterince düşünmeyiz, çok önemli bir şeydir.

Habil bilinci hayatta yaşayacağın hiçbir şeyin -en ilerisi ölüm dahi- gerçek anlamda senin varlığına bir tehdit oluşturmadığını, gerçek anlamda varlığına bir zarar vermediğini bilmektir. Bu bilinçte olduğumuzda o zaman gereksiz reaksiyonları vermeyeceğiz, çünkü o reaksiyonu verecek bir egomuz artık söz konusu olmayacak. Ama biz neyle reaksiyon veriyoruz? Ego ile. Ego diyor ki "Şu anda bir tehdit var, şu anda seni yok etmek istiyorlar, hadi ya saldır ya kaç." Hâlbuki yok, ne var ki yani, bir şey yok, kaybedeceğin hiçbir şey yok.

Onun için bir bilgeye bir batılı diyor ki "Şu anda seni bir tabanca ile vursam veya bir kılıç ile başını kessem ne olur?" "Bir şey olmaz" diyor, "bedeni bırakır giderim." Yani senin özün kılıç ile kesilebilen bir şey mi? Bir mermi ile zarar gören bir şey mi? Değil. O bedeni koruyabilirsin ama onu bu anlayışla korursun; yoksa "benim varlığımı tehdit ediyor" dediğinde, senin varlığını tehdit eden ne var, bana bir göster bakalım; ama onu göstermeden önce bir varlığını göster, varlığın ne, önce onu bir anla, sonra bir bak bakalım gerçekten bir tehdit var mı yok mu. İşte Habil bilinci odur; diyor ki "orada ben senin beni öldürme kastın karşısında varlığımı tehdit eden bir şey görmüyorum. Senin benim varlığımı tehdit edebileceğin bir durum yok. Sana öyle geliyor; sen zannediyorsun ki ben senin gibi psikolojik düzeyde bir beden ve bir psikoloji taşıyan bir varlığım ve beni öldürmek istiyorsun."

Kabil, Habil'i varlığına tehdit olarak görüyor. Hâlbuki Habil, Kabil'i varlığına tehdit olarak görmüyor. Zaten hiçbir şey bizim varlığımızı tehdit edemez; bu bir yanılgıdır. İnsanın en temel yanılgısıdır. İşte "kendimi çok kötü hissettim, kendimi değersiz hissettim, beni ezdiğini düşündüm, beni yok saydığını düşünüyorum" -o zaman sen eve gidip bir oturacaksın: "Ben neyim acaba? Birisinin davranışı yüzünden yok mu oluyorum, değersiz mi oluyorum, eksik mi oluyorum? Bir bak bakalım sen nasıl bir varlıksın acaba, ve gerçekten sen öyle bir varlık mısın? Acaba Allah seni öyle mi yaratmış? Senin gerçek varlığın acaba öyle bir şey midir?"

Modern Psikoloji ve Aynalanma İhtiyacı

Ben mesela garipserim -bunu eleştirmek için söylemiyorum, belli bir noktaya sıkışmışlık olarak söylüyorum- modern psikoloji ne diyor? "Sen varsın, senin varlığını kabul ediyorum" deyince insan da rahatlıyormuş. Bunu çocuklara söylersek kabul ederim, bunda bir mahsur yok, çocuk bilinci için bu gerçektir. Ama yetişkin bir insan, insan olmanın ne olduğunu bilen bir insan... yani biri bana diyecek ki "Sen varsın", iyi, ben de var olduğumu hissedeceğim; bu kadar insanın varlığı ayağa düşecek derecede midir acaba? Biri bana "varsın" diyecek, işte beni aynalayacak, değil mi? Onun beni var hissetmesinden dolayı ben de bir var hissedeceğim. Bunu koca koca insanlar söylüyor değil mi mesela? Hâlbuki bir düşün bakalım, sen öyle bir varlık mısın acaba, bir başkasının seni aynalamasına ihtiyaç duyan bir varlık mısın? Hadi bunu üç, beş, on beş, hadi yirmi yaşına kadar bir insanda anlarız. Peki gerçek anlamda dindar veyahut da maneviyatı bilen bir insan olduğumuzu düşünürsek biz böyle bir algı içinde olabilir miyiz? Olmak doğal bir şey midir? Asla böyle bir şey değildir.

İlla kendine ayna mı arıyorsun, Allah'ı bulacaksın; O sana aynadır, O sana gerçek anlamda varlığını yansıtabilir, O da sana zaten bunu yansıtıyor. Ama kendini işte iş hayatında, ailende, anne babanda, arkadaşlarında, işte Facebook'ta, Twitter'da aynalamak istiyorsan, çok sahte bir ayna bulmuşsun demektir. Hatta Kur'an'da buna dair çok şeylerde, anlatılarda bulunur; yani bu tür şeyler, böyle bir çeşmeye gidip oradan su almaya çalışan fakat elinde -o çeşmenin altına elini koyduğunda- hiç doyuracak hiçbir şey bulamayan bir insan gibidir. Sen zaten zannedersin ki o senin susuzluğunu giderecek; "sen varsın, sen değerlisin, senin farkındayım" diyecek insanları sürekli arayacağım. Bunu anlıyor musunuz? Modern zihniyet, modern psikoloji insanı nerelere indirmiştir aslında. Sonra onun içinden böyle tatlı hikâyeler üretiyorlar: "İşte böyle yaparsak güzel bir şey olur." Hayır, böyle bir şey değil; sen gerçekte kendini bil.

Onun bir aynalanmaya ihtiyacı yok, onun zaten deyim yerindeyse aynası zaten Yaratıcıdır. Onu idrak edersen, işte o zaman o insan insanlara gerçekten hizmet edebilir, gerçekten faydalı olabilir. Neden? Çünkü bir şey beklemiyor. Yani gerçekten insanlığa, hayata, dünyaya hizmet edebilecek, o anlamda dersek bir şey katabilecek insan; dünyaya, insanlara, bu hayata ihtiyacı olmayan insandır. İhtiyacın varsa sen dünyaya hizmet edemezsin; dünyaya hizmetin, dünyadan beklentilerinle örtüşür ve onlara bağlı olur. Mesela düşünün, peygamber hiçbir zaman şunu dedi mi: "Ya bu insanlardan bıktım, hep böyledir" diye? Yok öyle bir şey. Neden? Çünkü böyle bir beklentisi yok. Yani gerçek anlamda bir insan, dünyadan, insanlardan ve dünyadaki hayattan varoluşsal olarak bir şey beklemeyen insandır. O insan gerçekten bir şey yapabilir. Ve hiçbir egosal nedene, etkene ve referansa bağlı olmadan bunu yapabilir.

İhtiyaç Ötesi Sevgi ve Kabil-Habil Damarları

Onun için benim her zaman hatırlattığım bir şeydir: Gerçek sevgi ihtiyaç üstü bir hissiyattır, ihtiyaç üstü bir idraktır. Gerçek anlamda hiçbir şeye ihtiyacın olmadığında gerçek sevginin ne olduğunu anlayabilirsin; ihtiyacın olmadığında gerçekten sevebilirsin. Onun için mesela peygamber gerçekten insanları sevmiştir. Ama bizde ne var? "Bana kim daha çok ilgi gösteriyor? Kim daha çok bana güler yüz gösteriyor? Kim daha çok beni destekliyor? Kim daha çok zor zamanda yanımda oluyor? Onu seviyorum." Bu ne düzeyde bir sevgidir? Psikolojik düzeyde bir sevgidir, ihtiyaç temelli bir sevgidir. Hakiki sevgi ihtiyaç ötesi bir sevgidir. O yüzden insan adım adım o psikolojik düzeyden ruhsal düzeye doğru geçmelidir.

Dolayısıyla aslında içimizde bir Kabil damarı var, bir de Habil damarı var. Ne kadar bedene ve psikolojiye inersek o kadar Kabil oluruz, ne kadar ruhsal düzeye geçersek o kadar Habil oluruz. Âdem'in iki oğlunun hikâyesini dinle; aslında o hepimizin hikâyesidir. Ve dışsal düzeyde de o iki dualite vardır, içsel düzeyde de vardır. Bazı damarlarımız Kabil gibidir; mesela birinin başarısını görürüz, "keşke ben başarılı olsaydım" deriz, veya işte birinin bir yanlışını görürüz, "bana çok zarar verdi" deriz. Şimdi bu Kabilce midir, Habilce bir şey midir? "Annem, ailem, babam, şu, bu, arkadaşım, eşim dostum bana çok zarar verdi" -sen şu anda Kabil hattında yol alıyorsun. Habil hattına geç: "Hiç kimse bana zarar vermedi, çünkü gerçekte ben herhangi bir nedenle zarar görebilecek bir varlık değilim." O zaman onu idrak etmeye çalışayım; bu lafla söylemekle olmuyor, ama en azından şunu anlayacağım: Hiç olmazsa o Kabil'in söylemini onaylamayacağım ve onu içimde sürekli döndürmeyeceğim. Ama zihnimden geçecek Kabil düşüncesi: "Sana çok zarar verdi, sana çok haksızlık yaptı, sen bunu hak etmiyordun, bu yüzden bak sen neler neler yaşıyorsun, eğer öyle olmasaydı bu şeyi yaşamayacaktın" değil mi? Bütün bunları bize ne yapar? Empoze eder.

Şimdi bir bak bakalım hangi kanal, değil mi? Hani "televizyon seyretmiyorum" diyor ama içinde öyle büyük televizyonlar, öyle kanallar var ki; ego uydusundan sürekli kanallar üretiliyor. Ego uydusunun birçok kanalı var; o kanallara dikkat edeceksin, bu hangi uydudan geliyor. Habil'in şuuru nedir? "Ben hayatta olumlu, olumsuz, artı, eksi, hayır, şer birçok olay yaşarım, ama hakikatte hiçbiri bana zarar vermez. Ben kendi fıtratımı koruyarak bu dünya sahnesinde yaşar ve giderim." Bu kadar. O zaman sende işleyen nedir? Sende işleyen o zaman Habil'dir.

Hz. Nuh'un Gemisi ve Fıtrata Uygun Davranmak

Onun için Allah size Âdem'in iki oğlunun meselini anlatıyor. Niye anlatıyor? Hikâye mi anlatıyor, tarih mi anlatıyor? Hayır, şu anı anlatıyor. Kur'an'da herhangi bir hadise, herhangi bir kıssa bugüne taşınmadığı müddetçe o anlaşılamamış demektir. Onu bugüne taşıyabilir, hatta kendi içine, kendine taşıyabilirsin. Mesela diyelim ki içinde bir Nuh var, bir de o Nuh'a inanmayan ve "ben yüksek dağlara çıkarım" diyen inanmayan bir evlat var, değil mi? Şimdi içimizde bunlar yok mu? Tabii ki var, içimizde hepsi var. Dolayısıyla bunu anlamadığımız müddetçe gerçek anlamda Kur'an'ın bize anlattığını tam olarak kavrayamayız.

Bazen içimizdeki bir ses der ki: "Bak, seni gerçek anlamda kurtaracak olan insanlar değil." Gerçek anlamda seni kurtaracak olan, kendi fıtratına uygun davranmaktır. Öbür tarafta bir benliğiniz yine içinizde itiraz edecek: "Yok ya, ben iyi para kazanırsam bana bir şey olmaz, işte insanlar da bana hürmet ediyor, iyi bir kariyer, şu bu" -hani orada diyor ya Nuh'un oğlu, "ben yüksek dağlara çıkarım diyor, tufandan öyle kurtulurum." Şimdi hep bütün hepimizin psikolojik düzeyde yüksek dağları var: "Bana bir şey olmaz, param var, bana bir şey olmaz; kimse beni buradan oynatamaz, makamım var, şu var, bu var, beni seven çok insan var, çok şükür, biri gider biri gelir" -bak bizi kurtaracak değil mi, birçok dağ var, öyle zannediyoruz. Hâlbuki hiçbir dağ hakikatin o kurtarıcı gemisinden daha nitelikli değildir.

Ve bakın aslında oradaki çok güzel bir sembolizm vardır: O, Allah'ın emriyle inşa ediliyor; Nuh'un aklıyla inşa edilen bir şey değil, Allah'ın emriyle inşa edilen, kaynağı ilahi olan bir şeydir. O zaman sen gerçek anlamda onu fark edeceksin. Nedir Nuh'un gemisi aslında? Hakiki hikmettir. O hikmeti idrak ediyorsan bu dünyanın bütün dalgalanmaları içinde sen yüzebilirsin, sen yol alabilirsin, hiç batmazsın. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve hadiselerin tazyikinden kurtulabilir. Neden? Çünkü başka bir bilinçle bakıyor; herhangi bir travması söz konusu değildir. Ama biz ne yapıyoruz? Bir olay oluyor, büyük travma. Benim hayatta duymaktan dolayı çok üzüldüğüm bir şeydir; "niye böyle diyorsun, büyütüyorsun" ama diyor "ben öyle hissediyorum." İşte o öyle hisseden benliğini bir gör; gerçekte o sen misin acaba? Çocukluğunu düşün; nice bir şeyi büyük zannettin, misketin kayboldu, balonun patladı, bisikletinin tekerleği patladı, şu oldu bu oldu, hepsini büyük gördün. Şimdi nasıl görüyorsun? O kadar büyük değilmiş. O zaman şu anki hislerine o kadar güvenme. Anlatabildim mi? Hangi hissine güveniyorsun ki? Bir çay bardağına bir kaşık koysan eğri gözüküyor değil mi, kırılma kanunundan dolayı. Senin de öyle her şeyi eğip büken bir egon var; sen eğer ona tabi olursan zaten senin felaketin zaten orada. Ama diyor "ben öyle hissediyorum." Ben de zaten öyle hisseden benliği sana göstermek istiyorum; yoksa ben o benliğe dünyayı düz gösteremem ki, değil mi?

Duygusal Dindarlık ve Hangi Şuurla Bakmak

Benlik çok garip bir şeydir: "Kimse beni üzmesin, kimse beni rahatsız etmesin, istemediğim bir şey olmasın, böyle güzel güzel yaşayalım" -böyle duygusal bir dindarlık var, bu da çok sahte bir şeydir. Anlatabiliyor muyum? Duygusal dindarlık çok makul bir şey değildir. Sen öyle bir varlıksın ki hiçbir eğrilik, hiçbir kusur, hiçbir yanlışlık, hiçbir şer senin varlığına zarar veremez. Öyleyse sen neyden kaçıyorsun? Onun için bir bilgenin sözüdür: Hakiki insan olaylardan kaçınmaz, olaylar gerçekleşirken hangi şuurla baktığına dikkat eder; asıl dikkati orayadır. Yoksa bir olaya bağlı bir şekilde üzüntü veya sevinç yaklaşımında bulunmaz. Hangi şuurla bakıyorsun? Onun için yine aynı zatın bir duasıdır: "Ya Rabbi" diyor, "eğer benim için herhangi bir şer takdir etmişsen ben onu değiştir demiyorum; o olayı yaşadığımda benimle olduğunu bana idrak ettir ki sarsılmayayım." Bakın doğru dua. Biz ne yapıyoruz? "Ya Rabbi şu olmasın, bu olmasın, evladım acı çekmesin, şu başıma gelmesin, kimse beni kırmasın" -böyle bir dua yok yani. Anlatabildim mi? Böyle bir duanın gerçek manası yok. Sen o an kendinde olursan, ruhunda olursan, ilahi bilgelik içinde olursan, bütün hadiseler olur ama hiçbiri de senin gerçek varlığına zarar vermez. Sen gerçek varlığınla hayata yaklaşmış olursun.

İşte biz bilge insanları niye takdir ediyoruz? Çünkü "rağmen" olmuşlar, rağmen davranmışlar. O rağmenliğin bilinci ne demek? Nefse rağmen, dünyaya rağmen, şerre rağmen, kötülüğe rağmen ruhunda olmak. O zaman herhangi bir sıkıntı yok. Bu neye benzer? Düşünün mesela şu uzay boşluğunda büyük patlamalar olsa, o olsa bu olsa, boşluğa bir zarar geliyor mu? Değil mi? İşte insan o boşluk gibidir. Oradaki boşluk derken -bir boşluk değil o aslında- biz uzaya bakınca hep neyi görüyoruz aslında? "Uzay boşluğu" diyoruz ama hiç boşluğa bakmıyoruz, hep yıldızlara bakıyoruz. Hâlbuki yıldızlar gelir geçer ve giderler; asıl varlık boşluktur yani. Bizim boşluk dediğimiz şey aslında o boşluk değil. Şimdi diyorlar ki işte şu gördüğümüz, ölçüp biçtiğimiz madde, bu varoluşun yüzde yedisidir, üçüdür, beşidir diyorlar yani. Gerçek varlık görünmeyendir. O yüzden bizim için en temel olan şey, hadiselerin şöyle veya böyle olup olmaması değil; biz hep onlara odaklanıyoruz, "şu olmasın, şöyle olmasın, keşke şöyle olsa böyle olsa" diye hep olaylara odaklanıyoruz. Hâlbuki bütün kutsal metinler onu yaşayanın bilincine odaklanır. O yüzden Kur'an bize Habil-Kabil kıssasını verir, ve onun gibi birçok hadiseyi verir. Sen beden katından mı bakıyorsun, psikoloji katından mı bakıyorsun, ruh katından mı bakıyorsun? Eğer beden ve psikoloji katından bakıyorsan gerçekten çok zorlanacaksın ve kendi kendine zulmedeceksin. Çünkü Allah hiçbir ayette insanlara tozpembe bir dünya yarattığını söylemiyor.

Cennet: Gidilecek Değil, Fark Edilecek Bir Yer

Cennet semadadır; yere inmiştir ama müminin kalbinde yere inmiştir. Yani gerçek cennet semada derken uzayda anlamında değil; bu görünen varoluşun ötesindedir. Aynı zamanda o cennet yeryüzüne inmiştir; insanın kalbinde yeryüzüne inmiştir. O yüzden Kur'an'da der ki müminlere iki cennet vardır: birisi gideceğin cennet, biri de şu anda idrak edebileceğin cennet. O cennette ne var? O cennette saf bir huzur var. Mesela uzaydaki boşluğu herhangi bir şey yok edebilir mi, parçalayabilir mi, delebilir mi? Yok, hiçbir şey onu bozamaz. O yüzden cennet gidilecek bir yer değil, fark edilecek bir yerdir. Onu fark ettiğinde sen kendi cennetinde yaşarsın. O zaman da işte Hazreti İbrahim gibi olursun; ateşe atılsan da orası sana cennet bahçesi olabilir, oradaki ateş seni yakmaz.

Hz. İbrahim'in Ateşi ve Nefsin Ateşi

Onun için mesele o İbrahim'in bilincine geçebilmek. Yoksa işte Nemrut seni ateşe atacak; Nemrut ateşe atacak da kime atacak? İbrahim'i mi atacak, başka birini mi atacak? İbrahim'i atacaksa, sen de İbrahim'sen sıkıntı yok. Orada hem nefsin ateşi İbrahim bilinciyle serin ve selametli olur, hem dışsal hadiselerin ateşleri İbrahim bilincindeki insan için serin ve selametli olur. Mesela bazen insan nefsinde de nice nice ateşler yakılır; sadece Nemrut bizi ateşe atmıyor, egomuz da ateşe atar. "Allah kahretsin" diyor, "ne yaptın bu zamana kadar, bu yaşa geldin, ne oldun?" -al, seni ateşe atar. "Seni bu dünyada kim anladı ki, annem babam bile anlamadı" diyor, seni ateşe atıyor. "Keşke şu olsa, niye böyle olmadı" diyor, ateşe atıyor seni. O attığı ateşlerde sen İbrahim'in bilincinde olursan, o ateş sana serin ve selametli gelir; dersen ki "hakikaten bir önemi yok, öyle de olur, böyle de olur," herhangi bir rahatsızlığın olmaz. Onun için nefsin ateşine karşı uyanık olmak lazım, en temelde. Çünkü dıştaki ateş de nefsin ateşi tarafından tutuşturulur.

Birisi seni yok saydı; şimdi eğer "bu beni nasıl yok sayabilir, ben bunu hak etmiyorum" diyen bir benliğin olmasa, o senin yok sayılmanın herhangi bir kıymeti olur mu? Olmaz. Bak, dışarıdaki ateş içerideki tarafından tutuşturuluyor. Onun için uyanık olmak lazım. Ateşi kim tutuşturuyor? Ateşi atan kim, ateşe körükle yaklaşan kim, değil mi? Bir de sen kimsin? Gerçek anlamda sen kimsin? İbrahim'sen sıkıntı yok. Nefis senin üzerine gelebilir, dışarıdaki insanlar gelebilir, yaşadığın hadiseler sana ateş gibi görünebilir ama sen İbrahim olduğun için o ateşler sana serin ve selametli olur.

Atıyorum, işte canından kanından dediğin çocuğun seni umursamayabilir, sana zarar veriyor bile olabilir, yok sayabilir; işte bu bir ateş mi, zahiren ateş. Eğer bir de egon o ateşi tutuşturursa -değil mi, "ne kadar kadersizim ben, ne kadar şanssızım, işte bu zamanda evlat büyütüyorsun, sonu böyle oluyor, çalış çalış, kimin için çalışıyormuşum, boşu boşuna çalışıyormuş" dersin- ondan sonra ateş üstüne yanıverirsin. Hâlbuki sen İbrahim olursan, kendi idrak edip "ben insan olarak çocuklarıma insan olarak davranmaya, insani fıtratımla muamele etmeye çalıştım, Allah da bana bunu nasip etti, çok şükür, çocuklarım şöyle olmuş böyle olmuş" dersin. "Eşim, dostum, en samimi arkadaşım -otuz yıllık dostum olur- nefsine uyar yanlış yapar; burada bir problem yok ki, bundan problem çıkaran kim? Seni ateşe atan kim?" Onun için, seni kim ateşe atıyor ve sen kim olarak ateşe atılıyorsun, onu sormak lazım. Hem ateşe atanı görmek lazım, hem de ateşe atılanın kim olduğunu görmek lazım. Eğer İbrahim olarak ateşe atılıyorsan o serin ve selametlidir, hiçbir problem söz konusu değildir.

Yoksa böyle Urfa'ya gidip balıklara bakıp "bunlar odun muyumuş değil miymiş" değil; nefsin odunlarına bakın. Ne odunlar taşıyor, sizin o varlığınızın içinde nice odunlar var. O odunlar hayatın hadiseleri tarafından tutuşturuluyor. O odunlar niye oralarda var acaba, değil mi? "Benim de saygı görmeye ihtiyacım var, ben de insanım değil mi" -bunlar hep odun. Birisi gelip tutuşturuyor o odunu; sana saygı göstermiyor, odun tutuşuyor. Peki o odunları oraya kim dizdi? Onlar kimin odunları, değil mi? Onları algılayıp aldanmamak ve İbrahim olmak; o zaman hangi ateşe atılırsan atıl, bir sıkıntı yoktur. İhanet olur, düşmanlık olur, kin olur, nefret olur, hiç fark etmez; sen nesin, İbrahim misin değil misin? İbrahim'sen o zaman orası serin ve selamettir; değilsen oradan korkma; sana o durumu ateş olarak gösterenden çekin. Asıl çekineceğin dışarıda değil; asıl çekineceğin, sana sahte bir benlik üretip seni o zannettiren benliktedir. "Bir şey kaybeder, eyvah ne yapacağım?" Ne yapacaksın ya, bir şey yapmayacaksın. Ne güzel işte, hayatın akışını yaşayacaksın. Elinden pozitif, olumlu, iyi, güzel bir şey geliyorsa, Allah sana o imkânı vermişse kullanacaksın; vermemişse bir sıkıntı yok.

Kısa Bir Soru: İlişkide Kabullenme

Evet, teşekkür ederim. Hocam, şimdi mesela bir ilişkide kız ne düşünür, ne yapar, ne eder?

Hayatın bir durumudur yani. Onun da kaçışı yoktur, kabul edecek. Tabii ki yani, bir şey olmuşsa olmuştur, insan önüne bakmalı.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Mâide Sûresi (mealen, Habil-Kabil kıssası; özellikle 28. ayet: "Andolsun, sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim...") - Tâhâ Sûresi: 118-119 (mealen, cennet tasviri: "Şüphesiz sen orada acıkmayacak ve çıplak kalmayacaksın, susamayacaksın ve güneşin sıcağında bunalmayacaksın") - Enbiyâ Sûresi: 69 (mealen, "Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol") - Hûd Sûresi: 42-43 (mealen, Hz. Nuh ve oğlunun "yüksek bir dağa sığınırım" kıssası) - Rahmân Sûresi: 46 (mealen, "iki cennet" ifadesi) --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.