Habil ve Kabil Arasında İnsan

Kısa Özet

Sohbette Habil ve Kabil kıssası, tarihte yaşanmış ve bitmiş bir olay olarak değil, insanın kendi içindeki iki bilinç düzeyine işaret eden evrensel bir mesaj olarak ele alınıyor. Kurban, sahiplenme, göçebe-yerleşik sembolizmi, kıskançlık, “neyi yükleniyorsun” sorusu ve kazanç-kayıp-zafer kavramlarının ego perspektifinden bakınca nasıl tersine döndüğü anlatılıyor. Sonuç olarak her insanın günlük hayatında bazen Habil bazen Kabil bilincine düşebileceği, önemli olanın tekrar kendi öz gerçekliğine dönebilme imkânı olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kıssalar tarihsel, olmuş bitmiş olaylar olarak değil, hayatımıza sürekli yansıyan evrensel mesajlar olarak okunmalı. - Kabil, kendini beden ve psikolojiden ibaret gören; Habil ise kendini ruhsal bir varlık olarak bilen insanı temsil eder. - Gerçek kayıp ve kazanç, dünyevi sonuçlarla değil, kişinin kendi öz gerçekliğine (ruhsal farkındalığına) sadık kalıp kalmamasıyla ölçülür.

Giriş: Kıssalar Neden Anlatılır?

Arkadaşlar, herkese selam. Bugün Psikolojiden Tasavvufa Sohbetler sayfasında Habil ile Kabil’i işleyeceğiz. Tabii hikâyeyi hemen hemen herkes biliyordur; çocukluğundan beri bir sürü duymuştur, farklı formlarda yorumlarını da duymuştur. Ama bu kıssaların ve menkıbelerin başına gelen en büyük talihsizlik, en düşük düzeyde anlaşılmalarıdır. Yani sanki Müge Anlı’da bir aile dramı izler gibi; işte Âdem’le Havva annemizin bir hayırlı bir de hayırsız çocuğu varmış, bu hayırlı çocukla hayırsız çocuğun başına gelen macera sanki bir masalmış gibi anlatılıp duruyor.

Bu hikâye hep en düşük düzeyde anlatılır: işte bir kardeş kavgası, bir yenge girer aileyi dağıtır, hayırsız bir amca bütün mirasa el koymaya çalışır, bir arsa meselesi ya da bir kız meselesi yüzünden kavga çıkar gibi. Tabii bunda, sonradan İslam’a giren İsrailiyat anlatılarının etkisi var. Ama Kur’an’da Habil ile Kabil bir kurban teması üzerine kuruludur; bir de kardeşler arasında geçen öldürülme meselesi üzerinedir. Kurbanın çeşidinin ne olduğuna bile girmez. Bugün İsmail abiyle, Kur’an’da özet geçilen ama aslında Âdem’le Havva’dan sonra insanlığın ikinci hikâyesi olarak anlatılan bu kıssayı konuşmak istiyoruz. Habil’le Kabil kıssası niye anlatılıyor? Ben 2021’in İstanbul’unda bir öğrenci, bir erkek, bir çalışan olarak buradan ne çıkarabilirim, bana ne söylüyor?

Aslında kutsal metinlerde birçok böyle anlatı vardır; Kur’an’da bunlara kıssa diyoruz. Kıssa kelimesi de “makas” ile aynı kökten gelir. Burada bize temelde anlatılmak istenen şudur: Bu anlatıları kendi hayatımıza dikkat ederek bir ölçü, bir perspektif hâline getirmemiz. Yani anlatılmak istenen mesajı, verilmek istenen hakikati dikkate alarak bunu kendi hayatımıza bir ölçü hâline getirmemiz; kendi hayatımızı da buna göre şekillendirmemiz isteniyor.

Dolayısıyla kutsal metinlerde yer alan bütün olaylar, aslında bizim kendi hayatımızda ne şekilde yansıdıklarına, bizde nasıl bir hâl almaya çalıştıklarına dair mesajlar olarak değerlendirilmelidir. Bunları geçmişte yaşanmış, olmuş bitmiş, tarihe hapsolmuş bir olay olarak değil; kıyamete kadar sürecek bir gerçekliğin izdüşümü, bir gerçekliğin teması olarak görmeliyiz. Kur’an’da geçen bütün kıssaları bu şekilde değerlendirebiliriz. Yoksa kutsal metinleri sadece olmuş bitmiş olayların anlatıldığı metinler olarak ele almak çok yüzeysel bir yaklaşım olur. Âdem kıssası, Kâbil kıssası, Hazreti Yunus, Hazreti Yusuf… Bunların hepsi bize evrensel gerçekliklerin ipuçlarını verir. Biz de bu ipuçlarını anlayarak, çözümleyerek, kendi hayatımıza ışık tutacak, kendi hayatımızda kılavuzluk edebilecek anlamlara dönüştürebiliriz. Zaten maksat da budur.

Kutsal metnin maksadı insana biyoloji dersi vermek değil. Çünkü insan sadece biyolojik bir varlık değil. Eğer insanı sadece biyolojik bir varlık olarak kabul edersek, insanın çok kapsamlı bir yönünü göz ardı etmiş oluruz. Kutsal metin; insanın ne olduğu, Allah hakkında, insan olmak hakkında, insanlık hakkında, gerçekten insan olmak dediğimiz hayata doğru iyi ve güzel yürüyecek değerler, prensipler ve kutsal kavramlar üzerinden bize bir örnek, bir durum sunar.

Habil ve Kabil Kimdir? İnsanın İki Bilinç Düzeyi

Bugünkü konumuz olan “Habil ve Kabil arasında insan” konusu da tam olarak bu noktaya işaret ediyor. Habil ve Kabil’in aslında Kur’an’da isimleri bile geçmiyor. Bunların kim olduğu, isimleri, anlamları, Âdem’in çocukları mı yoksa başka çocuklar mı olduğu mesele değil, asla bu değil. Kur’an bunlara “Âdem’in iki oğlu” diyor, aslında “Âdemoğlu” diyor. Yani insanoğlu, Âdemoğlu. Dolayısıyla burada insan denen varlığın potansiyelinde var olan iki damara işaret ediliyor.

Belki şöyle diyebiliriz: İnsanın iki farklı boyutuna, iki farklı bilinç hâline, iki farklı algılayışına, hayatı iki farklı okuma biçimine işaret ediyor. Burada konu iki kişi değil; Habil, Kabil kim, ne değil, asla bu değil. İnsanın iki varoluş düzeyine, iki varoluş bilincine, hayatı ve varoluşu iki farklı okuma tarzına, insanın farklı düzeylerde idrak etme boyutuna işaret ediyor. Anlatılmak istenen temelde budur.

Doğal Olan ve Olmayan: Kaygı, Arzu ve Korku

Biraz daha açarsak: insan varoluşunda iki temel imkân var. Biri doğal olan imkân, biri de potansiyel olarak var olan ama doğal olmayan imkân. Kaygı doğal değildir. Şefkat ve merhamet doğaldır; düşmanlık, arzu ve korku doğal değildir. Arzu ve korkuyu aşmak, asıl hâlimize ulaşmak doğal hâlimizdir; arzu ve korkunun içinde sürekli debelenmek ise doğal olmayan hâlimizdir.

İnsanlar çocukluk dönemlerini, yani arzu ve korkudan bağımsız hâllerini niye bu kadar hatırlamak isterler, niye o dönemleri severler? Çünkü o doğal bir hâldir. Çok fazla arzu yoktur, hayat çok güzel yaşanır. Sonra büyüdük ve kirlendik dünyada; aslında büyümemizden dolayı dünya kirlendi. Büyürken potansiyel olarak taşıdığımız o olumsuz hâller tetiklendi, biz de onlara yenildik. Onların doğal olmadığını anlayamadık, doğal zannettik. Kaygılanmayı doğal zannettik. “Bir şey olmam lazım” düşüncesini doğal zannettik. Kıyaslayıcı olmayı doğal zannettik. “Hayatta bir iz bırakmalıyım”, “kendimi ortaya koymalıyım, bir şey yapmalıyım, ben buyum demeliyim” algısını doğal zannettik. “Ancak bir insanla mutlu olabilirim, ancak bir insanın beni anlaması sayesinde mutlu olabilirim” anlayışını doğal zannettik. Korkularımızı doğal zannettik. Hâlbuki bunlar doğal değil. Ve bu doğal zannettiğimiz şeyler yüzünden de zarara uğruyoruz.

Kabil: Psikolojik Düzeyden İbaret İnsan

İşte Kabil aslında budur. Kabil neyi temsil ediyor? Kendini yalnızca psikolojik düzeyden ibaret gören insanı temsil ediyor. Kendini arzu ve korkulardan ibaret gören, kendini psikolojiden ibaret sayan kişi. Kabillik dediğimiz de tam olarak budur. Siz de kendinizi ne zaman sadece bedenden ve psikolojiden ibaret sayarsanız, o an bir Kabil bilincine düşmüş olursunuz; bir bedeni ve bir psikolojik mekanizmadan ibaret bir varlık olarak kendinizi görürsünüz. Dolayısıyla bizde de Kabil olma eğilimi var; o bir tarafımız, bedensel ve psikolojik olarak nasıl görünebiliriz kaygısıyla hareket eder.

Bu, sonu gelmeyen bir tatminsizlik döngüsüdür. Sürekli bir arayış döngüsüdür. Bu, kişinin kendisini yalnızca psikolojik düzeyden ibaret görmesinin hâlidir. Kur’an bize Âdem’in iki oğlunun hikâyesini dinletirken aslında kendi hikâyemizi dinletiyor: Bazen Habil, bazen Kabil oluruz. Bazen Habil’i, bazen Kabil’i yaşayan birini düşünün.

Habil: Ruhsal İnsan

Habil ruhsal insanı temsil eder. Ruhsal insan ne demek? Bedeninin ve psikolojisinin farkında olan, onları yöneten ve kendini ruhsal bir varlık olarak bilen kişi. Bu, Habil’in yüzüdür; ruhsal bir yüz. Psikolojik düzeydeki insan ise kendini bedenden ve psikolojiden ibaret sayar, o seviyedeki arzu ve korkuların peşinde bir oraya bir buraya savrulur.

Kurban Nedir? İkilikten Kaynağa Dönüş

Şimdi burada ikisi de kurban vermeye karar veriyor: “Ben de kurbanımı sunayım” diyor. Yani mesele sadece bir görevmiş gibi bakılıp geçilecek bir şey değil; burada asıl nokta nerede, ona bakmak gerekiyor.

Burada kurban kavramına biraz değinelim. Kurban kelime olarak “yakınlaşmak” demektir. İnsan ikilikten kurtulduğunda yakınlaşmış olur; ikilik olduğunda bir kopukluk, bir tezahür meydana gelir. Kadim öğretilerde anlatılan kurban bilinci şudur: Kişiye “ben” bilinci verilmiştir ama kendini Mutlak’tan bağımsız bir varlık olarak algıladığında bir kopuş, bir ikilik meydana gelir. İşte mesela ortalama düzeyde şu düşünceyi yaşarız: “Ben ne olacağım, benim hayatım ne olacak?” Bunu dediğimizde bir ikilem içine düşmüş oluruz. Hâlbuki spiritüel bilinçli olsak, hayatın kaynağı ve sahibi olan, Hayy ismine sahip olan Yaratıcı’nın bana verdiği bu hayatta bana neyi deneyimleteceğini düşünürüz. Yoksa “benim hayatım”ın derdine düşersek orada bir ikilik oluşturmuş oluruz.

“Benim hayatım” dediğimde kendimi sınırlı bir hayatın içine sıkıştırmış olurum: Şu zaman doğdum, şu zaman yaşamaya başladım, bir zaman öleceğim, benim hayatım ne olacak, ben ne olacağım… Bu, benliğin kendi başına ayakta durabilme kaygısıdır. Hâlbuki “ben de, hayatım da, varlığım da, her şeyim de Allah’a ait” desem, o zaman ne yapmış olurum? Kendimi O’na kurban etmiş olurum; yani “benim her şeyim Sana ait, ben de Sana aitim” demiş olurum. O zaman ikilikten kurtulup yakınlaşırız. Kurban dediğimiz şey de budur.

Şunu da ekleyeyim: İnsan “ben, benim” demeye başladığında ikiliği yaşar. İkiliği yaşamak kötü değildir; ama ikiliğin varoluşsal bir gerçeklik olduğunu zannetmek yanlıştır. İkilik bizim deneyimlediğimiz bir şeydir, gerçek varoluşsal zeminimiz değildir. Bu yüzden ikiliği tecrübe ederiz, sonra da o ikiliği ortadan kaldırmak adına kendimizi kurban ederiz; yani kendimizi kaynağımıza döndürürüz. Tasavvuf geleneğinde “damlanın denize karışması” örneği hep bir metafor olarak anlatılır; kastedilen şey, bir şeyin kaynağına döndürülmesi gerektiğidir.

Yalnızlık Üzerine

Yalnızlık kavramını da burada ele alabiliriz. Bir insan yalnızlık hissediyorsa bu bir ikiliğin tuzağıdır. Çünkü gerçek anlamda kaynağa, hakikate ne kadar yakın olduğumuzu fark ettiğimizde yalnızlık kavramını düşünemeyiz bile. Ben kendimi yalnız hissettiğimde aslında bir ikiliğin içine düşmüşümdür. O yalnızlık hissi bir ikiliğin ortaya çıkmasıyla ilgilidir; kaynağımı unuttuğum için ortaya çıkar. Ben nasıl yalnız olabilirim ki, bana benden daha yakın olan var. Yaratan’ın farkında olunca yalnızlığın ortadan kalkması gerekir.

Bir sözün ifadesiyle: sabah kalktığımda “ben ne yapacağım” demek düşük bir bilinç seviyesidir; “Allah benimle ne yapacak” demek daha yüksek bir seviyedir. Egomuzu kırmak için söylüyorum: ego her zaman kendi derdine düşer. Kendi kendinin derdine düştüğünde Kabil bilincine düşmüş olursun. İşte kurban kıssasında anlatılmak istenen tam olarak budur.

Göçebe ve Yerleşik: Sahiplenme Sembolizmi

Burada Habil ile Kabil’in sembolizmi şöyledir: Habil hayvancılıkla uğraşır, göçebedir; Kabil ise yerleşik hayata geçmiştir ve çiftçilikle uğraşır, toprağa bağlıdır. Toprak ona “benimsin” der gibidir; toprak, cansız olduğu için sahiplenilmesi kolay bir şeydir. Toprak size “ben senin değilim” demez. “Bu benim tarlam” dersin. Aslında insan ne kadar çok şeye sahip olmak isterse o kadar çok şeyin kölesi olur.

Bu yüzden Habil, yeryüzünde bir yolcu/misafir olduğunun bilincindedir; Yaradan’ın kendisine verdiklerini O’nun iradesine uygun şekilde kullanır ama hiçbir zaman sahiplenmez, her zaman bunların gerçek sahibinin farkındadır. Kabil ise bir şeye sahip olduğuna inanır ve o şeye de ait hâle gelir. İnsan neye sahipse ona da aittir; hiçbir şeye sahip olmayan hiçbir şeye de ait değildir. Ben işime sahip değilim, işim de bana sahip değil; ben ona ait değilim. Ama işime sahip olduğuma kanaat getirdiğim an, ona ait hâle gelirim.

Kurban dendiğinde ilk akla gelen şey, ilkel insanların doğaüstü güçlere, felaketlere karşı bir tür adak sunması gibi bir görüntüdür; “şu senin koyunu al da başımıza bir şey gelmesin” türünden, korkuya dayalı ilkel bir kurban anlayışı. Ama burada bahsedilen en üst seviyedeki kurban, “ben hiçbir şeyin sahibi değilim” bilinciyle yapılan bir sunumdur.

Bazı din araştırmacıları kurban kavramını bu anlamda tam kavrayamazlar. Kurban, ikiliğin ortadan kalkıp kaynağa dönüşü ifade eder. Ben “benim hayatım” derim ama aslında bu hayat Allah’ın Hayy isminden gelir; bunu ikrar ettiğimde sınırlı bir hayat yaşayan bir varlık olmaktan çıkar, sonsuzlukla var olan bir varlık hâline gelirim. Bu yüzden bu konu çok önemli; yoksa modern antropologların ya da din tarihçilerinin yüzeysel bir biçimde basitleştirdiği, dine mensup insanların da yanlış yorumlarla değersizleştirdiği bir konu değildir kurban. Bütün kadim öğretilerde bu vardır. Habil ile Kabil kıssasında da temel referans kurbandır.

Kurbanın Kabulü: Niyet Meselesi

Bazı rivayetlere göre -Kur’an’da geçmez ama- Habil sürüsüne bakmış ve “Ey Yaratıcı, aslında bunların hepsi Senin, ben de Senin; ama sembolik olarak bir koyun takdim edeceğim” demiş ve sürüsünün en güzel, en iyi beslenmiş hayvanını takdim etmiş. Çünkü her şeyin O’na ait olduğunu biliyordu; o koyun sadece bunun bir sembolüydü. Nasıl bir insan “benim bütün malım mülküm Senin” derse bunun işareti olarak bir şey sunar, Habil böyle yaptı. Kabil ise kendi kendini kandırarak “Yaradan’ın bir şeye ihtiyacı mı var” deyip nefsinin sahiplenme hırsıyla elindeki en değersiz şeyi takdim etti. Bu yüzden Habil’in kurbanı kabul edildi, Kabil’inki edilmedi.

Burada asıl mesele şudur: Sen gerçekten bütün varlığın kaynağının ne olduğunu biliyor musun? Hiçbir şeye sahip olmadığını idrak ettiğinde özgürlüğe kavuşursun. “Benim şu, benim bu, benim kısmım, benim başarım” diyen insanlar aslında kendilerini şişirir. Nasıl sahibim diyorsan, o kadar onun kısmı senin olur. Dolayısıyla Kabil, arzu ve korkunun kucağında yaşayan kişinin bilincidir; o kişinin kurbanı kabul edilmez, yani Yaradan ona sonsuzluğunu hissettirmez, onu kendi sınırlı bilincinin hapishanesine hapseder. Habil ise kendini kaynağına adadığı için Yaradan ona sonsuzluğunu, sonsuz bir varoluşu yaşatır.

Biz ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu zannedersek o kadar kendimizi hapsederiz. Bir bilgenin ifadesiyle: insanoğlunun durumu şudur; gerçek anlamda sahip olamadığı şeylere sahip olduğunu zanneder, sonra da gerçekte sahip olamadığı bu şeyleri elinden kaçırmamak, kaybetmemek için didinir durur. İşte Kabil bilinci budur.

“Beni Öldürsen de Bana Zarar Veremezsin”

Bu noktada şuna da işaret edelim: Kabil’i kıskançlık, haset ve çekememezlik Habil’i öldürmeye sürükledi. Habil’in ona verdiği cevap çok önemli: “Beni öldürmek için elini kaldırırsan, bu yükü sen yüklenirsin; ben elimi sana kaldırmam.” Neyi yüklendiğine bak. İyi bir şey görmek istiyorsan önce kendini iyi görmelisin; bu yük seni bulur, yakın bir gün gelir karşılığını görürsün.

Önce şunu anlamamız gerekiyor: İnsan bu dünyada ne kadar haksızlığa, zulme uğrarsa uğrasın, kaybeden o değildir. Haksızlığa uğrayan insan gerçek anlamda kayıpta değildir; haksızlık edenin kendisi kayıptadır. Hatta biri sizi öldürmek istese bile, kaybeden siz değil, sizi öldürmek isteyendir. Bu, insanoğluna çok anlamlı bir mesajdır; Habil-Kabil kıssasının verdiği en temel mesajlardan biri budur.

Habil, ahirete güvenerek der ki: “Sen beni öldürsen de Allah senin hesabını soracak, görecek bir şey değil. Sen beni öldürmek istiyorsun ama ben ruhsal bir varlık olarak zaten öldürülemem; sen öldüremezsin beni. Senin öldüreceğin şey benim bu bedenim, oysa bu benim gerçek varlığım değil.” Bu, bir insanın arabasına zarar vermenin, o insanın kendisine zarar vermek anlamına gelmemesi gibidir; araba sadece o kişinin kullandığı bir araçtır, gerçek varlığı değildir. Kutsal metin bize şunu söylüyor: Hiç kimse sana gerçek anlamda zarar veremez; verilen zarar, zahiri olana, geçici olana dokunur.

Mesela bir insan bize değer vermedi, görmezden geldi, anlamadı, yanlış anladı, haksız bir eleştiride bulundu, iftira attı, hatta “öldürdü” diyelim; gerçekte biz zarar görür müyüz? Hayır, gerçek benliğimiz zarar görmez. Habil bu bilince sahip bir varlıktır. Ama bu, pasiflik, hiç harekete geçmemek demek değildir; bunu birbirine karıştırmamak gerekir. Önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir insanın bana yaptığı haksızlık bana gerçekten zarar veriyor mu, vermiyor mu?

Habil bize şunu anlatıyor: Bir insan seni öldürse bile sana zarar veremez, çünkü sen o zarar verilemeyecek varlığın, yani ruhun, kendisisin. Hiç kimse sana gerçek anlamda zarar veremez; bunu idrak ettiğinde karşılık verme ihtiyacı ortadan kalkar. Bu, sevgisizlik değildir; farkındalıkla verilen bir cevaptır. Öfke değildir, arzu değildir, kırgınlık değildir; bir şeyi kaybetme korkusuyla, ezilmişlik hissiyle, zarar görme korkusuyla verilen bir tepki değildir, farkındalıkla verilen bir cevaptır.

İşte Habil’in Kabil’e verdiği mesaj: “Sen elini kaldıracak olsan da ben elimi sana kaldırmam; çünkü herhangi bir korkuya sahip değilim, bu dünya hayatında daha fazla yaşamak gibi bir arzum da yok. Arzu ve korku üzerinden hareket etmiyorum; farkındalıkla sana cevap veriyorum. Neyi yüklendiğini gör. Hem kendi özüne karşı işlediğin bir kötülüğün, hem de benim varlığıma karşı sergilediğin bir kötülüğün yükünü yükleniyorsun. Bu yükü görmeni istiyorum.”

Neyi Yükleniyorsun?

Bu açıdan çok önemli: biz de bazen kırılırız, alınırız, gücenir, küseriz, bağırırız, rekabet ederiz, kıyaslama yaparız, başkasından daha iyi olmaya çalışırız, nefret ederiz. O durumda kendimize Habil’in mesajıyla şunu sormamız gerekiyor: Neyi yükleniyorsun? Hangi yükleri gereksiz yere yükleniyorsun? Neden kıyaslama yükünü yükleniyorsun? Neden rekabet yükünü yükleniyorsun? Neden kendini gösterme arzusunu yükleniyorsun? Neden öfkeyi yükleniyorsun? Neden öne çıkma arzusunu yükleniyorsun? Neden “kimse beni anlamayacak, görmeyecek” yükünü yükleniyorsun? Neden gelecek endişesini yükleniyorsun? Böyle bir yüke gerçekten ihtiyacın var mı?

Gelecek endişesini yüklendiğinde etrafına daha tedirgin, daha kaygılı davranırsın; karşındakine de o endişeleri yansıtırsın. Neden “daha başarılı olmalıyım” yükünü yükleniyorsun? Kendinden daha başarılı gördüğün insanları niye rakip olarak görüp, kendini söndürüp onları parlak gösterip kendine bu kadar yük biçiyorsun? Bu kadar yüke ihtiyacın var mı?

İşte Kabil bunu fark edemedi. Neyi yüklendiğinin farkında olmalı ki, eğer bu ağır yükü yüklenirse acının ateşinde kendini yakar, ıstırabın ateşinde yaşar. Bu da kendi kendine zulmetmenin bir karşılığıdır.

Burada bir kavramdan da bahsedeyim: “müdafaa”, yani kendini savunma. Bu genelde önce beden bazında, sonra psikolojik düzeyde ortaya çıkar; kendini korumaya alma ihtiyacı. Aslında insan gerçek anlamda kendini korumalı ama bunun ne olduğunun bilincinde olmalı; ruhun korunmaya ihtiyacı yoktur. Kendinin gerçek anlamda ruhsal bir varlık olduğunun bilincine vardığında insan doğal bir noktadan yaşar. Belki bedenini de korur; yaşayacak, ölecek bir beden olduğunun farkındalığıyla, Yaradan’ın verdiği bu bedeni de bir imkân olarak korur. Diyelim ki beni öldürmek isteyen daha güçlü çıktı ve bedensel varlığımı, canlılığımı sonlandırdı; ben bir şey kaybetmiş olur muyum?

Kazanç Nedir, Kayıp Nedir?

İşte kazanç nedir, kayıp nedir, zafer nedir? Habil-Kabil kıssası tam da bunu anlatıyor: Kendi fırsatını, ruhunu, farkındalığını gören ve koruyan kişi kazançtadır; kendi gerçekliğini unutan kişi ise kayıptadır. Bir insan sizi maddi olarak kandırdı, imkânınızı haksız yere gasp etti diyelim; kim kaybetti? Gasp eden kaybetti. Kutsal metin bize egomuzun bakış açısına dikkat etmemizi hatırlatıyor. Ama biz ego düzeyinde neye bakıyoruz? “Bak adam kandırarak ne kazanmış” diyoruz. Hayır, hiçbir şey kazanmadı. Ya da “millet üçkâğıtçılıkla malı götürüyor” deriz; ne götürüyor, nereye götürüyor? Bu söylemlere o kadar alışmışız ki hiçbirinden şüphelenmiyoruz. “Adam üçkâğıtçılıkla şöhret oldu” deriz; e ne olmuş, şöhret oldu diye bir şey mi kazandı? Adamın hiçbir becerisi, kabiliyeti yokken reklamla kendini öne çıkardı; bir şey mi kazandı?

Habil bize bunu anlatıyor: Sen neye kazanç diyorsun, neye kayıp diyorsun, neye zafer diyorsun, neye yenilgi diyorsun? Bunları doğru tespit etmezsen zorunlu olarak Kabil olursun. Kabil, kardeşini öldürdüğünde bir şey kazandığını zannetti ama aslında kaybetti; sonra pişman olduğunu, pişmanlığını fark etti. Bu çok önemli bir şey: hepimiz Kabil bilincine düşebiliriz. Kabil bilincine düşmek bir felaket değil; önemli olan tekrar dönebilmek. Ömrümüzün sonuna kadar bu dönüş imkânı bize açıktır, pişman olma imkânı bize açıktır. Bir zaman “ben mahvoldum, ben neler yaptım” deyip karamsar, kötümser, ümitsiz olamayız; bu da bir başka Kabil tuzağına düşmek demektir. Her zaman bizim asıl, doğal, öz gerçekliğimize dönme imkânımız vardır. Ayette de geçtiği üzere “sabahladı” kelimesiyle bir kelime ortaklığı var; yani egonun karanlık gecesinden sabahın aydınlığına çıkmak: pişmanlık, hatayı fark etmek, karanlıktan aydınlığa çıkmaktır.

Sahiplenme Tuzağı: Mülteci Komşu ve Ev Hikâyesi

Kısmın diğer bir yönüyle ilgili sorayım: göçebe olanla yerleşik olan böyle temsil edildi ya. Göçebe kültürlere baktığımızda insanlar yedikleri, içtikleri, eğlenceleriyle keyiflerine bakarlar; ama yerleşik hayatta en küçük parçadan en büyüğüne kadar “amcaoğlu şöyle yatırım yapmış, dayıoğlu böyle yatırım yapmış, ben daha fazla neye sahip olabilirim” diye bir yarış var. Devlet düzeyinde de böyle; geçmişteki topraklara, büyüklüğe bakıp sanki hâlâ kendilerininmiş gibi bir mutluluk duyuyorlar, şimdiki küçük hâllerine bakıp bir üzüntü yaşıyorlar. Bunu bazen “Allah nasip etti, Allah verdi, kazandık” gibi dinî bir kılıfla da yanlış bir şekilde tecrübe edebiliyoruz.

Evet, sembolik olarak göçebe olmakla yerleşik olmak arasındaki fark çok açık. Göçebe insanlar bir şey biriktirmezler, sermayeleri canlıdır -hayvanlarıdır-, toprağa bağlı değildirler; bir yerde geçici olarak konaklar, oradan göçerler. Bir şeyin kendine mülk edilmesi için bir yerden bir yere gitmeye sadece karar vermek yeterlidir. Ama yerleşik hayatta bir yere yapışılır ve orada sürekli bir çoğaltma yarışı sürdürülür. Dolayısıyla göçebe olmakla yerleşik olmak arasında sembolik anlamda çok büyük ve anlamlı bir fark var.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, insanın neye “benim” dediğidir. En başta “benim bedenim” deriz, “benim hayatım”, “benim tanınırlığım”, “benim önemsenmem”, “benim dikkate alınmam” deriz. Görünür ve görünmez birçok şeye sahiplenme tuzağına düşeriz. Mesela “benim tanınırlığım çok önemli” deriz; sonsuz ve sınırsız olanın seni tanıması sana yetmiyor mu? Ego der ki “hayır, o ayrı bir şey” ve bizi oradan kaçırır. Ego sürekli bizi Kabil olmaya çağırır.

Ayette de geçtiği gibi, nefis onu kendisine itaat ettirir; yani Kabil’e bir şeyler söylendi, uyarılmaya çalışıldı ama Kabil’in nefsi o arzuya itaat etti, kardeşini öldürme arzusuna itaat etti. Burada bize şu hatırlatılıyor: Dikkat et, neye itaat ediyorsun? Gerçek kendine mi, yoksa arzu ve korkulara sahip sahte bir benliğe mi itaat ediyorsun? İnsan neye itaat ediyor, buna bakmalı. Buna bağlı olarak da şunu sorgulamamız gerekiyor: Özgürlük neye karşı özgürlüktür? Gerçek özgürlük, nefsin arzularına karşı özgürlüktür. Bir arzuya karşı özgür olabilirsiniz, bir korkuya karşı özgür olabilirsiniz. Bu kıssa aslında gerçek bir insan olmanın, bütün olumlu olumsuz yönleriyle, kabiliyetleriyle bir insanlık ve tuzaklar tablosunu önümüze koyuyor. Çok anlamlı bir tablo bu; özellikle içinde yaşadığımız bu dönemde bize hatırlatacağı çok şey olduğunu görebiliriz.

Bizim mülteci bir komşumuz vardı. Kendi ülkesinde, Suriye’de büyük bir arazisi varmış; koca bir dosya dolusu tapusu var adamın. Onu hâlâ saklıyor, “bir gün gideceğim ve orada hakkımı alacağım” diye. Çocukları artık bu meseleye uyanmış: “Baba, artık orası bildiğin gibi bir yer değil, bizim orası artık eskisi gibi değil, bunlar sadece imzaladığın kağıtlar” diyorlar. O kağıtların hâlâ bir değeri, bir kıymeti var elbette ama adam bu kadar düşünmeden, hâlâ o kağıtlara bakıp o inançla yaşıyor. Bu, yerleşik olan insanın çelişkisinin bir örneği. Bazen bu çelişkiyle zorunlu sürgünler, savaşlar, felaketler, pandemi gibi koşullarda gerçekten yüzleşiyoruz.

Sahip olduğumuzu zannettiğimiz, özdeşleştiğimiz bir şey elimizden gidince kendimizi kaybediyoruz. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyden ayrılmak bu yüzden zor geliyor. Niye ayrılmaktan bu kadar korkuyoruz, niye bize bu kadar ağır geliyor? Çünkü onunla özdeşleşmişiz. Ben çocukluğumda, memleketimizden İstanbul’a taşınırken, evimize o kadar bağlanmışım ki, eşyaları kamyona yüklerlerken “evi de götürmemiz lazım, evi nasıl götüreceğiz, götüremeyeceksek ben o zaman gelmiyorum” demişim; sonra beni kandırıp “arkamızdan evi de yükleyecekler” demişler. O eve ne kadar bağlanmışım, o evden ayrılmak bana ne kadar zor gelmiş. İşte hepimizin hayatında yaşadığı böyle şeyler var; ve tam o noktada bir bilinç silkelenmesi yaşamak gerekiyor: Ben nelere sahibim, kendimi ne olarak görüyorum?

Anlam Aramak: Ben Kimim?

Geçenlerde okuduğum bir sözde deniyordu ki: önemli olan hayatı anlamlı yaşamaktır; öldükten sonra hangi başarı ve unvanlara sahip olduğun değil. Burada bir şey ortaya koyman gerekiyor; aslında acı verici bir soru bu: Ben bir başarı ve unvan mıyım acaba? Benim de bir başarım, bir unvanım var; peki bu mu hayatın anlamı olacak? Gerçek anlam, varlığımızdır; Yaradan’dan gelen varlığımızdır. Hayatta daha başka ne anlam arayayım ki? Yaradan’ın üflediği ruhu taşıyorum; bundan daha yüce hangi anlam olabilir? Bu anlamı hayata aktarmak en doğal, en nitelikli, en doğru olan hayattır. Yani öldüğümde hangi başarılarımla, hangi unvanlarımla, kim tarafından nasıl hatırlanacağım; bunlara mı bakacağım? Ben kendimi hatırlıyor muyum, ona bakmalıyım. Ben kendimi hatırlamıyorsam, beni kim hatırlayacak ki? İnsan bu hesabı yapmaya başlar; kendini hatırlamayan insan, başkaları tarafından hatırlanmak ister. Bu yüzden bu konuda dikkatli olmak çok önemli.

Diyelim ki sağlığımıza, gençliğimize, işimize güveniyoruz ve bunlarla ilgili bir sıkıntı yaşadık; bu aslında bizim gerçeğimiz olmadığını hatırlatan bir şey. Nerede bir rahatsızlık varsa orada yanlış bir bilincin yansıması vardır. Diyelim “hayatım çok kısa” dedim, “hiç şanslı olmadım” dedim; hâlbuki sonsuz olan Yaratıcı’nın zatımda barındırdığı imkânları hatırlamam gerekir. Sanki bu dünyada yaşadığım şu veya bu olayın şekillendirdiği bir varlık değilim; “şunu yaşadım, şunu yaşadım” diye abartmamalıyım. Sonsuz bir varlığın sevgisiyle, ilmiyle, kudretiyle yarattığı bir varlığım; bu dünyada yaşadığım olaylara bağlı olarak kendimi şanssız, mağdur görmemeliyim.

Peygamberimizin bir ifadesiyle insanın bu dünyadaki hayatı, uzun bir yolculukta bir ağacın altında bir dinlenme gibidir. Neyi abartıyoruz ki? O ağacın altında biraz dinlendik; kimi çok anladı, kimi hiç anlamadı, niye bu kadar abartıyoruz? Ama şuna dikkat et: yaşadığın şeylerin psikolojin üzerinde bıraktığı izler seni tanımlamaz. Sen o izlerin tanımladığı bir kişi değilsin; sen, Allah’ın sonsuz ilmiyle, sevgisiyle yarattığı ve kendi ruhundan üflediği bir varlıksın. Şimdi kendini nerede konumlandırıyorsun? “Annem babam tarafından anlaşılmadım, hiç şanslı olamadım, hayatta hep sıkıntılarla karşılaştım” diyen biri misin? Yoksa bu hayata Yaradan’ın üflediği ruhla katılan, bazı şeyleri deneyimleyen ve insanca karşılık veren bir varlık mısın?

Hangisisin? Kabil bilincinde mi duruyorsun? Kendine bir zırh mı örüyorsun? Zihnin sana sürekli “sen şanslı değilsin, sen şunu yaşayamadın, sen şunu kaybettin, şöyle değil böyle olsaydı çok iyi olurdu, keşke öyle olmasaydı” hikâyesini mi anlatıyor? Zihnin bununla mı meşgul? Yoksa her şeyden özgür bir şekilde, kaynağına bağlı, sonsuzluğu taşıyan özgür bir varlık olarak mı yaşıyorsun, o bilinçle mi hayata katılıyorsun? Kimsenin beni onaylamasını beklemiyorum, kalbimde Yaradan’la kurduğum bu bağla mutluyum; kimseyle bir sahiplenme yarışına girmiyorum, kendimi ortaya koyma yarışına girmiyorum. “Benim de bu dünyada bir izim olsun” hikâyesine düşmüyorum, “şu benden daha şanslı” hikâyesine düşmüyorum. İşte o zaman Kabil tuzağına düşülmüş olur.

Kabil Bilincine Karşı Uyanık Olmak

Kabil kıyaslama yapar, kıskanır, rekabet eder; “şunu yaparsam daha iyi olurum” der. Kabil kendine hep bir rakip görür, onu ortadan kaldırırsa üstün olacağını zanneder; hâlbuki tuzak içeridedir. Buna karşı uyanık olmak gerekiyor.

Sonraki nesiller de Habil’in ve Kabil’in hikâyesini almış; bunlar Âdemoğludur, insanoğludur. İnsanoğlunun içinde iki damar var; kalıtsal olarak ikisini de taşıyor. Hangisini tercih edeceğiz? Kabil mi olmak istiyorsun, Kabil bilincine mi düşmek istiyorsun? Bu tarz hikâyelerde, Hazreti Hüseyin’in çektiği acı gibi, Habil’in çektiği de benzer bir minvalde; onun ölümünün ardından yasını tutmak, üzülmek de öyle. Biz kendi benlik penceremizden, sınırlı bir pencereden baktığımızda büyük bir zulüm görülmüş gibi algılarız.

Peygamberler Örneği: Gerçek Kazanan Kim?

Ama daha gerçek, daha hakiki bir noktadan baktığımızda, taşlanan peygamber kayıpta değildir; taşlayanlar da kazançta değildir. Tâif’ten peygamberi taşlayarak çıkaranlar zafer mi kazandı? Tâif’ten taşlanarak kovulan peygamber yenildi mi? Asla. Hazreti Hüseyin yenildi mi? Ya da birine hakaret edip onu yok sayan, ona haksızlık yapan insan mı kazandı, yoksa haksızlığa uğrayan mı kazandı? Bu soruları gerçekten iyi sormamız lazım; egonun perspektifinden değil, gerçeğin perspektifinden bakmaya çalışmalıyız.

Egonun perspektifinden bakarsak her şey tersine görünür: Kabil kazanmış gibi görünür, çünkü Kabil Habil’i öldürmüş. Ego der ki “sonuca bak, Habil ölmüş mü, ölmüş; Kabil yaşamış mı, yaşamış.” Ama gerçek öyle mi? Hayır. Habil yaşıyor, çünkü gerçek yaşamın ruhsal olduğunun bilincindeydi. Kabil ise kaybetti. Ya da yalan söyleyen, başkalarını suistimal eden, kandıran bir insan dünyalık kazanmış, para kazanmış, saygınlık kazanmış olsun; biz buna “kazanmış” gözüyle bakarsak, kendi çürümemizin de düğmesine basmış oluruz. Buna dikkat etmemiz gerekiyor.

Kur’an’da bu konu niye anlatılıyor? Dikkat et diyor: sakın onların kazandığını zannetme. Onlar kazanıyor görünen mağluplardır; senin mağlup gördüğün, aslında kazananlardır. Ego der ki “doğru olursan bir şey elde edemezsin.” Elde edemiyorsan doğru olma mı diyor? Hayır, Kur’an öyle demiyor. Doğru olursan gerçek anlamda kazananlardan olursun. Neyi kazanırsın? Kendini, sahip olduğun asıl değerleri kaybetmemiş olursun. Ama öbür tarafta doğru davranmayarak, suistimal ederek, yalan söyleyerek, gerçeği örterek bir şey kazandığını sananlar, aslında hiçbir şey kazanmıyor. Ego, bütün bu değerleri tersyüz ederek algılatır. Bazı şeyleri tersyüz ederek algılarız; o tersyüz edilmiş algıyı fark etmezsek, o sistemin içinde kaybederiz. Ama tersyüz etmeyi fark edersek, doğru olan ortaya çıkar.

Doğruluk ve Yalan

Mesela bazı sektörlerde “yalan söylemek gerekiyor, biraz üçkâğıt yapmak, piyasada kalmak, para kazanmak için” denir. Bu yalan döngüsüyle doğruyu bir kenara koyarsın ama yıllar sonra, hafif de olsa, o doğruluk zamanındaki tadı, huzuru, mutluluğu özlersin. “Piyasayı kirlettik, sektörde yozlaştık, insanlıktan çıktık, ben eskiden böyle değildim” dersin. Zulümle kimse sonsuza kadar ayakta kalamaz derler ya, kötülük bir yerde tıkanır. Çünkü fıtrata aykırı olan şeyler insanı memnun etmez, rahatsız eder. Yalan söylediğimde, dürüst davranmadığımda vicdanım rahat olmaz; kendi kendimle baş başa kaldığımda o huzursuzluğu hissederim. Kazandık zannettiğimiz şeyleri kaybederiz, hiç hoş olmaz. Bunu itiraf etmesek de kendi vicdanımızla baş başa kalırız.

Sonuç: Her Gün Habil mi, Kabil mi?

Şunu unutmamak lazım: Habil ölüyor, Kabil yaşıyor. Ama Habil bu durumu asla bir kayıp olarak görmüyor. Bu çok önemli bir şey; şu demek: Kabillikle bütün dünyaya sahip olsan, kıyamete kadar dünya senin olsa, sen yine de bir şey kazanmış olmazsın. Ben insaniyetimle, insani değerlerimle yaşasam, hep sana karşı mağlup görünsem ve bu böyle devam etse, ben hiçbir zaman kaybetmem. Bunu asla unutmamamız gerekiyor.

Eğer bunu unutursak dejenere oluruz; modern zamandaki dejenerasyonun sebebi de budur. İnsanlar gerçek varlığın, fıtratın ne olduğunu unutmaya başladılar; bu unutuluyor, yerine sahte değerler kuruluyor: ne kadar tanınıyorsun, ne kadar biliniyorsun, ne kadar etkiliysin… Bunlar hakiki değerlerin yerine konuluyor; ama hepsi sahte şeyler, zaten insanı bir gün kaybettiriyor. Bu yüzden Habil ile Kabil kıssasını her gün hatırlamaya ihtiyacımız var. Çünkü her gün içimizde Habil’e ve Kabil’e ait sesler konuşur; bu seslere karşı uyanık olmalı, içimizdeki Habil ve Kabil imkânlarını görüp şu an neyi tercih ettiğimizi fark etmeliyiz.

Kabil’in Habil’e Öfkesi ve Doğru Tepki

Kabil kısmında, Habil’e vurma isteğinin motivasyonu neydi, neyi takip ediyordu, göremediği neydi? Buda’nın çok güzel bir öyküsü var: kendisine kötü bir söz söyleyen bir kişi karşısında sakince durur, dinler. Biri sorar: “Niye tepki vermiyorsun?” Buda der ki: “O bana bir hediye verdi, ben onu kabul etmedim; hediye kimde kalır?” Yani anlamak lazım, bir insan sana laf sokuyorsa bu onun kendi meselesidir; onun sana laf sokma ihtiyacı duymasının sebebi kendisiyle ilgilidir.

Sonra da onun sözü karşısında kendimize bakmalıyız: Ben kendimi mağdur mu hissediyorum, küçümsenmiş mi hissediyorum, aşağılanmış mı hissediyorum? Böyle hissediyorsam, bu da benim için başka bir Kabil yönüdür; bunu fark etmem lazım. Bana söylediği haklı, makul bir eleştiriyse, bundan hissemi alırım; hatta bana kendi hatam konusunda güzel bir değerlendirmede bulunmuş olabilir, bu bana iyi bir fırsat olur. Ama tamamen yanlış bir şey söylüyorsa, bu benimle ilgili değildir; sakin bir şekilde “Ben senin ne dediğini duydum, anlamaya çalıştım ama söylediğin sözün bende, benim yapıma, benim psikolojime uyan bir tarafını görmedim” diyebilirim. Bu kadar basit; tepki vermeme gerek yok.

Burada Habil bir yanıt veriyor ama bu yanıtta kırgınlık yok, öfke yok; karşısındakinin bir çıkmazda olduğunun farkında ama ona hesap sormuyor. Neden? Çünkü kendisi ne ağır bir yük yüklendiğinin farkında; ona “sen kendini bir ateşe atıyorsun, buna gerek yok” der gibi bir duruşu var. Bir cevap veriyor, bir yanıt veriyor ama bu yanıtın içinde kırılmışlık yok, öfke yok, korku yok, karşısındakini küçümseme yok, “kazanıyor muyum” kaygısı yok, “altta kalmayayım, altta kalırsam o kazanır” diye bir şey yok. İşte bu bilinçle verilen doğru cevap, doğru yanıt nereden çıkıyor; asıl görmemiz gereken bu.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan bir ayet numarası veya sure adı zikredilmemektedir. Anlatı, Kur’an’da Âdem’in iki oğlunun kıssasına (Habil-Kabil olarak bilinen ve İslami gelenekte Maide Suresi 27-31. ayetlerle ilişkilendirilen anlatı) dayanmaktadır; ayrıca “nefis onu kardeşini öldürmeye itti / kendisine itaat ettirdi” ifadesiyle bu ayetlere dolaylı bir atıf yapılmaktadır. Ancak sure adı veya ayet numarası ses kaydında açıkça belirtilmediği için burada kesin bir atıf verilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.