Haksızlık Kader ve Teslimiyet

Kısa Özet

Sohbette önce tasavvufun sadece konuşularak değil, ancak yaşanarak (tecrübe ve idrakle) kavranabilecek bir hakikat olduğu; ameli ahlakın bu idrake zemin hazırladığı anlatılıyor. Ardından haksızlık, zulüm ve kötülükle karşılaşıldığında -Hudeybiye ve Mekke dönemi örnekleriyle- nasıl davranılması gerektiği, elden bir şey gelmiyorsa Allah'ın iznine ve kadere teslim olmanın pasiflik anlamına gelmediği, kendini mağdur hissedip "acılık çukuruna" düşmemek gerektiği işleniyor. Son bölümde kötülüğün yaratılıştaki imkân/işlevi, Mesnevi'deki akrep-kaplumbağa meseli ve Peygamberimizin alacaklı bir Yahudi'ye gösterdiği hilm örneğiyle sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Tasavvufun metafizik/hakikat boyutu anlatılarak değil, ancak yaşanarak (tecrübe ve idrakle) kavranabilir; ameli tasavvuf (ahlak, davranış, pratik) bu idrake hazırlık basamağıdır.
  • Haksızlık ve kötülük karşısında insanın görevi elinden geleni yapmak, yapamıyorsa bunu kadere ve Allah'ın iznine teslim etmek, kendini mağdur/mazlum hissedip "acılık çukuruna" düşmemektir.
  • Kötülük, insana iyiliği "rağmen" seçme imkânı sunduğu için yaratılış düzeninde bir imkân olarak var edilmiştir; asıl mağlubiyet dünyevi kayıp değil, hakikatten kopmaktır.

Sürekli Konuşulan Ama Yaşanmayan Tasavvuf

Yani konu çok var ki halledilemeyen şeyler var, kendimizle ilgili. Böyle yerlere kendimizi tanıttık, sonra bakıyoruz şu anda şeylere benziyoruz... İşte halledilemeyen, kendi nefsani şeylerimizle ilgili herhalde. Yani sizin söyledikleriniz tabii hep aklımızda ama hakikatler olurken bakıyoruz ki biz kuruyup kalmışız, hani çakılıp kalıyoruz âdeta. Durum bu. Evet. Dönüşüm hayatlar içinde gerçekleşiyor, o hayatlar için.

Ben artık Cuma Tasağat'ın Ardalışı'nı hiç okumuyorum, gelmiyor zaten, okumuyorum. "Bunların ötesinde bir şey varsa onu konuşalım" diyor. Onlar sadece hakikati de örten bir şeylermiş gibi geliyor. Zaten burada zaten şudur: yani tasavvufun metafizik tarafı, deyim yerindeyse, bir tecrübe ve idrak meselesidir. Bir de tasavvufun deyim yerindeyse -belki öyle bir ayrım yapılmış, onu kabul edersek- "ameli tasavvuf" diye bir tabir var bazı yorumcularda. Aslında bunun üzerinde konuşmak lazım.

Yoksa metafizik tarafı, hakikatin o yönü, konuşulmakla anlaşılabilecek, idrak edilecek bir şey değil. O pek "hâl" oluyor. O gerçekten birilerinin, insanların yaşadığı bir haldir. Onu konuşmanın bir anlamı yok. Tabii tabii, yani orada belki o tür şeylere insan küçük bir değinmede bulunabilir, o da insanın ufkunu biraz genişletmek içindir. Yoksa onun dışında sürekli onunla konuşmak çok anlamlı bir şey değildir.

O neye benzer? Ben çok görmüşümdür: mesela işte Muhyiddin Arabi hakkında konuşur, "işte böyle demiş, şöyle demiş" der. Sonra bakarsın küçücük bir mesele olur; işte evladına, eşine veya arkadaşına en basit, en bayağı şekilde davranır, konuşur veyahut da reaksiyon verir. "Ya işte sen biraz önce Muhyiddin Arabi'den 'bütün varlık birdir' falan diye şey yapıyorsun, buradan nereye şey yapıyoruz" -anlatabiliyor muyum? Neden bu? Çünkü biz eğer doğru bir şekilde o basamakları kat etmezsek bu gibi çelişkiler yaşarız.

Dolayısıyla tasavvufun veyahut da işte batıniliğin bahsettiği metafizik düzeydeki hakikatler tecrübi bir şeydir. Yani büyük sufiler buna işaret etmişler; bir nevi bu süreci yaşayacak insanlara bir işaret taşı koymuşlar. Yoksa onlar okunarak elde edilecek şeyler değildir. Bunu ayırt etmek gerekir.

Sevgi ve İmanın Temeli

Orada ne var? Ameli tasavvufun, deyim yerindeyse, ameli tarafı. Ameli taraf hedef midir veya son nihai gaye midir? Değildir. Ama o ameli tasavvuf, çok defa değindiğimiz gibi, Peygamberimizin söylediği "iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız" sözünde vardır. Burada işte ne yapıyor Peygamberimiz? Temele vurgu yapıyor. Sen neyin üzerinden yol alacaksın? Sen birbirinizi sevmedikten sonra imanın hakikatini tam olarak idrak edebilmen, imanın hakikatine yaklaşabilmen mümkün değil.

Ve işte "kalbinde zerre kadar kibir olan kişi cennete giremez" dediğinde, aslında Peygamberimiz burada ne diyor? İşte buna işaret ediyor. Yoksa ben şimdi Muhyiddin Arabi okurum veya işte böyle büyük bazı sufilerin sözlerini okurum, ama kalbimde eğer kibir varsa orada hiçbir yol alamam. Kendi kendimi kandırırım, kandırırım. Bunu bir kenara bırakmak gerekiyor.

Hatta o şeyhin dizinin dibinde olan bile kendi içine bir hâl geliyor. Çünkü tasavvuf artık böyle her yerde sürekli bir şey gibi geliyor -kavramlar, şunlar bunlar- ve bir şey uyandırmıyor, bütün etkisini kaybediyor. Bu, bir ara Türkiye'de olan şeye benziyor: her tarafı bir şeyle donatıp içini boşaltmak gibi. Yani her şeyden o kadar çok söz ederseniz zaten... Ama işte hocamın üzerinde durduğu konu çok şey yapıyor, beni etkiliyor. Yani sürekli bundan söz eden, sürekli ağzında bu laflar olan insanların hâliyattaki duruşlarına baktığınız zaman, siz artık başka taraflara evriliyorsunuz. Yani ben onları konuşmak falan istemiyorum. Fakat eylemdir aslolan. Ve burada bizim kendi durumlarımız, kendi hallerimizdir. Zaten o tarafı da rahatsız edici buluyorum; kendimde de yakaladığım şeyler var, eskiden olduğu gibi. O zaman bakıyorum, "abi arpa boyu yol gidemedik mi" diye düşünüyorum.

Manevi İdrak Bir Tecrübe Meselesidir

İşte burada yani tasavvuf dediğimiz veya daha genel ele alırsak maneviyat dediğimiz, hakikatin maneviyatla temsil edilen o metafizik nitelikleri ancak bir deneyimle, bir müşahedeyle, varoluşsal bir sıçrama ile idrak edilebilir. Peki insan ne yapacak? İşte ameli olarak; bizim bugünkü tasavvuf kitaplarımızın ekseriyeti aslında dikkat edersek ahlaktan başlar. İnsanı eylem noktasında, pratikleri noktasında, düşünceleri, duyguları, davranışı, tutumu noktasında belli bir kıvama sokar. O kıvama geldikten sonra kişi o manevi idrake hazır hâle gelir.

Yoksa mesela bir insan "ben bütün insanları seviyorum" dese... Dur kardeşim, orada öyle bir şey yapamazsın sen. Bütün insanları sevemezsin yani -anlatabildim mi? Böyle bir şeyi ne kadar samimi söylesen de yapamazsın. Onu söylediğin an biri senin ayağına bassa zaten bağırıp çağıracaksın, "kim ayağıma bastı" diye kızıp köpüreceksin. Böyle bir şey basit bir şey değil. "Ben herkesi seviyorum" -bunu tecrübe edeceksin. Nereye kadar seviyorsun mesela? Nereye kadar merhamet ediyorsun, nereye kadar hoşgörülüsün?

Yoksa "Yaradan'ı severim, Yaradan'dan ötürü" -tamam da sen şu an o hâlde değilsin. Dolayısıyla o sözü şöyle söyleyebiliriz: "Yunus Emre böyle demiş, ben de bunu idrak etmeye çalışıyorum" diyebiliriz. Yoksa "ben yaradılanı severim yaradandan ötürü" dersem, Allah da önüme böyle bir yaradılan koyar: "Al, sev bakalım" der. "Bakalım sevebiliyor musun?" Bir şey deneyimlediğimi sanıyorum, öyle geliyor bana değil mi?

Şimdi şeyler karşısında -belki orada olmasam bile- bastırıyorum, susmayı seçiyorum, yapılan bir şeyi mümkün olduğu kadar görmemeyi tercih ediyorum. Ama bir yerden sonra bakıyorum ki iş çığırından çıkıyor. Oradan artık benden de başka bir şey çıkıyor, çünkü işte gene zarar başkasına oluyor. Orada istemeden bir şekilde kendimi ifade etmek zorunda kalıyorum. Şimdi burada ilk kaçırdığım şey, doğru ve yanlış çizgisini kaçırıyorum. Çünkü susuyorsun, susuyorsun ve o karşınızdakini sanki biraz daha azmanlaştırıyor.

Ben burada biraz şöyleyim: sizi de takip ettiğim kadarıyla, fazla ileri gitmemek, hak talep etmemek, kabullenmek gibi bir şey geliyor aklıma. Ama bir yerden sonra bu işe yaramıyor. Bu da benim zaman zaman karşılaştığım bir şey; ben onunla nasıl baş edeceğimi bazen bilemiyorum. Yani alttan almak, görmezden gelmek, tutmak, ötelemek falan... Bir süreden sonra karşıdakinin talepleri çok daha fazla artıyor, sanki daha çok hakkı oluyormuş gibi. Yani ikincil bir ilişki değil bu, tanımadığım insanlarla filan değil; hep içinde bulunduğum bir ilişkide meydana gelen bir şey. Orada bana ne söylenmek istendiğini de anlamıyorum artık.

Haksızlık Karşısında Nasıl Davranmalı: Üç Prensip

Şimdi hayatta -belki buraya değineceğiz bugünkü konuşmada- şimdi prensip şudur: Bir, görülen olguyu iyi analiz etmek. Yani çevremizde gördüğümüz şeyleri hem olgu olarak hem de insanın davranış ve tutumu olarak iyi analiz edebilmemiz. Bu insan niye böyle konuşuyor, bu insan niye böyle davranıyor, niçin böyle bir tavır içinde -bunu iyi analiz edebilmek.

İkincisi, kendi durumumuzu analiz edebilmek. Yani kendi hoşnutsuzluğumuzu, hoşnut olduğumuz şeyleri, hoşnutsuz olduğumuz durumlar karşısındaki reaksiyon verme biçimimizi analiz etmek; hem muhataplarımızı hem dıştaki olguları analiz etmek. Bunu tabii ki tam bir şekilde yapabilmek kolay bir şey değildir, bu bir süreç ister.

Bu ikisini yaptık diyelim: hem kendimizi analiz edebildik hem de çevremizdeki olguları ve kişileri. Daha sonra: ben pozitif anlamda bir şey yapabilir miyim, süreci tetikleyebilir miyim? Buna bakılır. Bu konuda mümkünse kişi adım atar; değilse susabilir veyahut da müdahil olmayabilir.

Burada son nihai kertede şunu anlamak gerekir: bu dünyada hiçbir şey sadece o anda olup bitmemektedir. O, birçok şeyle bağlantılı ve gelecekte birçok şeyle de ilişkilidir. Dolayısıyla bize düşen şey, o anda yapılabilecek doğru, pozitif, süreci olumlu tetikleyecek bir şey var mıdır, yok mudur -ona bakmaktır. Diyelim ki yoktur ve biz bir haksızlığa maruz kalıyoruz; bu problem değildir. Bu, "haksızlığa kendini maruz bırak" veya "gel bana haksızlık yap" demek anlamında değil. Diyelim ki bir durumdasın ve o durumda bir haksızlığa maruz kalıyorsun, yapabileceğin hiçbir şey yok.

Hudeybiye Örneği ve Dünyanın Değeri

Örnek: Hudeybiye olayında Peygamber ve onun yanındakiler bir haksızlığa maruz kalmadı mı? Mekke'ye gidecekler, ellerinde herhangi bir silah veyahut düşmanlık niyeti yok. Fakat Mekkeliler onları durdurdu. Peygamber ne yaptı? Analiz etti: "Bunlar tamamen egolarına tabi olarak bize hem güç göstermeye çalışıyorlar hem de bizden üstün olduklarına dair bir kompleks içindeler; bir aşağılık kompleksinin telafi mekanizması olarak kendilerini üstün göstermeye çalışıyorlar." Onları analiz etti. Sonra kendi durumunu değerlendirdi: "Evet, bizim olumsuz bir niyetimiz yok, biz buraya Mekke'yi, Kâbe'yi ziyaret edip tavaf etmeye geldik. Fakat şu anda yapabileceğimiz hiçbir şey yok." Ne yaptı? Biraz boyun eğici görünen bir anlaşma yaptı ve geri döndü.

Yani burada ne oldu? Zâhiri olarak bir haksızlığa maruz kalındı; Mekke'nin dibine kadar gelindi, dört yüz kilometre yol kat edildi ve oradan durduruldular. Burada şudur: dünya tümüyle sahip olunduğunda bize özünde bir şey kazandırmayacağı gibi, tümüyle kaybedildiğinde de bize bir şey kaybettirmez. Bu prensibin idrakinde olmak gerekir. Bunu anladığımız zaman daha dengeli hareket edebiliriz; dünya bu konuda asıl değildir, bunu anlamak önemli.

Allah'tan Gelen İmtihan Olarak Kabul Etmek

Ben de bu konuda bir bahis açıp okuyalım; bunu daha önce de kısmen okumuş olabiliriz: "İnsan, diğer insanlardan gelen bir adaletsizliği küçük ya da büyük kabul etmeme hakkına sahiptir. Ama bunu Allah'tan gelen bir imtihan olarak kabul etmeme hakkına sahip değildir."

Burada bir paradoks var. Yani insan diğer insanlardan gelen bir adaletsizliği kabul etmeme hakkına sahiptir; böyle bir haksızlığı, böyle bir zulmü kabul etmiyorum. Fakat bunu Allah'tan gelen bir imtihan olarak kabul etmeme hakkına sahip değildir. Peki "Allah'tan gelen bir imtihan olarak kabul etme" ne demektir? O zaman o adaletsizliği kabul edeyim manasında mıdır? Bu değil. Allah'tan gelen bir imtihan olduğunu kabul etmek, yani bunun Allah'ın külli iradesiyle izin verdiği bir durum olduğunu kabul etmektir -değil mi? İzin verdiği, razı olduğu değil; onu ayırmak lazım. İzin verdiği bir durum.

Demek izin vermişse, bu süreçte ben de, muhatabım da, benim bilmediğim birçok kişi veya olgu da bundan etkilenecek ve böyle bir sürece Allah müsaade etmiş. Haksızlık yapan bir süreç yaşayacak, haksızlığa maruz kalan bir süreç yaşayacağım. Belki buna şahit olan insanlar da kendilerince bir süreç yaşayacaklar. İşte "Allah'tan gelen bir imtihan olarak kabul etmek" derken kastımız bu. Yoksa "Allah'tan gelen bir imtihan, o zaman ben göğsümü açayım, gel" -haksızlık manasında bir şey değil.

Mesela bakın, tasavvufla ilgilendiğini söyleyen insanlar bunu da karıştırırlar: "Tabii Allah'tan geldi, tamam Allah'tan geldi." Yani Allah'tan geldi demek "bağrını aç, kabul et" mi demek? Bu demek değil; bunun olacağını, olması gerektiğini kabul etmektir. Madem ilahi irade buna izin vermiş, o zaman benim "bu böyle olmamalıydı" deme hakkım yok. Bak, olmuş yani ve oluyor; Allah'tan gelen bir imtihan bu. Dolayısıyla ben bir süreç yaşayacağım, karşımdaki insan bir süreç yaşayacak, buna şahit olan insanlar da bir süreç yaşayacak. Ben bunun olmamasını temenni edemem, bunun olmasından rahatsız olamam; o zaman Allah'ın buna izin vermesini reddetmiş oluyorum. Bakın bu, bir haksızlığı, bir yanlışlığı ortadan kaldırmıyor. Ve ben orada nasıl davranacağım, karşımdaki nasıl davranacak, buna şahit olan insanlar nasıl davranacak, nasıl bir içsel ve dışsal süreç yaşayacaklar -işte hepimizin olgulara bakması gereken nokta buradadır.

"Üstesinden gelemedikçe bir adaletsizlikten yakınma hakkı vardır kişinin, insan olduğumuz için" diyor. "Ancak üstesinden gelmeye de çaba sarf etmeliyiz." Yani burada çaba sarf ederiz; maksat onu mutlaka değiştirmek de değildir, bize düşen şey bu konuda çaba sarf etmektir. Bu çaba seni sonuca götüremeyebilir, bu önemli değil. Bak, burada sen çaba sarf edeceksin, sana yakışan şeyi yapacaksın.

Acılık Çukuruna Düşmemek

Ve hiçbir durumda bir acılık çukuruna dalma hakkına sahip değiliz. Yani kendimizi acıma, kendi yaşadıklarımızdan dolayı kendimizi mahrum, bir şeyi kaybetmiş, mağdur, mazlum hissetme hakkına sahip değiliz. Geçen bir arkadaş vardı; "insanlar beklediğim gibi değil" diyor, "artık fazla insanlarla görüşmek istemiyorum" diyor. Ama öyle bir tatlı söylüyor ki, sanki beş yaşında bir çocuk üzülmüş de öyle davranmış gibi. "Tabii ben şey yapmadım, konuşmadım, çünkü atmosfer müsait değildi" diyor. Yani burada bir acılık çukuruna giriyorsun ve orada nefsin sana kendini çok mağdur, mazlum, haksızlığa uğramış, vefasızlığa uğramış biri gibi hissettiriyor. Buradan doğru bir şey çıkmaz.

Sen buradan insanların sürecini, kendi sürecini anlamak için yol alabilirsin. Yani diyelim ki "o insanlar niye tutarsız davranıyor acaba?" Niye insanlar üstten Allah deyince alttan para diyorlar mesela? Olabilir yani. Bir insan dinden bahsederken seni soyuyor olabilir; bunu anlamaya çalışman lazım. Bu nasıl oluyor, bu nasıl bir bilinç durumu, nasıl bir algı durumu -bunu anlamaya çalışman lazım. Yoksa "böyle insanlık olur mu, insanlar dinle aldatıyorlar, bunlar saçma şeyler" demek yerine, burada nasıl bir bilinç var, nasıl bir algı işliyor, bu kişide ne tür benlikler var, kişi bu benliklerinin farkında mı, nasıl böyle bir gaflete düşebiliyor -bunu çözümleyeceksin.

Bakın bunu çözümlediğimizde kendimize acıma diye bir şey söz konusu olur mu? Olmaz. Ben kendime niye acıyayım? Kendime acıdığımda ben olayı çözümlemiş olmuyorum. Bu tıpkı bir çocuğun "ben arkadaşlarıma küstüm, onlarla oynamayacağım" deyip yüzünü asması veyahut da mazlum mazlum boynunu bükmesi gibi bir şey. Bu üç yaşında, beş yaşında, on yaşında kabul edilebilir, ama belli bir yaştan sonra makul bir şey olmaz. Dolayısıyla ne kadar masum gözükse de biz bir acılık çukuruna dalma hakkına sahip değiliz. Dalarsak gereksiz yere ya kendimizi hayattan ve süreçten soyutlarız, veyahut da bir süre sonra soyutlarsın, soyutlarsın, sonra etrafına kızıp küfür etmeye başlarsın. "Ben bu dünyada yaşamak istemiyorum" demeye başlarsın, "ne biçim bir dünya" demeye başlarsın, "ne biçim insanlık" demeye başlarsın. Çünkü o doğru bir nokta değildir.

Niçin acılık çukuruna giremeyiz? O acılık çukurunu çok güzel, edebi bir dille de süsleyerek ortaya koyabilirsin; insanlar der ki "bak ne kadar derin, hassas bir insan" -değil mi? Diyebilirler. Hiçbirinin bir değeri yok. Dolayısıyla kendimizi mağdur, mazlum, mahrum hissetmeyeceğiz. Hissedebiliriz, fakat bunu referans almayacağız. Bu bir yanılgıdır. Evet, insan egosunda böyle bir perspektif vardır, fakat bu bir yanılgıdır. Gereksiz bir şey. Kötü bir şey mi? Çok kötü bir şey değil, ama bizi bir yere götürmeyen bir şey. Hani çok insan böyle görmüşsünüzdür; hayata küsmüştür veyahut da "ben insanlarla geçinemiyorum, insanlar tutarsız" vesaire deyip kendi köşesine çekilir, fakat bir süre sonra alttan alta laf sokar, insanlara incitici biçimde, kabiliyetince davranır. Bunlar hepsi bakın boş şeyler; bir yere gitmiyor. Çünkü böyle bir şeyden sen anlayış üretmiyorsun, kendine üzülüyorsun. Biz bir anlayış üretmek durumundayız, çünkü aslında o anlayışla olayı doğru bir şekilde kavrayabiliriz.

Hiçbir durumda bir acılık çukuruna dalma hakkına sahip değiliz, çünkü böyle bir temayül bizi cehenneme sevk eder. Buradaki cehennemden kastım, kendi benliğinin hapsine sıkışıp kalırsın. Manasız bir şey bu.

Elimizden Bir Şey Gelmediğinde: Bediüzzaman'ın 20. Mektubu

İnsanın öncelikle bir adaletsizliğin üstesinden gelmede bir payı olmayabilir. Yani o anda yapabileceğin hiçbir şey olmayabilir; hiçbir şey yapamazsın. Dikkat edin: Peygamberimiz mesela Mekke'deyken bir kısım müminler işkence çekiyordu, bir kısım zulümlere maruz kalıyordu. Peygamber hiçbir şey yapamıyordu yani. Bak, o an yapamıyorsan yapamıyorsundur -anlatabiliyor muyum? Bunu kabul edeceksin: "şu an yapamıyorum." Kendimi geliştirirsem yapabilirim, o zaman geliştirmeye çaba göstereceksin. Ama şu an yapamıyorum, yapamadığımı kabul edeceksin. Oradaki zaafını, yetersizliğini veyahut da -diyelim ki- tembelliğinden dolayı veya herhangi bir kişisel ihmalkârlıktan dolayı belki orada müdahil olamıyorsun; kabul edeceksin bunu, gene orada kendini çözümleyeceksin ve kabul edeceksin. O anın niteliklerini kabul edeceksin.

Esasen ruhunu koruma ve cenneti kazanmada bir paya sahibiz. Yani diyelim ki bir yanlışlık gördün, bir adaletsizlik gördün; en önemli şey, bunu adaletsizlik olarak görüyor musun, görebiliyor musun? Ruhunu korumak gibi bir vazifemiz var ki bunu hiç kimse engelleyemez -değil mi? Diyelim ki orada bir adaletsizliği gördün; onu adaletsizlik olarak tanımlayabiliyor musun? Bu, ruhunu korumak demektir. Çünkü o adaletsizliği adaletsizlik olarak görmezsen ruhuna sırt çevirmiş olursun. Dolayısıyla ben herhangi bir durumda deyim yerindeyse Allah'ın, Resulün ve onların getirdiği ilkelerin perspektifinden mi bakıyorum, doğru bir yerden mi bakıyorum, ruhsal bir perspektiften mi bakıyorum? Burada ruhsal deyince çok metafizik düşünmeyin; yani doğruyu doğru olarak görebiliyor muyum, kendi nefsimi karıştırmadan?

Diyelim ki ben bir haksızlığa şahit oldum, haksızlık yapan da benim yakınım veya sevdiğim bir insan, veyahut da bana bağlı bir insan. Şimdi onun yaptığı haksızlığı haksızlık olarak görebiliyor muyum, göremiyor muyum? Size demiştim ki: kendimize yapılanları değil, başkasına yapılanları -kendimize yapılan şeylerde gerçekten es geçebiliriz, ama bir başkasına bir şeyler yapılıyorsa biz orada müdahil olmak durumundayız. O zaman devreye girmeniz gerekir; ama müdahil olup olamamak şartlara bağlı bir şeydir.

Dedim ya, mesela Peygamberimiz zamanında oradaki müminlere zulmediliyordu, fakat Peygamberimiz müdahale edemiyordu; müdahale edebilme imkânı söz konusu değildi. Hatta bir keresinde dedi ki: "Siz Habeşistan'a gidin, zorluk var, ben de sizin için bir şey yapamıyorum." O yüzden "Habeşistan'a gidin" dedi. Anlatabiliyor muyum? Fakat Peygamber böyle içi içini yemedi yani -anlatabiliyor muyum? Ki ölen olmadı mı Mekke'de? Ölen oldu; kadınlardan ölen oldu, erkeklerden ölen oldu, oldu. Burada şunu diyemeyiz: "illa müdahale edeceğim" böyle bir şey yok. Gözünüzün önünde bir haksızlık olabilir, siz de müdahale edemeyebilirsiniz, şartlar buna engel olabilir.

"İçimiz içimizi yiyor mu?" -"Peygamberimizin içini yemediğini nereden biliyorsunuz?" O benim değerlendirmem tabii, başka ne diyebilirim, ben öyle değerlendiriyorum. Üzülmek ayrı bir şey, onu kastetmiyorum. Yani gülüp oynamadı orada Peygamber, fakat "nasıl müdahale edemiyorum, ya Rabbi bana güç kuvvet ver, sen benden değil misin, sen bunu doğru mu görüyorsun" deyip içi içini o anlamda yemedi. Yoksa tabii ki üzüldü, tabii ki o durumun olmamasını istedi, diledi -bu ayrı bir şey. Ama "nasıl olur böyle bir şey, Mekke'nin kâfirleri nasıl bunları öldürebilir" -hani Mehmet Akif'in deyimiyle "dilim kurusun" diyor, "yok musun ey adl-i ilahi" diye böyle bir mısrası vardır- böyle bir şeyi Peygamber demedi mesela. Çünkü orada ne işliyor? Nefisle ruhun, melekle şeytanın, maddeyle mananın bir savaşı işliyor. Mekkeliler kendi imtihanlarını yaşıyor, orada Müslümanlar kendi imtihanlarını yaşıyor, Peygamber kendi sürecini yaşıyor. Yoksa burada "hiçbir adaletsizlik olmayacak" böyle bir şey yok; dünya böyle bir yer değil. Biz belki o noktada şaşırıyoruz: dünya mükemmel olmayacaktır, hiçbir adaletsizliğin işlemediği bir yer de olmayacaktır. Çünkü burası burasıdır. Ve orada Peygamber yapabileceğini yaptı, yapabileceği bir şey olmadığında da Rabbine tevekkül etti, teslim oldu ve sürece tabi oldu. Bunu kastediyoruz: ben bir haksızlık gördüm, mutlaka onu düzeltmem gerekir, düzeltmezsem olmaz -böyle bir şey yok. Evet, düzeltmem gerekir, imkân varsa düzeltirim, imkân yoksa derim ki: "Ya Rabbi, sen zaten her şeye şahitsin, şu anda benim elimde böyle bir imkân yok, ben sana tabiyim, bana bir imkân ve kapı açtığın zaman müdahil olurum."

Hani Bediüzzaman'ın bir yerde bir ifadesi var; Bediüzzaman, 20. Mektup'ta bunu tavsiye de ederim, ara sıra okumamız uygundur -Mektubat, 20. Mektup:

"Ey insan! Sen kendini kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp ihtiyaçlarını yerine getiremezsin. Öyleyse boşuna ıztıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır."

Bir melami şeyhi müridine demiş ki: "Ne yapıyorsun, ne var ne yok?" Mürit "vallahi tırmalıyorum" demiş. O mürşit de demiş ki: "Sen tırmalama, bırak Allah tırmalasın." Yani mülk senin mi? Mülk Allah'ın, sen de onun mülküsün.

Evet, sen kendini kendine mâlik sayma, çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır, kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp ihtiyaçlarını yerine getiremezsin. Öyleyse boşuna, beyhude azap çekme, mülk başkasınındır. O mâlik hem kadirdir hem rahimdir; hem her şeye gücü yetiyor hem merhametlidir. Kudretine dayan, rahmetini itham etme. Kudretine dayan, rahmetini itham etme.

Hem der ki: "Hem mâlik, sevdiğin ve alakadar olduğun ve perişanlıklarından müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat bir Kadir-i Rahim'in mülküdür" -yani rahim ve kadir olan bir Rabbin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; o hakimdir hem de rahimdir, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, çevirir. Korktuğun zaman İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler" de. Pencerelerden seyret, içlerine girme. Yani içine girecek idrakin, rüsuhiyetin yoksa pencereden seyret. Bu çok güzel: içlerine girme.

Neden Allah Müdahale Etmedi? Başka Bir Perspektif

İsmail abi mesela az önceki konuya dair bir şey söylüyor: Mekke'de dinden dolayı işkence görenler oldu ya, mesela Peygamber dileseydi bir dua ederdi, Allah zaten onun için kâinatı yaratmıştı. Sanki onun aklına bu hiç gelmemiş gibi, değil mi? Bize kadar söylüyor: "Niye [böyle olmadı] Allah?" Bu sorulduğunda başka bir perspektifin olduğu ortaya çıkıyor. Demek ki işte, evet, demek ki bir başka perspektif var ki hepimizin aklına gelen bu şeyi Peygamber akletmemiş -değil mi? Demek ki başka bir perspektif var burada.

Yani "Müslümansa ölmemesi lazım, Allah yolundaysa bir şey olmaması lazım" diye düşünülüyor. Öyle olmayınca insan bunu sorguluyor -değil mi? Ama bunun üzerinden müthiş bir istismar da geliyor şu anda; bütün cihatçı çevrelerde falan, "Allah yolunda çalışan insana bir şey olmaz" filan, "gerekirse öldürürüm" yani. İdam edilmesi gerekiyorsa, onun için belki başka bir süreç söz konusudur. Tabii, burada dediğim gibi iki aşırı uç her zaman yanlıştır. Ya "bırak müminler ölsün, ne olacak, dünya çok mu önemli" demiyor Peygamber, öyle bir algısı yok. Şunu da demiyor ama: "hayır ölemez bunlar, ölmemesi lazım, bunlar daha çok iş yapacaklar, çok hizmet edecekler" -"ya Rabbi bunları kurtar, bu kâfirlere gereken cezayı ver" de demiyor. Anlatabildim mi? Yani burada başka bir denge, başka bir perspektif var. Ne o uç var, ne öbür uç var; başka bir şey var. İşte bu bir idrak meselesidir. Bu noktaya gelinceye kadar mümkün olduğunca biz oraya veya buraya yalpalarız -anlatabiliyor muyum?

Ama işte ta ki o doğru noktayı buluncaya kadar... Hani o Nasreddin Hoca'nın sazı hep aynı telden çalarmış; "niye hep aynı telden çalıyorsun" demişler, o da "herkes onu arıyor, ben buldum, o yüzden üstünde duruyorum" demiş. Önemli bir şey; insanlar dikkat edin, bir yukarı bir aşağı giderler, bir bakarsın bir kutba gider, bir bakarsın öbür kutba gider. Halbuki bir nokta var, bir denge noktası var, doğru bir bakış açısı var; işte mesele o noktayı bulmak.

Geçici Kazanç, Ebedi Kayıp

Yani haksızlık, zorluk, zulüm karşısında biz, geçici olan yönünden kazanıp ebedi olan yönünden kaybetmek gibi kötü bir pazarlığın tuzağına düşmemeliyiz. Geçici olan yönünden kazanmak: diyelim ki sen bir haksızlığa maruz kalıyorsun ve sen de haksızlık yapıp, diyelim ki galip geliyorsun, veya zulüm yapıp galip geliyorsun. Sen ne yaptın? Geçici olan yönünden kazandın, ebedi olan yönünden kaybetmiş oldun.

Dolayısıyla zaman zaman ifade ettiğimiz gibi, Hazreti Ali mağlup olabilir, olmuş olabilir yani -veya herhangi bir mümin, hatta bir peygamber tarih içinde mağlup olmuş olabilir mi? Olabilir. Hatta bir peygamber söylüyor, hatırlayamıyorum tam olarak, sanırım Hazreti Nuh: "Ya Rabbi, ben mağlup oldum" diyor. Zâhiri olarak bir mağlubiyet var, fakat hakiki olarak bir mağlubiyet var mı? Yok. Hakiki olarak kim mağluptur? Hakikatten kopan insan mağluptur, hakikate muhalif hareket eden insan mağluptur. Yoksa Allah'ın hoşnutluğu ve razı olduğu istikamette hareket edip bir savaşta, bir mücadelede yenilen adam mağlup sayılmaz. Sayılmaz. Zâhiri bir mağlubiyet olur, hakikatte kişi mağlup değildir.

İşte bu noktada mesele nedir? Geçici olan yönünden kazanıp ebedi olan yönünden kaybetmek çok kötü bir pazarlıktır. Hz. İsa'nın deyimiyle, ruhunu kaybedip dünyayı kazanmak iyi bir ticaret sayılmaz.

Kötülük Karşısında Kullanabileceğimiz Argümanlar

Bir fenalıkla karşılaştığımızda şu argümanları kullanabiliriz:

Her şeyden önce hiçbir kötülük yüce iyiliği, güzel ve mükemmel olanı etkilemez; yani bu mutlak olanı etkilemez, metafizik olanı etkilemez.

İki, Allah'la olan ilişkimize de zarar veremez. Yani bir fenalıkla karşılaşmak bizim Allah'la olan ilişkimize zarar veremez; eğer sen doğru bir çizgideysen o ilişkine herhangi bir zarar gelmez. Mekke'de müminlerin Allah'la olan ilişkilerine bir zarar geldi mi? Daha çok arttı. Hatta doğru bir yerde durdukları için daha da arttı. Bu Mekkeliler "bizi bozuyor" demediler mesela, değil mi, veya "Mekke'nin ortamı ne kadar berbat, keşke herkes birbiriyle güzel geçinse, ne güzel olurdu" demediler.

İkinci olarak, fena olanın metafiziki gerekliliğinin farkında olmalıyız. Yani mutlak olan göreceli olarak tezahür ettiğinde bu kutupsallığı gerektirir, eksikliği gerektirir, boşluğu gerektirir. Dolayısıyla buradan da kötülük bir imkân olarak ortaya çıkar. Fakat bir imkân olarak ortaya çıkar; o imkânı biri alır, kullanır, fiili hale getirir, ondan sorumlu olur. Allah şerri mümkün kılmıştır, fakat şerri tercih kişiye bağlıdır; kim şerri tercih ederse onun elinde kalır. Fakat bir imkân olarak yaratılış düzeyi, yaratılmış olan düzey, bir imkân olarak kötüyü de içerir. Mesela insan kötülük yapabilir mi? Yapabilir, yapmayabilir de. İşte burada bir imkân var demek ki; ben o imkânı mutlaka gerçekleştirmem gerekmiyor, fakat yaratılış düzeyinde böyle bir imkân söz konusudur.

Üçüncüsü, sınırları ve kötülüğün izafiliğini gözden uzak tutmamalıyız. Yani kötülük sınırlıdır. Hatta şunu bile söyleyebiliriz: kötülük bütün bu dünyayı sarıp sarmalasa bile gene sınırlıdır, çünkü bütün yaratılmış düzeye nispetle bu dünya ne kadar sınırlı -anlatabiliyor muyum? Biz biraz daha geniş düşünmemiz lazım; dünya kadar düşündüğümüz için, bütün varoluşu değil de sadece dünyayı düşündüğümüzde, kötülük bir kez sarınca zannederiz her tarafı sarmış. Halbuki öyle değil; kötülük her zaman sınırlıdır ve her zaman geçicidir, isterse bütün dünyayı kuşatsın.

Dördüncüsü, kendini Allah'ın iradesine, yani kaderimize teslim etmek açıkça gereklidir. Kader, tanım gereği kaçamayacağımız şeydir. Dolayısıyla "ben böyle bir şey yaşamak istemiyordum, nasıl böyle bir şey olabilir" -demek Bediüzzaman'ın deyimiyle kaderi reddeden, yani kadere kafa tutan başını örse vurur, kırar. "Böyle olmasını istemiyordum, niye böyle oluyor" istediğin kadar de; sen başını duvara vurmaktan başka bir şey yapmıyorsun. Boş bir şey yapıyorsun ve kendi kendini darbeliyorsun, kendi kendini yıkıyorsun, kendi kendine darbe vuruyorsun. Hiçbir değeri yok.

Kadere Teslimiyet Pasiflik Değildir

Kaçınılamayan bir şey mi var? Onu yaşayacaksın; o süreci yaşayacaksın. "Yaşayacaksın" dediğimiz, teslim bayrağı çekip olayı öylece karşılamak değil. Kadere teslim olmak, hiçbir eylemde bulunmamak değildir; kadere teslim olmak, hadiseleri karşılamak demektir -anlatabiliyor muyum? Yoksa pasif bir tutum manasında değildir kadere teslim olmak. Kadere teslim olmak, "bu vuku buluyor mu, kabul ediyorum" demektir.

Diyelim ki benim babam ben on altı on yedi yaşındayken öldü. Şimdi ben kadere kafa tutabilir miyim? Veya tutsam ne olur -değil mi? "Niye öldü" diyebilir miyim, "niye bu yaşta öldü" diyebilir miyim, "neden o öldüğünde ben bu yaştayım" diyebilir miyim mesela? Saçmalamış olurum. Kadere teslim olmak kendimi acıların çocuğu haline getirmemi mi gerektiriyor? Yok. Ben o süreci kabul edeceğim ve o sürecin içinden geçeceğim. Kadere teslim olmak dediğimiz şey bu. Dolayısıyla bazılarının eleştirdiği "kadere teslim olmak bir pasifliktir" deyişleri -evet bazı insanlar öyle anlayabilir- fakat dinin ifade ettiği kadere teslim olmak bir pasiflik değildir; süreci, ya da modern tabirle hayatın akışını kabul etmektir.

Çünkü hayatın sahibi Allah ise hayatın akışı da bir kaderdir. Nasıl ki ben şu an kış olduğunda kışa kafa mı tutuyorum? Yok. Peki kafa tutmuyorum diye yazlık elbiselerle mi dolaşıyorum? Hayır; kışa teslim oldum, ama ince gömlek giymiyorum, ona göre giyiniyorum, değil mi? Ama kışla kavga etmiyorum, "niye kış, niye soğuk, iğrenç bir hava" demiyorum. Dersem o zaman kafa tutmuş oluyorum. Kafa tutmakla ne elde ederim? Tuttuğumla kalırım, yani akışı değiştiremem, kafa tutmamla kendi kendime zarar vermiş olurum -anlatabiliyor muyum?

Dolayısıyla kadere boyun eğmek veya kaderi kabul etmek dediğimiz şey, süreci, hayatın akışını kabul etmek demektir. Bu, akışı pasif bir şekilde kabul etmek anlamında değil; akışı kabul edersin ve bildiğin kadarıyla, idrakinin çerçevesinde doğru bildiğin istikamette o akışa katılırsın. Mesela diyelim ki soğuk, değil mi? Sobamı yakıyorum, güzel giyiniyorum, kendimi korumaya çalışıyorum -ne yaptım? Aktif bir katılımda bulundum. İşte budur, bunu yapmamız gerekir. Dolayısıyla "niye böyle oldu, bu böyle olmamalıydı" demek, kişinin kadere, ilahi akışa karşı yanlış bir tutum takınması demektir; sonuç ulaştırmayacak bir tutum. Tabii, yani benim bütün kış boyunca her sabah çıkıp "lanet olsun, yine hava soğuk" dememe gerek yok. Bu sadece kendi içimde bir negativitenin oluşmasına sebep olur; o negativite de beni daha verimsiz, daha kötü bir noktaya, daha kısır bir hâle getirir, o kadar.

Ve yine Allah imanımızı, samimiyetimizi, güvenimizi ve sabrımızı pekiştirmek ister. Yani bu süreçler, yaşadığımız olumsuzluklar, zorluklar, fenalıklar ne yapıyor? İmanımızı, samimiyetimizi, güvenimizi ve sabrımızı geliştirir ve pekiştirir. Bu anlamda hayatın imtihanlarından söz edebiliriz.

Geçmişin Hatalarına Takılmamak

Allah, başkalarının yapmış olduklarının ve biz sorumlu değilken başımıza gelenlerin hesabını bize sormayacaktır. Kendi yapmış olduklarımızın hesabını bize soracaktır. Bir başka şey: mükemmellik bu dünyaya ait değildir.

"Hesabını soracak" deyince bazılarımız kaygılanabilir. Kimi insanlar vardır ki hayli zaman önce işledikleri hatalar için dahi kendilerini azap ederler; oysa bugün Allah'ı hoşnut eden işler yapmaktadırlar veya yapabilirler. Şimdi Allah'ın kınamadığı bir şeyle kendimizi kınamak bir hatadır, rahmetine aykırı bir şey. Tabii, yani diyelim ki bir insan sana karşı bir hata etmiş, sonra hatasını ifade etmiş, sen de onu affetmişsin, silmişsin, unutmuşsun. O ikide bir her gün sana bunu hatırlatıyor: "hatırlıyor musun, sana karşı böyle bir hata yapmıştım." Ya, tamam kardeşim, yaptım, ben bitirdim, sen niye takılıyorsun -değil mi?

Evet, kimi insanlar vardır ki hayli zaman önce işledikleri hatalar için dahi kendilerini azap ederler, oysa bugün Allah'ı hoşnut eden işler yapmaktadırlar veya yapabilirler. Şimdi Allah'ın kınamadığı bir şeyle kendimizi kınamak bir hatadır. Allah bizden bilmediğimiz şeyleri istemez. Mesela sen diyelim ki bir konuda idrakin eksik; "işte idrakim o zaman tam olsaydı böyle yapmayacaktım, demek ki sorumluyum" -yok öyle bir şey. Sen bilmiyordun; o zaman bilmiyordun yani diyelim, ve o zamanki idrakin, anlayışın, kavrayışın çerçevesinde bir şey yaptın. Allah ona bağlı olarak sana bakıyor. Yoksa ideal anlamda "bilmen lazımdı, bilsen bunu yapmazdın" demez Allah.

Artık var olmayan şeylerle de kınamaz bizi. Mesela sen yirmi otuz yaşına gelmiş bir çocuğa "biliyor musun, işte bir yaşındayken ben senin altını ne kadar çok temizledim" demezsin, değil mi? Geçmiş o, bitmiş yani. Allah da böyle bir şey yapmaz. Yani nedir bu? Kişi geçmişe takılmamalıdır; ne geçmişin iyiliklerine takılmalıdır özünde bakarsanız, ne de geçmişin hatalarına takılmalıdır. Bu kişiyi geliştiren bir şey değildir. Geçmişteki hatalarımızı hatırlayabiliriz, bunun için özel olarak hatırlama seansları yapmamıza da gerek yok. Hatırlamamız söz konusuysa hatırlarız; hatırladığın zaman da Allah'ın rahmetini hatırlarsın, istiğfar edersin, onun sonsuz rahmetinin ve şefkatinin kucağına kendini atarsın.

Bir insanın "ben bunu nasıl yaptım" demesi de ayrı bir kibir olabilir çünkü. Yani Allah seni nefsinle baş başa bırakırsa yaparsın. Dolayısıyla "ben bunu yapmam, ben bunu nasıl yaptım" demek manasız bir şeydir. Hz. Yusuf bile "Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötülüğü emreder" diyor. Dolayısıyla ne diyor aslında? "Ben nefsimle baş başa kalırsam, Rabbimin rahmeti olmazsa hata ederim" diyor; nitekim bir hata da etmiş. Dolayısıyla benim ihtiyacım olan şey, şu anda geçmişle uğraşmak, onunla meşgul olmak değil; geleceğe dönük olarak Rabbimin rahmetini görüp fark etmek. Çünkü o rahmet aslında her şeyi kuşatmış; biz o rahmetin farkına varmadığımızda nefsimizle baş başa kalıyoruz -anlatabiliyor muyum?

Yoksa onun rahmeti bazen geliyor, bazen gelmiyor, bazen kesiliyor diye bir şey yok. Biz bazen -diyelim ki aydınlık bir odada gözümüzü kapatmak gibi- ben gözümü kapatınca karanlıkta kalıyorum. Ben gözümü kapattım, diyelim ki o odada yürümeye kalksam muhtemelen bir yerlere çarparım, değil mi? Bu ışığın olmadığını göstermez o anda; benim o ışığı fark etmediğim anlamına gelir. Dolayısıyla Allah'ın rahmeti her zaman bizimledir, her zaman her şeyi kuşatır; biz bazen onu göremeyiz, nefsimizle baş başa kalır ve hata ederiz.

Dolayısıyla neye dikkat etmek gerekir? Evet, tabii ki hatalarım olmuştur, fakat ben önüme bakıyorum. İnsanların ne düşündüğünün önemi yoktur; kişi doğrudan doğruya ilişkisini Allah ile kurmalıdır. Dolayısıyla en baştaki ifadeyle Allah geçici olanın hesabını tutmaz. Sen vazgeçtiğinde artık o geçici bir şeydir, geçmiş bir şeydir; seni onunla sorunlu tutmaz. Çünkü o bizim gibi değil, biz egomuzdan dolayı arşivciyiz. Hatta çok güzel bir söz vardır, Hazreti İsa'nın -tabii orada Pavlos nakletmiş muhtemelen, Korintoslulara Mektup diye bir bölümde geçer- "Sevgi kötülük saymaz" diyor, kötülüğün hesabını tutmaz, ve sevgi her şeyi affeder. Allah, Hz. İsa'nın deyimiyle, aşktır; sonsuz ve mutlak sevgidir. Dolayısıyla o kalkıp kötülüğün hesabını mı tutacak? Yani işi gücü yok mu haşa, değil mi? Sen tutamazsın dersen hesabını sana gösterir, ama onun derdi hesap tutmak değil, hele hele sen vazgeçtiğinde. Hatta bir hadiste var: Allah'ın rahmeti, şefkati ve bağışlayıcılığı o kadar çoktur ki, diyor, kuluna işlediği hatayı unutturur; kul o işlediği hatayı hatırlamaz. Dolayısıyla biz geçmişe takılmamalıyız. Kişi geçmişe de takılarak bazen kendi gelişimini engelleyebilir. Bu da nefsin veya şeytanın sağdan yaklaşması gibidir.

İyilik Varlıktır, Kötülük Yokluktur: Akrep ve Kaplumbağa Meseli

"İyilik varlıktadır, kötülük yokluktadır" sözünü de bir daha açıklayabilir miyiz bu anlamda? Mesela bir varoluş taşımıyor karanlık. Bu, tezahür düzeyinde çok önemli bir metafordur. Yani karanlık bir varoluş taşımaz ama ışık bir varoluş taşır. O yüzden karanlık ışığı etkilemez ama ışık karanlığı etkiler, değil mi? Sen ışığı yaktığında karanlık ortadan kalkar, çünkü onun bir varlığı yok. Karanlık, ışığın olmayışından ileri gelen bir durumdur.

Peki burada ikinci bahiste benim takıldığım bir şey var: yani her şey zıttıyla birdir, iyilik ve kötülük dünyada olacak. Yaratılışta zıtlıklar vardır ve bu âlem zıtlık üzere kurulur. İşte geçenlerde de buna ilişkin bir mesel dinledim, Mesnevi'den; su kaplarının içindeki bu kısımda bahsedilen akrep ile kaplumbağanın hikâyesini çok kısaca özetlersem: Akrep karşıya geçmek istiyor, kaplumbağadan yardım istiyor. Akrep yalvarıyor, "seni sokmayacağım" diye yemin ediyor. Kaplumbağa da ona inanıyor, sırtına alıyor. Gölün ortasında akrep kaplumbağayı sokuyor. Ve o zaman akrep diyor ki: "Elimde değil, sokmamak elimde değil." Kaplumbağa da "batmamak elimde değil" diyerek suya gömülüyorlar.

Kötülük meselesinde, yani bu hem felsefenin problemi hem dinin problemi, pek çok şeyin problemi. Şimdiye kadar açıkçası pek önem vermiyordum buna, inanmıyordum da daha doğrusu. Yani insanlar sırf saf kötülük olarak yaratılmamışlardır. Ama vazifeli oldukları bir durum var herhalde gerçekten. O saf kötülük olarak olmasa bile o vazifeli oldukları bir durum var; o anda iyilik adına yerine getirdiklerini zannediyorlar. Evet. Ama orada başat olan şey tabii ki nefsine uygun olan şey; kendi çıkarına ve nefsine uygunsa o anda iyi geliyor. Ego kendisi için iyi gördüğü bir şeyi yapıyor. Ama o gerçekte iyi midir? Ayrı bir mesele. Evet, o iyilik denilen şey o zaman çok tartışılıyor.

Kötülüğün İmkân Olarak Yaratılması

"Mutlak olan göreceli olarak" diye başladığınız -Allah şerri mümkün kılmıştır ama şer tercih edilebilen bir şeydir. Yani bu, bazı insanların da fıtratına bakıyorsunuz; ben bunu tabii nacizane bilmiyorum ama otuz iki yıllık öğretmenliğimde, Habil ile Kabil gibi iki kardeş, ikiz, birbirinden çok farklı bir yaratılışta öğrencim vardı; biri diğerinin tam zıttıydı. Hani olumlu-olumsuz anlamında söylemiyorum sadece; aynı aileden, aynı çevreden gelmelerine rağmen böyleydi.

Bu şer denilen şey bir seçimdi. Allah buna izin veriyor, ama hiçbir zaman zulümden yana değil. Takılıp kaldığım nokta şu: Allah istemeden hiçbir şey olmuyor, buna izin veriyor. Dünyada görülen bir zulüm var; orada biz şerri istememize rağmen, yani şerden yana tercih yapmamamıza rağmen bu oluşabilen bir şey. Peki o zaman bizim durumumuz nedir? Yani buradaki -burada insan kötü olanı, şer olanı, sınırlı ve sübjektif bilinci nedeniyle isteyebiliyor -anlatabiliyor muyum? Yani o kendi egosunun sınırlılığından dolayı şer olan bir şey istiyor. Fakat aslında bir insan ne kadar şer olanı istese bile, aslında orada ego kendine göre bir hayır görüyor; ego mutlak olarak mutlak bir şerri de isteyebilecek bir kabiliyette değildir. Mutlaka o şerrin içinde kendine göre bir fayda, bir menfaat, iyi bir şey görüyor.

Buradaki sürecin bu şekilde yaratılmasının nedeni, insanın kötü olabilme imkânına rağmen iyi olabilmeyi tercih etmesidir. Yani kötü olabilme imkânına rağmen iyi olabilmek, cimri olabilme imkânına rağmen cömert olabilmek, veyahut da intikam alabilme imkânına rağmen affedebilmek. Bu, tezahürdeki bir başka açılımı aslında sağlayan bir şey. Dolayısıyla burada kötülük, kötülüğün imkân olarak var olmasından kasıt özünde budur. Yani sonuçta bizim nefsimize zor gelen neyse aslında onun tersini yapmak değerlidir. Bir yerde nefsin ağır bastığı ölçüde bu gerekli tabii, fakat bunu da mutlaklaştırmamak lazım; ekseriyetle böyledir.

Kötü olma imkânı yoksa zaten adamın, kötülük yapamıyorsa iyilik de otomatik bir iyiliktir, kendiliğinden gelişen bir şeydir. Herhangi bir idrake, bir bilince sahip olmaksızın olur. Bazı insanlar da zaten yapamadıkları için, bir şekilde bir söylem üretmeleri lazım ki dinî bir söylem bulup kendilerini mesela "mazlum Müslüman" falan gösterebiliyorlar. Yani burada kişi kötü olabilme imkânına sahip olabildiği ölçüde iyilik bir değer taşır. Kötü olabilme imkânı yoksa o iyilik otomatik bir iyiliktir, zaten kendiliğinden gelişen.

Dolayısıyla içimizde veya insan benliğinde kötü olabilme imkânı var mı? Vardır. Peki niye bu var? Ona rağmen iyi olabilmenin imkânı ve tezahürü açığa çıksın diye vardır. Dolayısıyla dünyanın mahiyeti budur. Bu süreçte kendindeki kötülük imkânına rağmen iyi olabilen var, ona yenik olan var. Bir de bilinçsiz iyilik var.

Her biri diyorlar ki birbirlerine, "biz Rabbimize dua edelim ve bu noktada onun lütfuyla yaptığımız bir şeyi bir vesile kılalım, onunla dua edelim." Mesela diyor ki, hadisteki üçünden biri: "Uzaktan akrabamız olan bir kız vardı, ben zengindim, istesem onunla beraber olabilirdim ama olmadım ve ona ihtiyacı olan şeyi verdim." Yani kötü olabilme imkânı ve şartları var, fakat ona rağmen doğru ve iyi olmuş. Üçü de buna benzer üç farklı şey anlatıyor; her biri bu şekilde söyledikçe o taş biraz aralanıyor.

İşte burada anlatılan şey o: sen bu dünyaya niçin geldiğini anla. Sen kötüye, hem dıştaki kötülüğe hem kendi içindeki kötülük imkânına rağmen, iyi olabilme imkânını ve tecrübesini yaşamak için buradasın. Ve şunu bileceksin ki kötülük hiçbir zaman kazanmayacaktır; kötülüğün kazanması aldatıcı bir şeydir.

Şimdi burada bu konuda söylenmiş şöyle bir şey vardı -tam hatırlamıyorum kimin sözüydü- ama hayvanlar sınav geçirmiyorlar, çünkü onların varlığı öyle bir sınava tabi değil. Melekler de öyle; meleklerin de bir varlığı var ama onlarda böyle bir imtihan yok. Bu mücadeleyi veren insan olmalıdır. İşte orada ne kadar direnebiliyorsak, o çabamız; yani kötülüğe karşı kendi içimizde mücadele veriyorsak, o zaman daha fazla bir olgunlaşma geçirmiş oluruz.

Yoksa öbür türlü -Yasir'in demin söylemek istediği gibi- bazı insanlar var; hakikaten öyle demeyeyim ama Allah tarafından sanki saf ve meleksi bir yaratılışta gibiler. Onların elinden kötülük gelmiyor bile, hiç düşünemiyorlar bunu. Allah öyle yaratmış onları; onlar için hakikaten öyle. Yaratılış düzleminde her birimiz farklı bir formattayız. Dolayısıyla doğal olarak, Allah'ın sonsuz imkâna sahip olmasından dolayı, yaratılan iki şey birbirine eşit değildir.

Herkesin İmtihanı Kendine Göredir

Dolayısıyla mesela diyelim ki Allah bana içime daha çok kötülük yapma imkânı koymuş olabilir, birine de çok az koymuş olabilir; herkes kendi süreci içinde bunu yaşayacaktır. Benim ailem biraz daha problemli olduğu için ben bazı şeyleri şu yüzden yapıyordum diyorum ama bir başkasının aklına bile gelmiyor öyle bir şey; o böyle düşünmüyor bile, oysa benim aklıma böyle bir şey geliyor. İşte oradaki fark oradan kaynaklanıyor.

İşte orada, yani negativite imkânı ne kadar çoksa pozitiflik imkânı da o kadar çoktur; yani "rağmen" olabilme imkânı da o kadar çoktur. Benim de aklıma takılan bu vardı: bir filmde görmüştüm, iki karakter. Bir kardeş mesela, sizin dediğiniz gibi kötülük yapabilme imkânına çok daha fazla sahip; olmadık şeylere karşı bir eğilim gösteriyor, böyle şeyler kuruyor. Öbürü ise biraz daha masumca geziyor, oynuyor falan; onda çok fazla böyle bir şey yok. Şimdi iki kardeşe baktığım zaman, birisinde kötülük yapabilme eğilimi çok fazla olunca, ya bu bir nevi lanetlenmiş gibi bir şey mi diye algılardı insan. Yok.

Mesela diyelim, ayın çekimi az, orada daha rahat yürüyebiliyorsun; dünyada oraya göre, nisbi olarak, göreceli olarak daha zor yürürsün, çünkü dünyanın yer çekimi daha fazla. Dünyadan daha büyük bir yer olsa belki daha da zor yürüyebileceksin. Herkesin, negatiflik anlamında, yer çekimi farklı yani. Herkes kendine bakacak. Hiçbir zaman karşınızdakine bakıp "o böyle, ona niye bu kadar az acı çekmiş, ben niye böyle" -aynı tecellide bulunmuyor Allah. Burada her şeyin birbirinden son nihai kertede ayrı olduğunu, her şeyin yegâne olduğunu idrak etmek gerekir. Mukayese yapmanın bir manası yok.

Peki mesela, bu mukayeseyi yapan kişi zaten buna takıntılı olduğu için böyle bir şey oluyor: "o nasıl melek gibi davranabiliyor, onun aklına hiçbir kötü şey gelmiyor, benim aklıma ise neler neler geliyor, Allah'ım niye böyle oldu" diye bir haksızlık hissi doğuyor. Ben de böyle örneklerle biraz karşılaşıyorum, ama ortak bir şey var: bu durum kişiyi yaratıcılığa da yönlendirebilir, başka türlü bir şeye de dönüşebilir.

Evliyalar ve Kötülük Yapabilme Kapasitesi

Hatta şöyle diyebiliriz: kişi kötüye rağmen iyi olmayı başarabildiğinde şunu bile diyebilir: "keşke daha çok kötüye imkânlı kılınsaydım" diyebilir. Çünkü ona rağmen ortaya çıkan şey o nispette yüksek oluyor. Hani Ağrı Dağı'na çıkan adamın gördüğü ufuk ile Çamlıca'ya çıkan adamınki birbirinden farklıdır.

Mesela insan şunu düşünmemeli: evliyaların içinde hiç kötülük imkânı yok, bu adamlar hiç kötülük yapamaz. Aksine en büyük kötülükleri onlar yapabilir; en sofistike kötülükleri evliyalar yapabilir. Ama ona rağmen yapmadıkları gibi, en sofistike iyilikleri yaparlar. Aklı ermediği için kötülük yapmıyorsa bu bir erdem değildir; evliyada o imkân var, hatta bazen bu imkân daha da artar, ama nefis doğru istikamette hareket ettirilir.

Hani bu neye benzer? Mesela diyelim ki bir engelli koşu parkuru yapıyorsun: önce 20 santimlik bir engel koyuyorsun, kişi atlıyor; sonra 30 santime çıkarıyorsun, 50 santim, 70 santime çıkarıyorsun. Bu, kişinin kabiliyetini artırıyor; o engeller, o "rağmen"likler kişinin imkân ve kabiliyetini açığa çıkarıyor, onu daha nitelikli hâle getiriyor. O yüzden kötülükten korkmak değil, kendi bilincinin zayıflığından korkmak gerekir.

Hani diyelim ki bir kadını veya erkeği bozan karşı cins değildir -anlatabiliyor muyum? Yani "işte beni çok tahrik etti, altından girdi üstümden çıktı, beni kandırdı" -böyle bir şey yok. Sen orada bilinç düzeyinde eksik olduğun için aldanıyorsun -anlatabiliyor muyum? Sen ona rağmen olabilecekken olmuyorsun. Cinsel boyutlarından bahsedilir ya bu tür şeylerin; orada da gene bilinç işliyor tabii, aslında. Dolayısıyla çevremizdeki negativiteden korkmayacağız; kendi bilincinin düşüklüğünden korkacaksın, eğer korkman gerekiyorsa. Çünkü sonuçta eylemi üreten veyahut da reaksiyonu üreten şey senin bilincindir, nihayet noktada.

Peygamberimiz ve Alacaklı Yahudi: Hilm Örneği

Onun için son olarak söyleyeyim, hani daha önce anlatmıştım, çok kısaca anlatayım: İşte bir Yahudi Peygamberimize borç veriyor. Sürekli ikide bir gelip istiyor; hâlbuki vadesi daha gelmemiş, gelmeden sürekli gelip istiyor. Peygamberimiz de ona diyor ki: "Vadesi gelince ödeyeceğim." O da diyor: "Siz zaten borcunuza sadık değilsiniz, muhtemelen vadesi gelince de ödemeyeceksin" falan filan, böyle şeyler konuşuyor.

Peygamberimiz de her seferinde sakin bir şekilde "inşallah vadesi gelince ödeyeceğim, sen rahat ol" falan diyor. Adam gene böyle devam ediyor, olumsuzluğunu artırıyor, ima ediyor, laf sokuyor falan. Peygamber yine aynı sükûnetini devam ettiriyor. Öyle olunca adam diyor ki: "Sen hakikaten peygambersin." Peygamberimiz diyor: "Nereden çıkardın? Nasıl anladın?" "Ben cahilliğimi sürekli artırıyordum" diyor.

Bakın cahillik bizim Arapçamızda da, Mardin Arapçasında da öyledir: cahillik gafillik demektir aslında. Bir adam profesör olabilir ama cahil olabilir yani -anlatabiliyor muyum? Yani bilinç düzeyinin düşüklüğüyle ilişkili bir şeydir cahillik, malumatın azlığı veya çokluğuyla ilgili değil; bilinç düşüklüğü veya yüksekliğiyle ilişkili bir şeydir cahillik veya ilim.

"Ben cahilliğimi artırdım, fakat ben cahilliğimi artırdıkça senin hilmin daha da arttı" diyor. "Bizim kitaplarımızda yazılıdır ki, o gelecek peygamber, cahil ona cahilliğini artırdıkça o hilmini artırır." "Sen işte osun" diyor. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde ayetler doğrudan sure adı ve numarasıyla anılmıyor. Anlatıcı, Hz. Nuh'un "Ya Rabbi, ben mağlup oldum" duasına ve Hz. Yusuf'un nefis hakkındaki "Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötüyü emreder" sözüne genel olarak atıfta bulunuyor; spesifik sure/ayet numarası verilmiyor. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.