İçsel ve Dışsal Kale Alma

Kısa Özet

Sohbette önce "içsel kale alma" kavramı anlatılıyor: kişinin başkalarının kendisine borçlu olduğunu düşünerek zihninde sürekli bir "alacak defteri" tutması, bundan doğan kendine acıma, öfke, küskünlük gibi tepkiler ve bunun ancak gerçek bağışlamayla çözülebileceği işleniyor. Ardından Hz. Yusuf ve Taif'te Hz. Peygamber örnekleriyle "dışsal kale alma"nın, yani karşıdaki insanı ve olayları anlamaya, analiz etmeye çalışmanın önemi anlatılıyor. Sohbet, herkesin sürekli tekrarladığı bir "şikâyet şarkısı" olduğu, çalışmanın amacının dünyayı değil kişinin kendisini değiştirmek olduğu ve geçmiş yaralanmaların nötrleştirilmesi gerektiği temaları üzerinden, katılımcıların soru ve örnekleriyle karşılıklı olarak ilerliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Haklısın ama alacağın yok" — uğranılan bir haksızlık gerçek olsa da bundan kişi için bir "alacak" doğmaz.
  • Bu çalışma dünyayı değil, kişinin kendini değiştirmesi içindir; hiçbir peygamber dünyayı değiştirmek için gönderilmemiştir.
  • Dışsal kale alma, karşıdaki insanın neden öyle davrandığını anlamaya çalışmaktır; bu hem içsel kale almayı önler hem de gerçek bağışlamaya götürür.

İçsel Kale Alma ve Hesap Tutma

Şimdi geçen sohbette konuştuğumuz şeyi çok kısa özetleyeceğim, sonra bu konuda devam edecek. İki kavram var: içsel kale alma ve dışsal kale alma. Tabii kelime üzerinden ne demek oldukları anlaşılmaz; metin biraz ilerlediği zaman anlaşılacak.

İçsel kale almanın sık rastlanan yapılarından, formlarından biri, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü, bize nasıl davrandıklarını ve bize karşı gösterdikleri tutumu düşünmektir. Yani bunu düşündüğümüz an içsel kale alma dediğimiz bir tavır sergilemiş oluyoruz. Kendini merkezde tutarak, kendini merkeze alarak diyelim; işte "bana bu yapılmamalı", "ben buna layık değilim", "bunu hak etmedim", "bu beni etkiledi" gibi şeyler içsel kale almadır. Aslında burada "içsel" kavramı yanlış anlaşılabilir; kendini merkeze alarak kale alma diyebiliriz buna, belki daha anlaşılır olabilir. Ama önemli olan kelime değil tabii ki.

Bununla yakından bağlantılı olan şey hesap yapma denen özdeşleşme formudur. Kişi insanların kendisine borçlu olduğunu düşünmeye başlar; daha iyi davranışlara, daha fazla ödüle, daha fazla onaya ve daha fazla değer verilmeye hak ettiğini düşünür. Ve bunların hepsini psikolojik bir hesap defterine, zihninde sürekli çevirdiği sayfalara yazar.

"Herkes öyle mi düşünüyor yani? Herkes kendini en harika olarak mı düşünüyor?"

Değil. Daha iyi davranışları hak ettiğini düşünür, daha iyi muameleyi hak ettiğini düşünür. Orada tabii ki derinde yatan, biraz kendisini hak ettiği şeklinde bir kanaattir. Bütün benlikler, bütün egolar böyle der tabii ki. Benlik olduğu müddetçe böyledir. Şimdi Allah'tan bir şey istemiyoruz, hak ettiğimizi düşünüyoruz. Benlik olduğu anda bu doğaldır, bunun doğasında var.

"O zaman öyle yaparsak herkes anlaşır."

Tabii, acele etme. Önce yapının doğasını anlamak lazım. Nasıl oluşuyordu? Daha iyi davranılmaya, daha fazla ödüllendirilmeye, daha fazla onaya, daha fazla değere hak kazandığını düşünüyor; hakkı olduğunu düşünüyor. Ve bunların hepsini psikolojik bir hesap defterine, zihninde sürekli çevirdiği sayfalara yazar. Ve böyle bir insan kendine acımaya başlar. Aynı anda tüm acılarından bahsetmesine izin vermeden onunla herhangi bir şey hakkında konuşmak neredeyse imkânsız hale gelir. Bu bazen kendine acıma şeklinde o kadar görünmez, öfke şeklinde de görünebilir. Bu mizaca göre değişir. Ama orada bir hesap vardır, bir hesap vardır.

Şimdi bakın buradaki temel şey şu: her birimiz, mizacımız ne olursa olsun, insanlardan, toplumdan, şu kişiden, o kişiden, annemizden, babamızdan, toplumdan, dünyadan ve de Tanrı'dan bir alacağımız olduğunu düşünürüz. Yani alacaklıyızdır; benlik böyle düşünür. Bu onun tabiatında olan bir şeydir. Ama kimisi çok hesap tutar, kimisi daha az hesap tutar; fakat orada mutlaka bir hesap tutma vardır. Ve böyle bir insan kendine acıyabilir veya öfkelenebilir; aslında o öfke, alacağından dolayı duyduğu bir öfkedir. Kiminin mizacı kendine acımaya veyahut da kendini izole etmeye, kiminin mizacı ise öfke ve tepki üretmeye yatkındır.

"Mesela 'sen benim hakkımı vermiyorsun' der. Bu kendine acımak mıdır?"

O mizaca göre değişir. Değil, alacağı var; alacak var. Alacak var, fakat o alacak hesabı mizaca göre farklı bir tepki oluşturuyor. Anlatabildim mi? Yani alacaklısın, fakat o alacak sende ne şekilde bir yansıma, ne şekilde bir tepki oluşturuyor? Kendine acıma şeklinde olabilir, başkasını pasif bir şekilde suçlama şeklinde olabilir, öfke şeklinde olabilir, veyahut da kendini izole etme şeklinde olabilir. Ama temeldeki hesap tutma, yani "alacağımız olduğu" düşüncesidir.

Bir olay yaşadığınızda, diyelim ki hak etmediğiniz bir şeyle karşılaştığınızda, onu bir yere yansıtmadan bunu atlatabilir misiniz? Atlatamazsınız.

"Peki şu an problem olan, onu yansıttığın kişinin bunu hak edip etmemesi mi?"

Yok, daha geleceğiz ona. Bu, bir şey üretmeden geçmiyor, mutlaka bir şey üretiyor. Ama mizacımıza göre o üretim oluşuyor; yani mizacımıza göre o alacağımızın kaydı bizde bir tavır oluşturuyor. Ama temel şey alacak defterimizdir. Birinde küsme oluşturabilir, birinde öfke oluşturabilir, birinde kendine acıma oluşturabilir, birinde kendini izole etme oluşturabilir. Fakat temel şey açık hesap, alacak hesabıdır. Bu türden tüm hesaplar, başkalarının size borçlu olduğu ve sizin hiçbir şey borçlu olmadığınız tarzındadır.

"O da hep böyle midir acaba? Ben böyle yaptım, bunu bekliyorum, hesap vardır ama karşı taraf nasıl düşünecek o zaman?"

O da diyemez mi? Bakın, herkes alacak hesabı yapıyor ve her birimiz muhatabımızın olumsuz tavrına "alacağım var" şeklinde bakıyoruz. İkili ilişkilerde bunu görebilirsiniz; karı koca "sen bana böyle yaptın, sen de böyle yapmadın mı, sen de böyle olmadın mı" diye — işte o hesaptır, çünkü defter vardır.

"Bir şey hissettin, kalk onu ifade mi etmez her şeyde? İfade edilmesi mi gerekiyor?"

Ona da geleceğiz, adım adım bunu işliyoruz. Aslında hepsinde bir hesap var. Hesap niye var, nasıl çözümlenir ve nasıl bir süreç takip eder? Ama dikkat edin, herkes alacağına odaklıdır. Mesela bir tartışmada "haklısın, ben böyle yanlış bir şey yaptım" demez; hemen "dur, ben de alacak defterimi açayım, senden ne tür alacaklarım var" diye alacaklarımızı dökeriz. Basitçe söylersek: "Ben sana şurada yemek ısmarlamıştım, sen de bana orada meyve suyu ısmarlamadın mı" gibi. Söylediğinizde biz de düşünürüz, "ben de hata yapmışım" deriz; ama "bak, ben hatamı kabul ettim, sen de kabul et" diye ekleriz. Bak, burada yine bir alacak var; çünkü aslında yapılan şey "sana biraz bir şey vereyim ama sen de benim alacaklarımı tazmin et" demektir. Aynı şeydir, hiç farkı yoktur, sadece bir strateji farkı oluşturur.

"Haklısın Ama Alacağın Yok" ve Bağışlama

"Hiç mi barışmayacak o insanlar?"

Olmuyor zaten, görüyoruz olmuyor. İnsanın dönüşüm çalışmasında bir insan sadece başkalarını bağışlayarak gelişebilir; borçlarınızı silmezseniz gelişemezsiniz. Hz. İsa'nın havarilerine öğrettiği gibi: "Tanrım, bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi Sen de bizim suçlarımızı bağışla." Buradaki temel yanlış şudur: uğradığımız haksızlığı veyahut da hak ettiğimiz şeyleri alamayışımızı bir alacak sayarız. Hâlbuki benlik bundan dolayı bir alacak doğduğunu söyler; "bak, benim hakkım vardı, verilmedi, hak ettiğim vardı" der. Ne oldu? Alacak oldu.

Hâlbuki halkın bir lafı vardır; bunu eleştirel bir sözle, eleştirel bir tavırla ifade ederler: "Haklısın ama alacağın yok" derler. Fakat bunu böyle aşağılayıcı veyahut da küçümseyici bir şekilde kullanırlar. Aslında çok doğru bir sözdür: haklısın ama alacağın yok. Yani uğradığın haksızlık, gerçek bir haksızlık olabilir; bu bir yanlışlık anlamında olabilir, veyahut da hak ettiğin bir şeyi alamıyor olabilirsin, bu da bir haksızlıktır — biri pasif, biri aktif bir nevi. Fakat bundan dolayı alacağımız oluşmamaktadır. Benlik hemen ardından "alacağım oldu, alacağım doğdu" der.

"Alacağın yok olayını kim söylüyor, bu bir söz mü?"

Bu geleneksel bir sözdür. "Haklısın ama alacağın yok" — hiç duymadınız mı? Öyle kullanılan bir şeydir, anonimdir, bir kişiye ait değildir. Fakat benlik, uğradığı bir yanlışlık neticesinde hemen alacak hesabı açar ve alacağını kaydeder. Kişi benliğinden, saf, benlikten arınmış bir hale tam ulaşmadığı sürece mutlaka bir alacak hesabı vardır. Peki kişi ne yapacak? Bağışlayacak.

Bağışlamak ne demek? O hale ulaşıncaya kadar kişi ne yapar? Alacağını yazmıştır, benlik alacağını yazmıştır; ama der ki: unutmuyorum, bağışlıyorum. Tamam, bağışlıyorum — gerçekten bağışlayacak, gerçekten bağışlayacak. O zaman alacağını silmiş olur. Sonra benlik tekrar alacak üretebilir: "onu ödeyeceksin" der. Neyi kastediyor? Onun hâlâ alacaklı olduğunu.

Şimdi biz burada benlikten bahsediyoruz, kendimizi düşünüyoruz.

"Sen niye öbür tarafa geçtin, karşı taraf ne olacak?"

Öbür tarafı düşünme; henüz onu düşünme, bu bir kaçıştır, bir benlik kaçışıdır. Onu düşünme, burada kendini düşün. Bağışlaman, karşı tarafın senden alacağını silmesi anlamına gelmiyor.

"Burada bir çelişki oluyor gibi: diyorsun ki bağışladım ama karşı taraf bağışlamıyorsa, o zaman ona karşı alacaklı olduğumu mu düşüneceğim? O zaman ilişkiyi nasıl kuracağız?"

Ben diyorum ki: eğer gerçekten haklı olarak alacaklıysa, o alacağını tazmin edersin. İstiyorsa bir şey yok. Gerçekten alacaklıysa ve sen de haklı olarak yanlış bir şey yaptığını anlıyorsan, istemeden de anlayabiliyorsan onu tazmin etme yoluna gidersin. Çünkü o bunu aşamıyordur, alacak hesabı sürekli kayıtlıdır onda. Onu orada sabitlemektense, bir noktada ona şefkat etmek gerekir. Yani alacaklı olduğunu düşünüyor, doğru veya yanlış; imkân varsa onu o noktada takılı kalmaktan engellemek lazım. Peygamberler de hep böyle dua ediyorlar; "onlar bilmiyorlar" diyorlar, karşı taraf için dua ediyorlar. Tabii ona geleceğiz.

Çalışmada negatif duygular, içsel kale almalar, hesap yapmalar, kıskançlıklar, alınmalar, gücenmeler cesaretlendirilmez ve bunlar doğrulanmaz. Kişiye "haklısın" denilmez. Eğer bir kişi dönüşümü üzerinde çalışıyorsa ve gelip "bak, biri bana böyle böyle yaptı, haksız mıyım?" derse, cevap şudur: "Haklısın ama alacağın yok." Bundan dolayı da kendini mağdur edip bir hak talebinde bulunamazsın; onun hakkında negatif bir duygu da duyamazsın.

Kendini Değiştirmek, Dünyayı Değil

Bu çalışma kendini değiştirmek isteyen insanlar içindir, dünyayı değiştirmek isteyenler için değildir. Böyle bir şey yoktur. Zaten mesela bazen eşler gelir: "Ben böyle yapsam eşim değişecek mi?" Bilmiyorum, belki de değişmeyecek; sen değişeceksin ve sen kazanacaksın. Eğer o da değişse iyi olur, ama sen değişirsen zaten kazanmış olursun. Çünkü burada kazanılan şey dünyaya ait bir şey değildir, ruha ait, öze ait bir şeydir. Peygamber orada o duayı ederken kazandığı şey içseldi; yoksa o duayı etti de dünya mı düzeldi? Olumlu bir muamele mi gördü?

Ya "hep bağışlıyorum, bağışlıyorum, kimse beni bağışlamıyor" dersen — sen eğer seni bağışlasınlar diye bağışlıyorsan, bağışlamamış olursun; çünkü manevi dönüşüm bunu öngörmez. Bağışlamak senin kazancındır ve seni ruhuna yaklaştırır. Yoksa bağışladığın zaman daha iyi muamele göreceksin diye bir şey yoktur. Yusuf hep bağışlıyordu: kardeşleri kuyuya attı, bağışladı; köle diye satıldı, bağışladı; masumiyeti bilindiği hâlde iftiraya uğradı, gene bağışladı. Bir şey için mi bağışladı? Hayır, o bunu yapmakla kazanıyordu. O yüzden çalışmada bütün bunlar onaylanmaz ve cesaretlendirilmez. İçsel hesaplar yaparsanız her zaman birisinin size borçlu olduğunu hissedersiniz. Birisinin size borçlu olduğunu hissettiğinizde, içsel olarak kale alıyorsunuz demektir.

Ve tekrar edelim: bu çalışma kendini değiştirmek isteyen insanlar içindir, dünyayı değiştirmek isteyenler için değildir. Dikkat edin, hiçbir din, hiçbir peygamber dünyayı değiştirmek için gelmemiştir; aslında kendini değiştirmek için gelmiştir. Mesela ayet gelmiştir: "Kendini temizle, nefsini arındır." Bu, kıyafet mi demektir? Değil tabii. "Elbiseni temizle" demek, "nefsini temizle" demektir; çünkü nefis, ruhun elbisesidir. "Elbiseni temizle" derken bunu ayetin sadece bir örneği sanmak, ayeti çok basitleştirmiş olur; öyle bir şey yoktur, "elbiseni temizle" demek "nefsini temizle" demektir.

13 sene olmuş Mekke'de, hiç Mekke'yi düzeltememiş; mesela böyle bir kaygıları da yoktur, "Mekke'yi düzeltemedik, ne yapacağız, bir türlü düzeni değiştiremedik" böyle bir şey yoktur. Kendi içsel dönüşümüdür; "niye yapılmıyor bu, insanlara söyleyeceksin, şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın, o zaman dönüşecek, âlemi düzelteceksin, rahat edeceksin" — böyle bir mesele değildir.

Hayır, geleneksel öğretiler temelinde kişinin kendi dönüşümü yatar. Mesela dikkat edin, Allah Hazreti Nuh'a veya Hazreti Lut'a "niye bu toplumu değiştirmedin" dememiştir. Kendini değiştirmiştir ve tebliğ etmiştir, bu kadar. Allah hiçbir peygambere "şu toplumu niye değiştirmedin, şu dünyayı niye değiştirmedin" diye sormaz.

"Ama şimdi öyle görevli insanların, siyasetçilerin öyle yapması gerekmiyor mu, tebliğ etmiyorlar mı?"

Bakın, zaten bütün hayattaki problemlerimiz, dünyayı değiştirip kendimizi değiştirmememizden kaynaklanmaktadır. Herkes kendini değiştirecek diye herkesle tek tek mi uğraşacağız? Uğraşmıyoruz. Ben kendimle uğraşacağım.

"Şimdi burada dediğiniz gibi, hâkimi varsa, hukuku varsa, siyaseti varsa, bu insanlar bir şeyleri doğru bilecek, doğru yapacak, yaptıracaklar; olmayabilir de, ondan sorun oluyor diyorum."

Ondan sorun olmuyor işte, sorun bizden oluyor. Hayır, sorun temelde bizim olguları yanlış değerlendirmemizden kaynaklanıyor. Yani dışarıda yanlışlık var, bunu reddetmiyorum. Hz. Yusuf'un uğradığı haksızlık vardı; fakat Hz. Yusuf'un yaşadığı bir sıkıntı yoktu.

"Katılıyorum, kendimizi değiştireceğiz; peki ben konuşurken sözümü kesmiyorlar diyelim, bir kurala dikkat edilmesi gerekmez mi, herkes aynı anda konuşmasın diye?"

O duruma bağlı bir şeydir. Herkes birazdan konuşuyor diyelim; ben bakarım, eğer müdahale etmem faydalı ve çözümleyici bir şeyse müdahale ederim, değilse oturup dinlerim, ama hiç rahatsız olmam. Onlar da diyor ki "bu kadar herkes konuşmasın, bu işi biz yapıyoruz." Bakın işte buradaki şey şu: biz dünyayı, elimizde doğru ilkeler olsa bile, değiştirebilir miyiz? Değiştiremeyiz. Bütün zihnimiz dünyayı değiştirmeye odaklı ve şunu diyoruz: "dünya değişirse ve düzelirse sorun kalmaz." Hâlbuki bu dünya böyle bir dünya değil, hep bir sorun olacak. Sen sorunlardan etkilenmeyen, daha doğrusu sorunlara öyle bir noktadan ve öyle bir idrakle bakıyorsun ki bu sana sıkıntı, sorun, acı vermiyor — mesele bu.

"Hiç kimseye karışmamak mı gerekiyor?"

Konu hiç kimseye karışıp karışmama değil. Bir kişinin buna yetkisi ve görevi varsa müdahale eder, o ayrı bir konu; ama bir de senin müzeyyen (arınmış) bir gözün olmalı, yani her şeye müdahale etmen gerekmiyor. Tabii ki kendini değiştirmeden bu bitmez. Ben şöyle düşünüyorum: müdahale etmesi faydalı ve yararlıysa müdahale eder; ama problem şudur — o olumsuzluğu içinde yaşamamalı. Yaşanan kaos veya her ne ise onu olumsuz ve negatif olarak içinde yaşamamalı. Ama eğer müdahale etmesi, yönetmesi, hatta cezalandırması gerekiyorsa ve bu faydalı olacaksa, bunu yapar.

"Eğer dışarıdaki bir yanlıştan rahatsız oluyorsan, seni müdahaleye iten şey rahatsızlığındır, bu başka bir tarz değil mi?"

Ben de onu diyorum: kendine değil, ama onun görevi, onun müdahalesi gerekiyorsa müdahale eder. Mesela şimdi birisi [bir yetkiliye] hakaret etse rahatsız olur mu? Bu kadar beğendiği bir şey varsa elbette olur; tamam, işte mevzu bu. Ama kendisini rahatsız etmeyen şeylerde de müdahale etmesi gerekebilir; bunun motivasyonu önemlidir. Eğer faydalı, gerekli ve sonuç üretecek bir şeyse o müdahalede bulunur, ve kendisi için değil. Mesela biri sana gelip seni öldürmek istiyor ve üzerine geliyor; sen ona şu anlamda müdahale edebilirsin: "Beni öldürmenden rahatsız değilim, beni öldüremezsin de zaten, çünkü hakikatte ben ölmem. Ama senin katil olmamanı temenni ediyorum, bunun için sana 'yapma' diyorum." Bu başka bir müdahale tarzıdır. Yoksa insan dünyada olup biten her şeyden kendisi rahatsız olacak değil.

"Bu anlattığımız şeylerle İslami açıdan bir hocayla konuştuğumuzda İslamiyet'in gelme nedeninin can güvenliği olduğu söyleniyor..."

Şimdi Mekke'de 13 senelik süreçte bunların ne can güvenliği kaldı ne mal güvenliği kaldı. Peki niçin geldi din o zaman? O, dinin ortalama insana ifade ettiği şeydir; hakiki insana din öyle demez. Yani "ben geldim sana can güvenliği, mal güvenliği vereyim" diye gelmez; sonuçta bunu üretebilir bazen, üretmeyebilir de. Fakat din bunun için gelmez; din insanı Tanrı'ya götürmek için gelir. O, ortalama insanların dine yönelmeleri için söylenen bir şeydir.

Herkesin Bir Şarkısı Var

Bugün çalışmada "kendi şarkısını söyleyen insan"ı ele alacağız. Bu, içsel kale almaya, içsel hesaplar yapmaya, yani "size borçlu olunduğu" duygusuna ve bunların hafızaya kaydına dayanır. Herkesin bir anlamda söyleyecek bir şarkısı vardır: insanların ne kadar acımasız olduğu, ne kadar anlayışsız olduğu, ne kadar öfkeli olduğu, ne kadar intikamcı olduğu, ne kadar yargılayıcı olduğu — şarkımız budur. Niye? Beklediğimiz şeylerin oluşmaması ve beklemediğimiz şeylerle karşılaşmanın ürettiği bir alacak hesabının şarkısıdır bu. Hepimizin bir şarkısı var.

"Bu durumda 'insanlar kötü' diye bir şey söylenmemesi mi gerekiyor?"

Şu durumda bir şey söylemeyecek; hep sahip olacağız. Bir düşün, bir düşün, ele alacağız onu. Burada herkes bu anlamda söyleyecek bir şarkıya sahiptir. Yaşamınız boyunca ne tür içsel hesaplar yaptığınızı gerçekten bilmek istiyorsanız, hep söylediğiniz şarkıları fark edin.

"Sen en çok söylediğin şarkı nedir sence, bir cümleyle ifade etmek gerekirse?" — "Güvenilmeyeceksin, [dünya] yapmamıştır." — "Aynen öyle, çok güzel." — "Güvenilmezsen hayal kırıklığı, şarkım bu, hayat boyunca bu şekilde devam edebilirsin." — "Benim de bir şarkım var."

Hepimizin bir şarkısı var. Bunun altında yatan nedir? Dünyanın istediğimiz gibi olmadığı, insanların düzgün olmadığı, hak ettiğimizi bulamadığımız duygusu — evet, işte bu şarkıdır. Bu yanlış bir şarkıdır. Ama bakın, bunu ortalama bir İslami anlayışla, ortalama bir toplumla paylaşın; şimdi bu şarkıyı kime söylerseniz söyleyin, yüzde 99,9 insan sizi tasdik edecektir, diyecektir ki "haklısın." Ve o da hemen kendi şarkısını söyleyecektir.

"Siz mi düşünüyorsunuz yani, güven deyince aklınıza ne geliyor?"

İşte ona geleceğiz. Mesela "sana güvenmiyorum" diyelim; "daha önceden böyle böyle oldu, daha sonra böyle yapacağım, bunu unutmayayım" diye düşünürüz. Yok, unutma; bunu gör. Şu anda çok acele ediyorsunuz, şarkınızı görün. Mesela birisinin şarkısı şudur: "kimse beni anlamıyor." Birinin başka bir şarkısı "kimse beni sevmiyor"dur.

"Bir başkasının şarkısı ne olabilir, meşhur şarkılar var mı aklınıza gelen?"

Şarkı derken şarkıları kastetmiyorum. "Herkes hata yapıyor, kimse doğruyu yapmıyor" — bu da birinin şarkısıdır. Mesela "hep insanlar kavgaya, çatışmaya eğilimli, hiç kimse sakin olmuyor" — bu da muhtemelen birinin şarkısı olabilir. İşte bakın, hepimizin bir şarkısı var ve her birimiz şarkısını söyleyince muhatap da "sen şarkını bitir, biraz sonra ben şarkı söyleyeceğim" der. Ve şarkımız ölünceye kadar aynen devam ediyor. Hatta bazı kişilerin şarkısı mezar taşına da yazılı oluyor: "Kaderime küskünüm" veya "genç yaşta öldüm" gibi.

İşte bu, burada anlatılan şeydir. Bakın, buna çok dikkat edin ve hemen bir çözüme gitmeyin, acele etmeyeceğiz; bu hayat bir süreçtir, önce anlayacağız. Bir insana "iyi şarkıcı" deniliyorsa bu onun söylediği şarkılara işaret eder. Biz iyi şarkıcı olmamalıyız, şarkımız da olmamalı. Ama acele etmeyin, nasıl o hale geleceğiz?

Onlara ne kadar kötü davranıldığı, hiçbir zaman gerçek bir fırsata sahip olmadıkları, eskiden sahip oldukları şeyleri ve kaybettiklerini, zorluklarını kimsenin anlamadığını, yanlış evlilik yaptıklarını, anne babanın onları anlamadığını, aslında ne kadar hoş insanlar oldukları ama hiç takdir görmedikleri, hep yanlış anlaşıldıkları vs. hakkında şarkı söylerler. Ve bunların tümü, kendileri dışında herkesin az veya çok suçlu olduğu anlamına gelir. Bunların tümü içsel hesaplar yapmaktır, daha doğrusu içsel hesapların sonucudur. Bu insanı bitiren bir şeydir; bitirmese bile bir noktada kişiyi takmasına, takılmasına ve kendini hapsetmesine sebep olan bir şeydir.

Bunu neye benzetebiliriz biliyor musunuz? Bir kuzu düşünün, özgür, istediği yerde yayılabiliyor. Fakat bir gün boynuna bir ip bağlanıyor, ipin bir ucu boynunda, öbür ucu da bir ağaçta. Ve sürekli etrafında dönüyor; en son ne olur? Ağaca yapışır ve boğulur. İşte bizim yaptığımız budur.

(Telefon görüşmesi arası) Efendim, efendim. Merhaba, nasılsın? Teşekkür ederim, sağ olun. Neredesin? Öyle mi, yok görmedim. Ofisteyim, ofisteyim, bir toplantı var. Gelebilirsin, sen rahatsız olma. Gelebilirsen müsaitim, o zaman sonra bir şey yaparız. Eyvallah, Allah'a emanet, sağ ol.

Ve bir sorunla karşılaştık ya, bir haksızlık, istediğimiz bir şeyin olmayışı — kendi boynumuzu ve o olguyu birbirine bağlarız ve en son etrafında dolanarak hayatımız boyunca o şeyin etrafında dolanmış oluruz. Uğradığımız çok büyük bir ihanet, çok büyük bir hayal kırıklığı, çok büyük bir incitilme, çok büyük bir terk edilme vs. — hayatımız boyunca onun etrafında döneriz. Şarkımız odur. Bazen şarkının sözlerini unuturuz, fakat arkada fon sürekli bizi etkiler ve hayatımızı şekillendirir; sözünü unutmuşsunuzdur artık, niye öyle olduğunu bile bilmiyorsunuzdur bazen, ama o fon devam ediyordur.

Bazı zor durumlarda kişi kendi üzerine çalışmak yerine derhal, sessiz ve hoş bir şekilde şarkı söylemeye başlar. Dikkat edin, şarkımızı ne zaman ifade etmeye ve yüksek sesle söylemeye başlarız? Zor bir durumla karşılaştığımızda, bir olumsuzlukla karşılaştığımızda, tekrar şarkı söylemeye başlarız: "bak kimseye güvenmeyeceksin, işte herkes böyle, herkes şöyle, herkes şu" — aynı şarkıya devam. Hâlbuki o zor durum, senin kendi üzerinde çalışman için bir imkândır. Ama kişi o zor durumu anlamaya, çözümlemeye, dönüşmeye değil, şarkısına bir nakarat daha katmaya yönelir. İyi bir şarkıcı kesinlikle kendini anlamaya çalışmaz; yanlış anlaşıldığıyla ilgili şarkı söylemeyi tercih eder. Dolayısıyla, içinde kendisinin merkez olduğu ve her şeyin buna göre düzenlendiği çok şahane bir dünyanın hayalini kurar.

Bu tutum ve bu hayaller zayıflık yaratır; daha doğrusu hayatı boyunca bedelini ödemek zorunda kalabileceği gerçek bir problemle karşılaşır. Hayatın kendilerine asla elde etmedikleri ve vermediği bir şeyi borçlu olduğunu hissederler; dünyadan hep alacaklıdırlar. Allah'tan alacaklı olduğunu söylemeye cesareti yoktur, çünkü eğer dindarsa Allah'tan korkmaktadır; Allah'a laf edemez, dünyaya eder — felek der, o der, bu der, bir şey der.

Ama mesela dikkat edin, Hazreti Yusuf'ta böyle bir şey var mı? Bir hesap var mı — "haksızlığa uğradım, mağdur edildim, kimseye güvenmeyeceksin"? Mesela böyle bir şey yok, bir zerresi yok. Ne diyor peki? Bana mülkten bir... Dikkat edin, tabii ki yok. Diyor ki ayette — şu ayette geçiyor, Yusuf 101: "Ey Rabbim, bana mülkten bir nasip verdin ve bana hadiselerin tevilini öğrettin." Ve ayet devam ediyor. Yani "Sen bana bir şey öğrettin, hakikate doğru bir yol aldırdın bana" diyor. Yoksa "bana böyle yaptı, o böyle yaptı, insanlara güvenmeyeceksin, bu zamanda kardeşinden bile darbe yiyorsun, ne biçim bir dünya, babana bile güvenmeyeceksin" demiyor. Bakın böyle hiçbir hikâye yok; çünkü ortada benlik arınmış.

Ne yaşanmışsa yaşanmış, sonra ne diyor? "Sen bana [doğru] yol aldırdın" diyor; en son söylediği şey bu, baştan beri bunun farkında.

Daha mutlu olmaları gerektiğini hissederler ve sık sık diğer insanların kendilerinden daha mutlu olduklarını düşünürler, kıyaslama yaparlar. Alenen şarkılarını söylemeseler bile gizlice içlerinde şarkıları devam eder. Bazı mizaçlar yüksek sesle şarkı söyler, bazı mizaçlar içten içe şarkı söyler; arada bir fark yoktur hakikatte, ama o insanı gördüğünüz zaman içinde bir şarkı olduğunu hissedersiniz, durumundan, halinden. Kişi acılarını, ıstıraplarını feda etmelidir; ıstıraplarımızı sıralamayız.

Şarkılarımızı Gözlemlemek ve Gerçek Bağışlama

Sık, kolay anlaşılır veya anlaşılmaz şarkılarla ifade ederiz. Dikkatinizi çekmek istediğim nokta şudur: biz daha neler olduğunun farkına varmadan kolaylıkla kuvvet kaybetmemize neden olabilecek bu içsel, anlaşılmaz şarkıları gözlemlemeye çalışmalıyız. Çünkü bunlar insanın gücünü alırlar; kişinin gerçek özüyle, ruhuyla temasını engellerler. Güneşi görmeni engelleyen bir bulut gibi, bir sis gibi.

"Bu şeyi deneyimlemek mi gerekiyor, yani böyle bir dönüşümü yaşamak için olaylara mı maruz kalmak gerekiyor? Yoksa küçükken öğretilse, farklı bir şekilde uğraşılsa olmaz mı?"

Hayır, bu öyle bir şeyle öğrenilmez; bu derin bir farkındalıkla oluşur. Bu bir "takma" değildir; çünkü burada kastedilen şey takma değildir. Biraz sonra geleceğiz buna, mesele "takma" değil, bunları nasıl algılamamız gerektiğidir. Bakın, şimdi bir adam gelmiş, birine demiş ki: "Efendim, ben şu şu şeyi yaşadım, başıma bu geldi, ben bunları hak etmedim." Orada kişi de demiş ki: "Doğru, sen bunları hak etmedin. Ama bu haksızlıklara ve bu kötülüklere doğrulukla ve iyilikle karşılık verme imkânını kazandın." Bu başka bir yerden bakmaktır. Yani "haksızlığa uğradım, ben bunu hak etmedim" modunda değil; "sen haksızlığa merhametle, şefkatle, kötülüğe iyilikle cevap verme hakkını kazandın, böyle bir imkânla karşılaştın" modunda. O zaman bakın, hesap olur mu? Zaten hesap yapılmıyor bile; burada bir bağışlanmaya bile gerek kalmıyor, kişi böyle baktığı zaman. Ama henüz biz böyle bakamıyoruz; önce affedeceğiz, o şarkıların ses tonunu düşüreceğiz, sonra şarkı gitgide hafifleyecek ve kapanacak.

Bir noktada mesela küçükken, küçükten itibaren her durumdan bir anlığa şükretmeyi öğretmek çok güzeldir. Her zaman bir sorun olur; ne kadar çok talebiniz varsa o kadar çok içsel kale almaya sahip olursunuz. Her zaman hayal kırıklığına uğrayacaksınız ve başkalarını suçlama gereği hissedeceksiniz. Çok talep sahibi insanlar hayatı kendileri için zorlaştırır ve bu hiç de doğru değildir.

Dışsal Kale Alma: Başkalarını Anlamak

İçsel kale almanın tersi, dışsal kale almadır. Peki bu ne demek? Dışsal kale alma başkalarını düşünmektir. Eminim hepiniz, sahip oldukları problemleri ve yaşadıkları zor hayatı anlatmaya başlamadan bir an bile konuşamadığınız insanlar tanırsınız. Bu insanlar mahvolmuştur ve kendilerini öldürürler. İçsel kale almanın karşıtı ve kısmen ona karşı mücadele etmenin bir vasıtası olan şey dışsal kale almadır. Dışsal kale alma, insanlara karşı içsel kale almadan tamamen farklı bir ilişkiye dayanır; insanlara, onların anlayışlarına, bakış açılarına odaklanma demektir.

Bunun en güzel örneği nedir? İşte Peygamber'in Taif'te yaşadığı olay. Mesela orada haksızlığa uğradığı hâlde, Allah'a anlatmaya geldiğinde nelerle karşılaşıyoruz? "Bunlar zaten buna layık değil" demedi, umursamadı, dışlamadı; onları anladı. Nasıl anladı? Bir, yanlış bilgilendirilmişlerdi; yanlış bir yerden bakıyorlardı; gaflette idiler ve nefislerine uydular. Ve Allah'a, Peygamber dua etti ki: "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet." İşte bu dışsal kale almadır. Bakın hiç hesap yapmadı; "ya Taif, siz bana ne yapmıştınız" diye öyle bir şey demedi.

Veyahut da Hz. Yusuf, kardeşlerine hesap yapmış mıydı? Hayır. Peki Hz. Yusuf ne düşündü? "Bunlar bunu niye yaptı?" — dışsal kale aldı; "kardeşlerim beni niye kuyuya attı" diye onu anladı.

"Bu demek istediğin, onu haklı bulmak anlamına mı geliyor; sen onun tarafını mı tutuyorsun?"

Bir kişinin şarkısını dinlemediğiniz zaman size bunu söyleyecektir: "sen onun tarafını mı tutuyorsun, yani onlar iyi mi yaptılar?" Hayır, onlar yanlış yaptılar; ama niye yaptılar, anla. Analiz et: kıskandıkları için, dünyayı talep ettikleri için, ahirete karşı gözleri kör olduğu için vs. — analiz ettin, anladın, değil mi? Yapacağın şey ne? Allah'a havale etmek değil; Allah'a havale etmek de bir hesaplaşmadır, bir alacaktır. "Seni Allah'a havale ediyorum, ben alacağımı tahsil edemiyorum, seni mafyaya teslim edeceğim" gibi bir şey — orada mafya Allah oluyor, o değil yani.

Orada denilen şey ne? "Ben bu hesapla, mesela onlarla ilgilenmiyorum; doğru yapmış olabilirsin, yanlış yapmış olabilirsin, anlayabilirim, ama sonuçta onun hesabını yine Allah verecek." Orada bile dua ediyor: "Ya Rabbi, onları affet." Bu, "ben zaten tercih etmiyorum" demek değil. İşte dışsal kale alma böyle bir şeydir; içsel kale almanın oluşmaması için dışsal kale alma söz konusu olmalıdır. Anlatabiliyor muyum? "O niye öyle yaptı" diye sebepleri anlıyorsunuz, ve içsel kale alma oluşmuyor, alacak hesabı da oluşmuyor.

Dışsal kale alma, insanlar hakkında doğru analiz, onların bakış açılarına, alışkanlıklarına ve bâtıl inançlarına dair bir anlayış gerektirir. Yani kişi bâtıl bir anlayışa sahip, yanlış bir bakışa sahip; anla onu, değerlendir, çözümle, analiz et. Tek yapacağın şey temelde ona dua etmektir; ikincisi belki ona olumlu bir tetiklemede bulunarak yardım etmektir. Ama bunu sırf onun için yaparsın, yoksa tekrar haksızlığa maruz kalmamak için değil.

"Ben diyeyim ki biri sana karşı öfkeli davranıyor; ben ona öfkelenmiyorum ki bana karşı tekrar öfkelenmesin, bunun için mi?"

Bu değil. "Bak sakin davranıyorum, ben şey yapmıyorum" — bu değil yani. Orada belki on sene ona hiçbir şey dememen gerekir; belki ömür boyu hiçbir şey diyemeyeceksin, deme imkânı yoktur, çünkü öyle bir vasat (ortam) yoktur.

"Yoksa zorlamayacağız mı?"

Hayır, bak, niye zorluyoruz zaten? Kendimiz için zorluyoruz. Eğer akıl istiyorsa, destek istiyorsa veya kapısı açıksa, seni gerçekten objektif olarak dinleyebilir durumdaysa — mühim olan onun ruh hali. Bunu anlayabiliyorsak yapılabilir.

"Bundan iki yıl önce bizim okulda bir öğretmen beyanla bir problem yüzünden çatıştık. O sırada onun da problemleri vardı; ailesi, eşi filan. Hiç beni dinlemedi. Ben de biraz sert davrandım herhalde, ondan sonra ne olduğunu anlamadım, bana küstü gitti; benimle iki yıl boyunca konuşmadı, aynı okuldayız. Ben artık [onunla] konuşmaya çalışıyorum, beni dinlemediği için o kadar öfkelenmişti ki, elinden gelse beni dövecek gibiydi. Ondan sonra ben okuldan tayin istemiştim zaten. Üsküdar'a gittikten sonra dün bana bir mesaj attı; mesajda bir hadis-i şerif varmış, bir müminin bir müminle üç günden fazla dargın durmaması gerektiğine dair. Bilinen hadis-i şerif bu, ama onu duymazlıktan geliyoruz. O yazmış, altına 'bunu hatırladım, o yüzden sana hakkımı helal ediyorum, sen de bana eder misin' demiş. Ben o zaman hiç imkânım olmamıştı yani; iki yıl sonra böyle bana mesaj yaptı. Dün, ama bu mesaj o kadın için bir devrim niteliğinde; o kadar şaşırdım ki ben de yazdım ama çok şaşırdım."

Mesela diyelim ki senin tarafından bakarsan, senin onu en azından o gün bitirmen lazımdı; sorun yaşadığın gün, hiçbir dargınlığın olmadığı, alınmadığın, gücenmediğin bir halde olmalıydın. Bunu ona söyleyemeyebilirsin, öyle bir imkân olmayabilir, seninle konuşmayabilir; bu önemli değil. Senin içinde bir hesabın olmaması temel olan şeydir.

Mesela dün dondurma alacaktım şu karşıdan. Gittim, "dondurma var mı?" dedim. "Var" dedi. "Nasıl dondurma?" dedim. "Soğuk" dedi, "biraz bırakınca eriyor" dedi. Şimdi ben içsel kale alsam, "sen beni aptal yerine koyuyorsun" diyebilirim, bir sürü şey diyebilirim değil mi? Ama ben orada gördüm, telefonla konuşuyordu, biraz stresliydi, mizacı da sekizdi (agresif tarzda), böyle bir agresif tavır gösterdi. Ben hiç rahatsız olmadım; dedim ki "açık mı, şey mi" falan anlamında. "Ha" dedi, "yok" dedi, "algıda" dedi. "Peki" dedim, aldım gittim. Anlatabiliyorum. Şimdi bak, işte böyle esnaf zaten; esnafı esnaf yapmayacaksın. Eskiden ahilik varmış; başlarsın uzun metrajlı bir hikâye anlatmaya, artık kabiliyetine göre boş bir şey, bir anlamı yok. Orada onu görüyorum, işte dışsal kale alma budur. "Bana bunu niye diyor?" — kibirleniyor olabilir değil mi, beni küçümsüyor olabilir, bir sürü şey olabilir; analiz eder, anlarsın ve hiçbir şey oluşmaz sende. Oluşmasında anlam yoktur, gerek yoktur.

Ama içsel kale alırsan başlarsın; veyahut da biraz zekiysen ona daha keskin, lafla adama yapıştıracağın bir şey bulursun, memnun olursun, bunu sonra hikâye olarak anlatırsın — "aferin" dersin kendine. İşte bu yanlış bir şeydir. Anlatırsın, şey yaparsın; yanlış bir şey. İşte dışsal kale almalıyız. İçsel kale almaya başladığımız anda dünyada o kadar çok içsel kale alacağımız mevzu var ki — her gün var, her dakika var belki. Çünkü bakın, dünya cennet değildir; peygamberler bile öldürülmüş, değil mi? Yani ben mi haksızlığa uğramayacağım, ben mi yanlış anlaşılmayacağım, ben mi vefasızlıkla karşılaşmayacağım, ben mi terk edilmeyeceğim, ben mi unutulmayacağım? Ne arıyorsun sen bu dünyada? Böyle bir şey arıyorsan, kusura bakma, bu dünya böyle bir yer değil; kendi kendimize bunu demek lazım, böyle bir dünyada yaşamıyoruz.

İçsel kale almadığın zaman dünya çok güzeldir. İşte Niyazi Mısrî'nin dediği gibi: "Ben sanırdım âlem içinde bana hiç yâr kalmamış; ben benlikten silindim, baktım ağyar kalmamış." Yani ben benlikten silinince baktım, ne bana yapılan bir haksızlık olarak algıladığım bir şey var, ne terk edildiğimi hissediyorum, ne güvenimin zedelendiğini hissediyorum, ne kullanıldığımı hissediyorum — hiçbir şey yok, böyle bir şey yok. Dışta böyle bir durum olabilir, fakat benim öyle algıladığım bir şey yok. İşte bu dönüşümdür.

Gerçekte insan kendini hatırlarsa — bu "kendini hatırlama" kavramı çok derin bir noktadır, yani kendi özünü hatırlama durumu — bunu yapabilirse diğer insanı anlar ve onun durumuna girer, kendini onun yerine koyar. O zaman diğer insanın ne düşündüğünü, ne hissettiğini gerçekten anlayabilir. Bunu yapabilirse ve o idrakle o insana yaklaşabilirse, hem içsel kale almamış olur hem de o insana yardım etme imkânı oluşabilir. Mutlaka yardım eder de olur. Fakat kendi talepleri ve kendi benliğinin rahatsızlığıyla o insana yaklaşırsa, içsel kale almaktan başka bir şey elde edemez.

Başkasında yargıladığınız bir şeyin aynısını kendinizde keşfetmenin, bütün durumu dönüştüren sihirli bir etkiye sahip olduğunu hatırlayın. Bu, gerçek bağışlamanın olduğu noktadır. Kendinizde yanlış bir şey olduğunu fark ettiğinizden şaşırdığınız olmuştur ve şöyle dersiniz: "Korkarım ki bu olay için en çok suçlanması gereken kişi benim." Diğer kişi "evet, kesinlikle sensin" der, o zaman şaşırırsınız; hâlbuki aynı şeyi zaten siz söylemektesinizdir. Ama kişi bir başkasının eleştirisini bile [kolayca kabul edemez.] Bir insanın bir şeyi niye yapabileceğini gerçekten anladığınız zaman, o insanı gerçekten bağışlarsınız. Bağışlayabiliriz ama o insanın tekrar yapmaması için uzak dururuz; o ayrı bir şeydir tabii ki.

O insanın niçin yaptığını anladığınızda, bunun benlik odaklı, nefsani bir gaflet, bir yanlış psikolojik durum olduğunu anladığınız için de aslında ona gerçekten üzülürsünüz. Onun için demiştir ki bir insanın bir insana kötülük yapması için önce kendine karşı kötü olması lazım. Yani önce kendisine karşı bir örtülme meydana gelecek ki kendi özüne, kendi hakikatine dair bir çarpıklık oluşacak, önce kendine bir kötülük yapacak ki daha sonra sana kötülük yapsın. Yani Taif'te Peygamber'i taşlamak için epey kendi hakikatine karşı kör olmak lazım. Bütün insanlar özünü giymiştir aslında; özüne karşı gaflette olduğu için yapar. Herkes ruhu itibariyle iyidir; sıfatı itibariyle bozuk olabilir. Herkesin zâtı âlidir, sıfatı bozuk olabilir. Demek ki o kendi zâtına karşı bir körlük içinde, yanlış bir sıfatla sen onu görüyorsun. Öyle bir şey de okumuşum: insanların hepsi iyi doğmaz, kötü huylarla beraber de doğar.

Hayatın sizi aldattığı, farklı bir durumda olmanız gerektiği hissine dayanan içsel kale alma şekli de önemli, üzerinde durulması gereken bir şeydir. Kişi burada da şunu anlamalıdır: hangi durumda, hangi süreçte, hangi şartlarda doğmuşsam, yaşamışsam, o öyle olmalıydı; bunu kabul etmek gerekir. "Geçmişe dair böyle olmamalıydı" diye düşünmemek lazım.

"Şimdi o şeyi çocuklukta yaşadın diyelim; bir an her zaman aklına gelmiyor ama karşısına çıktığında hissediyorsun, üzerinde çalışılacak bir şey de yok gibi geliyor; geçmişte kalıp gittiğinin farkındasın ama yine de o samimiyeti bulamıyorsun. Eğer gerçekten dönüşürsek o samimiyeti hissederiz; ama nasıl, hangi süreçte?"

İçten, o insanla ilgili negatif duyumlarımızı, duygulanımlarımızı ve düşüncelerimizi düzeltmeliyiz. Küçüklükten olup bitmiş bir şey; hatırlamasak bile bakış açımız o olayı yaşarken bile farklı olabilir. Ama küçüklükten olup bitmiştir; hatırlamayabiliriz de. Şimdi eğer hatırladığımız bir şeyse ve içimizde buna dair bir negativite varsa, o negativiteyi nötrleştirmek durumundayız. Yoksa o, sürekli arkada devam eden bir şey olur; farkında bile olmayabiliriz ama o etkiyle yaşadığımızı fark edebiliriz. Mesela diyelim ki içinde kırılan bir dört mizacı, sürekli insanlarla soğuk veya yüzeysel ilişkiler içinde olabilir; çünkü bunun nedeninde geride yaşanmış bir kırıklık vardır.

Geçmiş Yaralanmaları Nötrleştirmek

Kişi buna dair — mesela bunu yaşamaması gerektiğine, yaptığı hatalara veya bu konudaki ikinci, üçüncü şahıslara ait herhangi bir negatif düşünce ve duygulanımı — nötralize etmelidir. Yani muhatap hata yapmıştır, affetmek gerekir; evet, nefsine uydu, gaflet etti vs. "İşte ben bunu yaşamamalıydım" değil; "yaşamışsam yaşanması mukadderdi ve yaşadım," buna takılmaya gerek yok. "Niye yaşadım" demenin âlemi (anlamı) yok.

"O süreç nasıl işliyor? Bir şey yaşıyorsun, travmatik bir olay değil, ondan sonra biliyorsun ki Allah'tan geldi; o şeyi yaşarken bir süreci var mıdır, sonra şöyle mi olur?"

Yok, sen hiç isyan etmeyeceğim demeyeceksin; isyan olur mu, isyan etmeden olur mu? Süreç içinde arada "niye" diye sorabilir miyiz, neden diyebilir miyiz?

"Ben zaten diyorum, bazen kendimi kötü hissediyorum, 'niye' diyorum."

Buradaki niye sorusu iki türlü sorulabilir. Gerçekten bunun hikmetini anlamaya dönük bir "niye" olabilir. Öbürü ise benlik odaklı bir "niye": "yaşadım, yaşamamalıydım." Buradaki ikinci "niye" aslında niye sorusu değildir. O da yaşadın sonuçta diyelim, yani o da yaşadın; hepimiz yaşıyoruz. Biz zaten niye çalışıyoruz? "Şöyle şöyle yapmam lazım" diye. Nasıl anlayayım, insan değil miyiz? Tabii ki.

Buradaki şey şudur: yanlış ve doğru olanları fark ettiğimizde deriz ki, "bunu yapıyor olsam da bu yanlış bir şey, bunu biliyorum ve elimden geldikçe onu nötralize ederim." Ben diyelim ki öfkelenmenin yanlış bir şey olduğunu anlamışımdır, idrak etmişimdir, bunun bir benlikten, bir kibirden kaynaklandığını idrak etmişimdir; ben bu sefer o öfke üzerinde çalışmaya başlarım. Yoksa "yapmamalıyım, yapıyorum, ne yapayım" deyip yapmaya devam edip "yapmamalıyım"ı unutmak, veyahut da "yapmamalıyım, niye yapıyorum, ben ne kadar kötü biriyim, benden adam olmaz" gibi değil bu. Yapmamalıyız çünkü bu yanlış bir şey, bizim gelişimimizi durduran bir şey, ama yapıyoruz. İşte "çalışma" dedikleri şey budur geleneksel öğretide. Niye çalışıyoruz? İşte bunun için çalışıyoruz. Kişi bu sefer o çalışmaya odaklanır ve bu bir süreçtir; ne kadar sürerse sürsün, istikamet doğru olduğu müddetçe kişi başarısız da olsa istikametini doğru tayin etmelidir. Yoksa kişi "öfkelenmek yanlıştır" bilir fakat senelerce hâlâ öfkeleniyor olabilir; ama öfkelenmeyi doğru diye tanımladığında işte o zaman temel problem orada olur.

Mesela diyelim ki ben içsel olarak kale almamayı öğrendim, yani yapmamam lazım aslında; bu yanlış bir şey, benimle kendi özüm arasındaki gelişimimi engelleyen bir şey. Ama sürekli içsel kale alıyorum ve sürekli hesap yapıyorum. Olsun, tabii ki yapacağız; ama bunun yanlış olduğunu bileceğiz ve eğer gerçekten samimiysek ve değişmek istiyorsak bunun üzerinde çalışacağız. Ama bu içsel kale alma o kadar güçlüdür ki, bunun üzerinde çalışmak zaman ve süreç ister. Fakat çok önemli, çok değerli bir şeydir. Diyelim bugüne kadar eğer ben yüz içsel kale alma, yüz hesap tutma yapıyorsam, bir ay sonra bu doksan dokuza inmişse bu iyi bir şeydir. Anlatabildim mi? Bu bir süreçtir; tabii ki zaten bu bilinç kişiye çalışma sürecinde veriliyor. En son bakarsınız ki yazacak bir şey yok, hiçbir hesabınız yok, hiçbir içsel kale almanız yok.

İçinizdeki bu hoş olmayan ve güçlü materyali nötralize etmek için kendi üzerinizde çalışmalısınız. Tüm kendini haklı çıkarmaları bırakmak, kendi içinizde gözlemlediklerinizi ve bu diğer kişiyi kolaylıkla eleştirmeden önce neye benzediğinizi hatırlamak zorundasınız. Mesela birisini eleştirdiğinizde, birisinin haksızlık yaptığını ifade ettiğinizde kendinize bakın: o an ne haldesiniz? İncinmiş mi, kırılmış mı, öfkeli mi, küçük düşürülmüş mü? O an sen ne haldesin? Bu, kişiyi içsel kale almaktan adım adım uzaklaştırır. Bu çok önemli.

Dışsal kale alma şuurlu bir çaba gerektirir; yani özel olarak bunun üzerinde çalışıyorsan bunu yapabilirsin. Yoksa "kendimi salarak, bırakarak yapabilirim" diyeceğimiz bir şey değil, şuurlu bir çaba gerektirir. Oysa içsel kale alma mekaniktir, otomatiktir; kişiyi bırakırsınız, devam eder, kişinin özel çaba göstermesine de gerek yoktur — bir bakarsınız malzemeler zihnine gelir, bir güvensizlik yaşarsınız, arkasından bütün yaşadığınız güvensizlikler arkasından gelir, bizde de gelir; birisinin şarkısını dinlersiniz, kendi şarkınız aklınıza gelir.

"Bağışlamakla mı ilgili, bu nasıl önüne geçiliyor?"

Bağışlama bir adımdır; ben kendimde bir şey yapıyorum, onu başka daha büyük bir olay yaşadığım zaman eski şeyler aklıma geliyor. Bu mizaçlara göre değişir; kimisinde çok güçlü bir arşiv vardır, kimisinin arşivi çok daha derin mahzenlerdedir; bu kişiye göre, mizaca göre değişir. Sizi tenzih ediyorum ama mesela böyle bayanlar toplanır, biri kocasından dert yanmaya başlar, öbürü hemen kendi kocasından başlar; anlatıyorum işte bu şarkıdır. Ve bakın kişide o kadar güçlü bir tahrik olur ki kişi bunu ifade etmemezlik edemez; bir bakar ki söylemiş. Mesela "söylemeyeceğim" der, bir bakar ki söylemiş — o kadar mekanik ve güçlüdür. Eğer mesela biri senin şarkını söylemeye veya senin şarkını hatırlamaya tahrik ediyorsa, o insanla beraber olmayacaksın; çünkü senin şarkını hatırlamaya tahrik ediyor.

"O zaman kişinin çok güçlü bir donanıma sahip olması lazım tabii ki."

İlk yıllar çok etkileniyordum ama sonra dengelenmeye başladım; alışkanlıkta oluyordum, sonra onunla onu ayırabildim. Önceden kendimle özdeşim kuruyordum, kendi küçüklüğümle, o yaşlarımla vs. Sonra onu dengeleyebiliyorsunuz; "o benim işim" diyorsunuz, daha mekanik bakıyorsunuz. Veya kendi şarkımızı, kendi hesabımızı nötrleştirdiğimiz zaman artık o sadece objektif bir hat olarak kalıyor. Bunun ayrı bir yanı da var: diyelim başınıza gelen bir hadiseyi anlatıyorsunuz; ama "ben yaşadım" demeseniz muhatabınız sizin yaşadığınızı anlamaz. Anlatabiliyor muyum? Ama dikkat edin, biz anlatırken hatta bazen onun içine tekrar gireriz, tekrar onu yaşarız; o kadar özdeşleşiriz o olguyla. Mesela "babam beni dövdü" derken, o dövülen çocuğu hissedersiniz, çünkü hemen özdeşleşirsiniz onunla; bu, o noktada onun için artık bir olgu değildir.

"Nefsini terbiye eden bir insanın diğer insanlara duyduğu merhamet burada bağdaşmıyor mu?"

O ayrı; merhamet duyabilirsiniz. Onu anlayabilmek, o insanın yaşadığı acıyı, üzüntüyü, gerginliği, kaygıyı, endişeyi anlamak ayrı bir şeydir. Fakat sen dinlediğin zaman senin aklına kendi hikâyelerin gelmez. Gelse de bu bir şeydir, sadece bir veridir; ve artık hiçbir şekilde ondan dolayı bir etkilenmişliğin, bir acın, bir iz yoktur. Hani diyelim ki ameliyat yaparlar, yara izi kalmaz — demek istediğim bu. Biz hepimiz öyle bir yaralıyız ki elbisemizi çıkarsak hepimizin üzerinde ameliyat dikiş izleri var. Eğer gerçekten nötr olduğumuzda dikiş izi kalmaz. Bazen biz kendimizi acırız, bunu ona yansıtırız; "bu acıyormuş" deriz, daha sonra biz de kendi şarkımızı söyleriz.

Dikkat edin, duygusal merkezli insanlar zaten öyle birini dinlerken çok üzülürler; hâlbuki aslında o da aynı zamanda kendi hikâyesine üzülmektedir. Sana üzülürken kendi acısını hatırlamış olmaz mı? Kesinlikle olur; nefes daralması falan çekebilir tabii. Ama kendi şarkını hatırlamak, eğer karşı tarafa yardımcı olacaksa yapılabilir; ama şarkı modunda değil, analiz modunda. Yani siz yaşadığınız bir olguyu, buna nasıl baktığınızı ve bu olgunun aslında nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ifade etme modunda söyleyebilirsiniz; bu artık şarkı söylemek değildir, analiz etmesidir. Analiz ettiğiniz, çözümlediğiniz ve nereden bakılabileceğini idrak ettiğiniz bir şeydir. Ve o kişiye "buradan baktığın zaman ben de aynı şeyi yaşadım ama buradan baktığında aslında farklı bir şekilde değerlendirebiliriz" dersiniz. Bu ayrı bir şeydir; ama karşıdaki kişiye yaşadığımız noktada nasıl bir yol izlediğimizi söylersek karşı tarafa yardımcı oluruz. Bu, bahsettiğimiz "şarkı" değildir; kişi zaten konuştuğunuzda sizin bunu aşıp aşmadığınızı anlar. Yoksa "ben de böyle acılar yaşadım, ne yapalım dünya böyle, çekeceğiz" anlamında anlatmıyorsunuzdur; bu bir faydaya, bir çözümlemeye dönük bir anlatımdır.

Duygudaşlık ve Psikolojik Rahatlama

"Bende de o bir şeyler etki ediyor, anlatmamaya başlıyorum mesela; birisi aynı problemi yaşadığı zaman ben de yapmıyorum, birazcık şey oluyor..."

Bu genelde temel bir problemdir. Olumsuz duygulanımlarımızı, düşüncelerimizi paylaşırız; muhatabımız da öyledir, der ki "bu normal bir şey, ben de olsam böyle düşünürdüm, ben de bu vefasızlıkla karşılaşsam böyle tepki verirdim, iyi etmişsin, haklısın." Bu değil mesela, bu yanlış bir şey; ben böyle davrandım, bu şey olacağını [söylersem] — yanlış bir şey normalleştirilmemelidir.

"Ama bu psikolojik düzlemde düşünürsek söylediğin etkiyi oluşturur; mesela aldatılmış kadınlar toplansa ve bunun ne kadar çok olduğu görülse biraz etkilenim düşer, bunu paylaşayım desem biraz daha tölere etmiş gibi olur."

Bu yanlıştır, yanlış oldu. Şöyle söyleyeyim: tek başımıza olsaydık bu dünyada, o zaman ben kendime açılmazdım, olaylara çok daha farklı bakardım; dışarıya çıktığım zaman insanların [yaşadığını] görünce o zaman değişiyor. Tamam, psikolojik düzlemde dediğin doğru; şöyle düşünün, şimdi benim burnum olsa ve hiç kimsenin burnu olmasa rahatsız olabilirim; hepimizin burnu olduğu için rahatsız değiliz. Ama hepimizin burnu olunca bu normalleşiyor — bu psikolojik rahatlamadır, psikolojik düzeyde bir rahatlamadır. Bunu psikolojik düzeyde çalışırken kullanabiliriz, ama bu gerçek bir dönüşüm ve çalışma değildir.

Diyelim ki dünyada bir tek kadın aldatıldı, başka yok; ya da dünyada bütün kadınlar aldatılıyor — bunun bir farkı yoktur. Senin olaya doğru bakmanı gerektirecek bir bakış açısı vardır ve sen o noktadan baktığın zaman olaya doğru bakmış ve çözümlemiş olursun. Yoksa "hep öyle, ne yapacaksın işte" — bu rahatlık, doğru bir anlayış değildir, psikolojik bir rahatlıktır.

"Yani arkadaşımın demek istediği: benim başıma geldi, kötü bir olay yaşadık, ama benim yaşadığım his — üzüntü, korku, ne ise — bütün bu hisleri başkaları da yaşıyor; olaydan ziyade duyguya odaklanıp bu duyguları herkesin yaşadığını görmek, o anlamda bir rahatlanma olabilir."

Evet, olaydan ziyade duygu, çünkü olayların şekilleri farklı olabilir ama hisler sonuçta aynı yere gidiyor gibi. Aldatılmak olabilir, başka bir şey olabilir; sonuçta kural kaybı, hayal kırıklığıdır. Bir arkadaşın da aldatılmışsa, aynı duyguları yaşayan insanları görmek, duygudaşlık, psikolojik düzeyde bir çözüm sağlayabilir; fakat bu, doğru bir bakış açısı anlamı taşımaz. Bu şey gibi değil mi: mesela siz hastasınız, öleceksiniz; size "merak etme, tek ölmeyeceksin, herkes ölecek, senin gibi kanser olan herkes, hep birlikte öleceksiniz" deseler — bunu paylaşmak psikolojik rahatlama sağlar, fakat bu hakikat açısından bir anlam taşımaz. Bütün insanlar birlikte ölecek olması, hesaba çekilmeyi ya da sorumluluğu kaldırmaz.

Bu insan psikolojisinde olan bir şeydir. Bunu başka açıdan söyleyeyim: mesela sen bir hata yapmışsındır, ararsın, senin gibi hata yapmış birkaç kişi bulursun, rahat edersin, "onlar da yapmış" dersin, sıkıntın azalır. Bu psikolojik düzeyde bir rahatlık sağlar, doğrudur, insan psikolojisinde böyle bir rahatlama durumu var. Fakat bu, gerçek anlamda bir dönüşüm, hakikatin gözüyle bakmanın oluşturduğu bir huzur ve denge değildir. Demek istediğim o: yani "kaç kişi öldü diye ölümü sevmek" değil; herkes ölecek diye ölüm konusunda rahatlamak değil, hakikati anlamaktır.

"Bir tek sen ölmeyeceksin ki [diye bir şey söylenemez], tamam bir tek ben ölmeyeceğim de ölüm de kardeşim..."

Evet, psikolojik açıdan biraz rahatlatabilir, doğru; ama kastettiğim şey daha farklı. Bak nasıl oluyor: bundan sonra niçin dışsal olarak kale almanız gerektiğini, yani başka insanlar açısından olguları kendi içinizde doğru anlamanız gerektiğini görmeye başlarsınız. İçsel kale almanın, hesap yapmanın negativitesini ve sizin için ne kadar enerji tükettiğini, olumsuz olduğunu fark ettiğinizde, dışsal kale almayı da az çok yaşadığınızda bunun ne kadar önemli olduğunu ve herkesi kendi bağlamında anlamanın doğruluğunu yakalamaya başlarsınız.

"Yani bu insan bunu niye yaptı diye anlamaya çalışmak kesinlikle zor bir şey, ama bunu öyle yaparsanız hiç öfke duyduğunuz kalmaz."

Çok doğru; zaten sistem bunu diyor. Dışsal kale aldığınız zaman zaten üstelik içsel kale almadan da kurtuluyorsunuz; çift bir çözümleme oluşturuyor. Dikkat edin, biz kime karşı içsel kale almayız? Çocuklara, bebeklere karşı. Mesela bize ne derlerse desinler; bir yaşında bir çocuk yüzünüze bir tokat atsa, içsel kale almazsınız, değil mi? Çünkü onda benlik hissetmediğiniz için, sizde benlik odaklı bir tepki oluşmaz ve içsel kale almazsınız. Dersiniz ki "çocuk bilmiyor ki." Değil mi? Aslında herkes bilmiyor; büyüyenler büyümüş mü ki? İslami gelenek açısından söylersek gafildir, farkında olmadan yapıyor, bilse yapmazdı. İşte Hz. İsa'nın İncil versiyonuna göre çarmıhta söylediği sondan bir evvelki söz odur: "Tanrım, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları bağışla." İşte bu dışsal kale almadır. Hz. Peygamber de aynı şeyi söylüyor; geleneğimizdeki dışsal kale almanın karşılığı budur. Ve içsel kale alma zaten orada ortadan kalkar, yapmazsınız onu.

Pratik Çalışma: Dışsal Kale Alma Alıştırması

Pratik çalışma için her birinize, gelecek hafta boyunca belirli bir insanı dışsal olarak kale almaya karar vermenizi öneririm. Mesela sizin için en olumsuz hesap yaptığınız kişi — "bunu niye yaptı" diye anlamaya çalışmak, ama gerçekten ciddi olarak, gerçekten onu anlamaya çalışmak. Diyelim ki anlayamadınız, hâlâ niye yaptığını anlayamadınız; çünkü anlayamadığınız anda hemen içsel kale almaya başlarsınız ve dersiniz ki "bir insan bunu nasıl yapar, bir insan bunu yapar mı?" — bir yerde de kalıyorsunuz yani.

O insana karşı [gösterdiğiniz] mekanik reaksiyonlarınızı gözlemleyin. Nerede kendinizi üstün hissettiğinizi, kırılmış hissettiğinizi, incitilmiş hissettiğinizi, küçümsenmiş hissettiğinizi anlayın. O anda şikâyet ettiğiniz şeylerin aynısının sizde de olabildiği durumları düşünün, kendinizi o insanın yerine koyun. Bu, insanı en son haklı çıkarmayacaktır fakat mazur ve mağdur olduğunu ortaya çıkaracaktır. Bulamıyorsak, henüz tam bir analiz ve çözümleme kabiliyetimizin olmadığını gösterir; çünkü muhatabımız bir şey yapmışsa mutlaka bir nedeni vardır — bu neden, "haklı" anlamında değil, bir psikolojik hal içinde bir anlayış, bir bakış açısı, bir motivasyon ile yapmıştır. Onu çözmek önemlidir. Çözemeyebiliriz, o zaman zamana bırakırsınız; veya çözmek için çalışırsınız, çözersiniz, "bundan dolayı" dersiniz.

"Kime, çevreye mi?"

Evet, çevreye. Neyse, "bana en azından bir gelin" — oraya bakmayacaksın işte, sana zararına bakmayacaksın; bu ayrı bir şey, uzak durabilirsin vs. Ama uğradığın zarara odaklanmazsın; hafif dersin. Ama bunu da bilmek zorundasın, bir daha yapmasın; tabii ki, ve dua edersin — gerçekten ona üzülürsün, çünkü o kendine karşı yaptığı bir yanlışlığın, bir negativitenin sonucunda oluşan bir sonuçtur.

"Bunu o kişiye ifade etmek gerekiyor mu?"

Yok, gerekmeyebilir; o şartlara bağlıdır. Hazır olmayan bir kişiye [söylemenin] gereği yoktur; diyelim bir hatası veya yanlış bir motivasyonu vardır.

"Ne yapıyoruz o zaman, her şeyi mi kabul ediyoruz?"

Hayır, hayır. Bak, hep bunu ne için istiyoruz? Anlasın diyelim, özür dilesin, en azından vazgeçsin diye. Bazen bu hâlâ alacak hesabıdır. Burada tamamen objektif bir şekilde, eğer ona faydalıysam [söylerim]. Faydalıysam.

Değer, Nefis ve "Sen Kendine Bak"

İçimiz hep şeylerle doludur. Bir insanın size doğru bir şekilde davranmadığını hissettiğinizde, gerçek değerinizle takdir edilmediğinizi hissedersiniz; örneğin aşağılanmış hissetmek, gerçek değerinizle takdir edilmediğinizi hissetmek gibi. Bu yüzden insanlar hor görüldüklerinde sık sık "benim kim olduğumu biliyor musun" ya da buna benzer şeyler söylerler; kendilerinin belirli bir değeri olduğunu anlatmak isterler. Bu yüzden "benim kim olduğumu biliyor musun" demek, "sen benim kim olduğumu bilseydin bana bu şekilde davranmaya cesaret edemezdin" anlamı taşır. Tabii ki değerli olmak açısından kendinizle ilgili takdiriniz ya hiç ya da çok az ise bu kadar kolay üzülmezsiniz.

Kendinize dair yeterli bir takdiriniz, doğru olarak size ait bir değer duygunuz yoksa, size gerçek değerinizle takdir edilmediği duygusu daha kolay oluşur; daha kolaylıkla içsel olarak kale alırsınız. Yani burada aslında kendimize gereken değeri vermiyoruz; o yüzden de inciniyoruz, değil mi? Tamam, tamam.

Hatta insan, diğer insanların kendisine doğru şekilde davranıp davranmadıkları sorusuyla ve diğerlerinin kendisine gülüp gülmediği endişesiyle zihnini öylesine meşgul edebilir ki, bütün hayatının içsel kale alma ile meşgul olduğu söylenebilir. Ya da yine bazı insanlar ıstırapları nedeniyle kendilerine diğerlerinden daha fazla değer verebilirler; bu da ayrı bir şey, buna geçmiyoruz. İnsanın değeri Yaradan'a doğrudur; bunun dışında dünyayla ilişkili bir değeri yoktur. Çekilen acılar ya da bazı şeyler ona değer katmaz. "Ben böyle bir muameleyle karşılaşmayacak kadar değerli bir insanım" diyemeyiz. Muhatabımızın değer verip vermemesi onun kendi idrakiyle ilişkilidir. Hakiki insan bir değer beklemez, çünkü değerin kendinden kaynaklandığını düşünmez.

Onun için Hz. İsa demiştir ki: "İnsanoğluna küfrederseniz affedilirsiniz, fakat kutsal ruha küfrederseniz affedilmezsiniz." Yani diyelim ki bende bir değer var; fakat bu aslında benim değerim değil, Tanrı'nın tecellisinin oluşturduğu bir değerdir. Benim değerim değil, ben o değerle özdeşleşmiyorum; fakat bende görünen bir tecellinin değeri var. Şimdi birisi bana saygısızlık gösteriyor, küçümsüyor, aşağılıyorsa, bana değil, o tecelliye saygısızlık ediyor; dolayısıyla benim rahatsız olacağım bir durum yok.

"Ama bizim nefsimize saygısızlık gösteriyor, nefsimiz kusurlu."

Nefsimiz nötr ve bir hiçtir. Hayır, şunu demek istemiyorum; mesela benim yaptığım hatalar nefsimden dolayı, bütün kusurlar nefsimden kaynaklanıyorsa ve bana kızmakta haklıysa, o ayrı bir durumdur; haklı, gerçekten bu konuda kendisini uyardığı için veya farkına vardırdığı için teşekkür etmek lazım. Bir peygamber mesela kendisine değer verilmediğini hiçbir zaman düşünmez, fakat ondaki tecelliye değer verilmediğini bilir ve bunun muhatabı da kendisi değil, Yaratıcı'dır.

"Zaten nefsimize kızıyorlarsa haklıdırlar, ondan bocalarız, çünkü nefis zaten düzeltmemiz gereken bir şey."

Ama nefse kızan da başka bir nefistir; onun önemi yok, ona bakmayacaksınız, o onun sorunu. Eyvallah. Öyle demeyecek. Bizim bir hadise rastlayınca epey şaşırmıştım: diyor ki Allah'ın en sevmediği sözlerden biri, kendisine bir hatası söylendiğinde "sen kendine bak" demesidir kişinin. Bu, diyor, Allah'ın en sevmediği sözlerden biridir; kibirden olduğu için.

"Ben bunu söylerim ama adama söyleyeyim de o da biraz kendini bilsin diye söylerim."

Bu bir tamponlama ve savunma mekanizmasıdır. Yani savunmak için "tamam, kendim de hatalıyım ama o da hatalı" diyorum — bak şöyle: "ama o da biraz kendini bilsin diye." Bak bunu niye söyletiyor size o şey? Daha çok savunmak tabii ki. Aynen öyle.

Şimdi bir hırsız girse buraya ve çıkarken dese ki "hırsızlık yapma," ben desem "doğru söylüyorsun, Allah razı olsun, bir şey hatırlattın bana" — ama adam hırsız; "sen kendine bak" demek yanlış bir şeydir. Hayır, ben ona "iyi olsun" diye söylerim demek de yanlıştır; burada tamamen bir tamponlama mekanizmasına dönüşür. Dikkat edin bakın: birini eleştirirken hep "ben onun için yapıyorum" deriz. Ama orada asıl "sen kendine bak" demesi gereken kendisidir; siz "haklısın" diyeceksinizdir, o da direkt size "sen kendine bak" diyecektir. Yani nasıl anlayalım — zaten onun [hatalı] olduğunu biliyorum; kimse "sen kendine bak" der mi? Yani hırsız girdi, ben ona "sen hırsızsın, sen kendine bak" demem. Hayır, o bana "hırsızlık yapma, hırsızlık kötüdür" diyecek. Adam hırsız; ben ona "sen kendine bak" demeyeceğim, "bana bunu söyleyen sen misin" demem lazım. Evet, söylediğin söz doğru; ama iki türlü adam olabilir. Ben abartılı bir örnek veriyorum, aklımızda kalsın diye.

Peygamber'in bu sözü çok ilginç bir şey ifade ediyor: mesela "sen kendine bak" — niye ben kendime bakılmasından rahatsız oluyorum? "Sen kendine bak, senin bana söylemeye hakkın yok" — hayır, herkesin hatamı söylemeye hakkı var, çünkü bir şey doğruysa ben o doğruya odaklanmalıyım ve doğruyu görmeliyim. Gocunuyorsak kibrimizden gocunuyoruzdur; hatamızın fark edilmesinden, görülmesinden rahatsız oluyoruzdur. Eyvallah, eyvallah; ondan sonra kızlara (karşımızdakine) kızmıyorsunuz yani.

Musibetler ve Uyanış

Son, güzel bir cümle var: Musibetler bizi acılarıyla tüketmezse, bizi uykudan uyandırmak için bir şefkat dokunuşuna dönüşürler. Musibetler bizi acılarıyla tüketmezse, bizi uykudan uyandırmak için bir şefkat dokunuşuna dönüşürler. İşte insan bunu anladığı zaman, o musibetlerin, zorlukların, olumsuzlukların aslında kendisini uyandırmaya hizmet edebildiğini görür. Ama bunun için daha üst bir perdeden bakmak lazım; biraz daha ruhani, nefisten biraz daha arınıp bakmak lazım. Nefsin içinde kaybolup baktığınız zaman o musibetle anında özdeşleşiyorsunuz; bu da biraz manevi vecd ile ilgilidir.

Özdeşleştiğimiz zaman farkındalığımız [azalır]. Mesela ne yapacak kişi? Mesela ben diyelim bu metni haftada bir okursam, benim hayatımda içsel kale almalarım, hesap tutmalarım zayıflar; yoksa bunu okumazsam bende onu canlı tutar. Anlatabiliyorum. Manevi olarak bunları okuma, bu tür şeyleri hatırlatma ve birbirimizi onaylamama önemlidir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Yusuf Suresi: 101) — "Ey Rabbim, bana mülkten bir nasip verdin ve bana hadiselerin tevilini öğrettin..." şeklinde doğrudan alıntılanmış. - "Elbiseni temizle, nefsini temizle" ayetine değinilmiş; sure adı ve ayet numarası metinde açıkça belirtilmemiş. --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Kendinle İlgili Hayal Kurma ve Takva

Sohbette, insanın "kendinle ilgili hayallerim var" demesinin bile sahte benliğin en parlak tuzağı olduğu; çünkü Allah'ın insanı zaten sonsuz ilmiyle "hayal edip gerçekleştirdiği" anlatılıyor. Kış güneşi ve ekvator-kutup güneşi metaforlarıyla, Allah'ın sevgisinin ve insanın değerinin hiç değişmediği, sadece hissiyatın (sahte benliğin oluşturduğu "soğuk hava dalgasının") bunu algılamayı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Sonuç olarak takvanın kendini bilme ve koruma bilinci olduğu, değersizlik hissinin kaynağının karşıdaki kişi değil kendi sahte benliğimiz olduğu ve kendini aramanın bile gereksiz olduğu, çünkü sahte benlikler tasfiye oldukça gerçek kendiliğin zaten ortaya çıkacağı anlatılıyor.