Kendinle İlgili Hayal Kurma ve Takva

Kısa Özet

Sohbette, insanın "kendinle ilgili hayallerim var" demesinin bile sahte benliğin en parlak tuzağı olduğu; çünkü Allah'ın insanı zaten sonsuz ilmiyle "hayal edip gerçekleştirdiği" anlatılıyor. Kış güneşi ve ekvator-kutup güneşi metaforlarıyla, Allah'ın sevgisinin ve insanın değerinin hiç değişmediği, sadece hissiyatın (sahte benliğin oluşturduğu "soğuk hava dalgasının") bunu algılamayı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Sonuç olarak takvanın kendini bilme ve koruma bilinci olduğu, değersizlik hissinin kaynağının karşıdaki kişi değil kendi sahte benliğimiz olduğu ve kendini aramanın bile gereksiz olduğu, çünkü sahte benlikler tasfiye oldukça gerçek kendiliğin zaten ortaya çıkacağı anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan Allah'ın sonsuz ilmiyle zaten "hayal edilip gerçekleştirilmiş" bir varlıktır; bu yüzden "kendimle ilgili hayallerim var" demek, kişinin Allah katındaki hakikatine karşı bir körlüğe işaret eder.
  • Kış güneşinin ısıtmaması gibi, Allah'ın sevgisi ve insanın değeri hiç değişmez; değişen, kişinin sahte benlikler yüzünden oluşan "soğuk hava dalgası" içinde bunu hissedememesidir.
  • Değersizlik hissinin sebebi karşıdaki kişinin tutumu değil, kişinin kendi sahte benliğidir; takva, bu gerçek kendiliği bilme ve koruma bilincidir.

Giriş: Herkes Kendi Yolunda, Hüküm Allah'ındır

Evet arkadaşlar, herkes kendi aklının, vicdanının, idrakinin doğru bulduğu yolda -- ister bu din olsun, ister başka bir şey -- o yolda yaşamalıdır. Kimsenin kendiilanını mutlaklaştırmasına da gerek yoktur. Allah herkes hakkında en doğru, en adil hükmü verecektir. Bir arkadaşımızın sorusu üzerine böyle küçük bir açıklama yapmış olduk.

Ve bu söylediğim şey aslında biraz dikkat edildiğinde Kur'an'ın da bize söylediği bir şeydir: siz iyilik, güzellik ve hayır üzerine yarışın, Allah hakkınızdaki hükmü verecektir. O yüzden bizim burada hüküm verici olmamıza da çok fazla gerek yoktur.

Biz kendi varlığımızın ve fıtratımızın sesiniişitip ona uygun şekilde davranmaya çalışırsak, bu kendimiz için güzel bir şey olacaktır.

Din Nedir: Cennet-Cehennem Kaygısının Ötesi

Bunu yaparken aslında maalesef din denilince sürekli akla cennet cehennem, cennet cehennem, sevap günah kavramları geliyor. Halbuki din, Allah'ın seni ne halde ve ne üzere yaratmışsa senin bunu keşfetmen ve buna uygun yaşaman anlamına geliyor.

Ne olacağından, nereye gideceğinden bağımsız bir şekilde. Kur'an'ın, deyim yerindeyse, bir sonuç olarak tarif ettiği bir yer temelde başat bir konu değildir. Başat olan konu şudur: onlar felaha ererler. Bakara Suresi'ne baktığınızda birçok ayette mesela "onlar felaha ermiştir, onlar kurtulmuşlardır" denir.

Mesela biz cehennem üzerinde bu kadar kafa yoracağımıza, ya acaba bizim neyden kurtulmamız gerekiyor? Kurtuluş nedir? Ne olduğunda kurtulmuş oluyoruz? Ne olduğunda felaha ermiş oluyoruz? Bunu biraz değerlendirsek, eminim çok daha önemli ve kendimiz için çok daha kıymetli noktalara ulaşacağız. Yoksa "kimler cennete girecek" tartışmasını yapmanın çok fazla bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Kurtuluş nedir, hakiki saadet nedir, ben kimim sorularına sakin bir biçimde cevap aramaya çalışırsak, bu çok daha hepimiz için isabetli bir yaklaşım olacaktır.

"Kendinle İlgili Hayal Kurma": Sahte Benliğin En Parlak Tuzağı

Geçende bir arkadaşım dedi ki, "kendimle ilgili hayallerim vardı" diye başladı. Tabiimevzuyu dinlesem çok uzun sürecekti. Ben de çok fazla sahte benlikler üzerinden yol almasın diye dedim ki: kendinle ilgili hayal kurma. Çünkü bu, sahte benliklerin en parlak tuzağıdır: kendinle ilgili hayal. Ne demekse.

Ve şunu ekledim, tırnak içinde söylüyorum: sen Tanrı'nın hayalisin zaten, ve senigerçekleştirmiştir de. Dolayısıyla senin kendinle ilgili hayal kurman demek, senin Allah katındaki hakikatine karşı bir körlüktür. Yani deyim yerindeyse Allah sana diyor ki: ben seni hayal ettim. Yani deyim yerindeyse sonsuz ilmimle bir taayyün, bir belirlenim kazandırdım ve bunu alemde de gerçekleştirdim.

Sen ise ne yapıyorsun? Diyorsun ki "kendimle ilgili hayallerim var." Bu ne demektir?

Sen Allah'ın seninle ilgili sonsuz ilmiyle tanımladığı hakikatini unutmuşsun. Sen kendinle ilgili bir proje çiziyorsun, kendinle ilgili bir kurgu üretiyorsun. Peki bunu üretmen için ne lazım? Bunu üretebilmen için kendini unutmuş olman lazım. Benim

kendimle ilgili bir hayal kurmam için kendimi unutmam lazım. Kendimi unutmazsam hayal kuramam, tırnak içinde, kendimle ilgili hayal kuramam.

Dünyaya dair -- dünya derken iyiliğe, hayra, güzelliğe dair -- düşüncelerim, ideallerim, hayallerim olabilir. Ama dikkat edin, bu kendimle ilgili bir hayal değildir. Ben Allah'ın hayal edip gerçekleştirdiği bir varlıkken nasıl kendimle ilgili hayaller kurabilirim? Sonra o hayaller gerçekleşmediğinde nasıl kendimi mutsuz edebilirim?

Hatta düşünün, hepimizin az çok, tırnak içinde, kendimizle ilgili hayalleri var. Ve bunlara biraz dalınca -- mesela ben size desem ki şu anda hepiniz kendinizle ilgilihayallerinize bir bakın -- hepinizin biraz yüzü düşer. Biraz böyle "ya işte o konuyu açmayalım" falan filan, ya da biraz moraliniz düşer: "ya benimki de hayat mı ya, işte iyi kötü yaşadık, kendimle ilgili ne hayallerim vardı ama şimdi neredeyim?" Hayalleriyle gerçeği tam örtüşen bir insan var mı? Bilmiyorum.

Suna Kıraç Örneği: Hayaller Gerçekleşse de Kurtuluş Yok

Ha, olsa ne olur? O da ayrı bir beladır. "Ya işte ben kendimle ilgili bütün hayallerigerçekleştirdim, iyi. Sonra ne olacak?" Kendimle ilgili bütün hayalleri gerçekleştirdim.

Vehbi Koç'un kızı var, belki görmüşsünüzdür kitabını: Suna Kıraç'ın "Ömrümden Uzun Hayallerim Var" adlı kitabı. Koç'un kızı bile o sahte benliklerden kurtuluşa dair bir yere gelememiş. Ama neler başarmış değil mi? İşte Türkiye'nin en büyük holdinginde en üst düzeyde yöneticilerden biri olmuş, babasının en sevgili kızı falan filan. Sonra ne oluyor yani?

Ve bakın sahte benlik o kadar iyi oyun oynuyor ki: "ömrümden uzun hayallerim var." Bu ne demektir? Ben hiçbir zaman mutlu, mutmain, huzurlu olamayacağım. Sürekliarkamdan dürten bir kırbaç var. Ne oluyorum ben o durumda? Sahte benliğin tepeme bindiği ve sürekli beni koşturduğu bir at gibi oluyorum. "Hadi koçum, bu yarışı kazanacaksın. Bak şu yarış çok güzel, hadi koçum koş kazan." Bitiyor mu? Hayır.

Sonraki yarış, sonraki, sonraki. Bu bitiyor mu? Hiç bitmiyor. At çatlayana kadar yarışıyor. Yarışamayınca da "işte artık bu at yarışacak kabiliyeti yitirdi, yaşlandı." Neyini bekliyoruz o zaman? Ölümünü bekliyoruz.

Allah'tan, kadıncağız bir hastalığa yakalandı da belki o dönemde kendini bulma yolunda bir farkındalık yaşamıştır inşallah. Öyle bir hastalık oldu ki parmağını bile kıpırdatamaz derecede: ALS hastalığı. Aslında bu, biraz düşünen bir insana çok şey anlatıyor. Yani kendimizle ilgili hayallerimiz kavramı, gerçekten tırnak içinde söylüyorum, çok sofistike, çok felsefi, çok takdir edilesi, sahte bir hikayedir. Değil mi?

Mesela kendinize dair böyle çok güzel hayalleriniz olsa, tırnak içinde bir de gerçekleştirmiş olsanız, böyle size imrenen, gıpta eden insanlar olur değil mi? Ama sizin açınızdan hakikat noktasında gerçek bir kazanç var mı? Yoktur. Kendinizi bilmek ve bulmakla ilgili bir kazanç var mı? Yok. Sürekli bir sahte benlik size kendinizle ilgilihayaller kurdurur.

Yıkılan Hayaller: Kurtuluşa mı Çöküşe mi Yakın?

En fenası nedir? Bir insanın o ideallerinin önemli bir kısmının veya çekirdek olan kısmının gerçekleşmemesidir. Ama bu en fena senaryonun aynı zamanda en kurtarıcı senaryo olduğunu da söyleyebiliriz. Eğer doğru yerden bakarsan, hayallerin yıkılmışsa, tırnak içinde, kendinle ilgili hiçbir hayalin gerçekleşmemişse, kurtuluşa da çok yakınsın demektir. Ama aynı zamanda çöküşe ve mahvolmaya da yakınsın. Bu senin o anki bilincine ve tercihine bağlıdır.

"Ya ben yanlış bir yerden mi bakıyorum? Yani hiçbir hayalim de gerçekleşmedi." Ya kendimi mutsuzluk tuzağına bırakırım -- şanssız, istediği hiçbir şey gerçekleşmemiş, hayal ettiği hiçbir idealine kavuşamamış, mutsuz, kendini değersiz, kötü vesaire hisseden biri de olabilirsin bu noktada -- ya da "ben bir şeyleri yanlış mı algılıyorum acaba, ben kendim dediğim şey zaten..." Kutsal kitabı doğru düzgün okusak asla böyle bir cümle kuramayız değil mi?

Allah yeryüzünde bir halife yaratmayı diledi. Onu en güzel kıvama getirdikten sonra da ruhundan üfledi. Bak, Allah seni, tırnak içinde, hayal etmiş, sonra gerçekleştirmiş.

Şimdi böyle bir idrakte kavrayan bir insanın kendiyle ilgili hayal kurması diye bir kavram söz konusu olabilir mi? Bakın, dikkat edin, kendimizle ilgili hayal kuruyoruz.

Yoksa bir insan olarak şu dünyada iyi, doğru ve güzel adına bir kısım projelerin olabilir, güzel temennilerin olabilir. Ama aradakiince fark şudur: bu hayal ettiğin şeylerin hiçbiri gerçekleşmedi -- şu içeriye bakacaksın, bir boşluk var mı, bir yetersizlik hissi var mı, bir değersizlik hissi var mı? Tırnak içinde söylüyorum: kendinikötü hissediyor musun? Hissediyorsan bu, sahte bir benliğin sana ürettiği bir kendilik hikayesidir.

Ama iyi doğru ve güzel hayaller temellendirdim, elimden gelen çabayı gösterdim, olursa şükürler olsun, iyi doğru ve güzel adına Allah'ın bana verdiği bu aktif varoluş istikametinde bir şeyler yaptım -- veya hiçbiri gerçekleşmedi, imkan olmadı. Bir problem var mı? Yok, hiçbir problem yok. Hiç mi? Evet, hiçbir problem yok. Çünkü bu, benim kendimin oluşması, kendimin inşası, kendimin gerçekleşmesi gibi bir şey değildir.

"Kendini Gerçekleştirme" Efsanesi ve Yarım Kalmış Bina Metaforu

Bir de modern psikolojide böyle bir hikayemiz var yani: kendini gerçekleştirme hikayesi. E gerçekleştiremezsen ne olur? Yok, hiçsin sen. Ne demek kendinigerçekleştirmek? "Ya işte şunu yaparsam, şunu başarırsam, iyi bir evlilik, anne babamın gözüne girmek -- veya işte onlara 'siz adam olmazsınız' dediniz ya, bak oldum, alın işte" dersen kendimi gerçekleştirmiş olacağım. Veya işte şu başarıya ulaşırsam, şöyle bir ilişkim olursa, biri beni çok severse, anlarsa, değer verirse -- neyse, bunlar bunlara girmiyor şimdi -- o zaman kendimi gerçekleştirmiş olurum. Bu ne demektir? Demek ki sen bunları gerçekleştiremezsen gerçek değilsin.

Sen hani bazen böyle bir bina gibisindir: otuz yıllık bir bina var, kabası atılmış ama tamamlanmamış, değil mi? Kendini gerçekleştirememiş. Bir bina diyebiliriz buna.

Hani bir ilk katı çıkmış ama devam edememiş inşaat. Biz de kendimizi öyle

zannediyoruz. İlişkimize bakıyoruz, eğer hayal ettiğimiz bir nitelikte değilse, bunun böyle bir katı eksik yani. İşte iş hayatına bakıyoruz, iş hayatında hayal ettiğimiz bir şeyi gerçekleştiremezsek, bir katı daha eksik. Çıkamamış zaten. Hani filizleri var ama betonu dökülmemiş. Zihnimizde ne var? İşte o bina tamamlanacak, o zaman tamam olacak. Kendimizle ilgili algımız maalesef bu arkadaşlar. Bu hepimizde var, bende de vardı, muhtemelen sizde de var.

İnsan Ham Bir Varlık Değildir

Ama gerçek kendiliği fark ettiğimizde, veya en azından bunun üzerine tefekkür ettiğimizde, kutsal kitaba sakin bir gözle -- mevcut önyargılarımız duyduklarımızla değil -- bir bakın: Kur'an'da insan ham bir varlık mıdır? Mesela bir düşünün bu soruyu. Kur'an'ın anlattığı insan yarım yamalak, ham, tamamlanmamış, eksik midir?

Mesela biz bu dünyayı kendimizi tamamlamaya mı geldik arkadaşlar, desem, zihninizde hemen -- tabii ki Kur'an bize böyle bir şey söylemiyor. "Ey insan, senidünyaya gönderiyorum, kendini tamamla" -- böyle bir varlık mıyız? Değiliz. Ama hepimizin zihninde bu var değil mi? İlişkinle tamamlanacaksın, işinle tamamlanacaksın. İşte çoluk çocuğun seni takdir ettiğinde, sevdiğinde bir anne baba olarak tamamlanacaksın. Annen baban seni takdir ederse bir çocuk olarak tamamlanacaksın. Sürekli böyle, yani tırnak içinde, "yarım yamalak gönderilmişsin, tamamlandın, tamamlanmadı, bitti" -- bakın biz insanın kendini bulmasına bile bu gözle bakıyoruz.

"Kendini bulmadan bu dünyadan gidersem ne olacak?" Öbür dünyada seni kendine bulduracak, yani ne olacak, belki biraz zorlanacaksın ama yine kendini bulacaksın.

Çünkü bundan başka bir şey yok. Bak ne diyor son tahlilde: Allah "bana döneceksiniz" diyor. "Cehenneme döneceksiniz" demiyor, "cennete döneceksiniz" bile demiyor değil mi? Ama bizim işimiz gücümüz cennete dönmek peşinde. Ya sen cennetten gelmedin ki. Allah'tan geldin, cennete kondun, sonra bir deneyim alanına geçtin. Peki "döneceksiniz" dediğinde cennete mi döneceksin? Senin kaynağın cennet mi ki dönüşün cennet olsun?

Sonra da Yunus Emre'yi eleştiriyoruz: "isteyene ver onları, bana seni gerek seni" -- işte bu küfür müdür değil midir diye bizim kellifelli alimlerimiz bu tartışmayı yapıyorlar. Ya bu tamamıyla imandır yani. Sen "cennete dönüyorum" diyorsan senin imanından biraz şüphe etmek gerekir. Sen kaynağını unutmuşsun. Sen kaynağın diye cennet hayali kuruyorsun. Cennet, yolda giderken Allah'ın sana tutuşturduğu bir ikram, o kadar. Senin yolculuğun Allah'adır, çünkü ondan geliyorsun.

Asr Suresi: Hüsranın Gerçek Anlamı

_(Bir katılımcı): Asr Suresi'nde hocam, "o zaman insan hüsrandadır" diyor._ Oradan ne anlayacaksın diyorum? Daha ne anlayalım? Asr Suresi'nde "insan hüsrandadır" diyor.

Niye hüsrandasın? Çünkü kendini tanımıyorsun. Çünkü sahte benliklerinle yaşıyorsun. Zaten hani Kur'an'da bu konuda ayet olmasa da, gerçekten hakikatin penceresinden bakan bir insan insanlara baktığında hüsranda olduklarını tanımlardı.

Bu hüsranda olmak, ya işte "çok fakir" ya işte "anne babası yok" -- bunlar hüsran değil. Boğaz'da oturan, yanında keyif süren, en lüks arabalara binen insan da dahil olmak üzere hüsrandadır -- kendini tanımıyorsa.

Ama bakın bizim hüsran algımız ne? Ya işte, atıyorum, evliliği kötü veya istediği geribildirimi alamıyor. Veya işte diyelim evlenmiş ama çocuğu olmamış. İşte iş hayatında aradığı ve hayal ettiği başarılara ulaşamamış, önüne engeller çıkmış. Çok sevdiği birivarmış da evlenememiş. Allah şahit, asla bunlara ben acımam yani, zerre miktar acımam. Bu acımasız olduğum için değil. Benim için tek bir referans vardır: o da kendini bildi ve buldu mu, yoksa bulamadı mı? Bulduysan kurtulmuşsun, bulamamışsan hüsrandasın. Bu kadar nettir.

Peki ayette de ifade edilen o asr kavramı bir zaman dilimidir; sadece bir yüzyıllık bir dilim değil. Ben onu ahir zaman olarak tanımlıyorum. Ahir zaman -- ki belki size garip gelebilir -- en azından beş altı bin yıl evvel başlamıştır. Peygamber de ne diyor? "Ben ahir zaman peygamberiyim" diyor. Yani bulunduğu asır da ahir zamandır.

Ahir zamanda insanlar kendi özlerine dair değerleri unutacaklar. Gitgide unutacaklar.

İnsanların dertleri, arayışları: mal mülk bir şeye sahip olmak, kim beni seviyor kim beni sevmiyor, şöhretli miyim, işte şunu başarabildim mi, şunu elde edebildim mi -- bunlar olacak. Bunlar olunca ne olacak? Sen kendini bilmeye ve bulmaya dair hiçbir çaba içine girmeyeceksin. Kafan hep şununla meşgul: "annem böyle dedi, babam böyle dedi, kardeşim böyle yaptı, evde hiç sevilmedim, hep kendimi yalnız hissettim, bir evlilik yaptım, aradığım gibi olmadı." Bütün hikayem bu. Şimdi bunu dinlediğimizde neyi görüyoruz? İnsan hüsrandadır. Ama hüsran, yaşadığı olaylardan dolayı değildir. Hüsran, yaşadığı olaylardan mutsuzluk üreten ve kendini unutan insanlardır. O yüzden kendimize nasıl bir haksızlık yaptığımızı hatırlamamız gerekiyor.

Kış Güneşi Metaforu: Hissiyat ile Hakikat

Bugün bir arkadaşla konuşurken hani dedi ki "hava güzel ama ısıtmıyor" dedi. İşte bir arkadaş da diyor ki "yalancı güneş" dedi. Sonra bir şeyler oldu, "ya işte yalancı değil" falan filan diye. Güneş gerçek ama çok güzel bir metafordur bu. Dikkat edin, mesela şu mevsimde aslında güneş var ama iyi ısınmıyoruz değil mi? Neden? Güneş misoğudu acaba? İlk akla gelen budur, "güneş soğumuş olabilir" değil mi? Ama aslında güneşte bir değişiklik yok, güneş aynı sıcaklıkta. Peki biz niye güneş olduğu halde soğukluk hissediyoruz? Çünkü bulunduğumuz dünyanın atmosferinde bir soğuk hava dalgası var. O yüzden güneşin o doğal var olan sıcaklığını hissetmiyoruz.

İşte şimdi bizim durumumuz da bu. Mesela bir şey anlatıyorsun, "bak Allah seniseviyor" diyorsun, "e ben hissedemiyorum ki" diyor. E tabii hissedemezsin. Çünkü sahte benliklerin soğuk hava dalgası var üzerinde. Nasıl hissedeceksin? Çünkü içerideki biri diyor ki "ya ben nasıl mutlu olayım." Hani geçen sefer bahsettim: "hayatımda istediğim hiçbir şey gerçekleşmedi ama çok mutluyum" -- bunu diyemiyorsun. Neden? Çünkü sahte benlikler seni engelliyor -- "nasıl olur böyle,

istediğin bir şey olmuyor ve mutlu" diyemezsin. Tabii ki diyemezsin çünkü hiç olmadı ki. Yani bir soğuk hava dalgası var. Sen Allah'la mutlu olamıyorsun, Allah'la mutmain olamıyorsun.

Çünkü sahte benlikler diyor ki "ya, ailene bak, ana babana bak, muhatap olduğun geçmişine bak, iş hayatına bak, sosyal hayatına bak." Nereye bakarsan bak, tam tatmin edici bir şey bulamıyorsun. Tam bir soğuk hava dalgası var. Sen Allah'ın senisevdiğini, Allah'ın tırnak içinde söylüyorum, fıtri bir nitelikte yaratılmış bir projesiolduğunu unutmuşsun.

Ya kim bugün, "ya ben Allah'ın kuluyum, ya ben Allah'ın kuluyum, bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi" diyenimiz kaldı mı? Yok yani. Kim Allah'la mutlu? "İşte Allah, işte yani, biraz zorlandığımda insanlardan tokat yediğimde sığındığım, teselli bulmaya çalıştığım ama insanlardan bir pozitif şey bulduğumda da tırnak içinde salladığım bir varlık" -- bu kadar. Böyle geliyor. Halbuki ya ben Allah'ın kuluyum ya, bu ne kadar büyük bir şey, ne kadar büyük bir mutluluk.

Ya eşin seni aldatmış, canı ruhu sağ olsun de bilir misin? İşim bakmış, batarsa bassın, problem değil, ben yine çalışır, çaba gösteririm. Ben Allah'ın kuluyum. Ben eşimin var ettiği, onunla varlık ve değer kazanan bir varlık değilim ki. Bu arada kimse kimseyi aldatmasın. Ama ben niye mutsuz oluyorum? Niye işim rast gitmediğinde mutsuz oluyorum? Çünkü güneşi, ışığı unutmuşum. Peki birçok işim rast gitmiyor, olabilir, bir soğuk hava dalgası var. Bakın hissiyat, güneşin hakiki sıcaklığını o an hissettirmez değil mi?

Bakın tasavvufta ilginç bir ibare vardır: "hissiyatına tabi olan maneviyatta körleşir" der. Hissiyatına mağlup olan veya hissiyatını ölçü alan maneviyatta körleşir. Şimdigüneş, bugünün, yani şu ocak ayının güneşi, ısıtmıyor değil mi? Ama ben şimdidesem ki "abi ısıtmıyor," biri de diyor ki bana "ya bak güneş normalde aslında aynı sıcaklıkta, aynı nitelikte." Ben de diyorum ki "ama öyle hissetmiyorum" diyorum. Hissiyatıma referansla hareket ediyorum. Ve ne yapıyorum? Diyorum ki "ya bu güneş de ısıtmıyor, güneş eski güneş değil" diyorum, deyim yerindeyse hissiyatıma tabioluyorum. Evet, hissiyatım böyle diyebilir, fakat hakikat böyle midir?

Bakın verdiğim örnek hepimizin kolayca anlayacağı bir şey. "Şu mevsimde güneş ısıtmıyor, cevap: çünkü güneş soğumuş arkadaşlar" dediğimde bana tebessüm edersiniz, "şaka yapıyor" dersiniz. Neden? Çünkü biliyorsunuz ki güneş aynı sıcaklıkta. Yani ekvatordaki en sıcak mevsimde adamı tırnak içinde yakan güneş de aynı, şu anda bizi ısıtmıyor gibi görünen güneş de aynı. Peki fark ne? Fark, senin bulunduğun konum ve senin içinde bulunduğun atmosferin soğuk olması.

İşte aynen bunun gibi. Diyelim ki birisi bana haksızlık yaptı, birisi bana iftira attı, birisibeni yok saydı, eşim bana değer vermedi -- ne oldu? Atmosferde bir soğukluk var. Peki, "benim ibadetlerim de azaldı" diyor. Niye? "Kocam beni sevmiyor." Abi nasıl bir ilgi kuruyorsun arada? Nasıl bir ilgi kuruyorsun? Veya işte "ya işim rast gitmiyor, ya namazlarım da gevşedi" diyor. Veya işte "ibadetimden de lezzet alamıyorum." Abi sen

ibadet etmiyorsun çünkü, tırnak içinde söylüyorum, deyim yerindeyse sen "Allah bana bir şey verdikçe oh, biraz daha versin" diyorsun.

Nimetin Kulu mu, Nimeti Verenin Kulu mu?

"Bize şükrederseniz arttırırım" diyor. Bir milyon dolarınız üç milyon dolara mı çıkacak? Sizin algınız mı artacak, deneyiminiz mi artacak? Yoksa sizin kaynağa dair, yani bana dair idrakinizi mi arttırırım demek istiyor? Şükür, nimetin kaynağını bilmektir. Şükredersen kaynağına dair idrakin artar. Yoksa dünyadaki malın artsa ne olur, artmasa ne olur? Artarsa artsın da ben şükredeyim de dünyadaki mal mülk artsın diye mi şükredeceğim? Böyle bir cehalet olabilir mi? Allah arttırıyorsa da "arttırma" demiyorum ama artan ne? Asıl artan nedir? Nimet mi, nimetin kaynağına dair idrak mi?

O yüzden bir alim diyor ki: "ey insan, nimetten nimet verene yönel. Nimet veren kaynağı bul." O zaman diyor, kaynağı bulursan, o nimet sana gelmese de sen kaynağın idrakinde olursun. Mesela güneş bazen olmuyor değil mi, görmüyoruz. E peki yok mu? Ben görmüyorum. Veya kutuplardaki adam altı ay güneş görmüyor.

Peki güneş yok mu, veya güneş ısıtmıyor mu, sıcak değil mi? Sıcak. Ama senin bulunduğun konumdan dolayı o an onun sıcaklığını hissetmiyor olabilirsin.

Peki sen hissiyatına odaklı biri olursan ne olur? Dersin ki "valla ben onu bunu anlamam, bana fazla edebiyat yapma, şu an ısınamıyorum, o zaman güneş sönmüştür veya ısısı azalmıştır" değil mi? Biz de bazen öyle diyoruz ki "acaba Allah'ın rahmeti zannettiğimiz kadar çok değil mi, bana biraz merhametsiz gibigörünüyor." Nereden anladın bunu? Biri sana haksızlık yapmış ve haksızlık yapan da keyif çatıyor. Sen dört gözle bekliyorsun, "adam ne zaman çökecek, ne zaman belasını bulacak?" Bakıyorsun bulmuyor. Baktıkça senin belanı bulası geliyor. Çünkü daralıyorsun, daralıyorsun; sen belanı buluyorsun.

Bir de diyorsun ki "ben onun belasını bulmasını beklerken ben ya paranoyak oldum, ya öfkeli oldum, ya kaygılı oldum, ya sinir oldum. Nerede bu adalet?" Sen belanı buluyorsun. Sonra diyorsun ki "acaba Allah zannettiğim kadar merhametli değil miacaba, zannettiğim kadar adil değil mi acaba, adil olsa böyle mi yapar?" Sen kendikafana göre Allah'a bir şey biçiyorsun ve onu bekliyorsun. O yüzden diyorsun ki"eskiden Allah'la aram çok iyiydi ama şu an o kadar iyi değil."

Neden? Bir gün bir arkadaş demişti ki bana: "ben eskiden Allah'a inanırdım, şimdiinanmıyorum." Niye dedim? "Ya" dedi, "hiçbir duamı yerine getirmiyor" dedi. Ne kadar güzel bir şey dedim. Allah sırf kendisine, kendisi olduğu için iman etmeni ve onu sevmeniistiyor. Sana böyle bir yol açmış. Seni nimetinin kulu yapmıyor, kendisinin kulu yapıyor. Ne kadar kıymetli bir şey. Ben Allah'ın kulu muyum yoksa nimetinin kulu muyum? Bir bak bakalım. O nimeti hiç vermedi diyelim, gerçekten ona kulluğa devam edebilir misin, bilinç olarak? Yoksa nimet verdikçe mi kulluk yaparsın, nimet verdikçe mi kul oluyorsun? Onun kulu musun, nimetinin kulu musun?

Hatta ayet diyor: "onları bırak, Allah'ın nimetleriyle ferahlansınlar." Sen ise "Allah bana yeter" de. Alemde iki çeşit kulluk vardır: bir, nimetin kulu olanlar -- bu kötü değil ama eksik bir şeydir, nihai hakikat değildir. Bu şeye benziyor: babam bana çikolata alıyor, bisiklet alıyor, ben ne istersem yapıyor, babamı çok seviyorum. Ne kadar seviyorsun? "Bu kadar." Sonra bir şey almıyor falan, "ne kadar seviyorsun?" Gittikçe azalıyor, "bu kadar." En son diyorsun ki "hiç sevmiyorum." Sen babanın çocuğu musun, babanın sana aldıklarının çocuğu musun? Değil mi?

Biz anne baba olarak da, veya bir arkadaş, dostluk olarak da; birine iyi davrandığınız, yardımcı olduğunuz, destek olduğunuz ölçüde çok iyi bir arkadaşsınızdır sanılır. Sonra imkanınız azalıyor diyelim, veya bir nedenle destek olmuyorsunuz. Sana ne diyor? "Sen ne biçim arkadaşsın, sen benim arkadaşım değilsin." Benim aramamın arkadaşısın, benim anlayışımın arkadaşısın, benim hoşgörümün arkadaşısın.

"Al Dünya Senin Olsun": Bırakılmışlığın Anlamı

Allah seni halis kulluğa götürmek istediğiiçin bazen hiçbir istediğini yerine getirmez.

Bu kendisiiçin değil, senin için. Yani seni saf varlık bilincine çağırdığı için, senigerçek kendine çağırdığı için. Yoksa seni dünyanın binbir türlü nimetiyle donatır. Hatta bu mealde bir ayet var: onlar Allah'ı unuttular, isyan ettiler, unuttular; biz de onlara dünyanın kapılarını açtık diyor. Benim çok okuduğumda gerçekten çok etkilendiğim bir ayettir. Ben dedim kiinsan asla bu tuzağa düşmemeli.

Ve haşa, deyim yerindeyse, Allah burada insana ne diyor biliyor musunuz? "Sen kendini tanımadın, sen kendinin gerçek kaynağı olan beni tanımadın, gözün hep dünyadaydı; al, dünya senin olsun, bakalım ne olacak." Al diyor, hepsi senin olsun, bütün kapıları açtı. Bu ne kadar acı verici bir şeydir, insan adına acı verici bir şey değil mi?

Yani bazen bir insana dersin, atıyorum, seninle bir maddi, dünyevi bir şeyin tartışmasını yapar. Seninle olan dostluğunun, kardeşliğinin, yakınlığının derdiniduymaz; paranın, şunun bunun derdine düşmüştür. En son dersin ki "ya istediğin bu mu? Ama hepsi senin olsun" dersin değil mi? Neden? Çünkü karşıdaki anlamıyor, yanlış bir yerden hayata tutunuyor. "Allah beni sevseydi şunu verirdi, Allah benisevseydi bunu verirdi" diyor. Ya Allah diyor ki "bak, dikkat et, sen beni tanımıyorsun, yanlış tanımlıyorsun, sen beni yanlış bir yerden ölçüp tartıyorsun." E sen diyorsun ki"yok illa ben bunu istiyorum." Allah da diyor ki "al" yani. Al, haşa. Allah'ın katında altınla toprağın bir farkı yok ki. O bizim nazarımızda. Altının onsu bu kadar, toprağın tonu bu kadar, değil mi? Bu senin gözünde böyle. Allah için bir farkı var mı? Allah bütün kainatı somaltından da yapabilirdi, pırlantadan da yapabilirdi. Sen Allah'ın yaratmış olduğu bir taşı -- "beni bu pırlantaya layık görmüyor musun?" "Görmüyorum tabii" demem lazım değil mi? Sen mi kendini bir pırlantaya layık görüyorsun? Sen nasıl bir yerden hayata bakıyorsun? "Ben bu pırlantaya layık değil miyim? Ben şuna layık değil miyim?" Ya bütün dünyayı sana versem sen layık değilsin. Ama yanlış anlama -- bunlar senin kıymetini tartamayacağı için layık değilsin. Ama sen kendini

neyle tartıyorsun? Dünyevi unsurlarla. En kıymetlisi ne? Altın, pırlanta, zümrüt. Kendini bunlarla mı tartıyorsun? Bunlarla mı hak sahibi biri olduğunu hissedeceksin?

Sen Neyi Hak Ediyorsun? Pırlanta Metaforu

Ama ego ne diyor? "Ama hocam, insan da istiyor ya" falan. Orada sen batmışsın demek. Bak, bir benlik sana geliyor, yanaşıyor ve seni tuzağa düşürüyor. "Hocam" diyor, "insan da bunlardan hoşlanıyor." Bak ayette de "insanlara süslü gösterildi" demiş. "Ben gösterdim" demiyor ki. Demek ki böyle bir görme biçimi var, böyle bir görme tuzağı var. Oraya dikkat et. Sen neye layıksın? Sen neyi hak ediyorsun? Bir bak bakalım neyi hak ediyorsun. Allah seni cennete bile bırakmıyor, "bana dön" diyor. Cennet bile sana... "işte cennete girdim, hakkımı elde ettim veya hakkıma kavuştum" böyle diyen bir insan cahil demektir. Cennet Allah'ın sana bir lütfudur, ikramıdır; senin hak ettiğin bir yer değildir. Sen Allah'ı hak ediyorsun. Bunun altında en ufak bir şeye tenezzül etmeyeceksin. Bunun bir tık altı hayır. Sen Allah'ı hak ediyorsun.

Şimdi bu hak ettiğin şeyin yanına ne koyabiliriz, mukayese edilecek bir şey koyabilir miyiz? Tek taş pırlanta koyabilir miyiz arkadaşlar? Ya, fena da değil, insana kendiniiyihissettiriyor. Ama Allah o kadar iyi hissettirmiyor -- açık konuşalım arkadaşlar, doğru değil mi? "Ben Allah'ın kuluyum" deyince iyi hissetmiyor musun? Hissetmiyorsun. Birisana tek taş pırlanta almış, kıratı da iyi -- iyi hissediyor musun? Hissediyorsun. Pekiburada neyi anlaman gerekir? İmansız olduğunu mu, yoksa imanla senin arana bir şeyin girdiğini mi?

Bir bak, araya ne giriyor? "Kendimiiyi hissediyorum." Abi niye hissediyorum ya? Altın gördüğümde niye iyi hissediyorum? Pırlanta gördüğümde iyi hissediyorum, milyon dolarlar gördüğümde niye iyi hissediyorum? Bu kendimiiyi hissettiren bu kendilik nedir ya, bu nasıl bir şey ya? Altın görünce parlıyor, para bulunca parlıyor böyle. Bu nedir ya, bir bunu anlamaya çalışayım. Bu gerçek bir şey mi? Gerçekse o yönde hareket edelim. İki, arada bir derde olmayalım, anlatabildim mi? Bir bakayım: bana kendimiiyi hissettiren ne oluyor ya? Bak, hesabımda yüz bin dolar var, çok iyihissediyorum, yürüyüşüm bile değişiyor. Ama Rabbimin huzuruna çıkıyorum, secde ediyorum, gene böyle bir şeylik, bir tatminsizlik, bir mutsuzluk. Evladım, sen Allah'ın huzuruna çıktın ya, değil mi? Sana onun huzuruna çıkmanın dinginliğini, şerefini, huzurunu hissettirmeyen hangi sahte benlik var? Bir dikkat et.

İbadetten Lezzet Alamamak ve Sahtekar Benlikler

Bak sana "imansızsın" diyen de sahtekar. O da seniimandan tamamen alıkoymaya çalışıyor. "Sen zaten imanlı olsaydın böyle namaz kılmazdın, sen imanlı olsaydın ibadetinden lezzet alırdın." Nereye götürüyor bu seni? "Bırak" diyor, "iman mimanı." Dikkat et, bu nefsani ve şeytani bir tuzaktır. Ben lezzet almıyor olabilirim. Bana Allah'tan lezzet alma, ibadetinden lezzet alma halini hissettirmeyen, yaşatmayan, arama perde olan nedir? Ben onu keşfetmeliyim. Yoksa işte "bak, imanın tam olsaydı sen ibadetinden lezzet alırdın" -- hadi son kalan şeyi de götür. İmanına dair değer bilincini de götürüyor.

O yüzden çok sahtekarlar var değil miiçinizde arkadaşlar? Çok sahtekarlar var, çok uyanıklar var. Muhtemelen de iyi felsefe okumuşlar olabilirler bunlar, çok sofistikeler yani deyim yerindeyse. Böyle argümanları çok güçlü. Ama tam bir sahtekar var. O yüzden "felsefe ölmeyi bilmektir." Neyin ölümüdür onlar? Sahte benliklerin ölümüdür.

Felsefe ölmeyi bilmektir. Evet, o filozoflar felsefenin ötesini de biraz bildikleriiçin gerçek olanları kastediyorum. Adam felsefenin işlevini anlamış. Felsefe ölmeyibilmektir -- neyin ölmesi? Sendeki sahte benliklerin ölmesi. Bunlar ölmedikçe sen asla filozof da olamazsın. Filozof olamadığın için bilge de olamazsın.

_(Bir katılımcı): Haddini bilmek diyebilir miyiz hocam? Yani kişinin kendi haddini bilmesi, çok şey ifade eden bir kavram. Kendini bilen kişi başkalarını kategorize etmez._ Haddini bilmek dediğin şeyin daha ötesi var; o dediğin ilkokul çocuğu düzeyidir. _(Katılımcı): Biz onu öğrensek yeter zaten hocam._ Yok, tabiiilkokul düzeyindeysek olabilir ama ilerlemek lazım. Bu, insan ilişkileriyle ilgili bir konu değil bu. Bu, kendini "ben" diye tanımladığın her türlü varlık ve benlik algısının ölümüdür. Bunlar öldüğü zaman geriye kalan bir şey vardır: o da gerçek kendin. Senin haddin de odur. Haddini bilmek istiyorsan o haddi bil. Yani o, senin varlık sınırındır. Diğerlerisahtedir. Diğerlerini savunmaya çalışma, diğerlerini korumaya çalışma. Bak, bunu koru.

Takva: Kendini Bilme ve Koruma Bilinci

Takva nedir? Takva, kendini koruma bilincidir. Takva, örtülmekle ilgili tanımlanacak bir şey değildir. Takva, kendini bilmek ve onu koruma bilincidir. Ben kendimi biliyorsam ve kendimi seviyorsam kendimi korurum, ama kendimi bilmiyorum, dolayısıyla kendimi de gerçekten sevmiyorum, dolayısıyla ne koruyacağım ki? Biz "takva sahibiol" diyoruz ama neyi koruyacağını bilmiyor ki. İçeride korunacak bir şey yok, neyikorusun bu kişi, neyin takvasını yapsın ki? En fazla ya bedenini koruyacak, ya malını koruyacak, ya da işte "borcumuz var, beş vakit namaz kılıp kendini cehennemden koruyacak."

Abi bak, sende bir varlık var mı? Allah seni var etmiş mi? Allah sana bir kendilik vermiş mi? Bunu idrak et, onu koru, takva budur. Sen giyimde kuşamda, işte tırnak içinde söylüyorum, zahiriibadetlerde her şeyi yapıyorsun ama diyorsun ki, atıyorum, "annem bana değer veriyor mu? Eşim bana değer veriyor mu? Arkadaşım bana değer veriyor mu? Akrabam bana değer veriyor mu?" Ben de diyorum ki vermiyor kardeşim. Sorun nedir? Sorun ne? Ama sen diyorsun ki "ben değersizim." O zaman içeride ya bir şey yok ya da var olduğunu unutmuşsun. Sen neyi koruyacaksın? Kime karşı koruyacaksın? Ben kendimi biliyorsam kim beni değersiz hissettirebilir? "Ama o değer vermiyormuş." Canı ruhu sağ olsun, ama sana değer vermiyor. E tamam anladım, vermiyor. Ama neye değer vermiyor? Değerli olan bir varlığa. Peki sorun var mı o zaman? Sorun yok. Ama içeride değersizlik hisseden veya "şu olursa kendimideğerli hissederim" diyen bir sahte benlik var.

Bak sen ne yapmaya çalışıyorsun? Sen onu korumaya çalışıyorsun. Diyorsun ki"bana nasıl değersiz muamelesi yaparsın?" Abi canı ruhu sağ olsun, sonsuza kadar

yapabilirsin. O senin problemin. Sen Allah'ın beni var ettiği varlık değerini görmüyor olabilirsin. Bana değersiz muamelesi yapabilirsin, hiç problem değil. Problem, benim kendimi değersiz hissetmem. Ama biz ne yapıyoruz? Bunun sebebi sensin diye karşıya yükleniyoruz. Kendimi değersiz hissetmenin sebebi karşımdaki değildir, sensin. Bu kadar net. "Ama öyle hissetmiyorum hocam." Zaten ben de sana bunu söylüyorum: sahte bir hissin içindesin. Sen hâlâ his üzerinden konuşuyorsun. "Ama öyle hissediyorum hocam" diyor, "kendimi çok değersiz hissediyorum." Ben de diyorum ki sana, diyorum ki burada bir sahtelik var. Kendimi değersiz mi hissediyorsun? Tamam o zaman ben de sana diyorum ki sen değersizsin. Değil mi? Bak kendimi değersiz hissettin, o zaman sen değersizsin. "Yok hocam, bu rahatsız oluyorum." E o zaman sen değerlisin. Yani ya buna dair bir farkındalık: ya ben değersizim, bana değer verildiği ölçüde kendimi değerli hissediyorum, değer verilmediği ölçüde de değersiz hissediyorum. Tamam, memnun musun bundan? "Memnunum." Canı ruhu sağ olsun, cennete kadar yolun var, ulaşabilirsen.

Değersizlik Hissinin Kaynağı: Hz. Yusuf Örneği

Ama ya ben değerliyim. Ama birileri Allah'ın bana verdiği değeri görmeyebilir, fark etmeyebilir. Hz. Yusuf gibi bana muamele yapabilir, beni üç kuruşa satabilir değil mi?

"Onu az bir paraya sattılar" diyor. Peki Yusuf ne diyor? "Ya kendimi çok değersiz hissediyorum" mu diyor? Niye abi, "ya seni çok ucuza sattılar, kaç milyar dolara sataydı acaba" mı diyor Hz. Yusuf? Yoksa "ben, Allah'ın bana verdiği varlığı idrak ediyorum, isterse beni bedavaya satsınlar, isterse beni görmezden gelsinler, isterse beni yok saysınlar, isterlerse beni aşağılayıcı tutumlar sergilesinler, bu onlarla ilgili bir problemdir, yanlıştır ama onlarla ilgili bir problemdir" mi diyor?

Çok net söylüyorum: ben on iki on üç, veya neyse, farz edin on beş diyelim, o yaşta annemin babamın beni anlamadığını ve benim varlığıma dair bilinçli olmadıklarını fark ettim. Buna hepimizin farkındalığı olması lazım. Ama bakıyoruz, otuz kırk yaşına gelmişiz hâlâ, "ya babam bana değer vermedi, anam bana değer vermedi." Ne yapayım abi, yalvarayım mı anama babama "değer verin" diye? Yani Allah selamet versin hepsine, bu onların problemi. Benim problemim asıl kendi değerimi fark etmiyor olma. Problem orası. Orayı keşfedersen bir problem kalmayacak. Ama "sana kim değer veriyor ki, abi kimse vermiyor" -- hepsinin canı ruhu sağ olsun, diyebiliyor muyum? Diyemiyorsan sahte benliklerini görmek ve onlardan korunmak durumundasın.

_(Bir katılımcı): Hocam, herkes değerli mi?_ İyi, güzel, doğru değil mi -- "ben değerliyim siz değerli değilsiniz" veya "işte o değerli, ben değersizim" -- hepimiz Allah'ın üflediğiruhu taşıyoruz, hepimiz, kim olursa olsun. Bakın hatta kafirler bile Allah'ın üflediğiruhu taşıdıkları için değerlidir. Bu ayrı bir şeydir. Yani şöyle diyeyim, size basit bir örnek vereyim: ben böyle on litre sudan bir mızrak yapsam ve o mızrağı kalbinize saplasam, burada yanlış olan su mudur, yoksa onun sonradan şekil almış hali midir? Sonradan şekil almış halidir değil mi? Peki o sonradan şekil almış halde de yine su olmaklık var mı? Var. Ama problem nerede? Problem, onun bıçak gibi, mızrak gibi

sivri bir forma, şekle girmesidir. En günahkâr insan, evet, o hataları yaptığı müddetçe hatalıdır. Atıyorum, zulmediyorsa zalimdir. Ama onun özündeki değer asla ortadan kalkmaz.

Bakın o yüzden, tırnak içinde söylüyorum, kafirlere bakışımızla peygamberin veya kâmil insanların bakışı farklıdır. Biz böyle bir kafiri elimize geçse boğacak, kanını emmek istiyoruz yani değil mi? Mesela elimize Netanyahu geçse -- önce bir al, oturt, adam yesin, içsin, bir rahatlasın; sonra de ki "ya bu yaptıkların sana yakışıyor mu?" Bizim ne alakamız var? Böyle elime geçse boğarım diyoruz değil mi? Niye? Çünkü sen onun içinde var olan ilahi niteliği görmüyorsun. Allah'ın ona da ruhundan üflediğini görmüyorsun. O görmüyor ama senin görmen lazım. Onu sahte benliğinden hakiki kendiliğe çağırman lazım. Görmedi -- o zaman o sahte benliklerinin hesabını adil bir surette verebilir.

Herkes Aynı Ruhu Taşır: Kıyaslamanın Sonu

Yok yok. "Bak şu değerli, işte şu değerli" -- neye göre ölçüyorsun? O daha güzel, o daha yakışıklı, onun parası daha çok, bununki az, bu istediklerine kavuşmuş, bu kavuşamamış -- şöyle hikaye devam ediyor. Neye göre değer biçiyorsun? Bak bir şey diyeceğim arkadaşlar, yanlış anlamayın bir saniye: şeytan ne diyor? O diyor "topraktandır, ben ateştenim, ben değerliyim" diyor. Bizim şu an değer skalamızın ne farkı var şeytandan? Güzellik üzerinden değer biçiyoruz, boyun kısaydı uzun diye değer ölçütü oluşturuyoruz, maddi şeyler üzerinden oluşturuyoruz. Bak diyoruz: "o hayaline kavuştu, o daha [şanslı], ben hayallerime kavuşamadım" -- peki senin şeytandan ne farkın var? Ama bunu derken diyorum ki, içinde sahte bir benlik var.

Sana diyor ki bunlar üzerinden kıyaslama yap, bunlar üzerinden değer kıyaslaması yap.

Peki Allah sana Âdem-şeytan kıssasını niye anlatıyor? Sana bunu niye anlatıyor?

Sana diyor ki görünür olan üzerinden kıyaslama yapma. "Sen topraktan, ben ateşten." "Sen çok güzelsin, ben kendimi çirkin hissediyorum, keşke senin kadar güzel olabilseydim." "Bak falan çok yakışıklı ya, keşke onun gibi yakışıklı olsaydım, kızlar peşimden koşarlar" -- bu hikayenin içine düşmüşsün. Veya para üzerinden değer tanımı yapıyorsun. Kırk bin çeşit yanlış şey üzerinden değer sıralaması yapıyorsun, kırk bin defa şeytanlaşıyorsun. "Annem baban, eşin dostun seniyeterince sevmiyor" diye kendini değersiz hissediyorsun. Sana bunu kim söylüyor, farkında mısın?

Allah sana uyarıda da bulunuyor: Allah sizin görünüşlerinize bakmaz diyor, Allah sizin kalbinize bakar diyor. Ama Cem Yılmaz ne diyor? "Ruhlar aleminde yaşamıyoruz" diyor. Şeytanlık yapıyor ve sen de ona gerçeklik değeri veriyorsun. Allah sana ne diyor? Allah kalbinize bakar diyor. Ya şu an kim birbirinin kalbine bakıyor ki? Veya kalp nedir orada? Herkes dış görünüşe bakıyor. "Ya bu güzel, bu yakışıklı, bu güzel giyinmiş, bu iyi kombin olmuş, bunun arabası bu, bunun şeyi bu" -- sen bunun üzerinden bir kıyaslama yapıyorsun. Nedir bu? İçimize giren, tırnak içinde, sahte benliklerdir. En hafif değimiyle.

Peki ben bunları dinlemek zorunda mıyım? Değilim. _(Bir katılımcı): Hocam, o ruh dediğiniz şey herkeste aynı mı, yoksa herkesin ruhu farklı mı? Yani her insana özel mi yazılmış bir esma var mı?_ Nihai olarak herkesin ruhu aynıdır, dolayısıyla tek bir ruh vardır. İzafi düzeyde çok ruh var gibi gözükür. Hani şunu diyeyim: güneş aynı güneştir, fakat ekvatordan başka görünür, kutuplardan başka, başka yerden başka. Bu sizin bilincinize göredir. Hakikatte, nihai hakikatte, ruh birdir. _(Katılımcı devam): Peki bahsettiğiniz esma seri leri her ruha özel mi?_ Esma ve sıfatlar bir tezahür düzeyidir, nihai nokta değildir.

Sonuç: Kendini Aramayın, Kendiniz Sizi Bulacaktır

O yüzden arkadaşlar şunu unutmayın: kendinizi değersiz, yetersiz, tamamlanmamış, eksik hissediyorsanız, orada bir sahtelik vardır. Bir şey sizi kandırıyor. Bakın Allah size diyor ki: "onu tam kemale erdirdim ve ruhumdan üfledim." Allah böyle derken içinizde bir şey "ya bir türlü tamamlanamadım" diyor. "Atıyorum, yurt dışına gitsem, oradan bir uçuş gerçekleştirebilir miyim, işte orada kendimi bulabilir miyim? İşte iyi bir ilişkim olsa mutlu olur muyum?" Hikayeler sizi düşünüverir. Siz de saf saf bunlara inanırsanız, kendinizi helak etmişsiniz demektir. Kendinizi hüsrana uğratmışsınız demektir. Kur'an'ın tabiriyle kendinize zulmetmişsiniz demektir.

Son olarak şunu da söyleyeyim: böyle "kendimi arıyorum" benliğini bile bırakın.

Kendini arayan da sahte. Yani kendini arayan neyi bulacağını bilmiyor zaten, kendikafasına göre bir şey arıyor. O yüzden bir bilgenin bir sözü var, diyor ki: "arayan kaybolduğunda, olan beni buldu." Arayan ortadan kalktığında, olan -- yani ben, gerçek ben -- kendi kendini bulur. O yüzden böyle "kendimi arıyorum" hikayesine de düşmeyin. Çünkü arayan da sahte bir şey arıyor. Nasıl bir şey arıyor biliyor musunuz? "Böyle bir gün kendimi bulunca, dünya beni görecek o zaman, o zaman ben ispat edeceğim" -- böyle bir şey yok arkadaşlar. Böyle bir arayıştaysanız, veya işte "böyle çok kâmil olacağım, böyle ermiş insanlar hürmet edecek falan filan, her istediğim olacak" diye kendi kafanıza göre kendinizi arıyorsanız, o zaman sonuç yok, devamlı yoldasınız.

Evet, sahte benliklerden özgürleşin. Bunlar tasfiye oldukça kendinizle tanışma imkanı bulacaksınız. O yüzden kendini aramak da gereksizdir. Bir de böyle kendini aramakla övülen tipler oluyor günümüzde. "Manevi dönüşüm falan, biz kendimizi arıyoruz, millet para arıyor ama biz kendimizi arıyoruz" -- bir gün onlara gösterecekmiş gibi, böyle alttan alta bir şeyiispat etmeye çalışan sahte benlikler bunlar. O yüzden kendinizi de aramayın. Kendiniz sizi bulacaktır.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir ayeti tam sure adı + ayet numarasıyla birlikte vermemiştir. Şu referanslar sure adıyla anılmış ama numarasız bırakılmıştır: (1) Bakara Suresi'nde "felaha erenler"den genel olarak bahsedilmiş, belirli bir ayet numarası verilmemiştir; (2) Asr Suresi'nden "insan gerçekten hüsrandadır" ifadesi bir katılımcı tarafından anılmış (muhtemel karşılığı Asr Suresi 2. ayet olabilir, ancak numara verilmemiştir); (3) "Onlar Allah'ı unuttular, isyan ettiler; biz de onlara dünyanın kapılarını açtık" mealinde bir ayete atıfta bulunulmuş, sure adı ve numarası verilmemiştir; (4) "Allah'ın nimetleriyle ferahlansınlar" ve "Allah sizin görünüşlerinize değil kalbinize bakar" ifadeleri de paraphrase şeklinde geçmiş, sure/ayet numarası belirtilmemiştir. Bu eşleşmeler editöryal tahmin olup doğrulanmamıştır.

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Kalpteki Cennet Bilinci

Konuşmacı, bütün kutsal kitapların insan anlatısına cennet kavramıyla başladığını, insanın özünde cennetsi bir bilinç taşıdığını ve bu yüzden hiçbir geçici/dünyevi şeyin onu tam olarak tatmin edemeyeceğini anlatıyor. Sahte benliğin (egonun) mahrumiyet, kayıp ve şikâyet hikâyeleri anlattığını, ancak gerçek varlığımızın (ruhumuzun) hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kalbin kıblesinin Allah olduğunu ve bu bilinci hatırladıkça huzurun, şükrün ve Darüsselam’ın (selam yurdunun) kalpte açığa çıkacağını vurguluyor. Sohbet, katılımcılarla soru-cevap şeklinde ilerliyor ve kalbin kıblesinin kaymamasına dikkat çekilerek sonlanıyor.

Egoyla Özdeşleşmemek ve Bilinç Odağı

Sohbette önce kaygı, negatif duygu ve düşüncelerle özdeşleşmeme, bunun yerine "bilinç odağı" denen daha nitelikli bir farkındalık geliştirme konusu işleniyor. Ardından Bediüzzaman'ın nefsiyle yaptığı konuşmalar üzerinden kör hissiyat, ani-fani zevkler, yas, teslimiyet ve kader konuları; Duha Suresi bağlamında yetimlik-fakirlik-yalnızlık meseleleri ele alınıyor. Sohbet, egonun dindarlık, dua, ilişkiler ve başarı üzerinden nasıl tuzak kurduğunu, gerçek "ben"in bu egodan ibaret olmadığını ve hakiki dindarlığın egonun bütünüyle Allah'a teslim edilmesi olduğunu anlatarak, Mevlid Kandili vesilesiyle peygambere imanın aslında kendi özünde o hakikati bulmak olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.