Kalpteki Cennet Bilinci
Kısa Özet
Konuşmacı, bütün kutsal kitapların insan anlatısına cennet kavramıyla başladığını, insanın özünde cennetsi bir bilinç taşıdığını ve bu yüzden hiçbir geçici/dünyevi şeyin onu tam olarak tatmin edemeyeceğini anlatıyor. Sahte benliğin (egonun) mahrumiyet, kayıp ve şikâyet hikâyeleri anlattığını, ancak gerçek varlığımızın (ruhumuzun) hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kalbin kıblesinin Allah olduğunu ve bu bilinci hatırladıkça huzurun, şükrün ve Darüsselam’ın (selam yurdunun) kalpte açığa çıkacağını vurguluyor. Sohbet, katılımcılarla soru-cevap şeklinde ilerliyor ve kalbin kıblesinin kaymamasına dikkat çekilerek sonlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan aslen cennette yaratılmıştır; kalbimiz cennetin izdüşümüdür ve bu yüzden hiçbir geçici/sınırlı şey bizi tam tatmin edemez. - Mahrumiyet, eksiklik, kayıp hissi gerçek özümüze değil, sahte benliğe (egoya) aittir; onun hikâyesini dinleyip ona kapılmamak gerekir. - Kalbin kıblesi Allah’tır; şükür de huzur da ancak kalıcı olana, Allah’a bağlandığında gerçek anlamını bulur.
Kayıt Öncesi
Kayıt başlamadan önce katılımcılar arasında kısa bir sohbet geçiyor: ses kaydının alınıp alınmadığı kontrol ediliyor (“Ses kaydı var mı? Kayıt mı alacaksın?”), Mehmet adlı birinin rahatsızlığından ve bu yüzden bir ziyaretin ertelendiğinden, havanın soğuk olduğundan bahsediliyor. Bu bölümde ham kayıtta çok sayıda anlamsız ve tekrarlayan ifade (muhtemelen sessizlik anlarında oluşan otomatik deşifre hatası) yer aldığından, bu ifadeler metinden çıkarılmıştır. Sohbet, hocanın “Başladı mı? Evet.” sorusuyla derse geçiyor.
Cennet Kavramı: İnsanın Aslı ve Serüveni
Bütün kutsal kitapların insanın serüvenini veya insanın varoluşunu anlatırken başladıkları nokta cennet kavramıdır. Yani biz, bizim halk arasında çok bilinen ifadesiyle, “biz cennetten dünyaya geldik” veya “cennetten dünyaya düştük” şeklinde bir ifade kullanırız. Bu çok naif, çocuksu bir şey olarak algılanır. Hâlbuki insanın varoluşsal idrakinde ve hayatı algılama noktasında çok önemli bir husustur. Yani kutsal metinler niçin insanın cennette olduğundan, cennette var edildiğinden ve cennetten, deyim yerindeyse, yeryüzüne geldiğimizden bahseder?
Çünkü insanın cennetsi bir merkezi vardır, cennetsi bir özü vardır. Biz cennetsi bir merkeze sahibiz ve aynı zamanda o merkezimizle bir yolculuk yapıyoruz. Eğer bu çerçeveden bakarsak, o zaman hem hayatı daha gerçekçi bir şekilde yaşayabiliriz hem de dünyanın mahiyeti doğru bir anlama kavuşmuş olur.
Yani ne demek istiyoruz? “İnsan cennette yaratılmıştır” dediğimizde, aslında biz cenneti merkezimizde taşıyoruz, cenneti kalbimizde taşıyoruz demektir. Cenneti kalbimizde taşımak demek, hiçbir şeyin bozamayacağı, hiçbir şeyin gölgeleyemeyeceği, karartamayacağı bir aydınlığa, bir varlığa sahip olmak demektir. Yani hiçbir şey bizi karartamaz, hiçbir şey bizi gölgeleyemez, hiçbir şey bizi yıpratamaz, hiçbir şey bizim varlığımızı zedeleyemez. Çünkü biz cennetsi bir öze sahibiz, bizim çekirdeğimiz cennetsi bir çekirdektir. Biz varlık olarak cennette, deyim yerindeyse, var edilmiş şekilde tanımlanıyoruz.
Bunun bize verdiği çok önemli bir yaklaşım vardır. Ben her zaman metafizik olan şeylerin günlük hayatta bize ne ifade ettiğini, aslında bize neyin müjdesini verdiğini işaret etmeyi önemserim. Yani insanoğlunun cennette var olduğunun veya cennetten dünyaya geldiğinin, şu anda, şu hayatın içinde benim için, sizin için anlamı nedir? Ne ifade ediyor? Bunu mutlaka analiz etmemiz gerekir. Çünkü bunlar sadece metafizik ve soyut kavramlar veya bilgiler değildir. İnsan cennette yerleştirilmişse, cennette bir süreci olmuşsa, bunun bir anlamı olmalıdır. Eğer bu bize kutsal kitapta vurgulu bir şekilde ifade ediliyorsa, bunun hepimiz için bir anlamı vardır.
Nedir bu anlam? Bu anlam şudur: Hiçbir şey senin varlığını, aydınlığını, tamlığını, değerini ortadan kaldıramaz. Nasıl ki cennette hiçbir negatiflik yoktur, hiçbir karanlık yoktur, hiçbir olumsuzluk yoksa; senin de öz varlığında herhangi bir karanlık, herhangi bir eksiklik, herhangi bir gölgelilik söz konusu değildir. Çünkü sen cennetsi varlığını kendi içinde taşıyorsun.
Dikkat ettiğimizde, bunu daha önce de kısaca değinmiştik: Allah Adem’i cennete koyduğunda, “burada acıkma ve susama yoktur, burada sen sıcaktan da etkilenmeyeceksin” buyurur. Bu neye işaret eder? İnsanın öyle bir mahiyeti var ki o olumsuzluklardan etkilenmez, hiçbir negatiflikten etkilenmez. Ve insanın öyle bir mahiyeti vardır ki onun bir şeye ihtiyacı yoktur. Yani bir yoksulluk, bir eksiklik, bir yetersizlik, bir kayıp, bir mahrumiyet hâli söz konusu değildir. Ve bu anlamda biz hiçbir zaman “bir şans kaçırdım” diyemeyiz. Kaçırılacak bir şans yoktur, özür dilerim. Ama bakın, egomuz için vardır. Egomuz için kaçırılmış ve kaçırılmakta olan birçok şans vardır; kendine göre birçok eksikliği, yetersizliği vardır. İşte insan bu cennetsi yapıyla arzî (dünyevi) yapı arasındaki farkı ve ilişkiyi idrak etmek durumundadır.
Cennetsi Bilinç ve Kalpte Taşınan Boşluk
Metafor olarak söylüyorum: Adem cennetten yeryüzüne indirildiğinde, yüreğinde cenneti taşıyarak inmiştir. O cennet bilinciyle yeryüzüne inmiştir. Cennet bilinci olmaksızın yeryüzüne inseydi, insan olarak yaşaması mümkün olmazdı; gerçek anlamda bir insan olarak yaşayamazdı. Adem’i Adem yapan şey, onun cennet bilincini kalbinde idrak olarak taşımasıyla mümkün olmuştur.
Bakın, bunun bizdeki izdüşümü nedir? Biz hiçbir zaman geçici ve sınırlı olan bir şeyle tatmin olmayan bir durumdayız. Neden? Çünkü kalbimizde cennetsi bir şey taşıyoruz. Ama onun farkında olmadığımız için ne oluyor? Onun getirdiği büyük bir boşluk oluşuyor. Yani biz cennetsi bir bilinçle dünyaya geldik. Cennetsi bilinci kalbimizde taşıyoruz, ama unuttuğumuz için bir boşluk oluşuyor. Bu boşluk hiçbir şeyle dolmuyor, hiçbir sınırlı durumla tatmin olmuyor. Neden? Çünkü dünyevi olan şey, maddi olan şey, geçici olan şey, sınırlı olan şey, göreceli olan şey, kalbin o cennetle tatmin olmuş hâlinin yerine geçmeyecektir. O yüzden insan neyi unuttuğunu hatırlamalıdır. Ancak biz cennetsi bir bilinçle bu dünyada olursak, bu hayatı gerçekten yaşayabiliriz.
Benim Allah’la bağlantılı, eksiksiz, tam, hiçbir şeyin bozamayacağı, zedeleyemeyeceği, zarar veremeyeceği bir mahiyetim var. Öz varlığımın hiçbir şeye ihtiyacı yok, hiçbir negatiflikten de etkilenmez. Bunu kendime bilinç olarak her zaman hatırlatmalıyım. Zaten bu inkişaf ettiğinde artık onu söylemenize gerek kalmaz; bizatihi bunu zaten görmüş olacaksınız. Bir gün bakacaksınız ki öyle bir merkeziniz, öyle bir aslınız, öyle bir hakikatiniz var ki onun hiçbir şeye ihtiyacı yok. Onun için hiçbir kaybedilmiş şans yoktur, kaçırılmış hiçbir fırsat yoktur, kaybedilmiş hiçbir şey yoktur. Ama sorun, zaten sahte benlikler tarafından kapılmış olmaktır.
Sahte Benlik ve Cennetsi Bilincin Perdelenmesi
“O bilinci nasıl korumalıyız? Sadece söyleyerek mi?” — “Evet, aynen. Buradaki şey şu: kendimizi, geçen haftaki sohbette kısmen ifade ettiğimiz gibi, o dışsal insana, yani dışsal benliğe kaptırmamak. Bunu kendimize hatırlatmalıyız. Onun çekim alanına girdiğimiz anda, mesela ‘ben hayatımın çoğunu boşa geçirdim’ deriz. Bu nedir? Yanlış bir çekim alanına kapılıyoruz. ‘Ben hayatımı boşa harcadım’ — yanlış bir çekim alanı. ‘Ben hayatımı berbat ettim’ — yanlış bir çekim alanı. ‘Bundan sonra ben ne yapacağım, acaba ben kendimi bulabilecek miyim’ — yanlış bir çekim alanı. Çünkü bakın bu neyi ima ediyor? Seni o cennetsi varlığından, merkezinden, kaynağından koparmış gibi bir hâli ima ediyor. Ya da kişi der ki, mesela ‘ben Allah’a layık biri değilim.’ Bunu dedirten şey o cennetsi bilinçten yoksun olmamızdır.
Dolayısıyla o dışsal benliğin çekim alanına kapıldığımızda bunu fark etmek ve hatırlamak durumundayız. Yoksa komple onun algısının, onun yaklaşımının içinde hayatı yaşamaya başlıyoruz. ‘Benim de yaşadığım hayat mı’ diyoruz, ‘ne çok mahrumiyetlerim var, şunu yapamadım, bunu yapamadım’ dediğimiz anda orada bir durmamız lazım: Bu, cennetsi benliğim ve bilincim tarafından mı söyleniyor, yoksa cennetsi bilinçten kopuk bir şekilde sahte bir benlik tarafından mı söyleniyor? Bunu ayırt etmemiz gerekiyor.
Hani bazen olur ya, sokakta bir insan görürüz, deriz ki ‘sokakta mı kaldın?’ İlk aklımıza gelen nedir? ‘Bir evin yok mu?’ diye sorarız. Veya kimsesiz bir çocuk görsek, ‘annen baban yok mu’ diye sorarız. Bir şeyi temel alarak bir referansı sorgularız: ‘Senin evin yok mu, senin annen baban yok mu?’ Mesela ‘yapayalnızım’ diyene, ‘senin Rabbin yok mu?’ deriz. İşte ben hep mahrumiyetler içinde yaşadım diyene: senin kalbin yok mu? Senin cennetsi olan kalbin yok mu? Sen niye kendini böyle algılıyorsun? Nasıl ki o çocuğa ‘bak senin bir evin var’ dediğimiz gibi, kendimize de bunu hatırlatmak durumundayız. Bunu ne kadar hatırlar ve hatırlatırsak, o nispette maddenin ve dünyanın tetiklediği sahte benlik zayıflayacaktır. Ve o zayıfladıkça, diğeri (gerçek benlik) kendisini açığa çıkaracaktır.
Mesela dikkat edin, Taif’te Hz. Peygamber taşlandığında hatırladığı şey nedir? Allah’tır. ‘Sen benden razıysan, başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok’ diyebilmek… Bu dünya hayatında neyi kaybedersen kaybet, hiçbir şeyi kaybetmezsin; o da gerçek kendindir. Hiç kimsenin bizden alamayacağı bir şey vardır: gerçek kendimiz, Allah’ın üflediği ruh. Onu kimse alamaz, ona kimse zarar veremez, o mahrum değildir, hiçbir kaybı yoktur. Onun için dünyada bir gün yaşamakla bin yıl yaşamak arasında bir fark yoktur. Fark kimin içindir? Fark sahte benlik içindir; kendini dünyadan, doğumdan ve ölümden ibaret gören sahte benlik içindir.
Ben çok görüyorum: bakıyorsun 25 yaşına gelmiş bir genç, ‘hiçbir şey yapamadım, ne yapacağım, gelecekten ümidim yok’ diyor, sanki her şeyi bitirmiş gibi bir acelecilik içinde. Bir bakıyorsunuz 35 yaşına gelmiş insan, ‘yaş 35, yolun yarısı’ diye zihinsel bir manipülasyon yapıyor. Öbürü ‘40 yaşına geldim, hâlâ şunu yapamadım, bunu yapamadım’ diyor. Bakın bütün bunlar nedir? Dünya, madde, doğum, ölüm üzerinden kendini tanımlayan, cennetsi bilincinden yoksun olan insanın algısıdır. ‘Yaşın kırk olmuş’ — neyin yaşı kırk olmuş? Geçici olan bir şeyin yaşı kırk olmuş. Senin cennetsi varlığının bir yaşı var mı? Yok. Kim yaşından bahsediyor, kimin yaşı var?
Bu ayrımı yapmadığımız müddetçe dünyayı ve hayatı doğru algılama şansımız olmayacaktır. Yani cennette olduğunun ve kalbinin cennetsi bir nitelikte olduğunun farkına varmadığın müddetçe, kendini dünyaya ait, dünyadan bir şey olarak algılama tuzağına düşeceksin. Bakın bugün hepimiz dünyadan olmuşuz; dünyadan kaynaklanan, dünyaya ait bir varlık gibi algılıyoruz kendimizi. Dikkat edin, ölürken bile gözümüz dünyaya bakıyor. Çünkü o cennetsi bilinçten yoksunuz. Eğer cennetsi bilincimiz olsaydı, ölüm hepimiz için müjde olacaktı. Değil mi, bir insanın asli vatanından bir yerlere gidip geri dönüşü bir mutluluk değil midir, bir huzur değil midir? Ama bakın o kadar dünyeleşmişiz ki, o kadar dünyaya ait hissediyoruz ki, ‘işte dünyadan ayrıldı, dünya ne kadar da anlamsızmış, üç günlük bir şeymiş’ falan diyoruz. Bunu bize dedirten şey nedir? Dünyevi bir perspektife hapsolmamızdır. Kendimizi dünyaya ait görüyoruz.
İnsan Semavi Bir Varlıktır
“İnsan semavidir” denildiğinde anlatılan şey budur. Yani konu yeryüzü-gökyüzü değildir, maddi anlamda kastedilen şey yeryüzü ya da gökyüzü değildir. “İnsan semavi bir varlıktır” dediğimizde bu şu demektir: İnsan maddi olmayan ve bedenin, maddenin, geçiciliğin, tarihin, zamanın dışında olan bir varlıktır; bu dünyaya ait olmayan bir varlıktır.
Bakın, Kur’an bize dikkat çekiyor: dünya hayatının kendilerini tatmin edeceğini zannedenleri bırak, diyor. Yani “dünya hayatının beni tatmin edeceğini zannediyorsan, bu ne demektir aslında? Ben ilahi mesajı anlayamam demektir.” Yani “peygambere bırak” denilmesinin manası şudur: onları küçümse, aşağıla, yargıla anlamında değil; onlar senin mesajını anlayamazlar, onları şimdilik kendi süreçlerine bırak, çünkü dünya hayatlarının, dünyada yaşayacakları şeylerin kendilerini tatmin edeceğini, bununla mutmain olacaklarını zannediyorlar. “Şunu yaparsam, şunu elde edersem, şuna sahip olursam mutlu olurum, tatmin olurum” diyen insanı diyor ki bırak, çünkü o senin mesajını anlayamaz. Çünkü senin mesajın onu asli vatanına çağıran bir şey, onu hakikate çağıran bir şey. Dolayısıyla o seni anlayamaz. O yüzden benliğiyle anlıyor, mukayeseyi de onun üzerinden yapıyor.
Hatta Kur’an’da der ki, Allah’ın dünya hayatında (bazılarına) verdikleri şeyler noktasında gözünü dikme. Yani “aa bak, işte Allah buna neler vermiş” dediğin anda, sen hiçbir şey bilmiyorsun demektir. Böyle parlayan gözlerle bakıp “Allah buna ne çok şey vermiş” diye imreniyorsan, bu, senin kendi öz varlığının zenginliğinden haberin yok demektir. Kendi cennetinden haberin yok demektir.
Cennet, Allah’ın yakınlığını ve Allah’ı idrak ettiğin yerdir. Bir andır, bir bilinçtir. Hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kalbinin hiçbir şeye muhtaç olmadan mutmain olduğunu hissettiğin an, cennettesin demektir. Hiçbir şeye ihtiyacın yok, hiçbir mahrumiyet hissin yok, hiçbir eksiklik hissin yok ve huzurlusun; sen o an cennettesin demektir. O yüzden kutsal metin bize her zaman şunu hatırlatır: Sen aslen cennetteydin, hâlen de cennettesin. Cennetin izdüşümü senin kalbindedir. Hani bizde şu söz vardır: “Kâbe, Beytü’l-Mamur’un yeryüzündeki izidir” denir; yani semavi bir âlemin yeryüzündeki izdüşümüdür. Kalbimiz nedir? Kalbimiz cennetin izdüşümüdür — ama kalbimiz maddenin ve dünyanın çekimine kapılmamak şartıyla. Maddenin ve dünyanın çekimine kapıldığında kalbimiz gölgelenir. O yüzden “kalbimizi temizlemek” kavramı önemli bir noktadır.
Kalbimi neyden temizlemeliyim? Her türlü ihtiyaç hissinden. Şu anlamda: mesela susadığımda su içiyorum, bu benim öz varlığımın ihtiyacı değildir; bunu ayırmamız gerekiyor. Bu, bedenin bir ihtiyacıdır. Para kazanmak, bedene ait ihtiyaçları gidermenin bir usulüdür. Bunlar farklı şeylerdir. Öz varlığım itibariyle bir ihtiyacım var mı? Gerçekte kendimin bir ihtiyacı var mı? Peki tersinden soralım, bu daha doğru olur, daha iyi bir yol alma imkânı verir bize: Neyin eksikliğini, mahrumiyetini hissediyorum? Neye dair bir mahrumiyet hissim var, neye dair bir eksiklik hissim var? Ya da “keşke olsaydı” dediğim bir şey var mı? Varsa, cenneti göremezsin.
Şu anda bile cenneti görebiliriz, cenneti idrak edebiliriz — yeter ki o ihtiyaç, eksiklik, mahrumiyet ve mağduriyet hislerinden kurtulabilelim. Aydınlanma, arkadaşlar, yeni bir yetenek kazanmak, yeni bir beceri kazanmak, kendimize yeni bir şeyler eklemek değildir. Perdelerin kalkmasıdır. Nedir o perdeler? Arzu ve korku perdeleridir. O perdeler kalktığında, o zaman cennet senin olduğun yerdir, senin bilincindir. Ayette ifade edildiği gibi, Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur; onlar herhangi bir şeyin kederini, üzüntüsünü, elemini duymazlar.
“Benim yaşadığım hayat bu, çok zor şartlar içinde büyüdüm, çok acılar çektim” — bütün bunları bir kenara koy. Eğer bunları devam ettirirsek, hiçbir zaman kalbimizdeki cenneti göremeyiz. Kalbimizde her an, şu anda da cennet vardır. Kalbimiz cenneti içinde barındırır, ilahi yakınlığı içinde barındırır, sonsuz huzuru ve saadeti içinde barındırır.
“Ruhumuz nerede? Cennet aslında aynı şey değil mi?” — Aynı şey. Ruhun kendisi cennettir, ruhun kendisi asıl cennettir. Onu fark etmemizi engelleyen şey, sahte benliklerin ürettiği hikâyelerdir. Ben bazen çok şaşırırım; bazı insanlar bazı zorluklar, sıkıntılar, mağduriyetler, haksızlıklar, vefasızlıklar vs. yaşar ve “benim bu yaşadığım çok büyük değil mi?” der. Ben böyle bir soruya şaşırırım. Çok büyük değil mi? Farz et ki çok büyük, en büyüğü seninki, ne olacak? Sanki ego orada şöyle diyor: “Bak benim yaşadığım çok büyük, dolayısıyla ben bundan dolayı acı çekmekten mazur görülmeliyim” ya da “ben o kadar büyük bir acı yaşadım ki bu acıyı, bu sıkıntıyı, bu zorluğu, bu hissi yaşamayı kendime meşru görüyorum.” Ben böyle bir şeyi, insan olduğu için, gerçekten çok engelleyici bir şey olarak görürüm. O yüzden ne yaşamış olursak olalım, yaşadığımız şey bir şeydir, bu kadar. “Çok büyük değil mi?” Değil. Tabii ego bundan rahatsız oluyor, “ama ben çok büyük bir şey yaşadım” diyor. Büyük yaşa veya küçük yaşa, bırak bunları. Allah seni büyük bir şeye çağırıyor, sen bu şey büyük mü küçük mü diye bununla uğraşıyorsun. Allah sana güneşi vermiş, sen küçük bir kulübeye girmişsin, “karanlık, burası, orası çok karanlık, bundan daha karanlık bir yer olabilir mi” diye tartışma yapıyorsun. Kaldır çatıyı, güneş girsin; neyle uğraşıyorsun, bu çok büyük bir acı diye. İşte bakın bunlar bizi ne yapıyor? Gerçekte bizde var olan bir şeyden mahrum ediyor.
O yüzden cennet insandan uzakta bir şey değildir, cennet bizim öz varlığımızdadır. Kur’an’da “onlara iki cennet vardır” der: biri kalbin, ruhun cenneti; biri de zahiri cennet, ahiret âleminde Allah’ın bize nimet ve lütuf olarak ikram edeceği cennet. Ama bu cenneti — buradaki cenneti idrak etmeden oradaki cenneti…
(Bir katılımcı Hocaya bir soru sordu; kayıtta bu bölüm ağır derecede bozuk olduğundan tam olarak anlaşılamadı — [anlaşılamadı].)
Hocam devam etti: Tabii, yani aslında bize hatırlatılan şey şudur: Allah’ın bir nimet cenneti var, nimetler olarak bize lütfettiği bir imkân var. Bir de irfan cenneti var; yani hakikatin idrakinin meydana getirdiği, hakikatin idrakiyle yaşanan cennet hâli var. Hakikatin kendisi cennettir, çünkü o aynı zamanda ruhun hakikatidir. O yüzden biz ruhumuzun cennetini idrak etmek için yaşıyoruz; gerçekte aradığımız şey ruhumuzun cennetidir. Ruhumuzun cennetini bulduğumuzda cenneti yakalamış oluyoruz. Allah’ın ahirette vereceği cennet, aslında bizim idrakimiz oranında kavradığımız cennetin bir yansımasıdır. Dolayısıyla herkesin cenneti de irfanına göredir.
Kalbin Kıblesi, Cennet ve İdrak Seviyesi
Şimdi diyeceksiniz ki bu nasıl olur? Şöyle olur arkadaşlar, örneğin: bir insan düşünün, büyük bir bahçeye giriyor. O bahçede çeşit çeşit çiçekler, ağaçlar vs. var. Birinin gözü sadece portakal arıyor; portakalı biliyor, başka bir şey bilmiyor. O koskoca bahçede ne çiçek görür, ne gül görür, ne lale görür, ne başka meyveleri görür. Onun gördüğü sadece portakaldır, çünkü idraki oradadır. O yüzden ahirette size lütfedilecek cennet, sizin idrakiniz oranındadır.
Biz bazen aynı şeyi burada da yaşamıyor muyuz? Mesela birisi için kitap çok kıymetli bir şeydir, değil mi? Bazıları der ki “bana bir kuru ekmek ver, bir de kitap ver” — çünkü kitabın içindeki bilginin kıymetini, onun kendinde meydana getirdiği zenginliği biliyor. O yüzden kendi içimizde her şeyi bulacağız. “Allah beni cennete koyacak mı?” Sen kendini nereye koyuyorsun? Şu dünyada kendini nereye koyuyorsun, mahrumiyetlerin içine mi, yoksa Allah’ın aziz bir misafiri olma bilincine mi koyuyorsun? “Ben yeryüzüne Allah’ın aziz bir misafiri olarak gönderildim” — bu ne kadar harikulade bir şey, değil mi?
Bir de şöyle var: dünyaya geldik, yaşıyoruz ve bir sürü sıkıntılar, zorluklar var; “zaten insanın hiçbir istediği bu dünyada olmuyor, kimin istediği bu dünyada oluyor ki” dersin. Kendini böyle bir yere de koyabilirsin. Kendini nereye koyuyorsan Allah da seni oraya koyacaktır; bu bir kanundur aslında. Mesela kendimizi gelecekle ilgili kaygıların içine koyuyoruz, kaygılı biri olup çıkıyoruz, değil mi? “Keşke şunları yaşasaydım, keşke şunlara sahip olsaydım, keşke şunları elde etseydim” diyoruz, o bilincin içine giriyoruz. Ama “ben Allah’ın aziz bir misafiriyim, bu yeryüzüne şahitlik etmeye geldim, aynı zamanda Allah’ın verdiği imkânlarla, Allah’ın ilkeleri ve kalbime koyduğu değerler üzere aktif olmak için dünyaya geldim” dediğinde, bu başka bir şeydir. Böyle olduğunuzda herhangi bir mahrumiyet hissiniz, herhangi bir kayıp hissiniz olmaz. “Keşke şöyle olsaydı, böyle olmasaydı” diye başınızı alıp gitmezsiniz.
İnsanın Serüveni ve Öz Varlığın Mahrumiyetsizliği
İnsanın serüveninin cennette başlaması çok önemli bir prensiptir, bir hakikattir ve biz bu hakikatin anlamını keşfetmek durumundayız. Benliğimiz bizi dünyeviliğin, maddiliğin, kaybın, eksikliğin, mahrumiyetin içine sokmaya çalışsa da, evet bu bir durumdur ama benim asıl merkezim, asıl kaynağım cennettir. Benim öz varlığımın hiçbir mahrumiyeti, hiçbir eksikliği, hiçbir ihtiyacı yoktur. O ifadeler boşuna söylenmemiştir: “Ey Adem ve eşin, cennete yerleşin. Burada susuzluk, kayıp, herhangi bir eksiklik, açlık yaşamayacaksın; güneş seni etkilemeyecek.” Bunlar öylesine sözler değildir; bu bize şunu anlatır: Sen öyle bir varlık sahibisin ki, eksik, mahrum, mağdur bir varlık değilsin. Eksiklik hisseden bizim bedensel boyutumuzdur, psikolojik boyutumuzdur; aslımız değildir.
O yüzden cennetsi kaynağımızı unutmamak durumundayız, kendimize bunu hatırlatmalıyız: Cennete ait bir varlığız, dünyaya ait değil. Ruha ait bir varlığız, bedene ait değil. Ölüme ait bir varlık değiliz, hayata ait bir varlığız; o hayat ebedi bir hayattır. Sevilmeye, korunmaya, sahiplenilmeye, ilgi görmeye, takdir edilmeye, bir şey başarmaya mecbur ve mahkûm bir varlık değiliz, muhtaç bir varlık değiliz. Cennetsi bir varlığız. Ve biz o anlamda yeryüzünün bir dilencisi değiliz; insan yeryüzünün dilencisi değildir.
Bakın oturduğunuz zaman, insanlarda herkesin bir mağduriyet hikâyesi, bir mahrumiyet hikâyesi var ve ulaşmak istediği bir şey var. Peki nerede cennet? Cennetten nasıl gelmiş olabiliriz — gelmiş olsak böyle mi düşünürdük? Demek ki bir şey bizi örtüyor, bir şey perdeliyor bizi. O yüzden hayatta hiçbir mahrumiyeti, mağduriyeti, eksikliği merkezinize koymayın; asla merkezinizde böyle bir şey yoktur, olamaz.
Şükür: Geçici Olana Değil Kalıcı Olana
İşte bu yüzden biz şükreden bir varlığız. Neden? Çünkü bize verilen hakiki ve kalıcı olan şeyin farkındayız. Evet, dünya nimetine de şükrederiz, fakat asıl şükrettiğimiz şey Allah’ın bizim varlığımıza koyduğu niteliklerdir; Allah’ın bizi insan olarak yaratmasıdır, Allah’ın bizim mahiyetimize koyduğu şeylerdir, Allah’ın üflediği ruhtur. Biz bundan dolayı şükrediyoruz. Onun için Allah’a (bu anlamda) şükreden kulları azdır. Çünkü şükreden görünen insanlar bile çoğunlukla dünyevi bir şeye şükrediyorlar. Gelip geçici olan şeye şükür tabii ki önemlidir, ama asıl olan o değildir. Dünyevi bir şeye teşekkür ettiğinde, dünyada geçici ve sınırlı olan bir şeye şükür duyduğunda, bu güzel ve kötü bir şey mi? Hayır, güzel bir şey. Peki Allah onu aldığında neye şükredeceksin? Kalıcı olan şeye şükür, hakiki ve kalıcı bir şükürdür. “Ben insan olarak yaratıldım, Allah’ın bir aziz misafiriyim bu dünyada, Allah beni kendisine muhatap kılmış” — asıl şükür budur.
Onun için bazen bir durumdan bir duruma evrilen bazı insanlara “şükret” diyorum. “Neye şükredeyim?” diyor, “ne var ki şükredeyim” diyor. Neden? Çünkü şükür, dikkat edin, artık bizim zihnimizde dünyevi bir şeye indirgenmiş durumda. “Neye şükredeyim ki” diyoruz. Oysa şükür, hakikatin, varlığın, mükemmelliğin kaynağı ve o kaynakla olan bağın farkına varmakla gerçek anlamda gerçekleştirilir. Ben Allah’ı hatırlamaktan dolayı bir teşekkür içindeyim. Allah’ı tanımış olmaktan dolayı şükran duyuyorum; onun beni bir insan olarak yaratmasına şükran duyuyorum; onun benim kalbime şefkat, merhamet, dürüstlük, adalet, samimiyet gibi birçok ilahi değeri koyduğu için şükran içindeyim. Benim bu şükrüm hiçbir zaman değişmez, değil mi arkadaşlar? Ama şükrümü geçici bir şeye bağlarsam, o zaman bazen şükrederim, bazen de “ne var ki neye şükredeyim” derim. “Allah bana yalı mı verdi, yat mı verdi, şunları mı verdi, beni anlayan bir eş mi verdi, dostlar mı verdi, neye şükredeyim?” Çünkü sahte benlikler geçici ve dünyevi olan şeye odaklanır ve hayatı onun üzerinden algılar. Ve hemen orada benlik şunu der: “Neye şükredeyim ki?” Çünkü o göremez; bunları görecek olan bizim kalbimizdir.
O yüzden nerede yaşıyoruz? Merkezimizde mi, dışarıda mı? Kalbimizden mi bakıyoruz, nefsimizden mi bakıyoruz? Psikolojik düzeyden mi bakıyoruz, ruhani düzeyden mi bakıyoruz? “Peki ruhani düzeyden bakamıyorum” diyorsan, o zaman psikolojik düzeyden baktığını ve bunun ölçüt olmadığını bilmelisin. Bunun farkına varmalısın, ayrımına varmalısın.
Egonun Hikâyesini Dinle Ama Ona Kapılma
Şu anda nefsim bana bir hikâye anlatıyor; tamam, anlatsın, problem değil, ama anlatanı iyi tanımalıyım. Anlatanı iyi tanımazsan, anlatılırsın. Mesela bazen bir çocuk gelir size bir hikâye anlatır: “Amca, öyle bir kedi gördüm ki çok büyüktü” falan filan; siz dersiniz ki bu çocuğun gözüyle anlatıyor, onun gözüyle neyi nasıl gördüğünü anlarsınız ama onun bakışına, onun görüşüne gömülmezsiniz. Şimdi egomuz bize bir hikâye anlatıyor; dinleyin, kaçmayın onun hikâyesinden. “Tamam, dinliyorum seni, anlat.” Ama ona kaptırmayın kendinizi, ona aldanmayın, onu kendiniz zannetmeyin. Yapacağımız şey budur.
Egomuz anlatır: “Ben çok acı çektim, benim çektiğim acıyı kimse çekmemiştir.” Tamam. “Ben dünyada en büyük acıyı çektim.” Sana birincilik veriyoruz, başka ne söylüyorsun? “E işte çok acı çektim.” Tamam canım, problem yok, anladık. “Başka anlatmak istediğin bir şey var mı?” “Yok, bitti.” “Tamam, teşekkür ederim.” Ama ona inanmayın; onun hikâyesini dinleyin ama kimin konuştuğunu bilin, kimin ne hikâye anlattığını görün, anlatanın kim olduğunu fark edin. O, psikolojik düzeyde bir benlik hâlidir; onunla özdeşleşmeyin. “Benim yaşadığım hayat mı ya, ben ne berbat hayat yaşadım” dediğinde içinizde bir şey olur; bir durun, bunun nereden geldiğini fark edin, bastırmayın.
Mesela bir çocuk size bir hikâye anlatır, der ki “ben o kadar çok yürüdüm ki bir kat daha yürüsem dünyayı dolaşırdım.” Kendine göre çok yürümüş, ona göre öyle. “Tamam” dersin, “anladım canım, teşekkür ederim.” Ama ona inanmazsın; onu dinlersin ama kendini kaptırmazsın. Biz de kaptırıyoruz: “Yaşadığım hayat mı ya” diyoruz, “hayatım mahvoldu” diyoruz, “ben aslında çok şeyi hak ettim” diyoruz, “insanlar çok bencil” diyoruz. Bak, böyle bir hikâye anlatıyor; kimin o hikâyeyi anlattığını görün, sonra bir durun. “Tamam” diye, “senin hikâyeni dinledim, şimdi merkeze dönüyorum.” Merkezden gelen mesajı dinleyin: “Allah’a çok şükür, samimi davrandım, ama başkaları aynı samimiyeti göstermediler; bu onların meselesi.” Bak ne güzel değil mi, çok farklı bir mesaj, çok farklı bir anlayış. “Allah’a çok şükür, şu da oldu bu da oldu, şunu da yaşadım bunu da yaşadım, vefasızlık da gördüm sadakat da gördüm, maddi sıkıntı da çektim ferahlık da yaşadım, yanıldığım da oldu doğru şeyler de yaptım, hatalarım da oldu; her durumda Rabbime sığındım ve her zaman onu merhametli, şefkatli buldum.” [anlaşılamadı] Hayatı merkezden okumak durumundayız.
Bakın, Adem cennetten yeryüzüne indiğinde — deyim yerindeyse, bunlar hepsi semboliktir — ne dedi? “Ya Rabbi” dedi, “ben nefsime zulmettim, sen merhametlisin.” Bakın, bu bilinç neyle var oldu? Cennetsi bilinci koruyor. Yani bu ifade aslında bize neyi anlatıyor? Ey insan, sen yeryüzünde yaşayan bir varlık olabilirsin görünürde, ama sen kalbinde cenneti taşıyan bir varlıksın, kalbinde ilahi yakınlığı taşıyan bir varlıksın. Bunu her zaman kendine hatırlat. O zaman dünyada doğru yere oturacak, bu hayat gerçek anlamda niteliğini ve anlamını bulacak ve siz bu hayatın içinden akıp gideceksiniz; hiçbir şeye takılmayan, hiçbir şeyin yıkmadığı bir hayat hâli yaşayacaksınız. Aksi takdirde, eğer içimizdeki cenneti unutursak, merkezimizi unutursak dağılırız. İşte bugün yaşadığımız şey budur; büyük bir dağınıklık var, değil mi, içimizde?
Allah’la Olan Bağın Farkına Varmak
Mesela namaz nedir? Aslında namaz insanı merkezine döndürmektir; çevreden merkeze döndürmektir, dağılmışlığını toparlamaktır. İbadetin, özellikle namazın insana hatırlattığı şey budur: merkezini hatırla, kaynağını hatırla, merkezinle ve merkezinin kaynağı olan Yaradan’la olan bağını hatırla. Bakın, kıble nedir? Hani kıble, bulunduğumuz yerden Kâbe’ye en kısa ve düz olan çizgidir, değil mi? Ne demek bu? Sen her zaman onu bulabilirsin, her zaman o yol sana açıktır; her zaman kendi merkezinden kaynağına bir yol bulabilirsin, her zaman sahip olduğun değerlerin, hakikatin, varlığın izini sürebilirsin.
Kâbe’yi kıble kabul ediyoruz, değil mi, sembolik olarak? Kâbe’nin sembolize ettiği şey ne? Allah. Hani bizde güzel bir söz vardır: “Kalıbın kıblesi Kâbe’dir, kalbin kıblesi Allah’tır.” Kâbe kalıbımızın kıblesidir, kalbimizin kıblesi Allah’tır. Her durumda Allah’a ulaşacağım bir yolun var, her durumda. Haksızlığa mı uğradın? Dersin ki: “Ya Rabbi, ben haksızlık yapmadım ama bu dünyada haksızlığa maruz kalabilirim. Bana imkân verirsen bu haksızlığı düzeltirim, vermezsen hiç problem değil.” Çünkü bu haksızlığın bana kaybettireceği hiçbir şey yok, bana kaybettireceği hiçbir şey yok. O zaman bir problem var mı? Hayır. “Ben çok samimi davrandım, ama başkaları o samimiyeti yeterince gösteremediler.” Olabilir. “Ben çok şükür ki o samimiyeti gösterdim.” İnsanoğlunun her birimizin bir hikâyesi var, bir süreci var. Ben de bazen nefsime mağlup oluyorum, ben de bazen şuursuz davranabiliyorum, ben de bazen benliğime mahkûm olabiliyorum. Karşımdaki insanlar da bu durumları yaşıyor olabilir; bu onların süreci, ben kendimle, kendi ahdime sadık kalmaya çalışıyorum.
Bizim insanlara yaptığımız serzenişleri Allah bize yapsa ne olur? “Ben sana bu kadar yakınken sen benden niye bu kadar uzaktasın? Ben seninle bu kadar samimiyken sen bana niye bu kadar yabancısın” dese, bu değil mi? O zaman biz Allah’la olan samimiyetimize, Allah’la olan yakınlığımıza dikkat edeceğiz; asıl olan odur. İnsanlarla olan göreceli bir şeydir; Allah’la olanı kaybetmeyeceğiz.
Bakın, Peygamber’in Taif’teki bize örnekliği nedir? Bütün insanlar seni dışlayabilir, seni taşlayabilir, seni şehrine almayabilir. Ama yeryüzünün sahibi kim? Sen kime aitsin, seni kim sevgisinden yaratmış, bunu fark etmelisin. O yüzden Yaradan’la olan bağımız zayıf olduğu için biz bu kadar sorun yaşıyoruz. İnsanlardan bu kadar niye şikâyet ediyoruz? İnsanlardan bu kadar şikâyetçi olmamızın altında ne var? Çünkü kalbimiz mutmain değil, insanlardan yana bir tatmin bulamıyoruz. Peki niye kalbimiz mutmain değil? Çünkü Yaradan ile olan o bağın farkında değiliz. Allah’ın sevgisiyle kalbi dolup taşmış olan bir insan, bazı insanlar onu sevmiyor diye veya az seviyor diye dertlenir mi, kederlenir mi, şikâyet eder mi? Güneşle aydınlanan bir insan, bazı mumlar sönük diye “karanlıkta kaldım” der mi? Demez. “Kimse beni sevmiyor” — canları sağ olsun, problem değil. Sen Allah’ın sevgisinin içinde olduğunu idrak etsen, insanların sevgisinden yana bu kadar mahrumiyet hisseder misin? Etmezsin.
O zaman yol nedir, çare nedir? Allah’la olan bağımızın farkına varmaktır. Bakın, “Allah’la bağ kurmak” demiyorum, “bağımızın farkına varmak” diyorum. “Allah’a yakınlaşmak” da demiyorum, “Allah’ın yakınlığını fark etmek” diyorum. Fark etmek için neye gerek var, neye ihtiyacımız var? Benliğin perdelerinden vazgeçmeye ihtiyacımız var. Bütün insanlardan yana bütün beklentilerini bırak, bütün hesaplarını bırak. Bu, “insanlara lanet olsun bırak” anlamında değil; insanları kendi hâllerine bırak, akışında bırak, beklentilerini gevşet. O zaman o yakınlığı, o sevgiyi idrak edeceğiz. O yüzden bütün ihtiyacımız kalbimizdeki cenneti bulmak ve hayata oradan bakmaktır. Oradan baktığımızda hiçbir problem yoktur, emin olun. Yani şu anlamda hiçbir problem yoktur: kendime problem edeceğim bir problem yoktur. Hayatta her zaman problemler olacaktır ama kendime problem ettiğim bir problem yoktur. Hayat bir akıştır; iyi ve güzel şeye müteşekkir olurum, kötü ve yanlış bir şey varsa elimden geliyorsa düzeltirim, gelmiyorsa sürece şahit olurum. Dert edilecek, problem edilecek, şikâyet edilecek bir şey yok hayatta.
O yüzden şikâyet eden nefsinizi Allah’a şikâyet edin: “Ya Rabbi, beni bu şikâyet eden benlikten kurtar, beni bu şikâyetçi benliğimden azat et.” Ne kadar güzel bir şeydir, değil mi? Şikâyet eden benlikten özgürleşsek ne kadar büyük bir yol almış oluruz, değil mi? Beklentiler içinde olan benliğimizden vazgeçebilsek ne kadar büyük bir özgürlük alanı olur. O zaman hayat olduğu gibi yaşanır; gerçekte neyse onu öyle algılarız.
Mesela şöyle düşünün: bazen bir çocuk gelir size der ki “amca ben seni sevmiyorum.” “Öyle mi canım” deriz, tebessüm ederiz, değil mi? Hâlbuki sevmiyorum diyor. Başka bir çocuk gelir, “amca seni çok seviyorum” der. “Teşekkür ederim” deriz, değil mi? Olduğu gibi yaşarız. Neden? Çünkü beklentin yok, özdeşleşmen yok. Biri sana “senden nefret ediyorum” dedi; “peki canım, sıkıntı yok, anlatmak istersen dinlerim niye nefret ettiğini.” Biri de seviyor — kimsenin sevgisinde kaybolmayın. Siz Yaradan’ın sevgisinden yaratıldınız ve o sevgiyle var oldunuz. Siz sonsuz bir ilahi sevgiyi bırakıp bir kulun sevgisinde mi tatmin olacaksınız? İnsan böyle bir varlık mı?
Sonuç: Cennetsi Bilinçle Yaşamak
O yüzden bizler cennetle var edilmişiz; kalbimize cennet konmuş. Neyin cenneti? Ruhun cenneti. Orada tam bir huzur, sükûnet ve tatmin vardır; gerçek saadet oradadır ve hiçbir şeye bağlı değildir, unutmayın. Bir insanın saadeti, huzuru bir şeye bağlıysa o psikolojiktir. Bir insanın huzuru, saadeti bir nedene bağlı değilse o ruhanidir. Biz ruhani bir saadetle, huzurla muhatabız ve bununla taltif edilmişiz. O yüzden Allah bizi Darüsselam’a çağırıyor. Nedir Darüsselam? Ruhun cennetidir. Selam yurdu senin kalbindir; onun dışarıda bir izdüşümü vardır ama Allah bizi selam yurduna çağırıyor, çünkü orada ilahi tecelli var, orada Allah’ın sonsuz nuru var, varlığının yansıması var. O yüzden bizim çağrıldığımız şey Darüsselam’dır. Biz dünyaya koşmaya çalışıyoruz; insanlar bizi neye çağırıyor? Dünyaya çağırıyor, kendilerine çağırıyor, maddi olana çağırıyor. O yüzden aldatıcı olanın farkına varıp hakiki olanın ayrımına varmalıyız.
Dindar olmak nedir? Hakiki olanla geçici olanı ayırabilmektir. Bir insan geçici olanla hakiki olanı ayırabiliyorsa dindardır; ayıramıyorsa dindar sayamayız.
(Bir katılımcı, okuduğu bir gazete haberinden yola çıkarak, bazı toplulukların ibadet mekânlarını periyodik olarak yeniden inşa ettiklerine dair bir örnek anlattı; ancak bu bölüm kayıtta ağır derecede bozuk olduğundan ayrıntılar net anlaşılamadı — [anlaşılamadı].)
Hocam: Bu bilinç herhalde yanlış bir bilinç. İşte burada kalbimizin kıblesinin kaymamasına dikkat edelim. Yani günümüzde saptırıldığımız, saptırılmaya çalışıldığımız nokta budur. Bir Müslüman olmuş bir İngiliz’in güzel bir kitabı vardı, “Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak” diye. Hani kıbleyi gerçekten kaybetmemeliyiz, kalbimizin kıblesini kaçırmamalıyız; aksi takdirde kendimize yazık etmiş oluruz, kendimize haksızlık etmiş oluruz.
O yüzden ilahi mesaj bize her zaman neyi hatırlatıyor? Sen cennetsi bir varlıksın, sen cennetten geldin, sen semavi bir varlıksın; yeryüzüne ait değilsin. Ve bunu unutma; unuttuğunda hatırla.
Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası açıkça zikredilmemiştir; konuşmacı aşağıdaki ayet içeriklerine ismen sure/ayet numarası vermeden atıfta bulunmuştur: - Adem’in cennete yerleştirilmesi ve orada açlık, susuzluk, çıplaklık ve güneşin sıcaklığından etkilenme olmayacağına dair ayet (Tâhâ Sûresi’ndeki ilgili ayetlere içerik olarak benzemektedir, ancak sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). - Adem’in “Rabbim, ben nefsime zulmettim, sen merhametlisin” duası (A’râf Sûresi’ndeki ilgili ayete içerik olarak benzemektedir, ancak sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). - Allah’ın dostları/velileri için korku ve hüzün olmadığına dair ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş). - Cennetin ikili olduğuna (kalbin/ruhun cenneti ve ahiretteki zahiri cennet) işaret eden ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş). - Dünya hayatında bazılarına verilen zenginliklere göz dikmemeye dair ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş).
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Kendinle İlgili Hayal Kurma ve Takva
Sohbette, insanın "kendinle ilgili hayallerim var" demesinin bile sahte benliğin en parlak tuzağı olduğu; çünkü Allah'ın insanı zaten sonsuz ilmiyle "hayal edip gerçekleştirdiği" anlatılıyor. Kış güneşi ve ekvator-kutup güneşi metaforlarıyla, Allah'ın sevgisinin ve insanın değerinin hiç değişmediği, sadece hissiyatın (sahte benliğin oluşturduğu "soğuk hava dalgasının") bunu algılamayı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Sonuç olarak takvanın kendini bilme ve koruma bilinci olduğu, değersizlik hissinin kaynağının karşıdaki kişi değil kendi sahte benliğimiz olduğu ve kendini aramanın bile gereksiz olduğu, çünkü sahte benlikler tasfiye oldukça gerçek kendiliğin zaten ortaya çıkacağı anlatılıyor.
Egoyla Özdeşleşmemek ve Bilinç Odağı
Sohbette önce kaygı, negatif duygu ve düşüncelerle özdeşleşmeme, bunun yerine "bilinç odağı" denen daha nitelikli bir farkındalık geliştirme konusu işleniyor. Ardından Bediüzzaman'ın nefsiyle yaptığı konuşmalar üzerinden kör hissiyat, ani-fani zevkler, yas, teslimiyet ve kader konuları; Duha Suresi bağlamında yetimlik-fakirlik-yalnızlık meseleleri ele alınıyor. Sohbet, egonun dindarlık, dua, ilişkiler ve başarı üzerinden nasıl tuzak kurduğunu, gerçek "ben"in bu egodan ibaret olmadığını ve hakiki dindarlığın egonun bütünüyle Allah'a teslim edilmesi olduğunu anlatarak, Mevlid Kandili vesilesiyle peygambere imanın aslında kendi özünde o hakikati bulmak olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.