Egoyla Özdeşleşmemek ve Bilinç Odağı
Kısa Özet
Sohbette önce kaygı, negatif duygu ve düşüncelerle özdeşleşmeme, bunun yerine "bilinç odağı" denen daha nitelikli bir farkındalık geliştirme konusu işleniyor. Ardından Bediüzzaman'ın nefsiyle yaptığı konuşmalar üzerinden kör hissiyat, ani-fani zevkler, yas, teslimiyet ve kader konuları; Duha Suresi bağlamında yetimlik-fakirlik-yalnızlık meseleleri ele alınıyor. Sohbet, egonun dindarlık, dua, ilişkiler ve başarı üzerinden nasıl tuzak kurduğunu, gerçek "ben"in bu egodan ibaret olmadığını ve hakiki dindarlığın egonun bütünüyle Allah'a teslim edilmesi olduğunu anlatarak, Mevlid Kandili vesilesiyle peygambere imanın aslında kendi özünde o hakikati bulmak olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan, içindeki negatif benlikle (kaygı, öfke, kıskançlık vb.) özdeşleşmemeyi öğrendikçe, o benlikten farklı ve ondan daha nitelikli bir "bilinç odağı" oluşturur; bu odak güçlendikçe negatif benliklerin etkisi azalır ve nötrlenir.
- Kendine acımak, kişiyi negatif duyguların içine gömer; gerçek "kendin" o acıyan psikolojik mekanizma değildir. Bediüzzaman'ın nefsiyle konuşurken kullandığı yöntem buna örnektir.
- Ego (nefis) hiçbir şeyi Allah rızası için yapmaz, kendi hesabı ve ihtiyacı için yapar; ego asla dindar olamaz. Hakiki din, egonun bütünüyle Allah'a teslim edilmesidir.
- Dünyadaki her şey (ilişki, kariyer, statü, imaj) sınırlı ve geçicidir; bunları şükür vesilesi olarak istemek ayrı, tatmin olmak için onlara muhtaç hissetmek ayrıdır. İkincisi egonun tuzağıdır.
- Ego bir şeyi hemen kendine mal eder, tanımlar ("benim çocuğum", "benim başarım") ve bu kavramsallaştırma kişiyi sopanın iki ucuna da (mutluluk-mutsuzluk, başarı-başarısızlık) mahkûm eder.
Bilinç Odağı ve Negatif Benlikle Özdeşleşmeme
Çok kaygılı bir benliğin vardır, bir benlik damarın vardır. Mesela "kaygılandım" demek başka bir şeydir. Bak, "kaygılandım" değil; içimde kaygılanan bir benliğin tetiklendiğini hissediyorum ve bu benlik şöyle düşünceler taşıyor, dediğinde aslında ondan farklı bir bilinç odağı oluşmuş oluyor. Zayıf veya güçlü. Bu oluşmuş olan bilinç odağı ne kadar güçlü olursa, o bahsettiğimiz negatif benliğe karşı o kadar başarılı olursun; onunla o kadar az özdeşleşirsin. Ama bu odağı güçlendirmen gerekir. Bu odak ne kadar güçlenirse, o negatif benliklere karşı o kadar rahat olursun, o kadar onların etkisi senin üzerinde azalmaya başlar. Ve gitgide azalır ve nötrlenir.
Hocam, bir şey paylaşabilir miyim? Duygu anlamında henüz öyle bir şey başaramadım da, kaygı anlamında, düşünce anlamında bir kez böyle yaptım. Yani çok kaygı her yerimi sardı, böyle korkmaya, endişelenmeye başladım. Sonra dedim ki kaygılanan bir benlik var ve bu bir takım düşünceler üretiyor şu anda. Bunu dediğimde şunu fark ettim: bunun ötesinde bir alan var. Benim düşünebileceğim, farklı seçenekleri değerlendirebileceğim bir mesafe açmış oldum o esnada. Duygu anlamında henüz başaramadım da, düşünce anlamında böyle bir tecrübe ettim. Bizzat hatırlıyorum yani.
Tabii tabii. Yani orada o benlik ile ondan farklı olan bilinç odağı arasında fark görmeye başlarsın. O farkı görürsün yani. O farkı fark etmek zaten bu işin en güzel tarafıdır. Anlatabildim mi? Oradaki farkı görürsün. O farkı gördüğünde insan aslında senelerce "ben" dediği şeyin bir negatif benliğin kendisi olmadığını anlamış oluyor. Bu özgürlüğün ilk adımıdır. Kişi bir noktadan sonra bu özgürlüğü daha fazla tatmaya başlar.
Yani orada bir benlik, diyeyim ki seni kaygıya sokar, seni duygusal negatifliğe sokar. Mesela karamsar olursun. "Her şey berbat, her şey üst üste geliyor" der mesela bir benlik. Sen dersin ki "dur, hele bir dur. Ne geliyor? Kaç tane? Bir, iki, üç, dört. Demek ki her şey değil, dört tane şey üst üste geldi." Anladın mı? Bak özgürleştin ondan. Onun tuzağına düşmedin ve dedin ki "ben öyle düşünmüyorum." Ne yaptın? Karşına aldın onu. Yani bir muhatap olarak onunla yüzleşiyorsun. Ama tabii ki bunu yapabilmek için bir odağın şekillenmesi lazım insan bilincinde. Yani ondan daha iyi, daha nitelikli, daha farkındalıklı, daha kuşatıcı bir bilinç odağının şekillenmesi lazım ki onunla karşılıklı oturup konuşabilesin. Yoksa bazen karşılıklı oturursun, bir bakarsın seni o ikna etmiş. Olur yani, bu da olur, yaşanır yani.
Karşına Alma: Benlikle Yüzleşme
Tabii ki kaygılanacaksın kardeşim yani. Kaygılanmayan insan çok mu iyi yapıyor, boş mu verelim yani, diye bir bakarsın. Aslında -tırnak içinde- doğal bir kaygı durumunun olması gereken ölçüsünü alır, abartılı bir şekilde büyüterek seni bu sefer ona ikna eder. Hani bir nevi, ben böyle bazı insanlarda görmüşüm mesela; alacaklı birinden, tabi çok böyle duygusal, iki numara. Mesela alacağını tahsil etmeye gidiyor. Adam diyor ki "ya çok kötü durumdayım, şudur budur, borç" ve ona biraz daha gene para veriyor. Görmüşüm ya, yaşanmış şeyler. Biraz daha para veriyor. Soruyorlar, alacağını aldın mı? "Yok" diyor, "ya adam çok kötü durumdaydı, biraz daha borç verdim" diyor. Şimdi böyle benliklerimiz vardır. Bazen böyle "hesaplaşayım" dersin, bir bakmışsın daha büyük bir şey seni sarabilir. Niye? Çünkü ona karşı ondan daha nitelikli, daha güçlü bir bilinç odağı yok. O zaman ne yapacaksın peki bu durumda?
Senden daha bilinçli olduğunu düşündüğün insanlarla oturup kalkacaksın mümkün olduğunca. Aynı girdabın içine girebilen ve aynı tuzağa düşen insanlarla fazla birlikte olmayacaksın. Anlatabildim mi? Onlar zaten bir şeyin içinde, bir negatifliğin içinde. Sen de zaten o negatiflikten kurtulmaya çalışıyorsun ama bunu kimle yapabilirsin? Daha bilinçli olması lazım. Birisine gittiğin zaman, "ya işte abi, ben çok acı çekiyorum, işte büyük sıkıntılar yaşadım" dediğinde, bir insanın üzerine bu kadar gerilmez diyecek, "hele bir dur, bir sakin ol, o kadar abartılacak bir şey yok, hayat o kadar acı değil, acıya neden olan egomuzdur" diyecek bir bilince ihtiyacımız var. Yoksa... bir basirete ihtiyacımız var. Bir basirete ihtiyacımız var. Yok, böyle değil de, "ya tabii işte insanlar kötü" diye doğru söylüyorsun, "işte abi işte insanız, hassasız, ne yapalım acı çekiyoruz" falan diyen biriyle oturup kalkmayacaksın. Yani bu onu küçümsediğin için değil, ona değer vermediğin için değil. Ya zaten adam aynı halden muzdarip ve gömülmüş ona. Yani sana yardım edemez ki o. Sen kime başvuruyorsun yani.
Kendine Acımamak
Onun için hani bir ermişin böyle kendine çok acıyan bir talebesi varmış. Demiş ki "kendine acıma" demiş, "gerekirse ben sana acırım." Anlatabildim mi? Çünkü neden? Çünkü kendine acıdığında sen negatif duyguların içine gömülüyorsun. O kendine acımaktan bir şey çıkmaz ki, bir sonuç çıkmaz ki. Onun için hayatta ilkedir: kendine acımayacaksın. Kendin dediğin aslında gerçek kendin değil o zaten, o psikolojik mekanizma. O kendine acıyor, "ne kadar talihsizim" diyor.
Bediüzzaman'ın Nefsiyle Konuşması: 73 Yaş Örneği
Bakın Bediüzzaman'a; nefsi böyle sıkıntılı bir zamanda, bakın çok önemli tabirler kullanıyor. Sıkıntılı bir zamanda "nefsim sabırsızlıkla beni taciz etti" diyor. "Beni böyle inceden inceye ezmeye kalkıyor, beni aciz bıraktı, beni çözümsüzlüğe sevk ediyor, oraya götürüyor" diyor. "Şu söyleyeceğim şeyler onu tam susturdu" diyor. Bak ne yapıyor? Görmezden gelmiyor oradaki mekanizmayı. Ama bir algıyla, bir bilinçle onu susturuyor.
Bir maddesi şu: diyor ki "ey nefsim." Bak o benliğe hitap ediyor. Yaşı o zaman 73'müş. "73 sene, yüzde doksan adamdan daha çok bu dünyanın zevklerinden hisseni almışsın, daha hakkın kalmadı" diyor. Bak böyle şey yapıyor. Şimdi muhtemelen nefsine demiş; gelmişsin 73 yaşına, işte sürgünler, hapishaneler, ne evlendin, ne çoluk çocuğun oldu, ne bir aile sıcaklığı, yuvası yaşadın; işte millet neler neler yaptı. Nefsi muhtemelen onu bir şekilde taciz ediyor, ezmeye çalışıyor, onu köşeye sıkıştırıyor. O "dur" diyor, "öyle bir şey yok" diyor. "Bu 73 sene, yüzde doksan adamdan daha fazla bu dünyanın zevklerinden hisseni aldın, daha hakkın kalmadı" diyor. Ne yaptı? Ona daha yüksek bir bilinç üzerinden cevap verdi.
İki: "sen" diyor, "ani ve fani zevklerin bekasını arıyorsun. Sen ne arıyorsun?" diyor. "Aradığın şeyleri bana say bakayım." Yok evlenmekmiş, yok çoluk çocuk sahibi olmakmış, yok yalnızlığın giderilmesi, yok başarı, yok insanların değerli gördüğü bir şey vesaire; bir sürü şey sıralayabilirsiniz. Bunlar nedir? Sınırlı, ani ve fani zevklerdir. Dünyanın en başarılı insanı olsan ne olur? Seni çok iyi anlayan bir eşin olsa ne olur? Sen ne arıyorsun? Bunlar sınırlı ve geçici şeylerdir. Onlar zevaliyle, ortadan kalkmasıyla veya bitmesiyle acı bırakır.
Kör Hissiyat ve Zahiri/Batını Ayrımı
Bak, kör hissiyatın yüzünden tokat yiyorsun. Bizim geleneğimizde hissiyat -yani hem beş duyuya dair hissiyat, hem de duygusallık anlamındaki hissiyat- ikisini beraber değerlendiriyorum. Bu, diyor, kördür. Dolayısıyla o kör hissiyatın rehberliğinde hareket ettiğinde tokadını yersin. O yüzden diyor, bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun. Bak, hiç kimseyi suçlama yok, değil mi? O kadar okuyoruz, suçlama yok. "İşte şu insanlar yüzünden, bu insanlar yüzünden" yok. Tamamen kendi üzerinde çalışıyor.
Orada ne demek istiyormuş, "bir dakika gülmeye [bedel on saat ağlarsın]"? Şöyle: nefs zahiri olana ve o anda olana odaklıdır. O zahiri düzeydeki olumluluk egoyu çok sevindirir. Ama o sevindiği şey ortadan kalktığında, bir dakika gülmesine bedel on saat ağlar. Bu da egonun bir bilinç halidir. Anlatabildim mi? Mesela düşünün, hayatta bizi mutlu eden olaylar, durumlar mesela bitmiştir, ne kadar üzülmüşüz mesela. Şimdi buna üzülen ne? İşte oradaki kör hissiyat. Çünkü neden? Bir şeyin bitmesini kabul etmiyor. Anlatabiliyor muyum? Güzel bir şeyin, hoşlandığı bir şeyin veya ona bir mutluluk veren bir şeyin bitmesini kabullenemiyor, anlayamıyor böyle bir şeyi. "Bitmemeli" diyor. Ya sen nerede yaşıyorsun ve nereye bakıyorsun? Bitmeyecek olan ne? Bu dünyada ne var ki bitmeye? Dolayısıyla neyi anlamak lazım? Bu dünyada başı olan her şeyin bir sonu var.
Çocuğun doğar, gülersin, mutlu olursun; altı ay sonra ölür, on altı sene ağlarsın. İşte bir dakikaya gülmeye bedel on saat ağlarsın. Halbuki niye öyle? O olguyu doğru anla. "Ne güzel bir çocuk, benim sınırlı bilincimle ve sınırlı imkanlarımla Allah benim emanetime vermiş. Ben de ona Allah'ın verdiği imkanlarla bakıyorum. Ve bu süreçte de güzel duygular, düşünceler, haller yaşıyorum, ne mutlu. Vefat edince de ona ait, onun yaşayacağı bu kadarmış" dersin, tam bir teslimiyetle devam edersin hayata. Ama bunu anlamak için işte bir bilinç düzeyi lazım.
Olgunun da kendine ait bir üzülme hakkı yok mudur yani? Var, çok sınırlı, çok sınırlı. Bakın dedim ya, hani kediyi yuvasına koyarken ayağını sıkıştırmışım, bilmeden. Kedi birden ciyakladı. Sonra kaldırdım o ayağını ezen şeyi. Bitti. O anda bitti. Ne şikayet, ne surat asma, ne eleştiri, hiçbir şey yok. Kedi baktım, on saniye sonra normal. Hiçbir şey yok. Bak devam etmiyor. Çünkü kör hissiyatı yok. Bizde var o kör hissiyat. Olur değil mi? Algı çarpıklığı bizde var yani. Doğal olarak bizde yoktu, biz çarpılmışız yani. Çarpılmışız hayatın içinde.
Yas, Teslimiyet ve Peygamberin Örnekliği
Bak bitti. Acıyı devam ettirdi mi? Yok. Arşivlemedi. Normal. Ya, ve bitti. Hani bizde nedir, "en fazla yas üç gündür" denir de mi? Bak din bunu koyuyor ama bizde bak diyor ki "çocuğum öldü, benim için hayat bitti" diyor. "Bizim bütün bayramlarımız acıyla geçiyor" diyor. Niye acıyla geçiyor? Yanlış bir şey.
Bak, peygamberin çocuğu vefat edince gözünden yaş gelmiş, kalbinde bir hüzün hissetmiş ama tam bir teslimiyet, rıza ve tevekkül var. Bak her şeyin bir payı var, her şeyin bir haddi var; onu abartmıyor. İşte mesela bunları söyleyince, şimdi yeri gelmişken; işte Hz. Hatice ile amcasını kaybedince "hüzün yılı" dendi diye, o zaman niye bütün yıla hüzün yılı deniyor gibi bir şey? Yani peygamber onu koymamış, başkaları yapmış, bizim bakışımız da ortaya çıkmış. Tabii ki başkalarının şeyidir. Bak mesela peygamber Hz. Hatice'yi hiç unutuyor mu? Yok. Bakın bahsettiğimiz şey bir şeyi unutmak değil, yok saymak değil. Ama işte "niye öldü, ölmemesi lazımdı, tam da çok zor bir zamanda öldü, ben ne yapacağım, yalnız kaldım" böyle bir şey yok yani. Ya da hayata küsmek. Böyle bir şey yok. Bu bir yanılgıdır. Bunu bize empoze eden benliklerin yanlış damarlarıdır. Kişi bunu fark etmeli. Bunu fark etmediği zaman onun tuzağına düşer.
Her seferinde bir refleksif savunma geliştiriyorlar. Şimdi daha da meşrulaştırmak için "ya insani bir şey değil mi" gibi bir tez ileri sürüyor mesela. "Bu kadar da olmasın mı? O çok insani bir şey, normal değil mi mesela?" gibi. Bir savunma, bir refleks geliştirme; yapılan şeye meşruiyet kazandırma.
İnsan Olmak ve Halifelik
Kur'an'da insan çoğunlukla, bir kısmı olumsuz sıfatlarla tanımlanıyor. Mesela diyor ki insan acelecidir, insan nankördür, insan cahildir, insan zalimdir, insan çabuk unutur, vesaire. Onun için bakın Allah ne diyor? "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." Allah yeryüzünde halife yaratacak, insan değil. İnsan olmaklık aslında bir düşüş düzeyinin tanımıdır, adıdır. Onun için biz insan olmaya çalışmayacağız. İnsan olmak bir düzeydir. O düzeyi görmek lazım; neyin düzeyidir? Anlatabildim.
Onun için biz neye dikkat etmeliyiz? Kavramların yerlerine ve neyi ifade ettiklerine. Kur'an'da sadece bir yerde "biz insanı en güzel kıvamda yarattık" der. Fakat buradan şunu ifade edebiliriz: aslında insan çok kısa zamanda o kıvamı kaybediyor ve işte aceleci, sabırsız, öfkeli, bencil, nankör, zalim, haddi aşan, aşırı tartışmacı, kendini savunan hale geliyor. Şimdi eğer Kur'an referansını alacak olursak, insan olmak nihai tavsiye değildir. Bunlar insanidir ama biz insan olmak istemiyoruz. Biz yeryüzünde halife olmak istiyoruz. Çünkü Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratmış. İnsanın yaratılış maksadı budur. Dolayısıyla eğer biz bunlara "insani" diyorsak, biz öyle bir insani düzeyinin ötesine geçmek zorundayız. Bunu meşru ve doğru zemin kabul ediyorsak bu bir yanılgıdır.
Anlatabildim. Evet, insanidir bunlar, fakat Kur'an bu anlamda insani olanı olağanlaştırmıyor. Eyvallah. Biz o çerçeveye mesela, yine Hz. Peygamber'in birçok anını da birçok halini de uydurmaya çalışıyoruz. Mesela çok fazla abartılı anlatıyor. Hem o hüzün yılı bahsinde, işte "kederlendi, üzüldü" yani, o bizim abartımızdır. Peygamber Efendimiz kendini yerden yere vurmadığı kalmış gibi bir anlatımla; o bizdeki abartılış. "Peygamber Efendimiz çok kötü hissetti kendini" - bunun gibi birçok vaka için benzer şekilde anlatılır.
Duha Suresi: Yetimlik, Fakirlik ve Yalnızlık
Bir de şöyle bir şey var: bir mizansen haline de getirilir. Aynen. Bir şey var, Duha Suresi: "ben seni yetim buldum, barındırmadım mı?" Bunun üzerine iniyor diye, üzüldüğünden dolayı Peygamber Efendimiz'e Allah bir teselli olarak sanki o ayet iniyor diye. Öyle değil mi? Ayakları değil mi? Şimdi onun tabii ki iki düzeyli bir yorumu var. Biz o ilk zahiri yorumu ölçü alsak bile, ne diyoruz? "Seni yetim bulup barındırmadı mı?" Evet. Yani bak o zaman ne var? Yetimlik asli ve temel bir hüviyet değil. Allah'ı hatırladığında o yetimlik ortadan kalkıyor. Anlatabildim mi?
Şimdi diyelim ki ben zahiri olarak bir yetim, öksüz olsam diyelim; ben ne yapacağım? Allah'ı tanıyor muyum, inanıyor muyum? Tanıyorsam, o zaman bak ayet diyor: "biz seni yetim bulup barındırmadık mı?" O zaman bende geçmez. Ama ben ömür boyu yetim ve öksüz yaşıyorum; böyle bir şey olabilir mi? Orada ne var? Beşeri ve insani düzeyde yaşanan bir olguya, ilahi ve hakikat düzeyinde bir referansla çözüm var. Anlatabildim mi?
Yani sen kendini yalnız mı hissediyorsun? O zaman bak, Duha Suresi sana diyor ki "seni yalnız bulup yalnızlığını gidermedim mi?" Böyle hatırlayacaksın bu ayeti, böyle yorumunu açacaksın. Yalnızım, evet, ego düzeyinde, nefs düzeyinde yalnızlık hissediyorum. Ama Allah'ı hatırladığımda yalnız değilim o zaman. Anlatabildim. Dolayısıyla yalnızlık hissi insani midir? İnsanidir. Ama sürekli bir hal midir, veyahut da doğal hal midir? Hayır, değildir; doğal değildir. Dolayısıyla insan, bütün o durumları geçici durumlar olarak telakki etmelidir. Bunlar bizim asli durumumuz değil.
Mesela "yalnızlık insanın kaderidir" - yanlış. "Hepimiz yalnızız" - yok öyle bir şey. "Hiç kimse seni anlayamaz" - yok öyle bir şey. Bunlar hepsi yanlış. Ama dikkat edin, benlik bunları bir temel zemin olarak lanse ediyor. Halbuki işte Duha Suresi'nde diyor ki: "Allah seni yetim bulup barındırmadı mı? Hiçbir şeyin yokken seni kendisiyle zengin etmedi mi?" Yoksa sen fakirdin, Hz. Hatice ile evlendin, zengin oldun diye yorum yapılıyorsa bu yanlış bir şeydir. Sen hiçbir şeye sahip olmadığını yaşadın, hissettin. "Hakikaten neyim ben" diyorsun değil mi, zahiri düzeyde, nefs düzeyinde. Hiçbir şeyin yok, hiçbir şeye sahip değilsin, fakr içindesin yani. Allah senin o fakrını neyle tamamlıyor? Zenginliğiyle tamamlıyor.
Ama sen sürekli "benim hiçbir şeyim yok, hiçbir şeyim yok, ne kariyer, ne statü, ne başarı, ne doktora, ne şu, ne bu" diye hâlâ bu kafada devam ediyorsun, değil mi? O zaman ayet niye inmiş? Peygamber sürekli haşa yetimlik mi hissetti? Sürekli "ben ne yaptım, ne başarı elde ettim, neye sahip oldum" bununla mı meşguldü? Yok. O ayet bize neyi hatırlatıyor? Ya her türlü eksiklik, mahrumiyet ne ile tamamlanır? Allah ile, Allah'a dair bilincinle tamamlanır. "Kendimi yalnız hissediyorum, tamam" - bak ne güzel, Allah o yalnızlığını gerçek anlamda, hakiki anlamda giderendir. O zaman ben kendimi eksik, mahrum, yetersiz hissettiğim her durumda gerçek bir kaynağa açılmam lazım. İşte o "hasbunallahu ve nimel vekil" ayeti de buna işaret eder; yani "o ne güzel bir dost ve ne güzel bir vekildir, ne güzel bir sahiptir" - ben onu idrak edeceğim.
Yoksa egom sürekli bana "işte yetimsin, öksüzsün, çaresizsin, yetersizsin, başarısızsın, yalnızsın, hayatta bir insan bile seni anlamadı" bütün bunları empoze ediyor. Böyle bir benliğin ayetten, Allah'tan haberi var mı? Yok. Ayeti kullanıyor mu? O da yok. Kendi egosunun dayatmasını sana yapıyor. Çözümü de nerede aratıyor? Bakın burada ne vardı? Ani ve fani zevklerin veyahut da ani ve fani çözümlerin ortamında sana aratıyor. Ne algısı kuşatıcı, ne çözümü gerçekçi.
Ben yalnızlığımı nasıl gidereceğim? Bir kısım insanlarla olan ilişkilerimle mi gidereceğim? Gerçek anlamda yaşadığım bu yalnızlığın gerçek ve hakiki çözümü insanlarla olan ilişkilerim midir? Hayır değildir. O zaman onun gösterdiği çözüm de gerçekçi değildir.
Bediüzzaman'ın Nefis Muhasebesi: Kader ve Teslimiyet
İşte Bediüzzaman'ın burada nefsine verdiği şey ne? Bakın net, kesin ve kökten bir analiz yapıyor. Yani işte bak, "sen bazı şanssızlıklar yaşadın, işte bazı acılar yaşadın ama sen gayret et, ileride hayat sana çok güzel şeyler verecek." Bak öyle bir tuzağa düşmüyor. "Bu dünyanın her şeyi sınırlı ve fanidir" diyor. Bu, alemi inkar etmek değildir; alemin mahiyetini tanımlamaktır. Dolayısıyla "sen yanlış bir yerde arıyorsun, arayışını doğru noktaya teksif et" diyor.
Yine diyor ki: "yüzlerce tecrübeyle kat'i kanaatim gelmiş ki ey sabırsız nefsim, zahiri musibetlerin altında ve neticesinde ilahi yardımın çok tatlı neticeleri var." Hayatta yaşadığın bir zorluk, bir musibet, sana daha yüksek bir bilincin kapılarını açar. O açılan kapının peşine düş. Hani Hz. Mevlânâ'nın ifadesiyle, "dünyada bütün kapılar kapanmışsa, semanın kapıları sana açılmış demektir." İlahi takdire ve Allah'ın hikmetine dayanan, ve onun hikmetinden, takdirinden emin olana her şey kolaydır prensibini kendine rehber yap.
Yani bir şey yaşadım; kendi payım varsa alırım. Derim ki, benim bu süreçte binde bir payım dahi olsa nefsimin o hatasını analiz ederim, derim ki nefsimin böyle de bu süreçte bir hatası var. Sonra derim ki bu benim bütünüyle kontrol edemeyeceğim bir süreç. Dolayısıyla derim ki bu, bana bakan yönüyle bir kaderdir. Dolayısıyla da ben, bu takdirin sonsuz olan ilahi hikmet noktasında uygun ve gerekli olduğunu düşünürüm; dert etmiyorum, problem etmiyorum. O zaman ne oluyor? Onun benim üzerimde etkisi nötralize oluyor. Diyorum ki "olacakmış, oldu." Benim bu süreçte nefsimin bir hata payı varsa onu almazlık etmiyorum ama, bu ayrı bir şeydir; o payımı alıyorum. Sonra diyorum ki "olacakmış, takdir" ve yoluma devam ediyorum.
Hayatta bir şeyin üstesinden gelecek bir imkan bana verilmemişse, ben onu dert etmem. Biz veteriner fakültesindeyken bazı köpekler olurdu, ayağı kırılmış veyahut da işte yaralanmış; bakıyorsun kesiyorsun, köpeğin üç ayağı var. Fakat hiçbir köpek görmedim ki "benim üç ayağım var, biri kesildi, ne yapacağız, ne edeceğiz, niye böyle" dediğini görmedim. Üç ayakla yaşıyor. Bak, kadere tam bir tevekkül ve teslimiyet var. Hiç dert etmiyor mesela, onu yaşıyor.
İşte bakın bu çok önemli: "hevesli, akılsız çocuklar gibi." İnsan hep böyle heveslerle doludur. "Şöyle olacağım, böyle yapacağım, şuraya ulaşacağım, bu hedefi tutturacağım" - hep heves. İnsan heves dolu. "Hevesli, akılsız çocuklar gibi geçici ve ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma." Düşün ki fani zevkler biter ve sonunda sana bir teessüf bırakır.
Ani-Fani Zevkler ve Lezzet-Elem Dengesi (Sopa Metaforu)
Bakın, insan egosuyla yaşadığı bir mutluluğu, bir hazzı kaybettiğinde, ondan kat kat daha fazla üzüntü yaşar. Bu hayatta bir prensiptir. Bak, bir şeyi egonla yaşarsan, egonla yaşadığın bir mutluluk bittiğinde, ondan çok daha büyük bir mutsuzluk süreci başlar. Bu böyledir, bu bir prensiptir. Aksine, kişinin yaşadığı sıkıntılar bittiğinde de bir lezzet hisseder. Mesela bir acın var, vücudunda bir ağrı var; ağrı geçince mutlu oluyorsun, lezzet alıyorsun o ağrının bitiminden.
Aynen, evet. Negatif durumun ortadan kalkmasından sonra duyulan keyifle onaylanıyor. Diyor ki, hani olumsuzluklar, sıkıntılar bitince lezzet veriyor. Hani sen böyle sıkıntılardan da böyle aman aman, aşırı kaçma; çünkü onun da içinde, kendine göre bittiğinde bir lezzeti var. Dolayısıyla oradaki çift kutupluluğu gör. Yani her lezzet bittiğinde bir elem, her elem bittiğinde bir lezzet verir. Bunlar birbirinin içindedirler.
Bakın şu önemli: sen eğer divane değilsen, yani bilgisiz, cahil ve başıbozuk değilsen, geçici lezzetleri yalnız şükür için arayabilirsin. Rabbim verirse şükrederim, ama vermezse de problem etmem. Bir lütuftur, verince şükrederim; bittiğinde de o zaman rahatsız olmazsın, değil mi?
Ve bakın şu prensip: feleğin çarkını çeviren ilahi kanun, senin hatırın için o pek geniş olan kader kanununu değiştirmez. İnsan kendi arzusunu, hevesini, beklentisini bu kainata empoze etmeye çalışıyor. Ama Allah'ın her şeye kadir olduğunu... Allah her şeye kadir ama sen nerede kudret arıyorsun? Nerede o kudretin tecellisini arıyorsun? Allah tabii ki dünyada istese yerin altını üstüne çevirir, istese ölüyü diriltir. Ama dikkat et, sen nerede ne istiyorsun.
Kütük ve Ağaç Kıssası: Dünyevi mi Uhrevi mi?
Hani derler ya, Peygamberimizin o mescitte hutbe verirken dayandığı böyle bir kuru kütük varmış, bir ağaç parçası. İşte böyle cemaat kalabalıklaşınca, Peygamber üç basamaklı bir şey yapmış, bir merdiven gibi; hani insanlar daha iyi duysunlar diye. O zaman o kütük ağlamış, Peygamber onu bıraktı diye; yani geçici bir ayrılığın hüznü var. Peygamberimiz demiş ki kütüğe: "istersen seni şurada yeşerteyim, yani Allah'tan dileyeyim, Allah'ın da kudreti sonsuzdur, her şeye kudreti var, seni yeşertsin, bir ağaç haline getirsin. Ama istersen seni cennette bir ağaç yapsın." O diyor ki "cennette ağaç olmayı isterim" diyor. Anladınız mı?
Bakın, yani bir sefer olamadı, eyvallah. "Yok yok, sığıyor, sıkıntı yok, dört kişilik rahattır orası." Şimdi dikkat edin, orada ağaç ne diyor? "Beni cennette bir ağaç yapın" diyor. Demiyor ki "tabii ki kudretin yeter." Şimdi ben Allah'ın kudreti yeter ama, ben o kudretin şu fani ve geçici alemde mi tezahürünü daha çok istiyorum, yoksa kalıcı ve ebedi bir düzeyde tezahürünü mü istiyorum? Onun için evliyaullah dünyadaki bir şey için dua etmemişler çoğunlukla. Yani anlatabildim mi? Neden? Sen dünyayla ilgili bir istekte bulunuyorsun, zaten geçici ve fani.
Hani psikolojide şey vardır ya, işte "sana şu pastayı vereceğim ama, 10 dakika beklersem sana 2 pasta vereceğim." Çocuklarım çok tabi, "bana şimdi ver" diyor. Aslında bu ne? Kör hissiyat, buradaki ifadeyle "ey nefsim, sen ani ve fani zevklerin bekasını arıyorsun" diyor. İnsan egosunda böyle bir damar var, hemen istiyor. Halbuki işte kâmil insan burada çok fazla talepkar değildir. Onu hayatın doğal akışına bırakır, o ebedi olan bir şeyi ister.
Ego'nun Yalnızlık Manipülasyonu ve İlişkiler
Mesela ben de şunu demem lazım: "ya Rabbi, benim bu dünyadaki geçici yalnızlığımı, nefsimin yalnızlık hissini dünyadaki insanlarla değil, bu yalnızlığımı senin yakınlığınla tedavi et. Senin yakınlığınla bu yalnızlık hissini gider." Diye ben dua etmem lazım. Yoksa "ya Rabbi bana işte bir insan ver" - e verdik, ne olacak? O kadar yani. Halbuki o ebedi yakınlığını sana hissettirse, hem o zaman o ebedi yakınlıkla yaşadığın için gerçek anlamda huzurlu olacaksın.
İlişkilerini de bakın, bu çok önemli: ilişkilerini egonun yalnızlık manipülasyonlarına da kurban etmeyeceksin. Şimdi hayatta bizim ilişkilerimiz ne ile işliyor? Egomuzun yalnızlık manipülasyonlarıyla işliyor. Bazen yalnızlıktan kaçtığım için ıvır zıvır insanlarla iletişim içinde oluyorum. "Canım sıkıldı" diyorum, "kendimi çok yalnız hissediyorum" - gidiyorum, abuk sabuk muhabbetler yapıyorum mesela. Bak ne yaptı? Ego yalnızlık hissini manipüle ederek yanlış noktalar üzerinden bir şey yapmaya, çözümlemeye çalışıyor. Halbuki ben nefsimin o yalnızlık hissini ilahi yakınlıkla tedavi etsem, ki hakiki ilacı odur. O zaman benliğim ilişkilerimi bir mahrumiyet algısıyla yaşamayacak.
Mesela biz niye hani her zaman söylüyoruz: kardeşim, aradığımız bir insan değildir, bir ilişki değildir. Bunu aramıyoruz, aramamalıyız ama bakıyorsun mesela insanlar ne arıyor? "Bir evlensem, işte bir başarsam, bir doktora mı yapsam" - e ne olacak? Neyin peşindesin? Anlatabildim.
Kitap Okumanın Amacı: Kendini Bulmak
Ne olacak? Bak, aradığımız bunlar değil. Bir insan diyorsa ki "bunları arıyorum" için Kur'an okumalı, manevi bir şey okumalı diyorsa, bunlar okumamalı. Yani okumamalı derken, okuduğunda onların sana vereceği şeyi sen alamamış olursun. Anlatabildim.
Hani bana hep verdiğim örnek vardır: adamın biri, kadının biri, "işte benim kocam dindar olsun isterim" diyor. Niye dedim istersin? Biliyorum niye istediğini. "Kocam beni aldatmaz." Yani dini bile egosu için kullanıyor. "Adam dindar olsun, onu aldatmasın." Nereden bakıyor hayata mesela değil mi? Hayır. Ben kitabı niye okuyorum? Kitabı kendimi bulmak için okuyorum. Yoksa egomun manipülasyonlarına hizmet etmesi için okumuyorum. Ben kariyer yapmak için, daha başarılı olmak için, egom daha mutlu olsun diye bir arayış içinde değilim. Böyle bir şey yok. Bir ilişki aramıyoruz, bir statü aramıyoruz, bir kariyer aramıyoruz. Arayan insan hakikati veya maneviyatı bilmiyor demektir. Bunun bütün hepsini bırakın, gerçek anlamda kendini bilmiyor demektir. Bir ilişkiye, bir imkana, bir kariyere, bir imaja ihtiyaç duyan egodur. Sen değilsin. Anladın mı? Sen değilsin.
Hatta bakın mesela, Peygamberimiz o vahiy geldiği zaman insanlara anlattığı zaman, bir kısımları boşandı. Mesela Peygamberimizin iki kızı zannediyorum boşanmak zorunda kaldılar. Çünkü Ebu Cehil'in çocuklarıyla evliydiler; yani ya Ebu Cehil'in ya Ebu Leheb'in, şimdi hatırlamıyorum, yani Peygamberimizin amcasının çocuklarıyla evliydiler, iki kızı. Boşanmak durumunda kaldılar. Yurtlarını terk eden oldu, işte Bilal-i Habeşi gibi işte bir şekilde Mekke aristokratlarının birinin evinde yaşayan biri işkence görür hale geldi. Bak aslında bizim bugün egomuzun aradığı her şeyi kaybettiler. Anlatabildim mi? Kimisi anne babasını kaybetti, anne babası onu reddetti mesela. Bak demek ki iman, maneviyat, hakikat öyle bir şey veriyormuş ki, bunların kaybı herhangi bir rahatsızlık oluşturmadı. Demek ki bir: din sana bunları vermek için gelmemiş. İki: bunları senden talep eden veya bunlara ihtiyaç duyduğunu sana dikte eden senin özün değildir; egodur.
Şükür İçin İstemek, Tatmin İçin İstememek
Hocam, dünyadaki mesela bunlar Allah'ın dünyada bahşettiği nimetler; güzel, nitelikli bir evlilik, başarılı performansını gösterebileceği bir iş, atıyorum hocam, bunları neden istemeyeceksin diyorsunuz ya, Kur'an'dan doğru mesajı almamışsın da. Yani bunları doğal olarak istemek neden kötü olsun ki? Bak ölçü şu: bak burada ne dedi? "Sen bu muvakkat lezzetleri yanlış (yani) şükür için arayabilirsin" - bakın biz şükür için aramıyoruz, tatmin olmak için arıyoruz. Tamam ben de onu diyorum işte. Yanlış diyor yani; yani şu ihtiyaç duyan benliğin sen değilsin. Oraya gitmeyin daha, o kadar. Açacağız bunu şimdi.
Şimdi bakın ne diyor? "Sen bu lezzetleri yanlış (yani) şükür için isteyebilirsin." Yani Allah diyor ki, senin bu dünyadaki bedenen, psikolojik olarak, duygusal olarak bütün o melekelerine ben lütuflarda bulunurum diyor. Sen de dersin ki "ya Rabbi, benim bedenime, benim psikolojime, benim hissiyatıma bir lütuf olarak vereceğim nimetleri şükürle karşılayacağım." Şimdi bu bilinç ayrıdır, "bunlar olmazsa mutsuz olurum" ayrıdır. Fark bu. "Bunlar olmazsa mutsuz olurum" diyen egomuzdur. Eksiklik hissiyatı oluyor, olur, eyvallah. Ona deriz ki senin eksikliğini anlıyorum, fakat eksiklik hisseden ben değilim. Yani benim psikolojik mekanizmam bir şeyin eksikliğini duyabilir; bu makul bir şeydir. Mesela diyelim ki bedenen ben açlık hissedebilirim, bedenim açlıktan da ölebilir. Fakat eğer ben dersem ki "açlıktan öldüm" cahillik sergilemiş olur. Ama ben Rabbimden talep edebilirim: "ya Rabbi bedenim aç, eğer lütuf ve keremin ve hikmetin uygunsa bana bedenimin açlığını giderecek bir nimet ver" diyebilirim. Farz edelim vermedi, problem yok.
Eğer ben dersem ki "açlıktan öldüm", o zaman ben beden bilincinden konuşuyorum demektir. Mesela duygusal bir insan olurum, derim ki duygusal paylaşımda bulunabileceğim bir insan benim duygusal benliğim için bir lütuf olur; eyvallah, eğer lütfedilirse şükrederim, ona da eyvallah. Ama diyelim ki olmadı; ben eğer dersem ki "ya bu dünyada duygusal paylaşım yapabilecek, kendimi anlatabileceğim, tam olarak anlaşılabildiğim, bana ilgi ve değer veren birini bulamadım, ne kadar mutsuzum" - o zaman sen densizlik yapıyorsun demektir; Türkçesi budur.
Şey olarak, hani istemekten ziyade, böyle bir şeyi belki bir şükür vesilesi olarak beklemekten ziyade bunlara sıkı sıkı bağlanmak ve bunlar olmadan olmazmış gibi bir tasavvura kapılmak - tabii işte o ego bilinci, yani bu sıkıntılı. Aynen, bu ego bilincidir. Ha, bir şunu anlayacaksınız: egonun Allah rızası için yaptığı gram kadar bir şey yoktur, olamaz da; kendisi için yapıyor çünkü.
Dua ve Egonun Dindarlığı
Aynen. Ama şey, mesela biri eşeğinin yorulmaması için dua etsin, ben orada eşim için değil, ben eşim o dua sayesinde iyi oldu diye düşünsem... Tamam şöyle diyelim mesela: bir kadın dua etti eşi için. Eşi üç kağıtçı, zampara vesaireydi, dua etti: "ya Rabbi eşimi ıslah et." Sonra da eşi de çok iyi oldu. Dedi ki "sen iyi biri değilsin, ben başkasıyla evleneceğim." Hay Allah. Bundan mutluluk duyuyorsa, o kadın o duayı Allah için etmiştir; eyvallah. Anlatabildim mi? Sonrasında "Allah belanı versin" demiyor. "Dua ettik, başkasına bir yer aldık" değil mi? Aynen öyle. "Bu kadar senin cefasını çektik, sefasını bulamadık" diyorsan, sen egondan dua etmişsin. Her şey matematikseldir, burada bir keyfilik yok yani. Anlatabildim mi? Ego Allah için bir şey yapmaz; Allah için yapan özümüzdür, o bilince sahip olan özümüzdür. Egonun bütün derdi kendisidir, kendi hesabıdır, ihtiyacıdır, beklentisidir, korkularıdır, arayışlarıdır. Allah'a inanan ego bile bunun için yapar.
Allah sana dese "ben sana hiçbir şey vermeyeceğim, bana dua edecek misin?" Sen eğer dua etmenin lezzetini idrak eden bir öze sahipsen dua edersin, çünkü bizzat dua etmek senin için bir lezzettir. Ama ego için öyle bir lezzet olur mu? Olmaz. Ben birine desem ki "sen ne kadar hayatta dua edersen et, Allah sana o dua ettiğin şeyin bir gramını bile vermeyecek" - var mı edecek, dua edecek bir baba yiğit? Ama öz dua eder. Neden? Onunla muhabbet etmektir onun için dua. İstemek onun bahanesidir. Maksat Allah'la o muhabbeti yaşamaktır. Onun duası bir istek değildir, istek o halin bahanesidir. Anlatabildim mi? Mesela birine gidersin, "bir çay içmeye geldim" dersin ama derdin o çay değildir. Sana desek ki "çay yok", sen gene oturur, sohbet edersin, diyelim değil mi mesela? Ama ego bunu yapabilir mi? Yapamaz. Onun için şunu anlayacaksınız: ego dindar olamaz. Öyle bir şansı yok.
Egonun Allah'a Teslimiyeti ile Hakiki Teslimiyet Arasındaki Fark
Peki sen egodan mı ibaretsin? Şimdi ne yaptık, dindarlıktan da mahrum mu olduk yani? Hayır, sen egodan ibaret değilsin zaten, mesele o. Sen ego değilsin, sen egodan ibaret değilsin. Onun için din, Allah'a ait olduğunu idrak etmektir. Yoksa... hani bir ermişin ifadesini söyleyeyim: "gerçek tekamül, hakikate erme, egonun Allah'a teslimiyeti değildir" diyor. "Hakiki kemal, egonun bütünüyle Allah'a teslim edilmesidir." Egonun Allah'a teslimiyeti bir hesap kitap meselesidir. Anlatabilir miyim? Diyor ki "ya Rabbi, ben sana teslim oldum, hangi şartla?" - bir incele bakalım, altını bir kaz. "Teslim oldum, hani sen de bizi görürsün artık." Anlatabildim mi? Bu, egolu Allah'a teslimiyet sürecidir. Bu bir süreçtir, bu büsbütün kötü bir şey değil, ama bu nihai ve hakiki nokta değil. Egonu bütünüyle teslim et; işte o hakiki dindir, hakiki imandır. Yoksa işte ne dersin? "Ben ibadet ediyorum, ben tefekkür ediyorum, ben şunu yapıyorum, bunu yapıyorum" - bu egonun Allah'la ilişkisidir. Bir de egosuz bir şekilde Allah'la ilişki vardır, o gerçek ilişkidir.
Ama tabii bunlar bir süreçtir, ama şunu anlamak lazım: sen hangi süreçtesin, bunun farkında mısın? O izafi süreci hakiki düzeyin yerine koymamak gerekir. Benim nefsim üzerinden Allah'la ilişkim olabilir. Bazen nefsim de Allah'tan bir şey isteyebilir ama derim ki "ya Rabbi işte nefsim de bunu istiyor, hani takdir senin" ama velev ki Allah nefsimin istediği bir şeyi vermedi; vermediyse vermedi, dert etmem. Ediyorsam egomun tuzağındayım demektir. Anlatabildim mi? Yoksa egom da bir şey isteyebilir; "ya Rabbi" derim, "nefsim şunu istiyor ama takdir senin, hüküm senin."
Hz. Musa Kıssası: Kadere Rıza
Mesela bakın, Hz. Musa işte Mısır'dan kaçmış, katil diye kovalanıyor, kazayla birini öldürmüş, bir tokat atmış, adam gitmiş, adam ölmüş. Takip ediliyor, suçlu diye aranıyor. Hiç kimsesi yok, yapayalnız; ne annesi var ne o, hiçbiri yok. Tamamen Mısır'dan böyle bir fert olarak kaçmış. Sonra bakıyor Hz. Şuayb'ın bulunduğu bölgeye gidiyor. Orada insanları görüyor, Hz. Şuayb'ın kızları çobanlık yapıyor, koyunları otlatıyorlar, su içirecekler; işte kız oldukları için, kadın oldukları için geriye itiliyorlar vesaire. Hz. Musa orada onların hakkını savunup onların koyunlarının su içmesini sağlıyor. Sonra bir kenarda oturuyor. Ayet şu: "ya Rabbi, katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir" diyor. Bu kadar. "Katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir" diyor, arz ediyor kendini.
Allah, Şuayb'i ona mürşit kılıyor, Hz. Şuayb'ın kızını eş olarak nasip ediyor, çobanlığı da bir iş olarak nasip ediyor. Bak ama o demiyor "işte evlenmezsem ne olacak, işte işim olmazsa ne olacak" - bunun derdinde değil. Temel şeyi bu değil yani. Anlatabildim mi? Diyor ki "ya Rabbi, katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir" diyor. Ve normal hayatını olabildiğince anlayışı ve idraki ölçüsünde yaşamaya çalışıyor. Allah ona ne verir, nasıl verir, verir mi? O hiç bunlarla ilgili kafasını yormuyor. İşte bilinç bu.
Hiçbir şey yok. İşte "bu olmazsa olmaz" - yok, öyle bir şey değil. Ve işte kadere bak: bir adama tokat attı, katil diye aranıyor. Bunca zamandır Mısır'da belli bir kariyeri vardı, hepsini yitirdi. Bak bunda bir dert yok. Bu, sapan(mış görünen) da olsa, ta benlikten başka bir şey değildir. Ve tüm mahiyetiyle de aldatıcıdır.
Egonun Aldatıcılığı ve Kavramsallaştırma Tuzağı
Aldatıcı olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: biri size "5 dakika sonra öleceksiniz" dese, egonun hiçbir şeyi kalmaz; ne kaygısı, ne arayışı, ne beklentisi, ne hayali, hiçbir şey kalmaz. Çünkü o kadar hayali bir şeydir. Onun için ona çok fazla güç atfetmemek lazım, onu kendi gücümüzle güçlendirmemek lazım. Bakın, deseler ki "bize beş dakika sonra öleceksin", bak bütün egonun bütün o balonu bir anda söner, çünkü boş bir şeydir. Ama bu dünyada yaşıyor musun? Evet yaşıyorsun. Bu dünyanın şartları içinde gayret edersin. Bakın, çalışmak, gayret etmek, bunlar çok önemli şeylerdir. Ama egonun arayışı, egonun beklentileri üzerinden yapmamak bunu. "Ben çalışırım, gayret ederim." Ne imaj için, ne kariyer için, ne statü için, ne başarılı olmak için. Ben sadece çalışırım, gayret ederim, bana verilen imkanları hayatın olguları içinde en olumlu, en güzel şekilde kullanırım. Bu kadar.
Egonun tanımlamalarında bir sakatlık var. Bakın ego bir şey gördüğümü hemen tanımlıyor. Kedi gördü, "benim kedim." Hemen tanımladı. Bir muvaffakiyet oldu, "benim başarım, ben başarılıyım." Veya tam tersi, terslik oldu, "ben başarısızım." Ego her şeye limon oluyor, maydanoz oluyor. Yanlış bir şey. Sen "dur" diyeceksin. Kavramsallaştırma; beni tanımlama zaten. Ne yapıyor? Bir şey buluyor, seni onunla tanımlıyor. Sen de bunun geçici hazzına kapılıyorsun.
Mutluluk-Mutsuzluk Sopası ve Egonun Kitabı
Bak, "benim çocuğum" demek ne güzel bir şey, değil mi? "Benim başarım" demek ne kadar hoş bir şey ego için. Sana da bir pay veriyor, "bak bu senin" diyor. Ama sonra onu başına bela ediyor. Başarı benimse, başarısızlık da benimdir. Başarıyla kendimi değerli hissediyorsam, başarısızlıkla da değersiz hissedeceğim. Sevilmekle değer bulduğumu hissediyorsam, sevilmemekle de o değeri kaybedeceğim. Sen hangi tuzağın içine düştüğünü biliyor musun? Egonun bu ayartmalarından. O tuzağa düşmeyeceksin. İşte insanlara bir şey anlatıyorum, etkileniyorlar veyahut da işte böyle kıymet veriyorlar vesaire; hemen ego "ne güzel bir şey" falan. Bir gün bir yere gidersin, kimse toplantına gelmez. O zaman egonun başına nasıl bela açtığını görebilirsin, değil mi?
Bak, egonun tuzağı işte. Ne egonun o kulpuna yapış, ne o kulpuna mahkum kal. Ego sana bir kulp veriyor ama o kulpun yanında bir tutsaklık da veriyor sana. Senin eline bir ip veriyor ama ipin öbür ucu bir hapishane halkasına bağlı. Oraya seni mahkum ediyor. İnsanların ilgi ve değer vermesi kötü bir şey mi? Yok. İlgi ve değer vermesi normal ve güzel bir şey. Fakat o ilgi ve değerle değerli olduğunu hisseden ego yanlış bir şey. Bakın ego burada da oyun oynuyor: diyorsun ki "bak benim çocuğum" deme, o zaman çoluk çocuk yapmayacağım o zaman değil mi? Veyahut da işte "bu başarı benim değilse o zaman niye koşturalım kardeşim" değil mi? Koştur ama ona "benim başarım" deme. Çocuğun olsun ama "benim çocuğum" deme. İnsanlar ilgi ve değer versin, doğal akışı içinde, ama ben bu ilgi ve değer sayesinde mutluyum deme.
Mutlu ediyorsa onu, tamam mutlu etsin, o egoyu mutlu etsin, gözlemleyecek, tamam gözlemle. Tabii olur, içinde bir huzur belirir, mutlu oldun, tabii tabii, ama bak onunla özdeşleşme. Yani bir benlik mutlu olabilir, tam tersi durumda da bir benlik mutsuz olabilir. Sen ikisini de gör; ne onunla özdeşleş, "işte mutluluk buymuş ya, ne güzel" deme, ne de öbür durumda olumsuzluk olduğunda "ne kadar mutsuzum, ne kadar berbat bir durum" deme. Onu dersen onu da demeye mahkûmsun. Hiçbir sopa yoktur ki iki ucu olmasın, değil mi? Sopanın bir ucundan tuttuysan öbür ucu da vardır. Ego, sopayla çalışır; tıpkı Musa'nın elindeki asa gibi. Anlatabildim mi? O asanın iki ucu var. Bak birini, bak üstten o tutuyordu, altı yere değiyordu; biri yukarıda, biri aşağıda.
Zaten şöyle bir şey oluyor: böyle bir mutluluk yakalandığı zaman, hani orada mutlu olduğunu bir şeyle, bu sefer o mutluluğu sürdürmek ve elde tutmak için aşırı bir çaba sarf ediyor. Ve bu müddet sonra, yani sonuçta biteceği için, sonu bir şey olduğu için, bu sefer onunla zaten o süreç içerisinde çöküntüleri başlıyor yani. O zenginliği elde tutmak için aşırı çaba sarf edip, en nihayetinde bir gün işte kaybettiğindeki durum gibi yani. Sonra müflis olarak ne oluyor? İntihara kadar. Hani işte halk diyor ya, "Allah insanı gördüğünden aşağı koymasın." Niye koymasın? "Koyacağım zaten" diyor sana, ayette diyor yani. "Azaltacağım" diyor bunları, "azaltacağım" diyor. "Nefsinizden, ticaretinizden, çoluk çocuğunuzdan, sahip olduğunuz şeylerden azaltacağım" diyor. Sen Allah'ın kanununa zıt bir şey diyorsun; "Allah gördüğünden daha düşük bir hale düşürmesin" diyorsun. Allah diyor ki "düşüreceğim." Bak ego ne kadar Allahsız değil mi mesela? Yani egonun kendi kitabı var, bunu unutmayın.
Bakın egonun bir kitabı var ama kutsal değil, fakat kutsal kitaptan daha yukarıda. Yani diyor ki "bu kitap ana kitap bu, öbür kitabı da okuyabilirsin" diyor, "sıkıntı yok, ama bana dokunmasın o kitap" yani. Zaten öyle okutuyor. Tabii, egonun kitabıdır bu, öyle okutuyor. Onu da diyor yan olarak bir şerh olarak, bir alt yorum olarak okuyabilirsin. Yani biz Musa'nın hikayesini Musa'nın hikayesi olarak okuyoruz mesela. O yüzden egonun okutma şeyi değil, ego sana onu okutmuyor. "Sen onu oku" diyor, "hani güzeldir, oku" ama öyle hani "beni onunla yüzleştirme, onunla çarpıştırma" yani. "Bu ayrı bir kitap, bu ayrı bir kitap" diyor. Onun için egonun kitabı, sen egonun tuzağına düştüğün müddetçe kutsal kitaptan bir adım üsttedir. Doğal olarak böyledir; bunu bilmemiz lazım. Onun için bazı böyle keskin sufiler vardır, işte böyle der ki "nefis kafirdir" şudur budur diye böyle şey yaparlar. Yani bu yanlış bir şey değil yani. Ama tabii ki bazı insanlar bunlardan dolayı çok böyle şey olurlar, rahatsız olurlar. Niye rahatsız olurlar? Zannederler ki "ben o egoyum." Bak sen o ego değilsin, sen o ego değilsin, sen onun ötesinde bir varlıksın. Dolayısıyla bunu gör.
Nefisle Özdeşleşmemek: "Ben Kötüyüm" Dememek
Onun için hani geçen sohbette dedik ya, Allah Kur'an'da der işte, Allah kibirlileri sevmez, Allah zalimleri sevmez, Allah nankörleri sevmez. Aslında bu, insan böyle ayetlerle karşılaştığında, atıyorum, diyor ki "kendimde bir kibir var." Kur'an'da diyor ki "Allah kibirlenenleri sevmez." Allah "seni tümüyle sevmiyorum" demiyor. "O benliği sevmiyorum" diyor. Sen demeyeceksin orada "eyvah Allah beni sevmiyor." Diyeceksin ki "Allah bendeki kibirli benliği sevmiyor." Allah "kibirlenenleri sevmez" diyor. Kibirlenen kim? O benlik. Onu sevmiyor. Sen niye ona "ben" diyorsun? Bırak onu. Allah seni seviyor. Dolayısıyla biz bunda herhangi bir karamsarlığa da kapılmayacağız. Çünkü onunla özdeşleşmeyeceksin.
Onun için bir hadiste var, tam şu an tam ifadesini hatırlamıyorum ama mealen, diyor ki "içinizden hiç kimse 'benim nefsim çok berbat oldu, çok beter oldu' demesin" diyor. Yani kendini tümüyle kötü görmesin. Bu manada bunu açabiliriz: "ben çok kötü oldum, çok berbat biriyim" demesin diyor. Çünkü bu yanılgıdır. Sen bütünüyle kötü olamazsın, bütünüyle yanlış olamazsın; öyle bir şey mümkün değil. Onun için insan, içinizden hiçbiriniz -Peygamberimizin ifadesi- "benim nefsim berbat oldu, kötü oldu" demesin diyor. Bu nedir? Bu yine ego ile bir başka türlü özdeşleşmedir çünkü.
Mikrop bütün vücudunu sarabilir ama bak, mikrop ayrıdır, senin biyolojik bedenin ayrıdır. Ne kadar sarmış olursa olsun, o ayrımı görmek. İşte bakın o zaman hem nefsimizle özdeşleşmeyiz, hem onu savunmayız, hem de bunu görmekten dolayı Allah'a ayrıca şükrederiz. Çünkü özdeşleşmiyorsun ve Allah sana aslında sen olmayan bir şeyi, sana o bilinçle gösteriyor. Bu ne kadar fevkalade bir şeydir. Bu ilahi bir lütuftur. İşte orada peygamberin ifade ettiği: "Allah sevdiği kuluna hatasını gösterir." Bak o hata kimdi? O kulda. Ama o kul o hatadan ibaret değil. Bak Allah o kulu sevdiği için hatasını ona hissettiriyor, gösteriyor, fark ettiriyor. O zaman ben de o idrakten payımı alacağım, o benim için bir çözümdür çünkü.
O yüzden herhangi bir negatif benlikle özdeşleşerek "ben böyleyim" dememememiz gerekiyor. "Ben çok nankör biriyim, ben çok kötü biriyim" - hayır, bu yanlış. "Ben çok kıskanç biriyim, ben çok öfkeli biriyim" - yok, bunlar yanlış şeyler. Bunlar bir benlikle, bir negatif benlikle özdeşleşmektir. Orada bakın, Bediüzzaman'ın nefsi işte sabırsızlıkla onu köşeye sıkıştırmaya çalışmış; "ben sabırsızım" dememiş, "nefsimde bir sabırsızlık damarı var, ben ona şöyle dedim" diyor. Ayrıştırıyor. Ve onu çözümlüyor. Ve bakın ona da bir anlayış kazandırmaya çalışıyor aslında. Anlatabildim mi? Bak, sen bir körlük yapıyorsun diyor, sen de uyan.
İbrahim-İsmail Kıssası ve Semavi Benlik
Siz gelmeden evvel bir bahis oldu; hani manevi öğretiler benliğin, egonun ortadan kaldırılmasını mı salık verir, veyahut da nedir bunun yeri, nedir? İşte o kurban kıssasında anlatılan meseledir. Yani orada İsmail nefsi temsil eder ve o İbrahim'in eliyle ne yapılıyor? Teslim ediliyor. Fakat ne yapıyor? Gökten bir kurban iniyor. O nedir? O semavi benliktir. O rahmani bir şeydir. O, bir ilahi bilinç çerçevesinde doğru eylemi, doğru ilişkileri, doğru anlayışı, doğru davranış ve tutumu ortaya koymanı sağlayan bir alet gibidir. Bak o nedir? O rahmani bir benliktir. O artık senin bir aracın. Sen ona "ben" demezsin ama kullanılır hale gelmesi için egonun ne lazım? Arınması lazım, saflaşması lazım.
Mesela ben çok hatırlarım. Böyle bir ortama giderdim, işte konuşuyorum, millet de etkileniyor. "Ben iyi şey yaptım" diyordu egom. Mesela bununla belki senelerce mücadele etmişimdir. Anlatabildim mi? Yani bak, bir şey oluyor, niye bunu kendine mal ediyorsun değil mi? Niye bunu egon sahipleniyor? Şimdi insan insanız ya, normal, güzel bir şey. Kötü bir şey mi? Kardeşim olgu kötü değil ama ona sahiplenen ego kötü. Anlatabildim mi? Bunu ayırmak lazım. Yoksa tamam o zaman konuşmayalım, güzel doğru şeylerden bahsetmeyelim demiyoruz burada. Dediğimiz, sen güzel doğru faydalı bir şeyden bahset ama egon onun sahiplenmesine düşmesin, girmesin. Sahiplense de sen o egoyla sahiplenme. De ki "yanılıyorsun, bu senin sahipleneceğin, sana ait olan bir şey değil, ancak bir yanlışın varsa ona sahip çıkabilirsin." O zaman ne oldu? Bak, o ego en azından özdeşleşmediğin. Sonra saflaşır zaten, onda artık öyle bir şey de çıkmaz. Değil mi? Herhangi bir negatif düşünce ve duygu da oluşmaz.
İşte "ben şöyle yaptım, işte gittim bir yere sohbet ettim, anlattım, insanlar faydalandı" falan; öyle bir algın olmaz, ona sahiplenen bir benlik de olmaz. Ama bak o işi yapmakta o benliği kullanırsın. Anlatabildim mi? O yüzden insan özde sonsuz sınırsız bir varlıktır. Sınırlı ve geçici olan her şey ona hizmet eder ancak, onun yerine geçemez, o şeye sahip olamaz. Onun için biz doğru eylemden, doğru ilişkilerden, doğru düşünmekten korkmayacağız. Ama onlara sahiplenmeye çalışan, onların üzerinden sana mutluluk veya mutsuzluk empoze eden benlikten kendini koruyacaksın.
Düşünün bir kedi yavrulasa, üç dört tane yavrusu var, bir hafta içinde hepsi ölse; var mı bir kederi? "Boşa doğurdum" diyor mu? Yok, yaşamış. Bak neden? Çünkü onu ego ile yapmıyor; biz egomuzla yaptığımız için problem yaşıyoruz. Yapılanlarda bir sorun yok, yapılanları sahiplenen veyahut da arzu ettiği şey olmadığında acı çeken ego ile bizim problemimiz var. Bu kadar. Herkes öyle ki, herkes öyle.
Sohbetin Faydası ve Tuhaflık Hissi
Herkes bu dediğiniz gibi düşünse, siz bu sefer hani yalnız kalıyorsunuz... o çok şey oluyor, sanki dünyanın en zarif şeyini yapıyormuş gibi. Çok az, aslında normal olanı yapıyorsunuz, yapmaya çalışıyorsunuz daha doğrusu. Evet. Ama etraftaki insanlar o kadar öyle ki, anlattığınız gibi, siz hiç, yani "ne yapıyorum ben" oluyorsunuz, yalnız kalıyorsunuz, kötü hissediyorsunuz.
Bak şimdi ben mesela ne yapıyorum, "ben" demiyorum, çünkü yaptığımın çok net, kesin, doğru olduğunun idrakinde olduğum için herhangi bir gariplik, tuhaflık hissetmiyorum kendimde. İnsanları da tuhaf görmüyorum, görmemeye gayret ediyorum; yanlış olduklarını görüyorum ama olaya bir tuhaflık olarak bakmıyorum, anlıyorum çünkü. Şu an o böyle hissediyor ama ben garip ve tuhaf olduğumu düşünmüyorum, çünkü bunun net ve kesin bir hakikat olduğunu biliyorum ve tecrübe etmişim. O yüzden kendimi garip görmüyorum. Yarın oturup bunları konuşacak, muhabbet edecek, paylaşacak bir insan bile kalmasa, gene de bir şey eksilmez benim için. Bu böyledir yani. Anladın mı?
Bu böyledir. Ben bunu idrak ediyorsam bende bir tuhaflık yoktur. Tuhaflık eğer illa atfedeceksek, böyle düşünmeyen, böyle anlamayan insanlardadır ama onlar bizim bu anlamda ne eleştireceğimiz, ne yargılayacağımız, ne suçlayacağımız insanlardır. Onların süreci vardır. Biz onları yargılayamayız, suçlayamayız, küçümseyemeyiz. Ama ben tuhaf değilim. Hayatta hiçbir zaman tuhaf olduğumu düşünmedim de yani. Çünkü o da bir başka benliğin şeyidir. Yani diyor ki "bu kadar insan var, şu şekilde yaşıyorlar, sen mi akıllısın" falan diyen bir başka benlik var. O da seni... evet yanlış mı? Evet, yani yanlıştır.
İkna Etme İhtiyacı ve Egodan Bağımsız Yaşamak
Ama benim ölçüm, "birileri yanlış, ben doğruyum" veya işte "kaç kişi doğru, kaç kişi yanlış" - ben öyle bir şeye bakmıyorum yani. Onun için dünyadaki bütün insanlar böyle değil de farklı şekilde düşünseler, zihnimde, idrakimde, algımda en ufak bir şey oluşmaz. Böyle olduğu zaman biz tam idrak etmişiz demektir. Onun için hayat insanları ikna etmek için değildir. Ben hayatta hiç kimseyi belli bir zamandan sonra ikna etmeye çalışmadım. Bir zamana kadar ederdim, etmeye çalışırdım ama bir zaman sonra ikna etmeye çalışmadım. Çünkü ikna etmeye çalışan benliğin de bir başka problem olduğunu gördüm yani. Dedim "niye ikna etmeye çalışıyorsun" dedim, "güç mü kazanacaksın, taraftar mı toplayacaksın, veyahut da işte biri daha senin gibi düşündüğünde rahat mı edeceksin?" "Etme" dedim, yani eğer öyle bir şeyse; niye ikna edesin ki?
Yani bu, karşındaki insan bir şey sorar, ona ikna edici cevap vermek ayrı bir şey. İkna etme ihtiyacı hisseden benlikten bahsediyoruz. Yoksa ikna etme süreci ayrı bir şeydir. Karşında bir muhatap bulursun, konuşursun, edersin, ikna edersin; ikna edici şekilde, en açık, anlaşılır şekilde ifade edersin. Ama ikna etme ihtiyacı hissetmezsin. Öyle bir ihtiyaç hisseden benliktir. Onun için Kur'an uyarır: "Allah şahit olarak sana yetmez mi?" Şahit olarak Allah sana yeter.
Benim kendi şahsi çevremde bunları konuşacağım neredeyse bir insan bile yoktur bakın. Hiç bunu da dert etmem, öyle bir şeyim de yoktur yani. Anlatabiliyor musun? Öyle bir vasat olmamış, etmemiş, konuşmamışızdır yani. Anlatabildim mi? Yani hiçbir ihtiyaç, beklenti de hissetmiyorum, hissetmemem gerekir. Hissedersem onun üzerinde çalışmam gerekir. O ihtiyaç hisseden benlik yanıltıcı bir benliktir. Bir benlik de çıkar aradan: "ya olsa fena mı olur?" Derim ki sen boş konuşuyorsun. Yani mevzu fena mı olur, iyi mi olur mevzusu değil. Oradan girip "ya iyi olur, hadi iyi olur çalış" falan diyecek mesela değil mi? Görüyorsun. Tabii. Yani mesele o, ne fena bir şeydir, ne o beni gerçek anlamda tatmin edecek bir şeydir. Çünkü ben hakikatten tatmin olmak durumundayım. Hakikatten değil de hakikati başkalarının da paylaşmasından ve ikna olmasından tatmin olan egodur. Onun için ona karşı da uyanık olmak lazım. Ha, ikna olmaları ne güzel, o insan için bir şeydir; o insanı da sen kendin gibi düşünürsün ama bakın o insanı, o egoyu değil, o insanı. Çünkü biz insan, o hakiki insaniyet olmaklık noktasında bir ve bütünüz; arada ayrılık, farklılık oluşturan şey egolarımızdır yani.
Mevlid Kandili: Peygambere İman ve Özde Bulma
Onun için, insanlığa hizmet etmek isteyen kişi aslında kendini olgunlaştırsa, o bütün insanlığa yansıyacak bir şeydir. Ve hani Mevlid Kandili vesilesiyle söyleyeyim: bir peygambere inanmak, Allah'a ait ve bağlı olduğunu her durumda ve her halde idrak etmektir. Çünkü bakın peygamber nedir? Allah'ın Resulüdür, yani onun elçisidir; yani ona bağlıdır. Bir peygambere inanmak kendi hakikatinin de o hakikat olduğuna inanmaktır. O peygamberin aslında senin özünde olduğuna inanmaktır. Dolayısıyla bir peygambere inanmak dışta bir şahsa inanmak değildir; onun aslında sende olduğuna inanmaktır. Dolayısıyla gerçek anlamda bir mevlid, yani peygamberin doğumunun kutlanması, aslında sende onun hakikatinin açığa çıkmasıyla kemalini bulur. Yoksa "bugün peygamberimiz doğmuş" - peki o peygamber senden doğmuş mu?
Çünkü Kur'an diyor ki "içinizden bir peygamber gelmiştir" diyor, size içinizden bir peygamber gelmiş. Bunu zahiri olarak yorumlarsak nedir? Arapların içinden bir peygamber gelmiş. Daha derin bir yorumu açarsak, "size içinizden bir peygamber gelmiş" - yani o peygamber sizin de içinizdedir. Onun için bir peygambere inanmak, kendi içinde ne olduğuna inanmaktır aynı zamanda. Onun için mesela Budizm'de denir ki "her insanda budalık vardır" der. Aslında Budizm'de Buda'ya inanmak ne demek? Senin içinde aydınlanmış bir Buda var, ona inanmak demektir. Bir Müslüman için Hz. Muhammed'e inanmak ne demektir? Senin içinde o hakikat, o varlık, o düzey var demektir. Her insan Hz. Muhammed'le, inansa da inanmasa da, o anlamda onunla aynı ortak paydaya sahiptir.
O yüzden peygambere inanmak, Allah'la hiçbir zaman kopmayan, koparılamayacak olan, kesintiye uğratılamayacak olan bir bağın olduğuna da inanmaktır. Yani öyle bir bağın vardır ki, Allah'la hiçbir şeyle kopmaz, hiçbir şeyle bozulmaz, hiçbir şeyle kesintiye uğratılamaz. Dolayısıyla yine bir peygambere inanmak, o peygamberin taşıdığı hakikate potansiyel olarak senin de tamı tamına sahip olduğun anlamına gelir. Yani Hz. Muhammed ne yaşamışsa, sen de yaşayabilirsin. Bir peygambere inanmak bu demektir. Ve insan peygamberi dışında değil, kendinde bulmalıdır.
Onun için peygamber diyor: "beni nefsinizden daha çok sevmedikçe hakiki imana eremezsiniz." Aslında bu şu demektir: "beni" derken aslında orada bir insanı değil -bunu enfüsi olarak açarsak- "gerçek kendinizi, nefsinizden daha çok sevmedikçe imana eremezsiniz" demektir bu. Orada peygamber "beni" derken bir şahıs olarak "beni" demiyor; "benim temsil ettiğim hakikati, öz varlığı kendi nefsinizden daha çok sevmedikçe imana eremezsiniz" demektir.
Şimdi ben nefsimi mi daha çok seviyorum, nefsimle mi özdeşleşiyorum, yoksa peygamberin hakikatiyle mi özdeşleşiyorum ve özdeşleşmeliyim? Mesela işte peygamber bir hakikatten haber veriyor, nefsin de sana bir şeyden haber veriyor. Hatta Allah diyor "biz insana nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz" diyor. Ama sen nefsini mi dinliyorsun, peygamberin aldığı vahyi mi dinliyorsun? Nefsim bana birçok şey diyebilir. Nefis sana diyebilir ki "şu olmazsa olmaz, bu olmazsa olmaz." Vahiy sana der ki "Allah sana yeter." Şimdi hangisini dinleyeceksin? "Allah'ın bana yettiğini idrak edemiyorum" - o zaman idrak etme yolunda çaba göster. Ama bak vahiy sana diyor ki Allah sana yeter, o zaman ben onu dinleyeyim. Ama nefsim diyor ki "yok, şöyle şöyle şöyle lazım." Ben bunu dinlemeyeceğim, ben vahyi seveceğim. Diyeceğim ki öyle bir hakikat, öyle bir öz var ki bende, o Allah'tan başka hiçbir şeye muhtaç değil. O ilahi bir şey, bunu idrak etmeye çalışacağım. Yoksa nefsim kendi türküsünü söylüyor ama o türküyü ben dillendirecek miyim, dillendirmeyecek miyim? Nefsime karşı kör mü olacağım? Hayır, nefsime karşı farkındalıklı ve uyanık olacağım. Ona karşı kör de olmayacağım, onu görmezden de gelmeyeceğim. Ama onun türküsünü de söylemeyeceğim. Nefsimdeki bütün algıları, düşünceleri, hissiyatı değerlendirebilirim, onu analiz edebilirim. Ama onu "ben" diye kabul etmeyeceğim. Bizim temel ayrımımız odur.
Onu yaptığımız zaman göreceğiz ki yavaş yavaş o ayrışma meydana gelecek, ama dikkat edin, bir dakika, beş dakika, on dakika özdeşleşmiyoruz, arkasından hemen özdeşleşiyoruz. Diyor ki kişi "ben yapabilir miyim" diyor, ben de diyorum ki "sen yapamazsın ama sendeki yapabilir." Yani ego diyor ki "ben yapamam" diyor, değil mi? Bak ego diyor orada "ben yapamam." Sen diyeceksin ki ona, "biliyorum sen yapamazsın ama yapan var, yapacak olan var." Yine bakın, o benlikle özdeşleşmemek lazım. Eyvallah.
Hani dediniz ya, dolayısıyla dediniz, bir kişinin kendi aydınlanışı, idraki bütün insanlık adına bir anlam taşır. Hem anlam taşır hem etki taşır. Temas ile ilişkili olarak mı yoksa manevi bir anlamı mı? Manevi ve ruhsal olarak. Nasıl yani? Güneş ne kadar yeri ısıtıyor? Bir ruhani de, bir ermiş de Allah'tan ona gelen nuraniyeti ve feyzi aleme yansıtır. Bir ayna gibidir. Yani o kişilerle doğrudan temas şart değil. Bazen mesela diyelim ki bir ermişin bulunduğu bir ortama girersin, orada rahatlık hissedersin. O nedir? Onda var olan rahmaniyetin bir yansımasıdır. Burada illa uzaklık, yakınlık da bir engel değildir. Dolayısıyla aslında insanlığa hayrı dokunacak insan, ilahi kaynağını ve bağını tam olarak idrak etmiş insandır.
O yüzden bak ne diyor ayette: "peygambere biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik." Ama alemlere rahmet olan peygamber, rahmeti kendi içinde bulmuş olan bir peygamberdir. O kendi içinde o rahmeti bulmasa, aleme rahmet olarak nasıl gönderilecek? O bizatihi rahmet olduğunu idrak etmiş; o zaman alemlere rahmet olarak doğal olarak gönderiliyor.
Evet, bir şey içelim. Tamamladık. Tamam.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Duha Suresi: 6 ("Seni yetim bulup barındırmadı mı?") - Duha Suresi: 8 ("Seni fakir bulup zengin etmedi mi?" bağlamında "hiçbir şeyin yokken seni kendisiyle zengin etmedi mi?") - Tin Suresi: 4 ("Biz insanı en güzel kıvamda yarattık" ifadesiyle atıfta bulunuluyor) - Bakara Suresi: 30 ("Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" ifadesiyle atıfta bulunuluyor) - Bakara Suresi: 155 ("Nefsinizden, ticaretinizden/mallarınızdan, çoluk çocuğunuzdan azaltacağım" ifadesiyle atıfta bulunuluyor) - Tevbe Suresi: 128 ("İçinizden bir peygamber gelmiştir" ifadesiyle atıfta bulunuluyor) - Kasas Suresi: 24 (Hz. Musa'nın duası: "Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım") - Ali İmran Suresi: 173 ("Hasbunallahu ve nimel vekil" - "O ne güzel dost ve ne güzel vekildir") - Enbiya Suresi: 107 ("Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik") - Kaf Suresi: 16 ("Biz insana nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz" ifadesiyle atıfta bulunuluyor) - Ayrıca "Allah şahit olarak sana yetmez mi?" ve "Allah kibirlenenleri sevmez" ifadeleri geçiyor; sohbette bu ayetlerin sure adı belirtilmediği için burada eklenmedi. --- ---
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Kendinle İlgili Hayal Kurma ve Takva
Sohbette, insanın "kendinle ilgili hayallerim var" demesinin bile sahte benliğin en parlak tuzağı olduğu; çünkü Allah'ın insanı zaten sonsuz ilmiyle "hayal edip gerçekleştirdiği" anlatılıyor. Kış güneşi ve ekvator-kutup güneşi metaforlarıyla, Allah'ın sevgisinin ve insanın değerinin hiç değişmediği, sadece hissiyatın (sahte benliğin oluşturduğu "soğuk hava dalgasının") bunu algılamayı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Sonuç olarak takvanın kendini bilme ve koruma bilinci olduğu, değersizlik hissinin kaynağının karşıdaki kişi değil kendi sahte benliğimiz olduğu ve kendini aramanın bile gereksiz olduğu, çünkü sahte benlikler tasfiye oldukça gerçek kendiliğin zaten ortaya çıkacağı anlatılıyor.
Kalpteki Cennet Bilinci
Konuşmacı, bütün kutsal kitapların insan anlatısına cennet kavramıyla başladığını, insanın özünde cennetsi bir bilinç taşıdığını ve bu yüzden hiçbir geçici/dünyevi şeyin onu tam olarak tatmin edemeyeceğini anlatıyor. Sahte benliğin (egonun) mahrumiyet, kayıp ve şikâyet hikâyeleri anlattığını, ancak gerçek varlığımızın (ruhumuzun) hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kalbin kıblesinin Allah olduğunu ve bu bilinci hatırladıkça huzurun, şükrün ve Darüsselam’ın (selam yurdunun) kalpte açığa çıkacağını vurguluyor. Sohbet, katılımcılarla soru-cevap şeklinde ilerliyor ve kalbin kıblesinin kaymamasına dikkat çekilerek sonlanıyor.