İlişkiler, Yaralar ve Gerçek Sevgi Üzerine

Kısa Özet

Konuşmacı, geçen haftadan devam ederek gerçek sevgi ile ihtiyaca dayalı psikolojik sevgiyi ayırt ediyor ve ilişkilerin aslında kişinin kendi psikolojisini, yaralarını, beklentilerini ve varoluşsal seviyesini gösteren bir ayna olduğunu anlatıyor. Hazreti Yusuf, Hazreti Asiye ve Peygamberimiz örnekleri üzerinden, karşımızdaki insanın davranışını kişisel algılamadan, kendi yaralarımızın sorumluluğunu üstlenerek ve beklentisiz bir şekilde ilişki kurmanın önemi vurgulanıyor. Sohbet, sevginin gerçek kaynağının Allah olduğu, bu farkındalığa ulaşan insanın beklentiden ve dolayısıyla esaretten özgürleşeceği fikriyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İlişkiler, insanın kendi varoluşsal seviyesini, değer yargılarını ve yaralarını gösteren bir göstergedir; öncelikle kendi üzerimizde çalışmamız gerekir. - Karşımızdaki insanın eksikliğini kendimize ölçü yaparsak (o bencilse ben de bencil olurum gibi) kendi fıtratımızdan uzaklaşırız; Hazreti Yusuf örneğinde olduğu gibi kişi kendi bilinç düzeyinden taviz vermemelidir. - Kendi yaralarımızın sorumlusu biziz; karşımızdakinden rica edebiliriz ama yaralarımızı onarmasını bir hak olarak talep edemeyiz. - Gerçek sevginin kaynağı Allah’tır; sevginin kaynağını kendinde gören kişi mutlaka beklenti içinde olur, beklenti olduğu sürece de özgürlük mümkün değildir.

Gerçek Sevgi ve Psikolojik Düzeyde Sevgi

Evet, hoş geldiniz. Bugün, geçen haftadan başladığımız bir konu vardı: Gerçek sevgi bir sahiplenme arzusu duyar mı? Gerçek sevgi birini kendine ait kılma gereği duyar mı? Gerçek sevgiyle psikolojik düzeyde sevgi birbirinden farklı mıdır? Bunlara biraz değinmeye çalışmıştık ve psikolojik düzeydeki sevgiyi ihtiyaç kavramıyla bağlantılı bir şekilde açıklamaya çalışmıştık.

Bugün yeryüzünde gördüğümüz sevgi hallerinin belki %99’u psikolojik düzeylidir. Ve bu psikolojik düzeydeki sevgiler ihtiyaçlara dayanır. Bedensel ihtiyaçlara, duygusal ihtiyaçlara ve farklı psikolojik ihtiyaçlara dayanır. Kendimizi güçsüz hissederiz, bizi koruyacak bir insanı gördüğümüzde ona çekim duyarız; veya gücümüzü hissetmek ihtiyacındayızdır, birini koruyup kollayarak gücümüzü hissederiz. Bu durumda mesela güçlü bir insan olarak bazen zayıf bir insana çekim duyarsınız.

Hayatınızda, çocukluğunuzda düzeltemediğiniz bazı şeyler vardır. Onları düzelterek kendinizi yeterli ve yetkin hissetmek istersiniz. Bu sefer düzelteceğiniz bir insan ararsınız hayatınızda. Ve o düzelteceğiniz insanı bulduğunuzda, içinizde, bilinçaltınızda bir mekanizma işler: “İşte gerçekten düzeltebileceğim biri. Eğer onu düzeltirsem geçmişteki yaralarımı da tedavi etmiş olacağım.” Ama bu çoğu defa çok bilinç düzeyinde şekillenmez. Bilinçaltımız bazı çocukluk yaralanmaları üzerinden bile seçim yapabilir.

Dolayısıyla ilişkiler aslında insan için hem seçim noktasında hem süreç noktasında, varoluşsal olarak hangi konumda olduğunu gösterir. Yani ben bir seçim yaptığımda, aslında o benim hayata bakışımı, değer yargılarımı, kendimi algılama biçimimi, kendimde gördüğüm eksiklikleri, fazlalıkları, ihtiyaçları gösterir; bize bir işarette bulunur. Ben aslında eşimi neye göre seçtim? Bunun yanı sıra süreç nasıl yürüyor? Bir ilişki süreci nasıl yürüyor? Mesela ben kendimi çok değersiz mi hissediyorum bazen? Kendimi çok yalnız mı hissediyorum? Bana hiç kıymet verilmiyor mu gibi hissediyorum? Büyük hayal kırıklıkları mı yaşıyorum? Yaşadığım hayal kırıklığı bana kendimi nasıl hissettiriyor?

Diyelim ki muhatabımın beni uğrattığı bir hayal kırıklığı var. Ben bu hayal kırıklığı durumunda kendimi nasıl hissediyorum? Tamam, karşımdaki beni hayal kırıklığına uğrattı ama ben bu durumda nasılım? Ben de çöktüm mü? Çok mu öfkelendim? Bunu kaldırılamaz bir şey olarak mı hissettim? İşte bütün bunlar aslında bizim varoluşsal seviyemizi, psikolojimizi, hayatı algılama biçimimizi, kendimizi nasıl tanımladığımızı ve nasıl gördüğümüzü anlatan unsurlardır. O yüzden ilişkilerimiz çok önemli bir göstergedir: kişinin bencil mi yoksa diğergam mı olduğu, kişinin kendi varlığı noktasında kendini yeterli hissedip hissetmediği, hatta Yaradan’la ilişkisinin nasıl olduğu.

Yalnızlık Duygusu ve Yaradan’la İlişki

Biz bazen ilişkilerde ne görüyoruz? Ağır bir yalnızlık duygusu görüyoruz. “Yapayalnızım, hiç kimsem yok” diyoruz. Peki, diyelim ben inanan bir insan isem, Allah da şah damarımdan bana daha yakın olduğunu söylüyorsa, bir başka ayette Allah kulu için yeter diyorsa, ikinin üçüncüsü Allah ise, o zaman ben gerçek anlamda yalnız olabilir miyim? Olamam. Peki yalnızlık hissediyorsam bu ne anlama gelir? Benim Yaradan’la olan ilişkimdeki bir boşluğa işaret eder.

Burada kendimizi “demek ki imanım çok zayıfmış” gibi basitçe bir yoruma tabi tutmamalıyız. Burada şunu anlamamız gerekir: İnsanlarla ilişkin bozulduğunda sen kendini nasıl hissediyorsun? Allah’la birlikte misin? Yapayalnız mısın? Kimsesiz misin? Kendini çok garip mi hissediyorsun? Yoksa gerçek anlamda Yaradan’ın şu veya bu noktada seninle birlikte olduğunun ve senin fıtratının değerli olduğunun, fıtraten birçok değer yüklendiğinin farkında mısın? Bir insan seni ilişkisinde yok saydığında gerçekten kendini yok gibi mi hissediyorsun?

Çünkü arkadaşlar, ilişkiler eğer ben gerçekten varlığımın farkında değilsem çok büyük bir tuzak haline gelir. Çünkü eğer ben kendi kendimin farkında, kendi varlığımın ve değerimin farkında değilsem, o ilişki benim bir insanın bilincine mahkûm olduğum bir ilişkiye dönüşür. Hatta o yüzden bazı insanlar ilişkilerinde psikolojik anlamda daha çok bozulurlar. Neden? Çünkü sen kendini başkasının aynasında tanımlıyorsun, başkasının sana verdiği geri bildirimler üzerinden bir varoluş ve hayat algısı taşıyorsun. “Ben eskiden böyle değildim, işte bu adam beni mahvetti, işte bu kadın beni mahvetti” diyorsun. Yanlış bir yerden bakıyoruz. Neden? Çünkü biz kendi kendimizin farkında değiliz.

Karşımızdakini Kendimize Ölçü Yapmak

Diyelim ki karşındaki insan çok kaba. Sen kabalaşmak zorunda mısın? Değilsin. Karşındaki insan çok bencil. Sen de bencilleşmek zorunda mısın? Değilsin. O yüzden arkadaşlar ilişkiler bazen olumsuzlukların taraflar arasında sürekli bir kartopu gibi işlediği bir sürece dönüşür. “İşte o çok bencil, ben de bencil olacağım. O hiç unutmuyor, ben de unutmayacağım. O hiç affetmiyor, ben de affetmeyeceğim.” Ne yapmış oluyoruz? Muhatabımızın eksikliği veya negatifliği sanki bizim için bir ölçü haline geliyor. Bizim için bir ölçü haline geldiğinde ne oluyor? Biz karşımızdaki insanı bizi terbiye eden bir insan olarak görüyoruz. Hatta ne diyoruz? “Beni o bu hale getirdi.” Hayır, seni o bu hale getirmedi. Seni, senin yanlış algın, şuurun ve kendilik yaklaşımın bu hale getirdi.

O yüzden ilişkiler insan için çok önemli bir göstergedir. Kendimiz üzerinde çalışmak için bir göstergedir. Ve biz bunu kendimiz üzerinde çalışmak için kullanmalıyız.

Hazreti Yusuf Örnekliği: Kendi Üzerinde Çalışmak

Dikkat edin, Hazreti Yusuf’un kardeşleriyle ilişkisi vardı: satıldı, Mısır’da birinin hizmetine girdi, bir kadının gayrimeşru teklifine muhatap oldu, haksız yere hapsedildi vs. vs. Bir ilişkiden bahsedilmiyor mu Kur’an’da? Hz. Yusuf’un birçok ilişkisi vardı insanlarla farklı düzeylerde. İşte hapishane arkadaşlarıyla ilişkisi vardı, efendisiyle ilişkisi vardı, efendisinin karısıyla bir süreci vardı, kardeşleriyle bir ilişki süreci vardı. Peki Hazreti Yusuf neyin üzerinde çalıştı? Hazreti Yusuf kendi üzerinde çalıştı. Ama herkes Hazreti Yusuf üzerinde çalıştı değil mi? Herkes Hazreti Yusuf’la ilgili olumlu veya olumsuz bir yansıtmada bulundu.

Peki Hazreti Yusuf neye dikkat etti? Kardeşleri tırnak içinde vicdansız, haset eden, kıskanç, bencil olduklarında o da mı bencilleşti? Şöyle mi dedi: “Siz benim ne yaşadığımı bilseydiniz beni mazur görürdünüz. Hatta derdiniz ki, başına gelenlere bakılırsa böyle olman bile büyük bir olumlu durum.” Böyle mi dedi? Veya böyle bir şey mi bekledi? Hayır. Kendi fıtratının kodlarını ortaya çıkardı.

Dolayısıyla ilişkiler kendi üzerimizde çalışacağımız bir süreçtir. Biz hep başkasının üzerinde çalışıyoruz. Bir başkasını benliğimizin ihtiyaç duyduğu bir pozisyona, bir duruma, bir noktaya getirmeye çalışıyoruz. Ve egomuz şöyle diyor: “Benim istediğim gibi olsa çok mutlu olurum.” E, karşındaki ne? O da psikolojik bir aygıt, psikolojik bir mekanizma. O da öyle diyor, o da diyor ki “benim istediğim gibi olursan her şey çok güzel olur.” Ne olacak burada? Ya psikolojik düzeyde bir ortak nokta bulacaksınız, veyahut da asıl mesele: kendi üzerinizde asıl çalışacaksınız.

Yaralarımız ve İlişkilerdeki Yansımaları

Farz edin ki eşinizin yanlış bir tutumu var; onun yanlış tutumu bende neyi tetikliyor, bende ne tür bir rahatsızlık oluşturuyor? Bu, muhatap olduğumuz insanların doğru, dengeli, sağlıklı davrandıkları anlamına gelmez arkadaşlar; bunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Biz bu soruyu niye soruyoruz? Diyelim ki ben eşimle veya ilişkili olduğum herhangi bir insanla ilgiliyim; bu annem olur, babam olur, arkadaşım olur, kardeşim olur. Muhatabımın yaptığı şey bende ne uyandırıyor? Hangi duyguyu uyandırıyor? Hangi düşünceyi uyandırıyor? Hangi tepkiyi uyandırıyor? Ve bunun altında yatan şey nedir?

Acaba saygımı görmek mi istiyorum? Acaba kendimi değersiz mi görüyorum da muhatabımın yaptığı şey bana “işte bak, bu da sana değer vermedi, sen değersizsin” mi diyor? Acaba karşımdaki insanın tutumu benim bir yarama mı parmak basıyor? Benim bir yaramı mı kanatıyor? Eğer benim bir yaramı kanatıyorsa, bende niye böyle bir yara var? O yaranın sorumlusu kim? Karşımdaki insan mı, ben mi? En fazla karşımdaki insana şunu söyleyebilirim: “Bak, benim böyle bir yaram var, mümkün oldukça buraya basmamaya, bu yarayı kanatmamaya dikkat edersen memnun olurum.” Bakın, hakkım yok. Sadece rica edebilirim, talep edebilirim. Kendi yaralarımın sorumlusu benim. Kendi yaralarımı tedavi edecek, onaracak olan da benim.

Diyelim ki bir muhatabım bir söz söyledi, bir istekte bulundu veya bir beklentisini ifade etti veya beni bir konuda yönlendirdi. Şimdi ben orada aşırı bir tepki veriyorsam, orada bir şey var demektir. Böyle tanıdığım bir ailede ilginç bir şey olmuştu. Kadın çok fazla olumsuz evlilik örnekleri görmüş; kendi anne babası da çok olumsuz, sağlıksız bir süreç yaşıyor. Erkek, yani baba, anneyi sürekli eziyor. Şimdi onda bir yara oluşmuş: “Kendimi ezdirmeyeceğim. Asla, kim ne isterse istesin yerine getirmeyeceğim, istemezsem getirmem” gibi bir yara oluşmuş.

Eşinin en ufak bir talebine, “işte yemek yapar mısın” veya “işte şunu yapar mısın” demesine karşı bile aşırı bir reaksiyon veriyordu: “Yapmam, niye yapayım, mecbur değilim.” Garip bir şey yani. Kocası da despot biri değil; çok doğal bir şey istiyor mesela, diyelim ki hafta sonu bir kahvaltı hazırlamasını istiyor. Kadın “beraber hazırlayalım” dese, adam tabii ki memnuniyetle beraber hazırlayabilir; öyle bir kişi. Ama öyle bir reaksiyon geliyor ki kadından, ben orada şunu fark ettim: Dedim, bu insanda bir yara var. Ne yarası? “Baskılanacağım, beni ezecek, asla ona karşı olumlu, pozitif davranmamalı, beni kolay yutulacak bir lokma gibi görmemeli.” Aslında dikkat edin, eşiyle ilgili hiçbir objektif farkındalığı yok. O tamamen yarasının üzerinden ilişkisine bakıyor, yarasının üzerinden karşı cinse bakıyor.

Bunun tam tersi de olabilir; burada konu kadın veya erkek değil. Bir erkek de belli süreçler içinde kadınlarla ilgili çok olumsuz yargılara sahip olabilir. Ve bir bakarsınız orada bir yara vardır, tırnak içinde yanlış bir algı vardır, bir cehalet tuzağı vardır. Ve kişi o gözle bakar, o gözle algılar. Bunlar bizim ilişkide görmemizin daha mümkün olduğu durumlardır. Çünkü ilişkilerde, özellikle ikili ilişkilerde birçok şey açığa çıkar. Neden? Çünkü orada güçlü bir etkileşim var, sıkı ve güçlü bir etkileşim var. Ve siz orada çok fazla rol kesemezsiniz, çok fazla maske kullanamazsınız. Mutlaka o reaksiyon bir şekilde ortaya çıkar.

Peki bu bize ne anlatıyor? Bu karşımızdakiyle ilgili bir meseleye mi öncelikle işaret eder, yoksa öncelikle kendimle ilgili bir şeye mi işaret eder? Şimdi muhatabım çok yanlış davranıyor; ben tepkisel olmaksızın muhatabımı gözlemliyorum, anlamaya çalışıyorum, analiz ediyorum: Benimle ilgili bir problem var mı? Yok. Bakarım, bu ilişki benim için de onun için de çok besleyici, çok geliştirici değil; ilişkimi bitirebilirim. Bir şikayetim olur mu? Olmaz. Bir ilişkide şikayetçiyseniz orada sizinle ilgili çözmeniz gereken bir şey vardır. Bir ilişkide dersiniz ki “biz pek uyumlu değiliz, ben epey gözlemledim, değerlendirdim, analiz ettim, biz pek o kadar uyumlu değiliz, Allah yolunu açık etsin.” Bu kadar. Şikayetim var mı? Yok. Herhangi bir negatif duygum var mı? Yok. Ama muhatabımın yanlışı benim bazı yaralarıma dokunmuşsa veya ben bir şey konusunda çok ihtiyaç halindeyken muhatabım o ihtiyacımı karşılamamışsa, bakın şunu okuyabiliyoruz: Karşındaki senin, geçen hafta bahsettiğimiz, psikolojik düzeydeki ihtiyaçlarını karşılayacak halde değil. Bu durumda insan ne yapar? Bunu görür, analiz eder: “Şu kadarını karşılayabiliyor ama şu kadarını karşılayamıyor” veya “şu noktada çok negatif, çok sağlıksız reaksiyonlar veriyor.” Şikayet var mı burada? Yok. Analiz var, çözümleme var. Hatta bazen insan şunu düşünür: Muhatabımın şöyle şöyle ihtiyaçları var, beklentileri var; ama ben onun beklentilerini şu anki psikolojik halimle, düzeyimle tam olarak karşılayamıyorum.

Bunu kendisine de ifade ettim ama benim durumum ona yeterli gelmiyor. “Beni yalnız hissettiriyorsun” diyor. Ama bana göre onun beklentisinin çok olduğunu düşünüyorum. Bakın burada da şikayet yok. Yani karşımdaki insanı objektif bir şekilde analiz ederim, kendi psikolojimi de objektif bir şekilde analiz ederim. Derim ki onun benden beklentileriyle benim ona verebileceğim şeyler birbirinden çok uzak. Burada ne yapar insan? Açık, objektif bir şekilde durumu ifade eder ve teşekkür eder, bitirir.

Bakın, bir insanın veya iki insanın ilişkilerinde problem yaşamalarını, kavga etmelerini gerektirecek bence bir şey yoktur. Psikolojik düzeyde mesele net bir biçimde analiz edildiğinde çatışacak hiçbir şey yoktur. Veya kabul ederim, derim ki eşimin kendine göre bir süreci var, ben onun sürecine bir insan olarak katkıda bulunmak istiyorum; onun yaşadığı bu zor veya sağlıksız süreçte onun yanında olmayı insaniyetimin gereği olarak görüyorum. Bakın bu bir üstünlük, bir tepeden bakma değil; bana doğal geliyor, insani bir özellik bu. Onun yanında olmayı tercih ediyorum. Görüyorum, birçok yarası var: yalnızlık yarası var, değersizlik yarası var, onaylanmama yarası var, terk edilmekten korkmayla ilgili yaraları var. Ben bir insan olarak onun bu yaralarının farkındayım ve bunları çözümlemesi konusunda onun yanında olmayı tercih ediyorum, diyebiliriz bunu. Demek zorunda değiliz, ayrı bir konu, ama diyebiliriz; derim, yine bir problem yoktur. Yani kişi kendi psikolojisiyle muhatabının psikolojisi konusunda bir açıklığa, bir berraklığa sahipse ortaya çıkacak bir problem yoktur.

Bakın, psikolojik düzeyde ilişkiler illa devam etmek zorunda değildir, ama kavga etmeyi de gerektirmez, sürekli şikayet modunda olmayı da gerektirmez. Dolayısıyla ilişkiler psikolojik düzeyde hem kendi psikolojimizi fark etmemizi hem de muhatabımızın psikolojisini fark etmemizi ve muhatabımızın psikolojisinde olası olan bütün imkân ve durumları prensip olarak kabul etmeyi gerektirir.

Hatta bakın arkadaşlar, çoğu zaman insan kendi psikolojisinin karanlık veya henüz tetiklenmemiş, henüz ortaya çıkmamış olan taraflarını bile görmez. Bu bile ilişkilerde önemli bir şeydir. Mesela bir şey olur, dersiniz ki eşinize veya ilişkili olduğunuz insana: “Bak bende böyle bir taraf var, böyle bir şey ortaya çıktı; ben hiç kendimde böyle bir şeyin olabileceğini düşünmüyordum.” Mesela, “sen şöyle şöyle yaptın, içimde psikolojik düzeyde sana karşı büyük bir nefret oluştu; bu bana çok garip geldi.” Bunu ifade edebilmek ne kadar doğal bir şey değil mi? “Ben senden asla nefret edebileceğimi düşünmüyordum ama içimde böyle bir duyguyu hissettim, bunu fark ettim, bunu seninle de paylaşıyorum.” Bunun üzerinde konuşabiliriz değil mi mesela? Ama nerede? “Ha, benden nefret ediyorsun ha, tamam, nankör” diye başlarız. Tabii eğer öyle bir eşiniz varsa ona kesinlikle böyle şeyleri anlatmayın, bunları kendiniz için çözmeye çalışın; kendi psikolojik haritanıza bakın.

“Bak ben de seviyorum, seviyorum diyorum ama bir durumda bir kırgınlık, hatta kin, hatta nefret ortaya çıktı. Demek ki psikolojimin benim bile farkında olmadığım nice dehlizleri, karanlık noktaları var. O zaman ben bunların üzerinde çalışmalıyım, kendi psikolojik mekanizmamı analiz etmeliyim.” Bakın bunu bastırmamalıyız. Bazı insanlar bunu bastırırlar; bastırır bastırır, en son der ki “yeter artık senden nefret ediyorum.” Sen bu duygu üzerinde çalışmadın, o yüzden şimdi patladı ve çok sağlıksız bir şekilde ifade ettin. Öbür taraf der ki “zaten ben biliyordum, bir şeyler var, nefret et.” Sanki ben seni çok mu seviyorum? Bakıyorsunuz, karmakarışık, manasız bir etki tepki değil mi? “Ben senden nefret ediyorum.” Sanki ben seni çok seviyordum. Ama iki hafta evvel birbirlerini sevdiklerini söylemiş olabilir bu iki insan, 3 gün önce hatta bir gün önce de olabilir. Peki neden? Çünkü kendi psikolojimiz üzerinde çalışmıyoruz.

Bakın, peki eşim şöyle dedi, o ayrı bir konu, o onun alanı. O öyle dediğinde sende bir şey tetiklendi mi? Veya sen o durumdayken sende ne tetiklendi? Mesela eşim dedi ki “senden aslında ben nefret ediyordum ama söylemiyordum.” Sakin ol, de ki “canım eşim, sen ne zamandan beri o nefret duygusunu hissettin, ne oldu, bir anlamaya çalış.” “Öyle mi? Zaten ben de seni uzun zamandır sevmiyordum.” Ne bu şimdi? Bir körlük bu, değil mi?

O yüzden bakın, karşınızdaki insan psikolojik noktada anlaşılması ve keşfedilmesi gereken bir bireydir. Keşfetmen gereken bir nitelikte olan bir insandır. Psikolojik düzeyde ilişkili olduğun insanı keşfetmelisin, anlamalısın. Bunun için söylüyorum: Anlamadığın ve gerçekten doğru bir şekilde çözümlemediğin bir insanın sana yaptığı yanlışları kişisel algılarsın. Kişisel algılarsan da sen de aynı tuzağa düşer, sen de bir başka türlü tepki verirsin. Ama muhatabını anlarsan… “seni tanıdığım güne lanet olsun” demek yerine, “bir bak, niye öyle diyor, bir anlamaya çalış: objektif bir tarafı var mı, acaba çok beklentileri vardı da sen mi karşılayamadın, acaba orada çok büyük bir boşluk, bir yara mı var, çok yanlış şekilde durumu algılayan bir psikolojik mekanizma mı var” dersin.

Kişisel Algılamamak ve Objektif Kalabilmek

Ama biz ne yapıyoruz? Bakın ilişkiler en fazla kişisel algıladığımız süreçlerdir. Çok kişisel algılarız. Neden? Çünkü orada kişi olarak, birey olarak onaylanmak, desteklenmek, anlaşılmak, korunmak, sahiplenilmek vesaire bir şey bekleriz. O beklentilerimiz bizi daha da kişisel algılamaya götürür. O yüzden özellikle ilişkilerde eğer kişisel algılamama becerisi kazanabiliyorsak bu gerçekten büyük bir farkındalık anlamına gelir. Kişisel algılamamak. Mesela karınız dedi ki “sana bakınca hiç de çekici gelmiyorsun, senden daha yakışıklılar var.” Bir bakın, içeride ne oluyor? “Beni yeni mi tanıyorsun” gibi mi diyeceksin, yoksa “sen biraz açar mısın, ne hissediyorsun” diye mi soracaksın? Ama bunu sorabilmen için kişisel algılamaman gerekir. Mümkün mü bu? Tabii ki mümkün.

Şöyle mesela, ikisi de aynı bilinç düzeyinde olursa mesele değişir; mesela az önce Hazreti Yusuf’u örnek verdik ya. Orada Hazreti Yusuf’un kardeşlerine karşı davranışı kendi bilinç noktasıdır ve Yusuf’a herhangi bir kınama yok. Ama bizde iki taraf da benzer bir bilinç düzeyinde olursa belki [ilişki daha kolay yürür] — işte bakın, burada benzer seviyede olan ve gerçekten kendi üzerine odaklanan iki insanın ilişkisi [daha uyumlu] olur. Ama her zaman bunu yakalayabilir miyiz? Yakalayamayız. Bu durumda kişinin kendi üzerinde çalışması olur; tıpkı Hazreti Yusuf’un örnekliğinde olduğu gibi. Hazreti Yusuf hep neye dikkat ediyordu? Kendi içine dikkat ediyordu; kendi sürecine, kendi psikolojisine, kendi psikolojisinde ortaya çıkana ve ruhsal düzeydeki bilincine dikkat ediyordu.

O yüzden ilişkiler her ne durumda olursa olsun -ister karşımızdaki insan bizden daha yüksek seviyede olsun, ister daha aşağı bir seviyede olsun, ister çok bilinçli olsun ister çok bilinçsiz olsun- her halükarda siz kendiniz üzerinde çalışmalısınız. Mesela ben bazı insanlar görürüm, eşleri mülayimdir, sakindir, sabırlıdır, alttan alır, hep hoşgörülü olur; o da tepesine bindikçe biner, sonra yirmi otuz sene sonra patlak verir. İlişkide bir problem, neden? Çünkü sen bak, karşındaki aslında alttan almış veya hoşgörmüş, sakin davranmış. Sen orada şunu alabilseydin: “Muhatabım aslında, ben biraz fevri davrandığım halde, nasıl da sakin, sabırlı, hoşgörülü davranıyor, nasıl böyle yapabiliyor, ben de böyle nasıl yapabilirim” diye öğrenmen gerekmez mi?

Hatta ben bazı ilişkiler görmüşümdür; taraflardan biri kavga ediyordur, öfkeleniyor, öbür taraf sakin; karşıdakinin sakinliğinden rahatsız olur. Çünkü ego şunu ister: “Ben gerginim, öfkeliyim, zıvanadan çıktım, sen niye çıkmıyorsun?” Bir de oradan şöyle olur: “Sen böyle olgunsun değil mi, hep böyle öfkelenen veya bağırıp çağıran benim değil mi, sen beni küçümsüyorsun değil mi?” Bir de bakarsınız, aslında kişi kendi yarasına dair bir yorumda bulunur ama bunu yaparken de yine karşıdakini suçlar.

Dolayısıyla ilişkiler, anlayan insan için, doğru yerden bakan insan için çok şey anlatır. Kendimiz için çok şey anlatır: kendimizde olası yaralar, olası negatif damarlar hakkında çok şey anlatır. Bir şeyi kişisel algılayıp algılamama konusunda çok şey anlatır; bir şeyi kişisel mi algılıyorsun yoksa objektif bir yerden mi algılıyorsun?

Mesela diyelim ki evlendim, eşim dedi ki “sen ekonomik olarak bana çok güzel bir hayat yaşatmıyorsun, ben başkalarını bulacağım, hatta buldum bile.” Anlatırsın ona: “Bak, hayat bu değil, mevzu dünya değil, bunlar dünya hayatının geçici ziynetidir.” “Saçmalama böyle şeyleri” falan mı diyeceksin, yoksa “peki canım, sen bilirsin, cennete kadar yolun var” diyebiliyor musun ve bundan dolayı hiçbir alınganlık sergilemeyeceksin? “İşte hep parayı seviyorlar” demeyeceksin; diyeceksin ki “zaman zaman bazen insanlar paraya, maddeye, maddi konfora çok önem veriyorlar ama bu büyük bir aldanış.” Tabii ego diyor ki “aldanış da biz arada kaynıyoruz değil mi?” Öyle diyecek. Kaynayıp kaynamadığına sen karar vereceksin.

Bakın, hayat bence çok sakin bir şekilde, çok doğal, farkındalıklı, idrak noktasında çözümleyici bir şekilde yaşanabilir. Bunu yaşayabilme hakkınız var. Eşiniz, anneniz, babanız, çocuğunuz, kardeşiniz size en ters gelen bir şeyi söyleyebilir ve yapabilir. Bu size sorun olur mu? Bakın, size sorun olur; bu, sizin üzerinde çalışmanız gereken bir noktaya işaret eder. Muhatabınızın yaptığı yanlış, ayrı bir konudur bakın. Biz çoğunlukla nereye takılıyoruz? “Onun yaptığı doğru mu?” Onun yaptığı ayrı bir konu, biz onu değerlendirmiyoruz başta. Onun yaptığını analiz edebilirsin ama şikayet etmeden, rahatsız olmadan, kişisel algılamadan.

Diyelim ki eşin parayı çok seviyor. Şimdi orada aslında çok yanlış bir yerden hayata bakıyor. Bir insanın varlığı, değeri, harcadığı parayla, her istediğini alabilmesiyle ölçülecek bir şey değil. Hayat bu değil. Mesela biz diyoruz ki “bana nasıl bir hayat yaşatacaksın?” Ben sana hiçbir şekilde bir hayat yaşatmayacağım; hayatı yaşayan sensin, kendi hayatın var. O yüzden birbirimize şunu da söylememeliyiz: “Bana çok kötü bir hayat yaşattın.” Hayır, herkes kendi hayatını yaşar. Herkes kendi hayatını yaşar.

Hazreti Yusuf şunu mu dedi: “Bana çok kötü bir hayat yaşattın”? Böyle bir şey mi var? Kardeşleri için dedi mi böyle bir şey, “bana çok kötü bir hayat yaşattınız”? Şimdi ne yapacağız, “bana çok kötü bir hayat yaşattınız, sizin yüzünüzden mi” dedi? Demedi. Demez de dese cehalet sergilemiş olurdu. Neden? Çünkü yaşadığınız hayatın niteliğini, kalitesini belirleyen sizsiniz. Ama şimdi hayatı, işte arabanız, eviniz, mobilyalarınız, yemek yediğiniz lokantayla tanımlıyorsanız, o ayrı bir konu; o zaman dersiniz ki “bana çok güzel bir hayat yaşattın” veya “bana çok kötü bir hayat yaşattın.” Eğer hayat sizin için yediğiniz şeyler, giydiğiniz şeyler, bindiğiniz şeyler ise, önce oradan bir bakmanız lazım: hayat böyle bir şey mi? Ona benim diyeceğim bir şey yok, ya da çok uzun bir mevzudur o: ben hayata ne gözle bakıyorum, hayat nedir? Ben birine “sen bana çok kötü bir hayat yaşattın” dediğimde ne demiş oluyorum? Böyle bir cümlenin altında yatan hayat algısı nasıl bir algıdır?

Evet, bana hiç kimse kötü bir hayat yaşatamaz arkadaşlar, diyebilmemiz gerekir. Çünkü gerçek budur: hiç kimse bana kötü bir hayat yaşatamaz. Kötü bir hayat yaşatacak olursam bunu ben kendime yaparım, ben kendim kötü bir hayat yaşarım. Hazreti Yusuf kuyuya atıldığında kötü bir hayat mı yaşadı? İftiraya uğrayıp haklı olduğu bilindiği halde hapse atıldığında “kötü bir hayat mı yaşıyorum” dedi mi? Bakın dikkat edin, bizim bugün kullandığımız kavramlar, cümleler, tırnak içinde söylüyorum, gerçekten berbat cümlelerdir; neresinden tutsanız elinizde kalır, ama tutmayı bilirseniz. Yoksa sizin elinize tutuşturulan şekilde siz de o mevzuyu tutarsınız. “Bak ne güzel bir hayat yaşıyor.” Bir dur, bir dur bakalım, neyi kastediyorsun? “Ne kadar güzel bir hayat yaşıyor, işte evini görmüyor musun, evinin arabasını.” Bir dur bakalım, sen hayatı nasıl algılıyorsun, önce onu bir anlat bakalım: hayat sana göre nedir, ne güzel hayat nedir, kötü hayat nedir?

Bakın, o kadar temelden bazı mevzuları biz yanlış tutuyoruz ki, onların üzerinden yürüyen bir yanlışlıklar silsilesi var. Bakın dikkat edin, Hazreti Asiye’nin kocası kim? Firavun. Peki Hazreti Asiye’ye Firavun kötü bir hayat mı yaşattı? Veya Hazreti Asiye böyle mi dedi, “benim hayatımı berbat ettin” mi dedi, “bana çok kötü bir hayat yaşattı” mı dedi? Asla. Öyle dese Asiye olamaz zaten. O kendi hayatını yaşadı, kendi bilinç ve farkındalığının ölçüsünde bir hayat yaşadı. O yüzden dedi ki “ya Rabbi, beni Firavun’un amelinden muhafaza et.” Yani ne demek bu?

Hazreti Asiye ve Firavun Örneği: Allah’a Havale Etmek

Onun amelinin benim psikolojime kötü bir şekilde yansımasından ve bende olumsuz şeyleri tetiklemesinden beni muhafaza et. Bana o bilinci ver. O yanlış bir amelde bulunabilir, ama ben onun yanlış amelinden korunabilirim. Bu neye bağlı? Benim bilincime bağlı. O yanlış bir anlayış içinde olabilir, yanlış davranabilir, yanlış hareket edebilir; fakat bu, benim yanlış davranmamı, yanlış düşünmemi, yanlış konuşmamı sonuç vermek zorunda değildir. Ve dedi ki “bana katında bir ev yap.” Yani sembolik olarak, benim kaynağım, kökenim sensin, senden geldim sana döneceğim. Yoksa “işte yapayalnızım, dünyada da bir şansım olmadı, Firavun’a denk geldik” böyle bir şey mi var? Yok.

Bakın kutsal metin ne kadar kıymetlidir aslında? Ama biz onu bir şey gibi okursak, “Asiye böyle demiş” diye bakarız. Orada söylenen sözün altındaki felsefeye bakmamız gerekir. Yani orada Hz. Asiye’nin o duasında, evlilik anlayışının en mükemmel felsefesinin kodlarını bulabilirsiniz. Bir insanın eşinin yanlış amelinden, tutumundan, davranışından etkilenmeyebileceğini, ondan şikayetçi de olmayabileceğini gösterir. Bakın, Hz. Asiye Firavun’dan şikayetçi miydi? Yok. Beddua mı etti? Yok. “Hayatımı mahvettin” mi dedi? Yok. Niye havale edecek ki, Allah havale mi bekliyor? Havale etmeye de gerek yok arkadaşlar.

Havale edip etmemek nedir biliyor musunuz? O sizin kalitenizi gösterir. Nefsaniyet içindeyseniz Allah’a havale edemezsiniz. Çünkü dersiniz ki “şimdi Allah affeder mahveder” olmaz değil mi, öyle diyecek. Ya da şöyle dersin: “Ya Rabbi, bak sana havale ediyorum ama havale ihbarlı yani, onu mahvet.” Bütün bunlar neyi gösterir? Sizin kalitenizi gösterir. Yoksa Allah’a havale edip etmemeniz Allah’la ilgili bir şey değil; ister Allah’a havale edin ister etmeyin. Neyi havale edecek, Allah her şeye şahit değil mi? Yani tabii burada Allah’ın şahit olması “ona öyle davransın” anlamına gelmiyor. “Bu beni ilgilendiren bir konu değil, o onun mevzusu, o Allah’ın yarattığı bir varlık, o bilir, Allah bilir, benim alanım değil o” -yoksa “Allah böyle böyle yapacak” demek benim alanım değil. O yüzden herhangi bir havaleye de gerek yok hakiki noktada.

Dolayısıyla bakın arkadaşlar, biz ilişkileri hep yanlış yerden tutuyoruz. O yüzden başımıza bela; herkes ilişkilerden rahatsız, herkes ilişkilerinden bir şikayet içinde. Hayır, buna gerek yok, manasız bir şey bu. Ama bunun için kendi psikolojimizi gözlemlemek, onu analiz etmek, onun yaralarını keşfetmek gerekir.

Kendi Yaramızın Sorumluluğu Bize Aittir

Benim yaralarımı muhatabımın onarmasını talep edebilirim; edebilirim ama yaralarımı onarmasını bir hakkım olarak göremem. “Ben kendimi çok yalnız hissediyorum, bana kendimi yalnız hissettirme” böyle bir şey olamaz. Sen yarandan bahsedebilirsin: “Benim yalnızlıkla ilgili bir yaram var, terk edilmeyle ilgili bir yaram var, umursanmamayla ilgili bir yaram var, suçlanmak, yargılanmakla ilgili bir yaram var; bunlara dikkat edersen memnun olurum ama etmek zorunda değilsin, bunların sorumlusu benim” demek durumundayız. Yoksa “benim böyle yaralarım var, bak bunlara dikkat et sonra kötü olur” öyle bir şey olamaz. Ben karşımdakine kendi yaralarımın sorumluluğunu yükleyemem.

“Bir yaram var, üzerinde çalışamıyorum” o zaman açıkça söyleyeceğim: “Bak, benim böyle bir yaram var, ben bu yaramı müdafaa etmiyorum, savunmuyorum, meşru da görmüyorum ama ben bunun üzerinde şu an çalışamıyorum, sen benim bu durumumu böyle kabul ediyor musun?” Açık olmak lazım. Yoksa yaralı belalı, “bana kendimi değersiz hissettiriyorsun, bana kendimi yalnız hissettiriyorsun, bana kendimi yargılanmış hissettiriyorsun, bana kendimi küçümsenmiş hissettiriyorsun” -bir dur ya, bir dur yani. Sende niye bu kadar yara var? Bu yaraların onarılması başkasıyla mıdır, kendinle midir?

Bakın, sürekli bir pansuman tutamayız değil mi arkadaşlar? Ama bizde öyle yaralar var ki, ömür boyunca beni pansuman edeceksin, yara hiç kapanmıyor, kabuk bağlamıyor, hep devam ediyor. Hani bazen deriz ya, “işte 20 yıl yalnız bırakmadım, yalnızlık hissettirmedim, bir kere yalnızlık hissettirdim, hepsi patladı.” Neden? Çünkü yara 20 yıldır kabuk bağlamamış, onarılmamış ki; hep pansuman edilmiş. Yani ne demek bu? “Bak, benim böyle bir ihtiyacım var, bana böyle davran, benim böyle bir ihtiyacım var, bana böyle davran” -bu, karşımızdakinden sürekli bir pansuman beklemektir. Halbuki ne yaparız? “Bak, benim böyle bir yaram var, sen bu konuda biraz duyarlı olursan çok iyi olur, şöyle davranırsan ben de kendi yaram üzerinde çalışır, onarırım.” Bu makul bir şeydir. “Bak benim böyle bir yaram var, ömür boyu pansuman edeceksin” -peki bu hiç onarılmıyor mu? Yok, bu hep kanar, sen hep pansuman edeceksin. Kendine de yazık, muhatabına da yazık, değil mi?

Onun için ilişkiler insanın kendi üzerinde çalışması için iyi bir çalışma alanıdır. “Siz kendiniz üzerinde çalıştınız, karşınızdaki çalışmadı, kim kaybeder?” O kaybeder. Bakın burada da yanlış bir yerden bakıyoruz: “Hep ben mi çalışacağım?” Kim çalışsın? Çalışmak kötü bir şey mi arkadaşlar? Bir insanın kendi üzerinde çalışması neden kötü bir şey olsun? Biz diyoruz ki biraz da o gayret etsin; etsin de, yani edip etmemesi onun kararı. Ben kendimi gayret edeceğim; ne için gayret edeceğim? Kendimi onarmak için, kendi psikolojik dünyamı onarmak için ben gayret edeceğim. Karşımdaki de gayret ederse ne âlâ, onun gayretine ben destek olmalı mıyım? Tabii ki olmalıyım. Ama diyelim ki ne karşımdaki insan kendi üzerinde çalışıyor ne de benim bu konudaki gayretime prim veriyor; olabilir. Bu onun meselesidir. Ben kendi üzerimde çalışırım, bu benim kazanımımdır. Ben mecbur muyum onunla iyi geçinmek için çaba göstermeye? Sen onunla iyi geçinmek için çaba göstermeyeceksin, sen kendi fıtratının kemaline ulaşmak için gayret edeceksin.

Peygamberimizin Örnekliği: İyi Geçimlilik

O yüzden bir hadiste vardır zannediyorum: “Sizin en hayırlınız, başkalarıyla iyi geçineninizdir.” Bu ne demek? Bakın bu şu demektir: Sen fıtratının kemaline ne kadar ulaşabilirsen o kadar iyi geçimli biri olursun. Bu, “herkesle iyi geçineceksin” demek değil; ama sen bir ilişkinde kötü geçimli biri olarak tanımlanmazsın.

Mesela Peygamberimizin evliliğinde ilişkinin problematik hale geldiği bir durum vardı. Ama orada peygamber mi geçimsizdi, peygamberin bazı eşleri mi geçimsizdi? Peygamber orada geçimsiz değildi, Peygamber üzerine düşeni yaptı. Bakın ne oldu? Bir nedenle eşlerinden biri dedi ki “şu şerbeti içme, kokusu hoşuma gitmiyor.” Peygamber şöyle demedi: “Sana mı soracağım, sen kimsin?” -bir de karşında peygamber var, sen farkında olmadan kiminle konuşuyorsun gibi böyle bir şey yok. Şöyle dedi: “Tabii” dedi, hatta “vallahi bir daha içmeyeceğim” dedi. Bakın bu derece! Yani konu buysa ne olacak ki, bu hayati bir mevzu mu? Yok. “O şerbeti içmesem ne olur ki, içmeyivereyim senin hatırın için.” Bakın anlayış bu.

Yani peygamber iyi geçimli bir insandı; bazı insanlar onunla iyi geçinemiyor olabilir, o ayrı bir konu. İyi geçimli olmak, herkesin her istediğini yapmak anlamına gelmiyor; ama senin tarafından bir terslik, bir olumsuzluk, bir negatiflik yoktur. Sen bütün buna rağmen karşındakiyle bir uyum yakalayamıyorsan ve karşındaki insanda bir geçimsizlik varsa, olabilir, bu onun alanıdır, saygı duyarsın. Hatta ne dedi Peygamber, ayetin ifadesiyle: “Siz bilirsiniz, sizi güzellikle bırakayım” dedi. Şunu demedi: “Siz benim kıymetimi bilmiyorsunuz, siz ne biçim insansınız?” Bir şey demedi. “Eğer benden memnun değilseniz, başka ihtiyaç ve beklentileriniz söz konusuysa, siz bilirsiniz, sizi güzellikle bırakayım.” Bakın hiçbir kınama yok, alınganlık yok, herhangi bir şey yok. İşte bu nedir? Bu fıtrat üzere olmaktır.

Hatice’nin Sevgisi ve Sevginin Gerçek Kaynağı

Ve bakın son olarak, Hazreti Peygamber’in benim çok hoşuma giden bir sözü vardır: “Hatice’nin sevgisi benim rızkımdır” demiştir. Rızık nereden gelir? Allah’tan gelir değil mi? “Hatice’nin sevgisi benim rızkımdır” ne demek? Yani Hazreti Hatice öyle bir insan ki, ondan gördüğüm sevgi Allah’ın onun kalbine indirdiği bir sevgi ve o hiçbir indirgemeye, hiçbir gölgelenmeye maruz kalmadan olduğu gibi bana geliyor. Yani Hatice’nin sevgisi Allah’ın bana verdiği bir rızıktır. Ve Hazreti Hatice de Allah’ın onun kalbine indirdiği sevgiyi hem tam olarak alıyor hem tam olarak yansıtıyor, hem de araya kendini sokmuyor. Mesela “ben seni sevmesem kim sever” demiyor değil mi? O sevgiyi sahiplenmiyor. Allah’ın onun kalbine indirdiği sevgi rızkını olduğu gibi hem alıyor tam olarak, hem tam olarak yansıtıyor; kendi kaşesini de basmıyor ama. “Bak ben seni nasıl seviyorum, kimse seni böyle sevmez” demiyor. O yüzden “Hatice’nin sevgisi benim rızkımdır” diyor Peygamber; Hz. Hatice mesele, onun kaynağını biliyoruz hocam, tevekkül hal olarak tabii ki.

O yüzden gerçek sevgi, Allah’ın senin kalbine koyduğu sevgiyle muhatabına duyduğun sevgidir. Sevginin kaynağı sen değilsin. Sevginin kaynağını kendin zannediyorsan, “ben seni seviyorum, ben sana değer veriyorum” diyorsan, o psikolojik temelli, benlik temelli bir sevgidir. Ve onun mutlaka içinde hesap olmak zorundadır. “Ben seni bu kadar seviyorsam sen de eşek değilsin” yani, değil mi? Senin de derinde bir beklentin vardır veya bir hesabın var. Burada derken illa basit bir çıkar demek istemiyorum.

Beklenti ve Özgürlük

Bak, beklenti ne zaman ortaya çıkar? Mesela bir insandan beklentimiz olup olmadığını anlamak istiyorsan şu noktaya bakacaksın. Mesela çok güzel şeyler yapıyoruz, yaşıyoruz, ediyoruz; bir beklentin var mı? Yok. Bunu o anda anlayamazsın; iyi düşünürsen anlarsın da. Beklentin olup olmadığını ne zaman anlarsın? Ondan beklemediğin bir şey gördüğünde ve bundan rahatsız olduğunda anlarsın. Beklenti içinde olup olmadığımızı o zaman anlarız. O olmadan da anlayabiliriz aslında, onun için bir feraset gerekir: Gerçekten ben hiçbir şey beklemiyor muyum?

Bakın zaten şunu anlamamız lazım: sevginizin, şefkatinizin, merhametinizin, sahipleniciliğinizin kaynağını kendiniz zannediyorsanız, yüzde yüz beklenti içinde olursunuz, başka bir çareniz yoktur. Ama sevginin, şefkatin, merhametin, sahipleniciliğin, yardımın kaynağı bendeysem, o zaman beklenti içinde de olamam. Çünkü ego ne diyebilir ki bana? Ne diyebilir? “Bekliyorum” diyecek. “Neye binaen bekliyorsun” diyeceğim. Bakın dikkat edin, beklentilerin altında hep şu vardır: “Ama ben onun için böyle yaptım, ama ben onun için şöyle yaptım, en zor zamanda yanımda oldum, şu durumda şöyle davrandım.” Bakın ne var? “İyilikler Allah’tandır” hakikatinin aksine, “yok, biraz da bendendir” demek var. İyilikler benden değilse, ben neye binaen bir beklenti içinde olabilirim ki? Hiçbir beklentim olamaz. Ama bir şeyi kendimden kaynaklanıyor diye algılarsam, “ben sevdim, ben destek oldum, en zor zamanında ben yanında oldum” sayarsa egonuz bunları, bunların altında mutlaka beklenti vardır. İster bir gün sonra çıksın, ister on yıl sonra, ister elli yıl sonra; her zaman çıkma ihtimali vardır.

O yüzden hakikat idrak edildiği oranda insanı özgürleştirir. Eğer hakikatte bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar Allah’tansa, benim bir beklentim olamaz; o zaman ben özgürüm. Beklentim varsa özgür değilim. Beklentim varsa gerçek anlamda özgürlüğü tadamıyorum. Beklentim varsa ilişki özgür bir ilişki değildir. Özgür bir ilişki “ben keyfime göre davranırım” değildir. Özgür ilişki fıtratınıza göre davranmaktır. Özgür olmayan ilişki nedir? Muhatabıma göre davranmaktır. O yüzden özgür bir ilişkide siz muhatabınızdan bağımsız bir şekilde kendi fıtratınızın kodlarıyla hareket edersiniz; işte o sizi özgür kılar. Ama “o böyle davrandı, ben de öyle yapacağım, o bana bağırdı, ben de altta mı kalacağım” -sen esirsin, karşındaki de esir, özgür değilsin.

Evet, teşekkür ederim, izlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan sure/ayet numarası anılmamış, yalnızca içerik olarak şu ayetlere atıfta bulunulmuş: Allah’ın kula şah damarından daha yakın olduğuna dair ayet (sure adı geçmiyor), “Allah kuluna yeter” ifadesini içeren ayet (sure adı geçmiyor), Hazreti Asiye’nin “Rabbi beni Firavun’un amelinden muhafaza et, katında bana bir ev yap” duası (sure adı geçmiyor).

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.