İlişkilerde Beklentisizlik ve Gerçek Kendini Bilmek
Kısa Özet
Sohbette önce sevginin psikolojik düzeyde ihtiyaç ve beklentiye, spiritüel düzeyde ise beklentisizliğe dayandığı; insanın “ben bir şey veriyorum” algısının ilişkilerde gizli bir hesaba yol açtığı anlatılıyor. Ardından iyiliğin, güzelliğin ve hayrın tek kaynağının Allah olduğu; insanın kendi nefsine pay çıkarmasının ıstırabın kaynağı olduğu vurgulanıyor. Son bölümde kişinin kendini “hikâyeler” (mağduriyet, mahrumiyet, şanssızlık vb.) üzerinden değil Allah’a nispetle tanımlaması gerektiği; hac ve Arafat’ın da bu gerçek kendini idrak etme sürecinin sembolü olduğu anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “İyilikler Allah’tandır” – insan hiçbir iyiliğin, güzelliğin kaynağı değildir; kendine ait olmayanı kendine mal etmek bir çeşit gasptır. - Evliya, Allah’ın kesintisiz yakınlığını idrak ettiği için hiçbir zaman yalnızlık ve mahrumiyet hissetmeyen kişidir. - Kendini mağduriyet, şanssızlık, yalnızlık gibi “hikâyeler” üzerinden tanımlamak büyük bir hatadır; gerçek kimlik yalnızca Allah’a nispetle tanımlanabilir. - Hac ibadetindeki dikişsiz ihram, insanın hem kendi zihninin hem başkalarının kendisi hakkında ürettiği bütün “hikâyelerden” soyunmasının sembolüdür.
Sevginin Psikolojik ve Spiritüel Düzeyi
Sevginin psikolojik düzeyi ve spiritüel düzeyi arasındaki fark, insanın psikolojik düzeyde sevgisinin ihtiyaç kavramına dayandığı ve ister istemez psikolojik düzeyde yaşanan sevginin bir karşılık beklentisi içinde olduğu, beklentileri gerçekleşmediğinde değişebileceği noktasına değinir. Bu anlamda aslında ilişkilerde daha doğal bir zeminin yakalanması için ihtiyaç duyduğumuz şey, bir ilişkide bizim bir şey verdiğimiz algısını terk etmemizdir.
İnsan ilişkilerinde muhatabına bir şeyler verdiğini düşünürse mutlaka benlik orada bir hesap yapacaktır. Bu ister istemez bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Eğer ben ilişkimde birine bir şey veriyorsam, birine samimi davranıyorum, birine içten davranıyorum, birine karşı fedakârlık yapıyorum, birine karşı uyumlu oluyorum, sabır gösteriyorum, sevgi gösteriyorum, koruyup kolluyorum, sahipleniyorum… Bunu her türlü ilişkide düşünebilirsiniz. Bir ebeveyn-çocuk ilişkisinde de, karşılıklı ikili ilişkilerde de, dostluk, arkadaşlık ilişkilerinde de düşünebilirsiniz. Eğer ben bir şey verdiğimi düşünüyorsam bu neye sebep olur? Zorunlu olarak bir beklentiye sebep olur.
Siz bu beklentinin farkında da olmayabilirsiniz arkadaşlar, yani bunu özellikle hatırlatayım. İnsanlar çoğu zaman bu durumda şöyle diyorlar: “Yo, ben seviyorum, bir şey de beklemiyorum. Ben destek oluyorum, bir şey beklemiyorum. Sahipleniyorum, bir şey beklemiyorum. Çocuğumdan ne bekleyebilirim ki?” Mesela bazen böyle boşanan çiftler oluyor. Aralarında şöyle bir şey olur: “Bu çocuk beni mi daha çok seviyor, onu mu daha çok seviyor?” Eğer diyelim ki taraflardan biri onu küçükken büyütmüşse, “işte ona ben baktım, ben büyüttüm” der. Şimdi diyelim annesi veya babası ona yakınlık gösteriyor diye, çocuk ona daha çok sıcak yaklaşıyor. Hâlbuki “ben onu büyüttüm, ben onu en zor zamanında koruyup kolladım” diye kendi kendimize ne yapıyoruz? Derinde aslında bir beklenti içinde olduğumuzu o an fark ediyoruz. Ama o süreçte fark etmeyiz.
“İşte ben bakarım, beslerim, büyütürüm, yetiştiririm, kahrını çekerim, hiçbir şey de beklemem” deriz. Ama diyelim ki o çocuk -diyelim sen annesin- 10 yaşına geldi, babasına daha yakın durmaya başladı. Hâlbuki babası ufakken hiç ona yakın davranmıyordu veya ona gereken ihtimamı göstermedi. Bakın orada ne olur? Eğer siz onu besleyen, büyüten, yetiştiren, seven, koruyan, kollayan olduğunuzu zannederseniz, bir bakarsınız arkada çok büyük bir hesap birikmiştir. Ama beklentiniz ve hesabınız her zaman o anda gözükmez; beklemediğiniz bir şey olduğunda ortaya çıkar. Hoşunuza gitmeyen bir durum olduğunda ortaya çıkar.
O yüzden insan, kendisinde olanı kendisinden bilmeme irfanına sahip olmak durumundadır. İyi bir ilişki için bu, kendimiz için, yani kendi varoluşumuzu, hakikatimizi, idrakimizi merkezde tutmak için ihtiyaç duyduğumuz bir şeydir. Ben hiç kimseye bir şey verdiğimi düşünmemeliyim. Çünkü bu prensip olarak yanlıştır. Yani “bunu düşünmeyeyim de rahat edeyim, düşünürsem kötü olacak” demek değil bu; en iyisi düşünmemek değil. İlkesel olarak hiçbir insan, hiçbir iyiliğin, güzelliğin ve hayrın kaynağı değildir.
Kuru Üzüm Çubuğu Meseli: İyiliğin Kaynağı Allah’tır
Bunu ne kadar idrak ederseniz, ne kadar gerçekten içselleştirirseniz… Bir âlimin ifadesiyle insan bir kuru üzüm çubuğu hükmündedir. Ona, o kuru üzüm çubuğuna takılan taneleri kendinden bilmemelidir, der. Hakikaten bu çok güzel bir semboldür, çok güzel bir metafordur. Hani bize o iri taneli bir salkım gösterilse, “bu hangi ağacın meyvesidir” denilse, belki en son akla asma gelecektir. Neden? İşte çok kuru bir dalı var, incecik bir dalı var. Olsa olsa daha kalın gövdeli bir ağacı seçeriz, deriz ki muhtemelen bu üzüm salkımları şu ağacın meyvesidir; eğer hiç bilmiyor olsak. Hâlbuki tam tersi gibi görünen bir noktadan o meyveler çıkar. Bu neyi gösterir? O üzüm taneleri o asma ağacından değildir; asma ağacındadır ama asma ağacından değildir.
İnsan da böyledir. İnsan kendisinde fark ettiği, kendinde gördüğü sevgiyi, şefkati, merhameti, sahipleniciliği, koruyup kollayıcılığı asla kendinden bilmemelidir, çünkü değildir. Bakın bu bir tevazu, bir tasavvufi anlayış değil. Bu Kur’ânî bir şeydir. Kur’an’da apaçık söylenen bir şeydir. İyilikler Allah’tandır. Bu kadar açık ve net yani. Allah’ın kendilerine verdikleriyle başkalarına yardım ederler, destek olurlar ve hiçbir teşekkür beklemezler diyor. Bu Kur’âni bir şeydir ve hakikatini insan idrak ettiğinde gerçekten böyle bir şeydir.
Bu arkadaşlar, insan için hem büyük bir özgürlük hem büyük bir huzurdur. Kimseye alınmazsınız, kimseye gücenmezsiniz, kimseye karşı bir hesap yapmazsınız. Kimsenin yaptığı veya söylediği şey o kadar size ağır gelmez, hatta hiç ağır gelmez. Neden? Çünkü kendisine ağır gelecek bir benlik algısı yok ki arkada. “Ya işte ben ona çok dürüst davrandım, o bana böyle davrandı. Ben çok samimi davrandım, o şöyle davrandı. Ben onu çok sevdim, koruyup kolladım, en zor zamanında yardımcı oldum ama o başım sıkıştığında yanımda bile olmadı.” Bu hesabı kim yapacak? Bu hesabı yapacak içeride bir şey var mı? Varsa işiniz zor, doğal olarak. Eğer böyle bir hesabı yapan bir “ben” varsa, sizin üzerinde duracağınız, sizin düşmanınız, sizin enerjinizi yiyip bitiren, size yük olan şey odur, olay değildir.
O yüzden dikkat edeceğim şey iyiliği sahiplenmemektir. Çünkü sahibi değiliz. Bu bir tevazu, “ben böyle olgunum, ben şöyleyim böyleyim” değil; sahibi zaten değilsin. Sen sahip olduğunu zannettiğinde o nimeti gasp ediyorsun aslında. Yani “ben sevmesem ne yapacaktım” diyen bir insan, “ben olmasam ne yapacaktım” diyen bir insan, Allah’ın ona verdiğini gasp ediyor demektir. Gasp ne demektir? Diyelim ki biri sana bir şeyi birine götürmen için vermiştir, “şuna ilet” demiştir. Sen onu kendine mal ediyorsun, “benimdir” diyorsun, sonra ona verirken de “ne karşılık vereceksin?” diyorsun. Bu nedir? Gasp değil midir? Bir başkasının, sana bir başkasına iletmek için verdiği bir şeyi kendi malın zannedip sonra bunu kendi malınmış gibi, kendine aitmiş gibi başkasına veriyorsun.
“Peki hocam şunu anlayabilir miyiz? İyiliğin kaynağı Allah diyor bize, tamamdır, Yaratıcı. Biz onu kendi istidadımızdan bildiğimizde bir nevi şirk olmuyor mu?” Yani havada kalan bir kelime olarak değil, o zaten işin itikadi noktasında -ben oraya girmiyorum tabii- iyiliğin, hayrın, güzelliğin tek bir kaynağı vardır, o da Yaradan’dır. Bunun üzerine söylenecek başka söz yoktur. Eğer biz kendi nefsimizde bunun aksine bir şeyler hissediyorsak, düşünüyorsak -tırnak içinde “ya benim de bir payım var” diyorsak- unutmayın arkadaşlar, nefis, benlik, psikolojik düzeyde benlik kendine pay çıkarmaya çalışır. Kendine mutlaka pay çıkarmaya çalışır. O pay aslında başının belası olur ama haberi yok. İlk başta pay çıkardığımızda bu bize görünürde iyi bir şey olur: “Bak benim de payım var, o payın da bir getirisi olacak değil mi, bir olacak. Bak ben sana yardım ettim, ben seni koruyup kolladım, ben sana sahip çıktım, ben dürüst davrandım, ben samimi davrandım” der nefsiniz. Allah’a ait olan bir şeyden kendine pay çıkarır. O pay başınızın belası olur. Sonra dersiniz ki “ben niye bu kadar problem yaşıyorum?” Çünkü sen o belayı sen kendi başına açtın. İnsanın ıstırabı bu yüzdendir. İnsanın ıstırabı, kendine ait olmayan şeyi kendinin zannedip sonra onun üzerinden hesaplar yapmasıdır. O yüzden ilişkiler, bu özgürlük yakalandığı ölçüde gerçektir; yoksa hepsi bilinçli veya bilinçsiz bir hesaba dönüşür.
Bilgenin Anekdotu: Evlilik ve Beklentisiz İlişki
Bu söz çok uzar arkadaşlar, ben bir bilgenin güzel bir anekdoduyla şey yapayım. Bir adam varmış, evlenmek istiyormuş; işte görüşüyor birileriyle, görüşüyor onlarca kişiyle, çok kısa bir birkaç dakika, birkaç saat görüştükten sonra teşekkür ediyor: “Birbirimize uymuyoruz herhalde” falan diyor. Sorduğu soru da şu, muhatabına: “Bana ne vereceksin?” diyor. “Tabii ki güzelliğimi vereceğim” -burada kadın erkek önemli değil, bu yanlış anlaşılmasın- “güzelliğimi vereceğim”, yok “yakışıklılığımı vereceğim, imkânlarım, gençliğim, şuyum buyum.” “Teşekkür ederim” diyor, “sağ olun” mevzuyu kapatıyor. Böyle birçok görüşme devam ediyor, hepsi bu şekilde sonuçlanıyor. “İşte bana ne vereceksin?” “Şunu vereceğim, bunu vereceğim, samimiyetimi vereceğim, sevgimi vereceğim, saygımı vereceğim, seni koruyup kollayacağım” falan filan. “Teşekkür ederim”, mevzu bitiyor.
Sonra birine daha denk geliyor, gene soru aynı: “Bana ne vereceksin?” diyor. Tabii karşıdaki herhâlde biraz irfanı olan biri, demiş: “Sana hiçbir şey veremem, çünkü hiçbir şeyim yok.” “Hiçbir şeyin yok mu?” demiş. “Yok” demiş, “hiçbir şeyim yok, sana hiçbir şeyimi veremem çünkü hiçbir şeyim yok. Ama” demiş, “Allah’ın bana verdiğini eksiksiz ve kesintisiz bir şekilde sana vermeye söz verebilirim.” Deyince, “o zaman tam” demiş, “sen aradığım kişisin. Ben de sana bir şey veremem, ben de Allah’ın bana verdiği şeyleri sana vermeye ancak söz verebilirim.” O zaman bakın, böyle bir ilişkide hiçbir hesap olmaz değil mi? Ama işte “ben sana şunları veriyorum, sen bana ne veriyorsun?” İlla bunun söze dökülmesi gerekmez, illa bunun maddi bir şey olması gerekmez. Şuna çok rastlanır: “Sana gençliğimi verdim.” Nereden verdin ki? Senin miydi gençlik, değil mi? “Sevgimi verdim.” Nereden verdin?
Onun için, size bir şey verdiğini düşünen insanlarla çok fazla sıkı ilişkiler içinde olmayın. Ya da böyle ilişkiler içinde olursanız, bunun sonuçlarını bilerek o ilişkileri yürütün. O yüzden gerçek anlamda ilişki, senin o ilişkide bir şey verdiğini düşünmediğin durumdur. O durumda gerçek ilişki gerçekleşir. Bu ister anne olun, ister baba olun, ister kardeş olun, ister arkadaş olun, ister dost olun, ister karı koca olun, bunların hepsinde böyledir. Bir şey verdiğinizi düşünürseniz oraya dikkat edin. Orası bir cehalet noktasıdır, orası bir hatadır, orası bir körlüktür. Hiçbir şey verdiğini düşünmeyeceksin çünkü vermiyorsun; kendinden hiçbir şey vermiyorsun, kendine ait hiçbir şey vermiyorsun. Kendine ait olduğunu düşündüğün bir şey veriyorsan da, o zaman açık konuşman lazım. Daha önceki sohbetlerimizde ifade ettiğimiz gibi, o zaman açık oynaman lazım: “Bak ben sana bunları veriyorum ve bunları talep ediyorum” demen gerekir. Ama hakikat açısından baktığınızda insan, kendine ait hiçbir şeyi verdiğini düşünemez. Çünkü böyle bir şey söz konusu değildir. Ve bu insan için gerçek bir özgürlüktür. Gerçek huzuru o zaman yakalarsınız.
İnsanlar size hainlik de edebilir, vefasızlık da edebilir, saygısızlık da edebilir; her şeyi yapabilir. Bunun sizinle ilgili bir şey olmadığını o zaman idrak edersiniz. Sizin orada hesap yapan bir şeyinizin olmadığını idrak edersiniz. Çünkü öyle bir hesabı yapacak bir özne yoktur ortada. Karşındaki sana saygısızlık yapmış veya hainlik etmiş; e ne diyeceğim? Eğer sen herhangi bir şeyi veren, kendinden herhangi bir şeyi veren bir kişi değilsen, kim ne hesap yapabilir? Kim neyden rahatsız olabilir? Kim “ben bunu hak ettim veya etmedim” diyebilir, değil mi? O yüzden ilişkiler ancak gerçekten kendini bu anlamda anlayan insanlarla yaşanabilir. Aksi takdirde kendimiz büyük bir -bazen çaresizliğin, bazen öfkenin, bazen alınganlığın, bazen kırılmışlığın- tuzağına düşeriz. Sonra da bunu “ya işte o böyle, evliyalı, ben insanım” deriz. Ya Kur’an insandan bahsediyor yani; insanla evliya arasında özde bir fark yok. İnsan gerçek anlamda kendini bulunca evliya olmuş olur. Yani insan olmakla evliya olmak arasında kategorik bir fark yok. İnsan olmaklığın niteliğini, mahiyetini, hakikatini idrak ettiğinde, fıtratının hakikatini idrak ettiğinde evliya oluyorsun. Yani aslında Allah’la olan o dostluğunu, o yakınlığını, o şah damarından daha yakın oluşunun hakikatini idrak ediyorsun. Evliyalık budur.
Evliya Kimdir?
Biz kimin evliyasıyız? Biz birbirimizin evliyası olmaya çalışıyoruz. “İşte bir yakınım var mı? Bir dostum var mı? Bir kimsem var mı?” Evliya nedir? Evliya kendini yalnız hissetmeyendir. Hiçbir zaman, hiçbir zaman yalnız hissetmeyendir. Neden? Çünkü Allah’ın her an kesintisiz bir şekilde yakın olduğunu idrak eder. Evliya demek bu demek. Evliya demek, hiçbir zaman yalnız olmadığını bilmektir. Allah’ın sana şah damarından yakın olduğunu, ya da diyelim ki yalnızlık hissettiğinde hemen Allah’ı hatırlayandır evliya. “Aa, bak bir gaflete düştüm” der. Nefsim diyor ki kimsen yok; işte bir arkadaşın yok, dostun yok, tanıdığın yok, işte seni sahiplenen yok, seninle dertlenen yok, seni anlayan yok. Nefis dedi, hemen orada uyanır ve der ki “haşa, ya Rabbi, benim dostum, arkadaşım, sahibim sensin.” Bunu idrak edendir, o evliyadır. Yoksa evliya dediğimiz zaman böyle keramet gösterecek, şu taşı altın yapacak değildir. Taşı altın yapar; psikolojik benliğinin o taşlaşmış hâlini altına çevirir. Neyle? Marifet iksiriyle, hakikatin idrak edilmesiyle.
Mesela bakın biz bugün çoğunlukla ne yaşıyoruz? Yalnızlık yaşıyoruz, kimsesizlik hissediyoruz, “hiç samimi arkadaşım yok” diyoruz, değil mi? Mutsuzluklar bu yüzden ortaya çıkıyor. Veya bir şeyleri elde edemediğimizi, mahrum olduğumuzu düşünüyoruz. Evliya nedir? Bir başka tarifi: dünyadaki hiçbir durumdan dolayı mahrumiyet ve mağduriyet hissetmeyendir. O kişi evliyadır. Yani şu olmuş veya bu olmuş, mağduriyet hissetmez. Bütün insanlar sarayda otursa, hepsinin sınırsız kredi kartı olsa, ne istiyorlarsa alabilseler; kendisi de bir kuru ekmek için 18 saat çalışmak zorunda olsa, zahiren bir mahrumiyet hissi yoktur. Bu evliyadır. Böyle bir insan evliyadır. Hiçbir mahrumiyet hissi yoktur. Neden yoktur? Çünkü mahrumiyet ve mağduriyet dünyevi bir şeyle bağlantılı değildir; bunu idrak eder.
Hatta bir sufinin bir duasında vardır, der ki: “Ya Rabbi, işte sana isyan edenleri, günahkârları cehennemle cezalandıracağını söylüyorsun. Senin yakınlığını idrak etmemeleri, idrak etmiyor oluşları yeterli bir ceza değil mi?” Aslında yeterli bir ceza. Anlatabildim mi? Yeterli bir cezadır. Onun yakınlığını hissetmemek yeterli bir cezadır. O yüzden evliya hiçbir mahrumiyet ve mağduriyet hissetmez. Bütün dünya dünyevi nimetler içinde yüzse, kendisi bir kuru ekmeğe muhtaç olsa, o bundan dolayı bir mahrumiyet hissetmez. Bu şuna benzer arkadaşlar: diyelim ki bir elbiseniz var, yırtık, kirlenmiş vesaire. Şimdi elbisenizin yırtık, yıpranmış olması -metafor olarak söylüyorum- bedeninizle ilgili bir eksikliğe işaret eder mi? Etmez, değil mi? Bu elbisenin eksikliğidir. İşte bütün dünyevi şeyler de bir elbise hükmündedir. Bu dünyaya geldik, yiyoruz, sonra çıkaracağız. Bu benim varlığımdaki bir eksiklik, bir mahrumiyet, bir mağduriyet değildir.
Kendini Allah’a Nispet Etmek
“En büyük ceza aşı olabilir mi hocam” dediniz de, Allah’ı unutanları Allah da unutacak, mesela. O bir kanun olarak Kur’an’da söyleniyor: Allah onları -onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Bakın, yani insan kendi varlığının ilahi kaynağını unuttuğunda ve kendini ilahi kaynaklı bir şey olarak değil, dünyevi bir şey olarak tanımladığında, aslında kendini de unutmuş oluyor. Kanun manasında Allah ne diyor? Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Bir kanun olarak ifade ediliyor. Bu ne demektir? Bu çok anlamlı ve önemli bir şeydir. Dikkat edin, kendinizi ne ile tanımlıyorsunuz? Bakın, onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Kendini tarif et dediğinde, ne kadar Allah’la iltibatlı olarak tarif ediyorum diye sormam lazım kendime. Kendimi tarif ettiğimde nasıl tarif ediyorum? Referansım, merkezim ne?
O yüzden dikkat edin, bizler bu ayetin içine çok defa giriyoruz. Neyiz? Şanssızız, mahrumuz, mağduruz, haksızlığa uğramış insanlarız, kimsesiziz, gerçekten bizi seven yok, anlayan yok, kıymetimizi bilen yok. Bunlar nasıl tanımlar? Bunlar kaynağı, referansı Allah olmayan tanımlar. O zaman biz kendi kendimizi unutmuş oluyoruz. Kendi kendimi Allah’la referanslı bir şekilde, ona nispetle tanımlamalıyım. O yüzden yine bir âlim, “iman bir intisaptır” der. Yani sen neye nispetle tanımlısın? İnsanlar oluyor ya, işte “ben şu anne babanın çocuğuyum, şu bu vesaire” diye kendini bir şeye nispet ediyor. Bazen mesleğine nispet ediyor, bazen ilişkilerine nispet ediyor, bazen başka bir şeye, milliyetine vesaire. İman kendini Allah’a nispet etmektir; ona aidiyetini hatırlamaktır ve o aidiyetle kendini tanımlamaktır.
Şimdi ben nasıl kendimi şanssız olarak tanımlayabilirim ki o zaman? Allah beni sevgisinden yaratmışsa, ona aitsem, ve o bana şah damarımdan daha yakınsa, ve nihayetinde ona döneceksem, ben nasıl şanssız olabiliyorum? Nasıl kötü bir kaderim olabiliyor, nasıl mağdur olabilirim, değil mi? Veya nasıl suçlu olabilirim -bakın o da bir tuzaktır- “ben büyük çok günahkârım” ya. Şöyle desene: “Ben sonsuz rahmeti olan bir Rabbin günah işlemiş ve ona istiğfar etmiş, onun rahmetine sığınmış, onun affediciliğine sığınmış bir kuluyum” de. Yoksa “ben çok günahkârım” dediğinde, nerede Allah’a nispet, nerede burada Allah’la olan bağ? Yok.
Hatta bazı Yahudi metinlerinde denir ki, Âdem günah işleyince çalıların arkasına saklanmış, utancından Tanrı’dan kaçmış. Sonra Tanrı demiş: “Niye saklanıyorsun? Niye saklanıyorsun ki, değil mi? Günahkâr olabilirsin, çok büyük hatalar işlemiş olabilirsin, ama sen neye nispetle kendini tanımlayacaksın? Günaha nispetle mi, Allah’a nispetle mi?” Ben bütün günahları affeden bir Rabbin kuluyum. Onun için kendimize getirdiğimiz tanımlara dikkat etmeliyiz. Kendimize getirdiğimiz tanımın Allah’la bir bağı olmalı; onunla bir bağı yoksa, o zaman biz kendi sahte kimliğimize bürünerek kendimizi tanımlıyoruz demektir. Mesela “beni kimse anlamıyor” -nerede burada Allah’a nispet? Yok. Sonra onun girdabına düşüyorsun, onun tuzağına düşüyorsun, onun sahteliğine mahkûm oluyorsun. “Beni dünyada hiç kimse anlamadı” ama benim Rabbim beni her şeyimle anlıyor ve her şeyimle beni kabul ediyor. İnsanlar bugün şey yapıyorlar: “beni olduğum gibi kabul edecek birini arıyorum, yok ki” diyoruz, değil mi? Var; Allah beni olduğum gibi kabul eden Allah var. Ama bakın bilincimiz sanki oraya gitmiyor. Oturup düşünüyoruz, yok, gidiyoruz yani; bir çaresizlik, bir mahrumiyet hissi duyuyoruz. “Beni olduğum gibi anlayacak, olduğum gibi kabul edecek bir kimse yok” diye gidiyoruz. Allah ne güne duruyor?
Onun için bakın, iman intisaptır; yani bir bağlantıdır, nispet noktasıdır. Yani kendini bir şeyle ilintilendiriyorsun. İman, kendini Allah’la ilintilendirmektir. Kendini Allah’la bağlı idrak etmektir. Bu imandır. Bu, imanın çok önemli ve anlamlı bir tanımıdır. İman, kendini Allah’la tanımlamaktır; hiçbir ilişkiyle değil, hiçbir dünyevi olguyla değil. “Ben çok şanssız biriyim” -dikkat edin böyle bir durum olduğunda, kendinizle ilgili zihniniz size hangi cümleleri üretiyor? Bir bakın, hangisinde Allah var, hangisi Allah’la bağlantılı?
Hatta benim çok hoşuma giden bir sözdür, mecazi olarak ifade edilmiştir: bizler anne babamıza evlatlık olarak veriliriz; bizim anne babamız -mecazi olarak- Allah’tır, yani kaynağımız odur, nispetimiz odur. Yoksa işte annem böyle babam böyle olabilir, her şey olabilir; sen Allah’a aitsin, senin ailen oradadır. Senin ailen semavidir, arzî bir ailen zahiren vardır ama gerçek ailen semavidir. Gerçek ailenin farkında olacaksın. O biyolojik ailen, biyolojik bir ailedir; sen biyolojik bir beden değilsin ki senin annen babanı olsun. O, biyolojik bedeninin anne babasıdır. Hatta Hazreti İsa’nın “gökteki babamız” ifadesi de bu anlamlıdır; yani mecazi bir anlamlıdır. Onu alıp gereksiz yere itikadi tartışmaya döndürmeye gerek yok. Yani bizim semavi kaynağımız, kökenimiz Allah’tır; biz ona aidiz, ondan geldik, ona dönüyoruz. Bizim kaynağımız odur. Annem babam nedir? Benim bu dünyaya gelirken büründüğüm biyolojik bedenin zahiri sebebidir. Bu kadar. Yoksa anne babam evlendiği için ben dünyaya gelmedim. Anlatabildim mi?
O yüzden bunu bir temele dayandırdığımız zaman yol alabiliriz. Aksi takdirde ayetin ifade ettiği gibi, Allah’ı unuttuğumuzda kendimizi unutmaktan başka bir şey yoktur; çünkü kendimiz Allah’la bağlantılıdır. Gerçek kendilik Allah’la bağlantılıdır. Yoksa kendimizi bedenle, psikolojiyle, düşünceyle, duygularla, yaşadıklarımızla asla tanımlama hatasına düşmemeliyiz. “Şanslıyım, şanssızım, niye böyle oldu, niye başıma şu geldi, niye şu olayların içinde mahrum oldum” -asla bunlarla kendinizi tanımlamayın. Bunlar dünyadaki maceramızdır, bu kadar. “Dünyada ne tür bir macera yaşadım?” Bunun cevabını verebilirsiniz ama bu kendinizin hikâyesi değildir. Kendinizi bunlar üzerinden asla tanımlayamazsınız. O yüzden kendini acıların üzerinden tanımlamak da büyük bir hatadır; sıkıntıların, zorlukların, mahrumiyetlerin, mağduriyetlerin üzerinden tanımlamak da bir hatadır.
Peki bu hatayı biz yapıyoruz, tabii ki yapıyoruz; ne yapacağız? Arınacağız. Yani nefsinizi arındırın. Kendinizi neyden arındırın? Kendinizi sahte kendiliklerden arındırın. Neden? Çünkü o sahte kendilikler bizim gerçek kendiliğimizi örtmüş; biz gerçek kendimizi hatırlamıyoruz artık. Gerçek kendimiz sahte kendilikler tarafından örtülmüştür. O yüzden zihninizin size, “siz” diye anlattığı hikâyeye dikkat edin. Onlar deneyimlerdir, siz değil. Biz kimliğimiz diye, kendimiz diye hikâyelere sarılıyoruz. Hatta kimin hikâyesi daha güzel, bunun tartışmasını yapıyoruz. “Benim hikâyem senden daha güzel, senden daha anlamlı, senden daha renkli.” Bu hikâye, bunlar kimliğimiz değil. Bana “kendini anlat” dediğinde birisi, ben sana kendimi anlatamam; çünkü kendim anlatılabilecek bir şey değil. Kendimi en fazla şöyle anlatabilirim: “Ben Tanrı’ya ait bir varlığım.” Bu kadar. Anlatabileceğim şey budur. Bu dünyaya gelirken de bir bedene büründüm, bir psikolojik düşünce-duygu elbisesine büründüm. Bu kadar. Kendimi başka nasıl anlatayım? Başka anlatamam. Böyle anlatabilirim.
Siz de kendi kendinize kendinizi anlattığınızda dikkat edin, zihniniz kendinizle ilgili ne tür bir hikâye uyduruyor; ve o hikâyenin atmosferi içinde olursunuz. O yüzden Allah velisi bir başka ifadeyle nasıl tanımlanabilir? Allah’ın velisi, hikâyesi olmadığını idrak eden insandır. Onun bir hikâyesi yoktur, sadece dünyadaki deneyimi vardır; onun hikâyesi değildir o. Onun hikâyesi şudur, illa bir hikâye ifade edecekse: “Ya Rabbi, senden geldim ve sana dönüyorum.” Bir veli bunu idrak edendir. Ayette ifade edildiği gibi, onların başına bir musibet geldiğinde “biz Allah’a aidiz, ondan geldik, ona döneceğiz” derler. Hikâye uydurmazlar. Veli, hikâye uydurmayan insandır; veya zihninin uydurduğu hikâyeye kapılmayan insandır, onun sahteliğini fark eden insandır.
Bakın Hz. Yusuf; hikâyesi mi Hz. Yusuf’u Yusuf yaptı? Hayır. Allah’la olan bağlantısı ve bilinci Yusuf’u Yusuf yapmıştır. Hazreti Yusuf’a sorsanız “bize kendini anlat”, “Allah’tan geldim, ona dönüyorum” der. “Ya işte benim çok acıklı bir hikâyem var, kardeşlerim beni kuyuya attı, sattılar, şu oldu bu oldu” -bunu mu anlatır? Hayır. O yüzden hikâyelerinize inanmayın çünkü onlar sahtedir. Olay ayrıdır, onu kendinizin bir hikâyesi olarak algılamanız ayrıdır. Ben birçok olay yaşarım, birçok olay tecrübe ederim, bu ayrı bir şeydir. Yaşadığım olayları anlatabilirim ama kendimi anlatamam. Kendim anlatılabilecek bir şey değildir; anlatılırsa da bir satırla anlatabilirim: “Ondan geldim ve ona dönüyorum, onunla bir yolculuk yapıyorum.” Kendimin başka bir şeyi yok. Ama yaşadığım olayları anlatabilirim, onlar yaşadığım olaylardır; ben o olayların oluşturduğu kişi değilim.
Bakın bütün edebiyatı alın, sinema, edebiyat, hepsini alın; size insan deyince hikâyeden bahsederler. Bir hikâyenin üzerinden kimlik oluştururuz ve artık bunu hiç yadırgamıyoruz. Herkes kendini tırnak içinde hikâyesi üzerinden anlatıyor. Kendiliğin hikâyesi yoktur. Evliya, hikâyelerden uyanmış olan insandır. Anlaşılmamak, yetersizlik, haksızlık, mağduriyet, mahrumiyet, suçluluk hissi, utanç hissi -bunlar hepsi hikâyedir. Bunlar beni tanımlayamaz. Ama sahte bir hikâyeye inandığımız için bunlarla kendimizi tanımlıyoruz, değil mi? “Ya güçlüyüm, ya zayıfım, ya yeterliyim, ya yetersizim, ya seviliyorum, ya sevilmiyorum” -yani olgusal gerçeklik üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. Olgusal gerçeklik benim hakikatim değildir.
Hac, Dikişsiz İhram ve Arafat
O yüzden belki bu uzun bir bahis olur ama kısaca değinmiş olayım, oraya bağlayayım. Bakın haç bunu çok mükemmel bir şekilde anlatan bir ibadettir. Hacda çok önemli bir sembolik ritüel vardır, ya da sembolik bir olgu vardır: dikişsiz elbise giyeceksiniz. Dikiş nedir? İnsanın yaptığı bir şeydir, değil mi? Bu ne demektir? Yani hem senin beşeri zihninle ürettiğin, hem başka beşeri zihinlerin senin hakkında ürettiği her şeyden soyunman lazım. Üzerinde hiçbir dikişli elbise olmayacak. Tabii biz hacca umreye giderken “aman dikiş olmasın, dikkat edelim, dikişsiz terlik, dikişsiz bilmem ne” deriz, değil mi? Bakın din yüzeysel bir zihinle algılandığında karikatüre dönüşür. “Aptal mısın” denir değil mi, “dikişli bir şeyle hacca gidersen haç kabul olmaz, aman bak dikişliyse şey olacak, aman dikişsiz bir şey” -ne demek bu, burada ne anlatılıyor acaba?
Şimdi dikkat edelim kendimize. Bir kısmımız hac veya umreye gitmiştir. Hepimiz dikişliydik yani, hepimiz dikişliydik yani. Kendimizi nelerle tanımladık? İlişkilerimizle, anne baba çocuk bu ilişkilerle. “Şanssızım, yeterliyim, yetersizim” bunlar ne? Beşeri zihnin imalat problemleri. Peki biz bunlarla gitmedik mi? O yüzden hikâyelerimizden kurtulabilirsek ancak haccı yerine getirebiliriz. Hiçbir dikişli şey olmayacak üzerimizde. Yani ne kendi beşeri zihnimizin ürettiği imajinasyonlar, hikâyeler olacak, ne de başkalarının bizim hakkımızda, bizim zahiri niteliklerimize bağlı olarak tanımladıkları şeyleri üzerinize alacaksınız. “Tamam ben iyi biriyim ama kimse benim iyi olduğumu görmüyor ki.” Veya “tamam ben sevilebilir biri olabilirim ama kimse beni sevmiyor ki. Kimse tarafından kabul edilmedim, kimse tarafından onaylanmadım, kimse bana değer vermedi.” Bunlar ne? Hep dikiş bunlar. Bunların hepsini bırakacaksınız, ki sembolik olarak Allah’ın evini tavaf edebilesiniz; yani onun yakınlığını hissetme noktasında, idrak etme noktasında yol alabilirsiniz. Yoksa alamazsınız.
Hacca da gitseniz, Kâbe’nin içine de girseniz, siz neyin içindesiniz? Zahiren Kâbe’nin içindesiniz ama siz neyin içindesiniz? Kendi imajinasyonlarınız, hikâyeleriniz, başkalarının sizin hakkınızdaki hikâyeleri. “Ya işte bu hiçbir şey beceremedi, hiçbir şey başaramadı, hiçbir baltaya sap olamadı, işte kimse de sevmiyor, işte evlendi boşandı, işte evlendi çocuğu olmadı, işte mutsuz oldu, şu oldu bu oldu, işte şu okulu da bitiremedi, şunu da halledemedi.” Peki bunlar kimin hikâyeleri? İnsanların hikâyesi. Peki sen bunlara değer atfediyor musun? Ediyorsun. O zaman sen nasıl haccedeceksin? Sen nasıl kendi hakikatini idrak edip Allah’ın dolayısıyla yakınlığını idrak edeceksin? Bakın kendinizi idrak etmeden Allah’a yakınlaşamazsınız.
Bakın hacca gidin veya dua edin; neye dua edersiniz? Bir sufi dua ederken diyor ki “Ya Rabbi, beni benden kendine al” diyor. Bakın duası bu, çünkü meseleyi anlamış. “Beni benden kendine al.” Ama biz Allah’tan ne istiyoruz? Sağlık, sıhhat, çocuk falan filan. Onlar da istenebilir ama onlar hani işin ıvır zıvırı yani. Yakınlığı hissetmen için kendi gerçek varlığını, hakikatini, fıtratını idrak etmen gerekir. Kendini bilirsen Rabbini bilirsin. Onun için bir sözde söylenmiştir, hadis olarak da bazen rivayet edilir ama söz doğrudur -ister hadis olsun ister olmasın- “kendini bilen Rabbini bilir.” Kendinizi bildiğinizde Rabbinizi bilebilirsiniz. Kendinizi bilmediğinizde Rabbinizle ilişkiniz de çok iyi olmaz; hep Rabbinizle aranızda bir didişmeniz olur. “İşte Allah buna niye veriyor, şunlara niye veriyor, bana niye vermiyor? Üstelik ben ibadet de ediyorum, dua da ediyorum.” Bu hikâyeleri üretmekten başka bir çareniz olmaz, çünkü kendinizi bilmiyorsunuz; ve kendinizi bilmekle Allah’a yakınlığın gerçekleşeceğini bilmiyorsunuz.
O yüzden en büyük duamız budur: “Ya Rabbi, beni benden kendine al. Bana gerçek kendimi göster. Bana gerçek kendimi idrak ettir.” Ondan daha büyük bir nimet, daha büyük bir lütuf, daha büyük bir ikram yoktur. O gerçekleştikten sonra bakın nereye gidiyorsunuz? İşte Arafat’a gidiyorsunuz. Ben ilk gittiğimde “Arafat Dağı” falan diyorlar, zannettim böyle koca bir dağ; böyle ufacık bir tepecik gibi bir şey yani. Bu ne demek? Bak, sen beşeri olarak görünen bir varlık olmayacaksın hiçbir zaman; bu değildir insanın hakikati. Ve orada “vakfe” dediğimiz, yani durursun. Ne demek bu? Merkezinde kalmak. Gerçek kendini bulduğunda gerçek kendiliğinde devam edeceksin. Gerçek kendini bulan, gerçek kendinde durur zaten. O, insana irfanı kazandırır, marifeti kazandırır. Hem marifet odur hem de o hakikat, ve o merkezde olmak sana irfanı kazandırır, marifeti kazandırır, gerçek bilgeliği, anlayışı kazandırır. Daha önce hiç gitmemiş, bilmeyeniniz olursa sorsalar size: “Arafat dağı nerede?” Dersiniz, “burada bir dağ yok” dersiniz. Yok zaten dağ yok yani, minnacık bir tepe gibi, tepe bile değil yani. Ama orası Arafat’tır; yani gerçek kendinizi bildiğiniz noktadır.
Ve o gerçek kendini bildiğinde sen orada sabit kadem olursun. Yani sen osun, sen o hakikatsin. Bu hiçbir zaman değişmez. O yüzden vakfe dediğimiz o durmaklık, ölünceye kadar devam eder hakikatte. Sen merkezinde kalırsın. Hayatta hiçbir ilişki, hiçbir olay, hiçbir durum seni o merkezinden koparmaz. Sen olayları müşahede edersin ama neredesin? Merkezindesin. Hiçbir zaman o merkezden uzaklaşmazsın. Uzaklaştığını hissettiğinde de uzaklaştığını hissedersin; yani gaflet uzun süreli devam etmez, hemen uyanırsın. “Ben niye mutsuzum, niye huzursuzum? Hayattaki olgulardan niye bu kadar müteessir oluyorum? İnsanların sevip sevmemesi niye bu kadar beni etkiliyor? Bir arkadaşımın, dostumun olup olmaması niye bu kadar beni etkiliyor?” Ben bir şeyi unuttum, kendimi unuttum; derhal kendime dönüyorum. Bunu anlarsın. Yoksa yanlış şeylerde çare aramazsın, yanlış alanlarda çözüm arayışına girmezsin.
İşte evliyanın bir başka tarifi de budur: gaflete düştüğünde, neden dolayı gaflet ettiğini ve o gafletin çaresini de bilir. “Niye kimsesizlik hissediyorum? Niye kendimi kimsesiz, çaresiz hissediyorum?” Çünkü hakiki bağımı unuttum; tekrar o bağımı hatırlıyorum. Unuttuğunda hatırlayacaksın. Evliya budur, unuttuğunda hatırlar. Biz unuttuğumuzu da unutuyoruz; yani neyi unuttuğumuzu bilmiyoruz artık. “Niye mutsuzum? Şu yüzden şöyle oldu böyle oldu, bu böyle dedi, bu böyle yaptı, sevilmedim, önemsenmedim, dikkate alınmadım, anlaşılmıyorum, bu dünyada hiçbir dostum yok.” Bakın bu, neyi unuttuğumuzu da unuttuğumuzu gösteriyor. O yüzden veli, neyi unuttuğunu hatırlayandır.
Kapanış: Hikâyeler ve Acıya Tutunmak
Evet, o yüzden belki bundan sonraki derslere devam ederken ne tür sahte kendilikler bizi kuşatıyor, bunların üzerinde belki dururuz. Ama dersimizin, bugünkü dersimizin temel şeyi kendimizle ilgili hikâyelerimize dikkat edelim. Bu hikâyeleri biraz böyle iki adım geriye çekilerek bir görelim. Zihnim bana kendim diye ne üretiyor? Kendimle ilgili hangi hikâyeleri üretiyor? Biri bana “kendini anlatsana” dediğinde ben kendim diye ne anlatıyorum? Bunları da fark etmeliyiz. Fark edersek ayrışabiliriz. Aksi takdirde bu hikâyeler ömür boyu bizim gerçek kendimizi örterler ve bunların üzerinden ömür boyu bir hayat yaşarız. “İşte benim yaşadığım hayatı mı deriz? Sen benim ne yaşadığımı bilsen” deriz.
Acıya tutunuruz. Neden insan acıya tutunur? Onun kimliği hâline gelmiştir. Hâlbuki acılar kimliğim değildir. Hz. Yusuf’a bakın, hangi acıya tutundu? Hangi acıya tutundu? İkincisi, acının kaynağı da aslında bir sahte kendiliktir. Neden? Çünkü o olayı sen hangi “ben” hâliyle algılıyorsun? Mesela bir ilişkinde sen gayet dürüst, adil, merhametli, şefkatli, saygılı olmuşsun; muhatabın öyle olmayabilir. Ne var bunda, değil mi arkadaşlar, ne var bunda? Ama bir tane benlik kalkıyor, “ya işte insanız hocam” diyor. En büyük tuzak. Bir süre insan bu “insanız” kelimesini kullanmasa iyi gelir; bence çok iyi bir şey. “İnsanız hocam.” Öyle bir kelime olmuş ki, “böyle insanız hocam” her şeyi meşrulaştırıyor. Ya tabii ki hata edebilirim, kusur edebilirim, gaflete düşebilirim, değil mi? Mesela bir insan beni anlamadı diye mutsuz olabilirim, gaflete düştüğüm için. Ama bunu derken “insanız hocam, ne yapalım, evliya değiliz” -sanki evliya başka bir âlemin yaratığı gibi.
Zaten aslına bakarsanız insanların çoğu evliya olmak da istemiyor. Çünkü mal gibi olacağını zannediyor; böyle hiçbir şeye sevinmeyen, üzülmeyen, öyle dağ başında diz üstü oturmuş. Biz bakın evliyayı seviyoruz ama evliya olmayı sevmiyoruz. Anlatabildim mi? Evliyayı niye seviyoruz? Başımız sıkıştığında gideceğiz, “ne yapayım işte bana bir tavsiyede bulun, sıkıştığımda iyi bir şey olacak.” Ama evliya olmak istemiyor ego; çünkü evliya olursa kendine göre -kendi zannına göre, evliyalığı da bilmiyor zaten- böyle mal gibi, âleme boş boş bakan, taşla altını fark etmeyen, ne dünya gelene sevinen ne gidene üzülen -“ne olacak şimdi böyle boş boş mu olayım yani” diyor. “Tamam evliya olsun, arasına gidip geleyim ama ben evliya olmayayım” -böyle nefis bu kadar şikayetçidir arkadaşlar. Ya da evliya olmayı “işte Allah’a yakın olacak, her duası kabul olacak” diye istiyorlar; hem de duası kabul olsun diye evliya olmak istiyorlar bir de. Böyle bir şey var. Evliya artık kendisi için duayı bırakandır arkadaşlar, çünkü öyle bir hikâyesi yok artık.
Soru-Cevap: Ego, Motivasyon ve Emanet Çocuk
Evet. Soru mu vardı? Yok herhâlde. Tamam, teşekkür ederim arkadaşlar.
“İnsan mal gibi… onları yiyorlar, bahsettiği şeyleri terk edildi, mal gibi bir hayat.” Evet, ilk başta öyle oluyor çünkü ego, iniş çıkışları bir varlık, bir canlılık gibi algılıyor. Hatta bir âlimin ifadesidir, der ki -bir metafor üzerinden bunu anlatırken- “Bir âlemde bir şehre girdim. O şehirde birçok saray gördüm. Baktım bazı sarayların önünde bir şenlik var, işte eğlenceler vesaireler. Sonra o sarayın içine girdim, içi bomboş. Sonra başka, dışı sönük bir saraya rast geldim; böyle dışarıdan pek parlak bir şey gözükmüyordu. İçeri girdim, içeride büyük bir faaliyet gördüm” diyor. Şimdi zahiri düzeyde insan, sürekli böyle bir hareket, canlılık vesaireyi gerçek hayat ve canlılık zannedebiliyor. Burada kastedilen, tekâmül yolunda ilerlemenin duyarsızlık, kayıtsızlık, kendini çekmek, izole olmak olmadığıdır. Ama bazen böyle bir tuzağa düşebiliriz. İnsan o manevi yolda ilerlerken, o psikolojik benliğin bir kısım böyle çok matah gibi görünen bazı özelliklerini bırakır. Mesela diyelim ki bir ortama girdiğinde illa kendini göstermez veya böyle etkilemek için konuşmaz. Ve aynı zamanda psikolojik temelli motivasyonları da gitmeye başlar. Yani diyelim ki ben kitap yazıyorum, ne için yazıyorum? Meşhur olmak için, para için, şu için -bunlar doğru değil, bunlar egoistçe şeyler. Bunları bırakınca bu sefer ego şey zannediyor: “Bu motivasyonlarım olmazsa o zaman ben yazamam, niye yapacağım o zaman?” Burada işte bir nokta ortaya çıkar. O şudur: daha önce bir şeyleri psikolojik motivasyonlarla yaparken, artık o psikolojik motivasyonların sahteliği fark edilir. Bu bir düşüş getirir ilk önce. Fakat asıl önemli olan şey, senin daha spiritüel temelli bir motivasyonla hareket etmendir; yani bizatihi varlığından kaynaklanan bir motivasyonla hareket edersin.
Atıyorum, basit bir örnek vereceğim anlaşılsın diye. Diyelim çocuğunu evlendiriyorsun, çoluk çocuk sahibi oluyorsun; e niye oluyorsun? Yaşlandığında sana bakarlar vesaire, değil mi? Şimdi böyle motivasyonlarla evlenir, çocuk sahibi olursun. E peki maneviyat ne diyor? “Bunlar sahtedir” diyor. O zaman kişi diyor ki “o zaman ben niye çocuk sahibi olacağım falan, niye çocuğu büyüteceğim?” İşte bu önemli bir soru. Bunu anladığında anlayabilirsin.
“Emanet dilde oluyor ama emanet alınınca ne yapıyor insan? Acaba emanet gözüyle mi bakıyor?” Ya işte “anneciğim sen bugüne kadar bana baktın ama ben başka iyi bir anne buldum, senden daha iyi, ben ona anne diyeceğim” dese, “tamam canım, zaten sen emanettin” falan diyebiliyor musunuz? Yoksa “ne emaneti kardeşim, ben seni büyüttüm, ben sana baktım” mı? Mesela o öz çocuğum dediğim çocuğun doğumda karıştığını 20 sene sonra öğrensem, içimde bir şey olur mu? Muhakkak ki olur, değil mi? İnsanın işte muhakkak olmaması lazım ama muhakkak olursak… Yani hakikat sahibi olursak bir şey fark etmez, değil mi? Ha o, ha o, değil mi? Emanet zaten hepsi. Ama “o benim çocuğum, benim kanımdan” falan, işte onların hepsi tuzaktır.
Peki, teşekkür ediyorum.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sûre/ayet numarasıyla anılan bir ayet yoktur. Anlatıcı, “Allah’ın kendilerine verdikleriyle başkalarına yardım ederler, destek olurlar ve hiçbir teşekkür beklemezler” mealini ve “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” mealini (Kur’an’da geçen bir kanun olarak) zikretmiştir; ancak sûre adı ve ayet numarası belirtilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.