İlişkilerde Ego ve Kutsallık

Kısa Özet

Sohbette önce insanın beşeri ihtiyaçlarının (değer görme, sevilme, aidiyet, güvende olma) aslında meşru olduğu ama egonun bunları yanlış bir zeminde, yani insanlar ve dünyevi ilişkiler üzerinden tatmin etmeye çalıştığı anlatılıyor. Hz. İbrahim'in "batanı sevmem" kıssası ve Hz. Eyüp kıssası üzerinden dikey (Allah ile) ilişkinin gücü ve kalıcılığı, yatay (insanlarla) ilişkinin geçiciliği karşılaştırılıyor. Devamında ilişkilerin (arkadaşlık, evlilik, aile) ancak "kutsal" bir zeminde, yani karşılıklı ihtiyaç tatmini değil Allah'a giden yolculukta birbirine yardımcı olma anlayışıyla sağlıklı olabileceği; aksi halde egosal alışverişe dönüşen ilişkilerin er ya da geç sarsılacağı; acı ve mutsuzluğun kaynağının muhatap değil kişinin kendi içindeki eksiklik ve Tanrı ile zayıf ilişkisi olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Bizi kurtaracak olan bir ilişki değildir." İlişkiler geçici bir rahatlama verebilir ama insanın asıl ihtiyacı Allah ile kurduğu ilişkidir.
  • "Her bağımlılık kendi acınızla yüzleşip onu aşmayı bilinçsiz olarak reddetmekten kaynaklanır." Acı ve mutsuzluğa neden olan ilişkiler veya muhataplar değil, kişinin kendi içinde zaten var olan eksikliktir.
  • Bir ilişkide kutsallık ölçüsü, kişinin "muhatabıma nasıl yardım edebilirim" diye düşünmesidir; egosal ilişkide ise "bana bunu niye yapıyor, beni rahatsız ediyor" diye düşünülür.

Egonun Yanlış Zeminde Tatmin Arayışı

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İnsanın ihtiyaçları, insan egosu tarafından yanlış bir şekilde kanalize olur. Yani işte insanın mesela değer görme ihtiyacı değil mi? Bundan bahsediyoruz. İşte sevilme ihtiyacı, fark edilme ihtiyacı, işe sahip olma ihtiyacı, aidiyet ihtiyacı vs. Aslında bunlar bizatihi kötü şeyler değil, iyi şeyler. Fakat insan egosu bunları yanlış bir zeminde tatmin etmeye çalışıyor.

Bununla ilişkili bir şey daha var. Mesela insanda geleceğe dair bir düşünce var. Yani insan geleceğini düşünüyor, geleceği hakkında belli korkular, endişeler ve ona dair arayışlar taşıyor. Peki niye insanda böyle bir şey var diye sorduğumuzda, bunun aslında ruhumuzda da var olan bir şey olduğunu görüyoruz. Ruhsal duamızda yok ama psişik duamızda, beşeri duamızda var. Fakat insan egosu bunları hissettiği andan itibaren yanlış bir mecrada tatmin etmeye çalışıyor.

Benim kardeşimin başına gelmiş ilginç bir şey var. Mardin'e yolculuk yaptığında çok susamış. Mola verildiğinde aşağı inmiş, sanıyorum Antep veya Urfa civarında; orası da sıcak. Orada bir su şişesinde sıvı görmüş ve içmiş; halbuki gazyağıymış. İşte midesi yıkanmıştı vs. Şimdi aslında o susuzluk ihtiyacı doğal bir şey, onun tatmin edilmesi de doğru bir şey. Fakat yanlış bir şekilde tatmin edilmiş. Anlatabildim mi?

Yani bizim susuzluğumuz vardır, birçok şeye karşı vardır. Mesela insan mal sahibi olmak ister değil mi? Değerli bulunmak ister, sevilmek ister, önemsenmek ister, bir aidiyet hissetmek ister. Bunlar insanın beşeri doğasında vardır. Ruhsal doğada böyle şeyler söz konusu değildir, çünkü ruh bizatihi mükemmel olan bir şeydir. Fakat bunun doğru bir yöne evrilmesi ve doğru bir yöne kanalize edilmesi gerekir. İşte burada temelde bir problem doğar: insan egosu bunları yatay düzlemde, yani dünyada ve maddi alemde tatmin etmek ister. Temel problem de burada yatar.

Aslında bu çok derin noktalara götürüldüğünde, bu bir tür putperestliktir. İnsan egosal yönü itibariyle, beşeriyet bilinci itibariyle aslında putperesttir. Putperestlik kavramı da yanlış anlaşılmamalıdır. En kadim öğretilerde ruhsal olanın görünür bir iz düşümü olarak bir obje oluşturulmuştur. Mesela diyelim ki mutlak sevgi; mutlak sevgi soyut bir şeydir, görünmeyen bir şeydir. Onu görünür kılmak, hatırlanabilir kılmak amacıyla bir nesneye yansıtmışlar; diyelim ki bir "sevgi putu" oluşmuş. Aslında bu en kadim düzeyde görünmez ve soyut olanın somut bir tasavvuru ve hatırlatıcısıdır.

Putperestlik ve Zahiri-Batıni İlişki

Mesela bizim Kâbe'ye bakışımız aslında bu değil midir? Yani "Allah'ın evi" dediğimizde aslında orası Allah'ın evi falan değildir. Mekândan münezzeh olduğuna göre öbür tarafta Allah'ın evi nasıl olsun? Ve bu görünür anlamda, sadece zahiri boyutta ele alınırsa, Müslümanların Kâbe anlayışı sorgulansa bir nevi putperestlik gibi algılanabilir. Ama doğru bir şekilde anlaşıldığında o, putperestlik olmaktan çıkar; ulvi bir şeyin görünür düzlemde bir hatırlatıcısı olur.

Dolayısıyla bizim zahiri düzeydeki şeylerle ilgili ilişkimiz de bu anlamda olmalıdır. Yani zahiri olan şeyler, ulvi ve batıni olanı hatırlatmalıdır. Mesela bir insanın bize sevgisinin bizde meydana getirdiği doyum veya hoşnutluk, aslında onun kaynağına dönük bir idraki bizde uyandırmalıdır. Yoksa onu o düzlemde sınırladığımızda, yani "o beni seviyor" dediğimizde bunu mutlak bir öz olarak görürsek, bu kınanan bir putperestliktir. Ama "ondaki tanrısallık beni seviyor" dediğimizde bu, hatırlatıcılık fonksiyonunu bize ima eder. Öbür türlüsü derin anlamıyla put perestliktir, çünkü sen bizatihi o sınırlı ve maddi olan şeyde bir öz olduğunu zannediyorsun; bu seni yanıltır. O yüzden putperestlik kavramını dar bir şekilde sınırlamamak lazım; derin bir psikolojik analizinin yapılması ve yansımalarının tespit edilmesi gerekir.

Yatay ve Dikey Düzlem: Hz. İbrahim Kıssası

İnsanın en temel hatası, ihtiyaçlarını ve arayışlarını yanlış zeminlerde tatmin etme düşüncesidir. Bu aslında haklı bir arayışın haksız bir zeminde, yanlış bir yerde tatmininden başka bir şey değildir. Ve bunun prensip olarak imkânsız olduğunu anlamamız gerekir.

Mesela biz beşer olarak, egomuz itibariyle ebedî yaşamak istiyoruz, ölmemek istiyoruz. Peki niye? Çünkü bu aslında fıtri bir şey. Ama bunun maddi olarak, yani uzun yaşama veya hiç ölmeme arzusu olarak tatmin edilmeye çalışılması tamamen bir yanılgıdır. Mesela aidiyet ihtiyacı: hangi aidiyet ebedî ve kalıcıdır? Hiçbiri. Peki aidiyet ihtiyacı veya duygusu doğru bir şey mi? Evet, doğru bir şey. Dolayısıyla her ihtiyacın ya yatay düzlemde ya da dikey düzlemde bir tatmini mümkündür. Yatay düzlemdeki tatmin geçicidir, sınırlıdır ve dalgalıdır, yani inişli çıkışlıdır. Dikey düzlemdeki tatmin ise asli ve kalıcı olandır.

İşte o yüzden Hz. İbrahim için söylenir: "Ben batan şeyleri sevmem" der. Batan şeyleri sevmiyor; önce ay, sonra yıldız, sonra güneş... Bütün bunlar aslında tecelli düzeyindeki, yani yatay düzeydeki, yaratılmış âlemdeki tezahür mertebeleridir. Bu tezahür mertebeleri ilk anda insanın iştiyakını, arzusunu tetikleyen şeylerdir. Ama Hz. İbrahim üzerinden bize gösterilen şudur: bunlar asli olmayan, asli olanın bir yansımasıdır. Dolayısıyla batan, gelip geçici olan şey, hiçbir zaman kalbin bütünüyle kendisine verilmesine değmeyen bir şeydir. O zaman Hz. İbrahim der ki: "Ben yüzümü hiçbir zaman batmayan ebedî olana çeviririm."

Şimdi bizim hayattaki psikolojik düzeydeki bütün problemlerimiz nedir? Yukarıya bakmıyoruz, yatay düzleme bakıyoruz. O yüzden sufi gelenekte denmiştir ki: dikey düzlemin idrakinde olmadan yatay düzleme yönelmek büyük bir hatadır, insanı kaosa sokar. Dikey düzlemin farkında olarak yatay düzlemi tecrübe edebilirsin. Çünkü yatay olan, dikey olanın yansımalarıdır. Aynen denizin yüzeyindeki parıltılara baktığımız gibi; orada gerçekten bir parıltı vardır ve dikkatimizi çeker, hoşumuza gider. Fakat onun güneşin parıltısı olduğunu unutarak baktığımızda, akşamleyin büyük bir üzüntü yaşarız, çünkü o parıltı kaybolacaktır. Dolayısıyla yatay düzeydeki parıltılar, sonsuz olanın geçici yansımalarıdır. Biz bunlara hürmet ediyor, saygı duyup büyük bir şükranla muhatap oluyoruz; onları işaret olarak görüyoruz. Bunlar yukarının işaretleri, hatırlatıcıları ve ona yönelten unsurlardır. Bu şekilde anladığımızda doğru bir noktada duruyoruz demektir.

Sıfır Noktası: X-Y Ekseni Meseli

Aslında bu nerede durmaktır biliyor musunuz? Matematikteki x-y ekseninde tam sıfır noktasında durmak. Tam orada dur. Eğer yatay eksende duruyorsanız problem içinde bulunuyorsunuz demektir. Eksi tarafında duruyorsanız travmatiksinizdir ve büyük bir acı yaşarsınız. Artı tarafında duruyorsanız hayali bir mutluluk içindesinizdir.

Y ekseninde olmak da ayrı bir şey; kâmil insan yeryüzünde yaşarken sıfır noktasındadır. Bazen kişi o Y ekseninde olur, yani tamamen Allah'ta fani olur ve yaratılmışı görmez; bu manevi bir haldir, bir makamdır — bunu bahsimizden hariç tutalım, bir kenara koyalım. Öyle bazı evliyalar vardır ki Allah tarafından o kadar cezbedilmişlerdir ki âlemi görmezler; onlar başka bir düzeydedir. Fakat bizim olmamız gereken şey o sıfır noktasında durmak; yatayı gördüğün gibi dikeyi de görmek. Tezahürü, Allah'ın yaratımlarını gördüğümüz gibi onları yaratanı da görmek ve idrak etmek.

Öbür noktalarda, yani ister x ekseninin eksi kutbunda olanın ister artı kutbunda olanın, prensipte bir farkı yoktur. Zahiri yaşamda farklıdırlar ama prensipte farkları yoktur. Yani dünyada maddi sıkıntısından dolayı acı çekenle, maddi olarak çok rahat olup bunun keyfini süren arasında, ilkesel olarak hakikat açısından hiçbir fark yoktur. Çünkü ikisi de varlığın zahiri ve dışsal boyutuna tutunmuşlardır. Biri tutunmuş ama arzu ettiği ölçüde elde edememiş, diğeri tutunmuş ve her şeyi elde ettiğini düşünmüş; aralarında temelde hiçbir fark yoktur.

Mesela insanın tanınma ihtiyacı: tanınmak istiyorsun, kimler tarafından? İnsanlar tarafından. Onların algıları kalıcı mı? Değil. Peki sen silinebilir bir levhada kendini görmeye çalışıyorsun; bu gerçek anlamda hiçbir değer taşımaz. Peki seni tanıdığında bu tanımanın ebedî olacağı bir varlık var mıdır? Vardır, o Tanrı'dır.

Hz. Eyüp Kıssası ve Tanrı ile İlişkinin Gücü

Dikkat edin, hayatta büyük yıkım yaşayan insanlar, dikey ilişkileri zayıf olanlardır — biz de dahil. Hayatta yaşadığımız travmalardan, kayıplardan, acılardan, hayal kırıklıklarından yıkım yaşayanlar, dikey ilişkisi zayıf olan insanlardır. Bunu hiçbir zaman zahiri olarak inananlar/inanmayanlar diye ayırmamamız gerekiyor. Bizim Tanrı ile ilişkimiz çok zayıftır; işin gerçeği budur. Bu ilişki güçlendirildiği ölçüde bizi gerçek anlamda koruyabilir.

Bununla ilgili önemli bir şey var: Hz. Eyüp kıssası. Şeytan bir gün Allah'a der ki: "Eyüp senin kulun ama sen ona çok şey verdiğin için sana çok ibadet ediyor." Allah der ki: "Hayır, ben ona hiçbir şey vermesem de o benim kulumdur. O beni, ben olduğum için seviyor, beni bildiği için bana kulluk yapıyor." O zaman şeytan der ki: "Ey Rabbim, o zaman onun etrafındaki koruyucu surları kaldır." Allah da bırakıyor — bu manevi bir şeydir. Birileri geliyor, "senin filan yerdeki sürülerine kurtlar saldırdı ve onları telef etti" diyor. Bir başkası geliyor, "senin şu mülkünde yangın çıktı" diyor. Bir başkası geliyor, "senin çocukların öldü" diyor. Hepsi bizim için görüldüğünde çok büyük felaketlerdir. Hz. Eyüp: "Rabbim'indir" diyor, "Rabbime aittir. Dolayısıyla ben Rabbimin takdirine razıyım. Çocuklarım, Allah'ın bana emanet ettiği varlıklardır ve O'na aittir. O'na ait olanı O almıştır" diyor. Hiçbirinde en ufak bir sarsıntı yaşamıyor. Ve Allah der ki: "İşte Eyüp benim kulumdur."

Tabii bu, süreç içinde idrak edebileceğimiz bir dönüşümdür. İnsan sanıldığı kadar zayıf değildir. Ama bu güç kendisinden değildir; bu güç Tanrı ile olan ilişkisindendir ve kendisinde Tanrı'nın mevcudiyetini hissetmesine bağlıdır. Tanrı'nın mevcudiyetini kendinde hissettiğin, onun sendeki mevcudiyetini idrak ettiğin, yaşayabildiğin oranda güçlüsündür. İnsan tek başına zayıftır; fakat O'nun mevcudiyeti bizde olduğu müddetçe biz güçlüyüz. O güç ancak idrak ile derinleşme neticesinde fark edilebilir. İşte o zaman insan, merkezle olan ilişkisini kaybetmediği ve merkezinde Allah olduğu için sarsılmayacaktır.

Kıymeti Nereden Almalı?

Kıymetini Allah'tan alan bir insanın kıymeti kaybolmaz. Ama kıymetini insanlardan alan birinin kıymet algısı her an değişecektir. Bir gün insanlar sana çok kıymet verir, bir gün az kıymet verir; bu değişken bir şeydir. Kendini onunla ölçüyorsan orada bir problem meydana gelecektir. Dolayısıyla biz problemlerimizin temelini hayattaki ilişkilerimizden değil, Tanrı ile ilişkimize bakarak değerlendirmeliyiz.

Ben bir problem yaşıyorsam, bunun sebebi falan insanlar değildir; Tanrı ile olan ilişkimin zaafından dolayı yaşıyorumdur, insanlarla ilişkilerimden değil. Hatta şunu diyebiliriz ki insanlar yüzünden yaşadığımız sıkıntılar, problemler bize şunu ifade eder: "Benimle ilişkini güçlendir." Yatay düzlemde insanlarla bu dünya düzeyinde yaşadığımız birçok sıkıntı, aslında bize "ne zaman bana döneceksin, ne zaman benimle ilişkini güçlendireceksin?" demektedir. Bu mesajı aldığımızda ve bu yönde çaba gösterdiğimizde, merkezinde Tanrı'yı taşıyan, merkezi Allah olan bir insan hâline geliriz. O zaman bizim için bir problem söz konusu olmaz; öbür türlü her zaman problem görürüz.

Geçenlerde bir arkadaşım dedi ki: "İnsanlardan rahatsız oluyorum." Dedim ki bu yanlış bir şey. Bana istediğin kadar şey anlatabiliyorsun, gönlünde bunların hepsinin haklı sebepleri vardı — vefasız insanlar, samimiyetsiz insanlar vesaire. Hepsi de doğrudur, fakat bu seni doğru kılmaz; insanlardan rahatsız olmanı doğru kılmaz. Çünkü Allah'la rahat değilsin. Allah'la rahat olsan, insanlardan gelecek rahatsızlık seni bu kadar etkilemez; hatta onların rahatsızlıklarını Allah'ın takdir ettiği ölçüde pozitif bir şekilde dönüştürebilirsin bile. Ama sen merkezinde ego taşıyan birisisin, muhatapların da merkezinde ego taşıyan kişiler; dolayısıyla problem her zaman vuku bulacaktır.

İnat, Hırs ve Şevkin Doğru Yöne Kanalize Edilmesi

Mesela zahiren insanda inat vardır; bu beşeri bir düzeydir. Bunun verilmesinin nedeni, hak olan bir şeyde sabit olmak içindir. Ama beşeri egomuz bunu yanlış bir şekilde, anlamsız, gereksiz, boş bir şey için kullanır; hâlbuki aslında bu, ruhsal anlamda hakta, doğrulukta, adalette, merhamette, şefkatte, affedicilikte sebatkâr olmamız için verilmiştir.

Maddi ve geçici olan şeylere hırs gösteririz; aslında bu hırs bizde, Tanrı'ya olan yolculuğun bitimsiz bir yolculuk olduğunu hatırlatması ve bu yolculuğun sürekliliğine işaret eden şevkin bozulmuş bir izdüşümüdür. Nasıl peygamber "Rabbim ilmimi arttır" diyor değil mi, ayetlerde geçiyor — peygamberin Allah'a sonsuz bir iştiyakı var; sonsuz bir ilim, sonsuz bir merhamet, sonsuz bir tecelliye arzusu var. Bu bozulup dünyaya döndüğünde hırsa dönüşüyor; doymak bilmeksizin bir şeyler biriktirmeye çalışıyorsun gibi. Dolayısıyla bizdeki bu nitelikler ruhsal yönlerine çevrildiklerinde gerçek fonksiyonlarını icra ederler. O yüzden inatçı olma, sebatkâr ol; hırslı olma, şevkli ol. Ama ne konuda? İnsaniyette, maneviyatta, ruhani düzeyde, ahlakta hırslı ol, şevkli ol.

Mesela hırslı bir insanı hiçbir engel durdurmuyor değil mi? Eğer bir şeyi elde etme konusunda hırsı varsa hiç engel tanımıyor. Peki niye doğrulukta, merhamette, şefkatte bir şeyler bizi engelleyince "doğru olacağım ama şu insanlara bak" deyip vazgeçiyoruz? "Merhametli olacağız ama şu engeller var" diye vazgeçiyoruz. Niye? Çünkü gerçek anlamda o yönde şevkimizi harcamıyoruz. Mesela bir meslek sahibi olmak için ne acayip bir hırsımız olabiliyor ve ona engel olan birçok şeyi aşarak bir yere geliyoruz. Bunun ruhsal boyutunda, Allah'ın peygambere "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" dediği gibi, veya "kötülüğü en güzel şekilde defet" dediği gibi, veya "affedici ol" ya da "öfkeni yut" dediği gibi — niye buralarda kullanmıyoruz? Bizim beşeri benliğimizdeki bu sıfatları ruhani hedeflerine yönelik bir şekilde kullanmamız lazım. O zaman onlar gerçek mecralarını bulmuş olurlar; diğer mecra boş bir mecradır.

Kim o yönde bir şey arıyorsa sonuna baksın, neticesini görebilir. İşte Hz. İbrahim kıssasında bize anlatılan şey biraz da odur. Bir şeyin sonuna bak: yıldıza bakıyorsun, parlak, ama sonu batmak; aya bakıyorsun, sonu güneş. Hz. İbrahim "ben batan şeyleri sevmem" diyor. İnsan neyi arzuluyorsa onun sonuna baksa. Bir sonu varsa, uğruna her şeyimizi vererek koşacağımız bir şey değildir. Tabii ki bunu dışlayamayız veya "yok" diyemeyiz, inkâr etmemiz gerekmez; ne ayı ne güneşi ne yıldızı inkâr etmen gerekmez. Fakat onun niteliğini tanımlaman, anlaman, görebilmen gerekir. Onu inkâr etmek değil, niteliğini doğru bir şekilde tespit etmek. O zaman doğru bir bakış açımız olur; yatayda değil, ya dikeyde ya da merkezde durmuş oluruz.

Sevgi mi, Ego İhtiyacı mı?

İkinci konu olarak ilişkiler üzerine güzel bir değerlendirme var, onu paylaşalım: Eğer ilişkilerinizde hem sevgiyi hem de sevginin zıddını — öfkeyi, kızgınlığı, nefreti — yaşıyorsanız, o zaman büyük bir olasılıkla ego bağımlılığını ve bağımlılık yaratan tutkuyu sevgiyle karıştırıyorsunuz demektir. İlişkili olduğunuz insanı bir an sevip sonra ona saldıramazsınız; gerçek sevginin bir zıddı, bir karşıtı yoktur. Eğer sevginizin bir karşıtı varsa, yani muhatabın tutum ve tavırlarına göre değişebilen bir düzeydeyse ve üstelik kızgınlığa, öfkeye, acımasızlığa, incitmeye dönüşebiliyorsa, o zaman zaman o şey sevgi değil, egonun daha tam ve daha derin bir benlik duygusu için duyduğu güçlü bir ihtiyaç ilişkisidir.

Yani sen bir şeye ihtiyaç duyuyorsun; bu, egonun daha tam ve daha derin hissetmesine sebep olacak. Muhatabın bu ihtiyacını karşılayan bir odaktır. Mesela "onu çok seviyorum çünkü bana çok saygı duyuyor", "onu çok seviyorum çünkü ne istersem yapıyor", "onu çok seviyorum çünkü bana değer veriyor." Bunu eleştirip kınamıyoruz, fakat ne olduğunu tanımlamak zorundayız; yanlışlık yapmamalıyız. Dolayısıyla insanlar aslında ihtiyaçlarına sevgi adını takmışlardır desek, abartılı bir ifadede bulunmuş olmayız. Yani aslında "ihtiyacım var" olan şey "seviyorum"a dönüşmüş. Hâlbuki ilişkiler daha doğru tanımlansa, daha doğru bir zemine oturur.

Tabii bir de başka bir düzey var. İnsanların birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için birbirleriyle ilişkili olma düzeyi egosal bir düzeydir; bunun başka bir tanımı yoktur. Birisi anlatmıştı: "Niye buraya geldin, niye burada çalıştığımı biliyor musun?" dedi. "Önceden dışarıda çalışırken insanlar bana 'sen konuşma doktor bey, ne zaman derdimi anlatmaya çalışsam sen konuşma, senin ne derdin olacak' diye dinlemiyorlardı. Sadece anlatıyorlar, hep dinlemek zorundaydım. Ben de beni dinleyecek bir yer bulmak için geldim." Bu da bir ihtiyaçtır. Bunu açıkça ifade etmemiz ve fark etmemiz önemlidir; çünkü öbür durumda hem kendimizi hem muhataplarımızı yanıltmış oluruz.

Mesela bir anne ile evlat arasındaki sevgide de bazen böyle olabilir. "Allah'ın muazzam bir sevgisi" denilir buna ve inanılır; oysa yine ihtiyaca yönelik bir boyutu da vardır. Bu ifade edildiğinde tepki gösterilir. Tabii, bir annenin sevgisi ulvi bir düzeyde de olabilir, egosal düzeyde de olabilir, ya da karışık da olabilir. Ulvi düzeyde olan, Allah'ın insana normal yaşam içinde bir lütfudur. Yani ulvi sevgi zaten tanrısal sevgidir, deyim yerindeyse indirgenmemiş sevgidir. Aslında her sevgi tanrısal sevgidir, fakat egolarımız tarafından indirgenir; yüksek voltajda gelir, ego bunu düşük voltaja indirir. Diğer insan bu ihtiyacı geçici bir süre için karşılar; bu ihtiyacın karşılanma sürecinde insanlar birbirlerini sevdiklerini düşünürler ve bunun adına sevgi koyarlar. Küçümsemiyoruz, kınamıyoruz, fakat adını doğru koymalıyız.

Batı, materyalistleştikçe bunu fark ediyor; fakat hatası şu: bunun ötesinde bir şey olmadığını zannediyor. Diyor ki: bir ilişkide ihtiyaçlarını karşıladığın oranda bu ilişkiyi devam ettir; muhatabın senin ihtiyaçlarını, beklentilerini karşılamıyorsa bir dakika bile durma — sen bir alışveriş yapıyorsun, bunu bil. Fakat bunu insanın tek gerçekliği olarak kabul etmesi hatasıdır; kişi kurtuluşun yerine o ilişkiyi koyuyor. Hâlbuki bizi hiçbir ilişki kurtaramaz; asıl ihtiyacımız olan bir ilişki değildir, hiçbir zaman değildir. Dikey ilişkide ise ikilik yoktur. Ve burada şu doğrudur: gerçek anlamda ilişki, insanların birbirlerini Tanrı'ya yaklaştırmada yardımcı oldukları bir ilişkidir; yoksa kendi ihtiyaçlarını karşıladıkları bir ilişki değildir.

İlişkilerde Kutsallık ve Nikâhın Anlamı

Geleneksel toplumlarda nikâhın kutsal olmasının, mabetlerde kıyılmasının, kutsal bir kişi veya bir din büyüğü tarafından kıyılmasının nedeni budur. Yani burada denilen şudur: "Siz yatay bir ilişki için, birbirinizin egosal ihtiyaçlarını karşılamak için evlenmiyorsunuz." Eğer öyle evleniyorsanız, gidin belediye nikâhı yaptırın; sadece böyle oluyor.

Tabii bu belediye nikâhının yaygınlaşması boş bir şey değildir; bozulan bir yapının yansımasından başka bir şey değildir. Niye artık nikâhlar sivil memurlar tarafından kıyılıyor? Çünkü ilişkiler sivilleşmiş, yatay düzeye inmiş, beşeri düzeye inmiş. Burada görünürü kastetmiyoruz; sadece görünürün bir çürümenin izdüşümü olduğunu söylüyoruz. Yoksa mesele bir belediye memurunun kıyması ya da bir imamın kıyması değil; o sadece dışsal bir kabuk, mana asıl olandır.

Geleneksel toplumlarda dini bir özne bu nikâhı kıydığında, Hristiyan terminolojisiyle ifade edersek, oradaki ilişki kutsanıyor; papazın kıyması, o ilişkinin kutsanmasıdır, yatay düzeydeki ilişkiye dikey bir temel konulmasıdır. İslamiyet'te de aynen böyledir, hiçbir gelenekte bir fark yoktur. Dolayısıyla bizi bir ilişki kurtarmaz; biz hiçbir ilişkiyi kurtuluşumuzun yerine koymamalıyız. İlişki ancak kısa bir süre için kurtuluş duygusu verir. Ve bir nokta gelir, muhatap olduğunuz kişi sizin ihtiyaçlarınızı karşılamadığı bir noktada sevgi ilişkisi bozulur — "öküz öldü, ortaklık bozuldu" misali. Sevgi ilişkisi tarafından örtülmüş olan korku, acı ve yoksunluk hisleri tekrar ortaya çıkar. Bunu görerek ilişkilerimizi daha doğru bir noktaya getirebiliriz.

Bunu sadece kadın-erkek ilişkisiyle sınırlamayın; arkadaşlık ilişkileri, ebeveyn-çocuk ilişkileri, bütün ilişkiler bu kapsama girer. Bir dostluğunuzu, bir arkadaşlığınızı düşünün: bunun ne kadarı egonuzla bağlantılı, ne kadarı kutsal? Kutsal olduğunda, o ilişkiyi bazen kendi zararınıza rağmen ve muhatabınızın iyiliği söz konusuysa sürdürebilirsiniz. Bir ilişkideki kutsallığın ölçüsü budur: kişi "muhatabıma nasıl yardım edebilirim?" diye düşünür.

İlişki bozulduğunda ve ortaya korkular, acılar, yoksunluk hisleri çıktığında kişi ne der? "Bunların nedeni muhatabımdır" der ve doğal olarak karşısındakini suçlar. Hâlbuki bunların nedeni sendeki eksikliktir; o eksikliği doğru bir zeminde tatmin etmemendir. Ya da senin yerine bir başkası tercih edildiğinde kendinde ne hissedersin? Değersizlik hissedersin.

Peygamberin Örnekliği: "Sen Sığınılacak En Güzel Yere Sığındın"

Hani geçen bahsetmiş miydim bilmiyorum, hatırlamıyorum: peygamberin, kendisini tercih etmeyen bir kadına verdiği cevapta ne var, bir idrak var. Baştan alalım: Peygamberimizin evlilik teklif ettiği veya kendisine evlenmesi için hediye edilen bir cariye olabilir, emin değilim. Fakat böyle bir durum olduğunda, kadın Peygamber Efendimiz'i görüyor ve O'na "senden Allah'a sığınırım" diyor — aslında Peygamberimiz'i biraz dışlıyor veya küçümsüyor. Emin değilim, orasının bir önemi yok meselemiz açısından.

Ve orada Peygamber, "sen sığınılacak en güzel yere sığındın" diyor. Mesela şunu demiyor: "Sen nasıl beni tercih etmezsin" veya "sen kimsin ki, seni isteyen kim?" demiyor. Bize öbür türlü şeyleri dedirten şey nedir? Korkularımız, acılarımız, yoksunluklarımızdır değil mi? Ama Peygamber'de bunun en ufak bir zerresi yok. Peygamber, gerçek insaniyete yakışan cevabı veriyor. Yani ilişkideki bir problem onda bir korku, bir yoksunluk, bir acı, bir değersizlik uyandırmıyor. Niye uyandırmıyor? Çünkü O tam bir insan.

Dolayısıyla bizim ilişkilerimizde yaşadığımız sorunlardan dolayı hissettiğimiz korkular, acılar, yoksunluklar ve her türlü negatif düşünce ve hissin nedeni kendimiziz; fakat biz bunu muhatabımızda arıyoruz. Hâlbuki böyle şeyler ortaya çıktığında şunu anlayacaksın: senin gerçek anlamda Tanrı ile olan ilişkindeki bir zafiyeti veya eksikliği görmüş oldun. "Ben niye bu kadar sarsıldım? Çünkü merkezimde tam Allah yok. O zaman ben bunu güçlendireceğim" demen gerekir; böyle bir durumda "Allah razı olsun" demen gerekir muhataba.

Onun için, ilişkisinde kutsallık içeren bir kişi, muhatabının yanlışlığı veya kötülüğü durumunda ondan nefret etmez, ona karşı öfke duymaz, onu şikâyet etmez; ona yardım edip edemeyeceğini düşünür. Ondaki eksikliği, hatayı, kusuru görür — bu ayrı bir şey — fakat ondan rahatsızlık duymadığı için ondan nefret etmez, ona öfke duymaz, onu şikâyet etmez.

Negatifliği Onaylamamak

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bunu nasıl yapacağız? İçimizde negatiflik olduğunda, bunların doğru olmadığını kendimizi ikna edeceğiz. Egonun negativitesi ortadan kalktığında yerine sevgi yerleşir; ama egonun negatif duygulanımları olduğunda sevginin yerleşmesine imkân yoktur. İlk yapacağımız şey, bu tür negatif düşünce ve duyguları duygu olarak onaylamamaktır. Mesela "para yetmez", "zaten bana hiç değer vermiyordu", "o da insan mı ki" gibi düşünceler — bunların hepsi yanlış, negatif düşünce ve duygulardır; bunları onaylamayacaksın.

Bu süreçte bir ilişkide şuna bakacaksın: bu ilişkinin devamı muhatabının faydasına mıdır, zararına mıdır? Fayda değilse bırakırsın. Dikkat edin, en iyi ilişkiler bile bozulduğunda birbirine en kırıcı davranış ve tutumlar ortaya çıkıyor. Niye? Çünkü iki tarafın da egosal acıları devreye giriyor. Biri diyor ki "sen benim beklentilerimi karşılamadın, hatta bana rahatsızlık verdin"; öbürü de "sen de benim beklentilerimi karşılamadın, sen de beni rahatsız ettin" diyor. O zaman tamamen negatif bir suçlama, eleştiri ve düşmanlık oluşuyor.

Ama en iyi ilişkilerde böyle olmuyor; karşılıklı bir güveni beslemeye devam ediyoruz, çıkarlar da uyuyor. Mesela Türkiye ile Amerika'nın çıkar ilişkisi kolay kolay bozulmuyor; çünkü bu, x ekseninin pozitif kutbunda yaşanan bir alışveriştir. Bir örnek daha verirsek: bazı ilişkilerde iki taraf da birbirini kırmamaya, birbirinin gönlünü kırmamaya özen gösterir; bu, dıştan bakıldığında daha iyi görünür, ama bu iki tarafın da egosal düzeyde çok iyi bir alışverişte bulunması olabilir. Diyelim ki biri saygı duyuyor, öbürü de beklentilerini karşılıyor — yani "al gülüm ver gülüm" hikâyesi oluyor. Bunu prensip olarak eleştirmiyorum, ama bu düzeyde bir ilişkidir; kutsal değildir, insanı ruhsal olarak ilerletmez.

Askerde geçen bir örnek vardı: bir yarbay ile kurmay subay arasında böyle bir durum yaşanmış; birbirlerine iyi davranıyorlar, birbirlerini üzmüyorlar, ağabey gibi davranıyor falan. Sormuştum: "Sizi mutlu ediyor mu?" "Evet" dedi. "Sizi mutlu etmesi mi gerekir?" dedim. Düşündü — aslında temelde gerekli mi? Ben ona dedim: Allah'a dua ediyorsun, "niye beni mutlu etmiyor" diyorsun; Allah sizin her dediğinizi kabul edecek diye bir garanti vermiyor. Siz iyi bir insansanız, eşinizin de size iyi davranacağının garantisini vermiyor. Ama eksik olan şey şuydu: sabır, sebat gibi kavramlar çekilip alındığı için her şey x ekseni düzeyinde düşünülüyor; dikey bilgi yok. Aynen bir caminin de sadece bir ritüel mekân olarak görülmesi gibi; hâlbuki hakikaten dikey bir boyut katılabilir olaya. Ama bu bilgi çekilip alındığı için zaten şaşkın bir durumdayız.

O yüzden biz ilişkilerde aşırı problemlere odaklanıldığında şu tabiri kullanıyoruz: "Biraz yukarıya bakmıyoruz, sürekli muhatabımıza bakıyoruz — o bunu yaptı, o bunu yapmadı, o böyle yapıyor, o böyle yapmıyor." Tamam, doğru, hepsi doğru; muhatabın tahammülü yanlış olabilir. Fakat biraz yukarıya bak. Sen bütün varoluşunu muhatabınla ilişkinin zeminine oturtmuşsun; temel problem bu. Yoksa tabii ki muhatapta da problem olabilir. Ama senin asıl problemin, varoluşunu ve mutluluğunu muhatabınla ilişki zeminine oturtmuş olmandır. O zemin iyi giderse problem yok gibi görünür, fakat bozulduğunda o zaman problem çıkar. Çoğunlukla da az veya çok bozulabilir. Biz diyoruz ki: bozulmasa bile bu yanlış bir zemindir. Zemin bu dünyada bozulmasa bile bozuktur. Ama kötü bir zemin olacağına iyi bir zemin olsun elbette.

İbadet mi, Ticaret mi?

Kişi diyor ki: "Ben iyi yelken kullanamıyorum, iyi dümenci de değilim, motor da o kadar sağlam değil; o yüzden bana biraz sütliman bir deniz olsa daha iyi olur." Bunu paylaşıyorum, tabii ki yelkeni kullanamıyorsan, motorunda arıza çıkıyorsa, dümeninde problem olabiliyorsa, sütliman bir deniz seni daha rahatlatacaktır; hele bir de o deneyimi hiç çekmiyorsan daha ne istiyorsun. Yani ilk şahsın bütün egosal beklentilerini karşılayan bir kişi bulmak — bundan daha iyi ne olabilir? "Bela mı arıyorsun" derler değil mi?

Bunu şuna benzetiyorum: normalde bir ilişkinin bir ibadet olması gerekir. Ama bu bir ibadet değil de bir ticaret düzeyinde tutulursa, ticaret bozulmazsa eyvallah, yine güzel; ama ticaret bozulursa gider. Olaya ibadet değil de ticaret gözüyle bakarsan yine yanlıştır; bir "al gülüm ver gülüm" meselesidir. Oysa temelin ibadet olması gerekir. Oradaki ibadetten kastımız şudur: sen hakiki bir insan olma yolculuğu yapıyorsun, o ilişkin de bu yolculuğun içinde yaşadığın bir ilişkidir. Ama senin gerçek ilişkin ve gerçek yolculuğun Tanrı ile ve Tanrı'yadır. Mesele bu. O zaman muhatabınla yaşadığın ilişkilere farklı bir gözle, farklı bir zeminden bakarsın. "Bana bunu niye yapıyor?" demezsin, "acaba bunu niye yapıyor?" dersin. Ama alışveriş ilişkisi düzeyinde bir şey yaşıyorsan, "bana bunu niye yapıyor, beni rahatsız ediyor" dersin — yanlış bir yerden tutmuş olursun. Ama "eşim, arkadaşım, dostum niye böyle yapıyor, acaba yapabileceğim bir şey var mı, nasıl davranmalıyım ki onu daha doğru bir anlayışa yönlendirebileyim?" dersen, o zaman bu ilişkide kutsallık oluyor. Öbür ilişkide en ufak bir kutsallık yok.

Niyet, Çaba ve Sabır

Bir örnek: gemi ile ilgili bir deneyimden bahsedilirken, birinin bir gemiyi çekmeye çalışması ve bunun sabırla, dalgalarla boğuşarak öğrenilmesinden söz ediliyor. Bazen insanlar der ya: "Bu ilişkide kadın götürüyor" veya "adam sağ olsun, bu kadar mülayim olmasa bu evlilik yürümez" deriz. Yani birisi o yükü taşıyor. O yükü niye taşıyor? Bu her zaman çok ruhani bir sebeple olmayabilir; daha fazla zarar görmekten korktuğu için de o ilişkiyi yürütüyor olabilir. Onu da ayrı bir noktaya koyuyoruz; ruhani bir nedenle olmayabilir.

Burada temel mesele şudur: sen hangi manevi düzeydesin? Yoksa buradaki ilişkinin nasıl gitmiş olduğuna öbür tarafta hiç bakılmaz; bakılan senin niyetin ve çabandır. Anneye babaya saygı gibi bazı şeyler sorgulanmaz, bir çaba gerektirir. Bazen bir tarafta özgür bir alan olur, öbür tarafta mecburen bir mücadele olur; çünkü mizaçlar farklıdır. Herkes ruhsallaşmasa bile, altta bir artılık, bir kazanım olabilir; ama hiç ruhsallaşmadan iki taraf da bu işten hiçbir şey kazanmadan gidip geçebilir.

Sürekli hakaretlerle karşılaşıyorsan ve olumsuzluklarla muhatap oluyorsan, o zaman gelişmek için iyi bir bileği taşına sahipsin demektir. Yalnızca kulağına hoş geleni duyuyor ve çok olumlu şartlar içinde bulunuyorsan, o zaman bir tür rehavete gömülüyorsun demektir — bir ihtimal olarak bu vardır. Bunun aksine büyük bir zorlukla karşılaşan, kovacılarla, olumsuz yorumlarla karşılaşan biri de bu sıkıntıdan şükrü öğrenebilir. Herkesin ruh haline göre kendi cenneti, kendi tahayyülü oluşabilir; ama burada asıl önemli olan şudur: egosal düzeyden ruhsal düzeye geçiyor muyuz, geçmiyor muyuz? Yoksa cennetin nasıl olacağı, şu bu, önemli bir şey değildir.

Hiçbir İlişki Kayıp veya Kazanç Değildir

Burada şunu düşünün: siz ilişkilerinizde bahsettiğimiz bu olaylarla küçük veya büyük hiç karşılaşmadınız mı? Hepimiz karşılaştık ve karşılaşacağız. Dolayısıyla kendimize hatasız bir dünya bulamayız. Bir noktada yaşamazsanız, diyelim eşinizle yaşamadınız, arkadaşınızla yaşayabilirsiniz; ailenizdeki bir figürle yaşayabilirsiniz. Hayatınızda egosal düzeyde bir ilişkiniz varsa mutlaka problem yaşayacaksınız. Ve o problemler sizi rahatsız ederse, o rahatsızlığın tepkisini ilişkinizde vereceksiniz. Biz diyoruz ki böyle bir zemin yanlış bir zemindir, böyle bir zemin üzerinden hareket edemeyiz.

Aslında biraz önce şunu vurgulamaya çalıştık: bizi kurtaracak olan bir ilişki değildir. Ya da öbür taraftan söylersek: hiçbir ilişki bizi kurtarmaz. En iyi ilişki de bizi kurtarmaz, en kötü ilişki de bir kayıp sayılmaz. Çünkü burada kazanç veya kayıp ilişkinin kendisi değildir. Ama biz egosal düzeyde ilişkinin kendisi üzerinden hüküm veriyoruz; "bu insan çok şanslı" ya da "bu insan çok şanssız" diyoruz. Böyle bir şey yoktur; doğru noktadan bakabilirsek her durumda çok şanslıyız.

Boşanma Ayeti ve Peygamberin Hanımları

Boşanmayla ilgili şeyi nasıl açıklarız — Allah'ın en sevmediği helal olan şeydir. Onu nasıl açıklayalım? Şimdi bakın, ilginç bir şeydir: Kur'an'da Peygamber'in boşanma ihtimaliyle ilgili bir şey vardır. Ayet şöyle diyor: eğer onlar seninle birlikte olmak istemiyorlarsa ve dünyayı tercih ediyorlarsa, onları güzellikle salıver diyor. "Defolup git" anlamında değil, yanlış anlamayalım; sen boşamıyorsun aslında zorla, bir seçim sunuyorsun.

Şöyle ki: Peygamberimizin bazı hanımları, çok ganimet geldiği ve daha iyi maddi imkânlara kavuşulduğu bir dönemde bir şeyler istiyorlar. "Ya Resulallah, bizim şöyle eksiğimiz var, şöyle elbiseyi istiyoruz" gibi şeyler istiyorlar. Peygamber, peygamber olması ve ümmete örnek olması hasebiyle bunları karşılayamayacağını beyan ediyor: "Benim yaşam tarzım böyledir" diyor. Peygamber, iyi imkânlar olduğunda bile hayat tarzını değiştirmemiş; bunu açıkça beyan etmiş. Fakat iyi imkânlar oluştuğunda Peygamberimiz'in hanımlarından bir kısmı "biraz zorluk çektik, şimdi daha rahat imkânlarımız var, şunları istiyoruz" diyorlar. İstedikleri şeyler gayrimeşru şeyler değil. Belki Peygamber, sadece kendi şahsı olsa karşılayabilirdi; fakat orada bir misyonu var, bütün ümmete kıyamete kadar bir örneklik teşkil ediyor. "Ben böyle yaşıyorum, eğer benimle yaşamak istiyorsanız siz de bu standartlara razı olun, bu sizin için daha hayırlıdır" diyor. Fakat Peygamber hanımlarına bir düşünme ve değerlendirme imkânı veriyor; ayet der ki: eğer dünyayı tercih ediyorsanız, bazı arzu ve isteklerinizden vazgeçmiyorsanız, Peygamber sizi salıversin. Onlar da "hayır, biz razıyız" diyorlar.

Dikkat edin, burada Peygamber onlardan rahatsız değil; onlar Peygamber'in durumundan rahatsız. Ve burada o rahatsızlık kınanmıyor; sadece bir farklılık olduğuna işaret ediliyor ve bu farklılığın ortadan kaldırılamayacağına işaret edilerek, eğer bu konuda ısrarlıysanız Peygamber sizi boşasın ve siz serbest kalıp arzu ettiğiniz kimselerle arzu ettiğiniz hayatı yaşayın, deniyor. Yoksa bir kınama, bir eleştiri yok.

Bakın, bu bir ilişkideki en güzel şeydir: sonuç anlayışı. Sen muhatabını mutsuz ediyorsan ve onun beklentilerini karşılayamıyorsan, ondan özür dilemelisin; "ben senin beklentilerini tam karşılayamıyorum, kusura bakma" demelisin. "Sen ne biçim insansın, niye bu kadar şey talep ediyorsun" demeyeceksin, "ben karşılayamıyorum" diyebilirsin. Bu her türlü ilişkide böyledir — dostlukta, arkadaşlıkta, hepsinde. Eğer kutsal bir anlayış varsa, muhatabın sürecine de bir saygı vardır; fakat muhatap zorluyorsa ve sen onu karşılama durumunda değilsen, hürmet edersin ve onun rahatı için o ilişkiyi bitirirsin. Hiçbir eleştirin, kınaman, öfken olmaz.

Mesela biri diyor ki: "Benim eşim bana tam tabi olmalı, sözümden çıkmamalı." Sen bakarsın bu sana hiç uymuyor; kendi egosal düzeyine uymayabilir. Dersin ki: "Ben şu anki egosal düzeyimde senin beklentini karşılayamam, seni kınamıyorum, senin de egosal ihtiyacın bu." Burada çatışacak bir durum yok, eleştirici bir durum da yok; herkesin egosal bir süreci var. Fakat biz burada baştan ifade ettiğimiz gibi kendi korkularımız, arzularımız, ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz üzerinden muhataplarımızla ilişkiliyiz ve buna sevgi diyoruz.

O zaman sıfır beklentiyle yola çıkıp, sıfır beklenti sözü vermek gerekir. Egosal düzeyde insanlar sıfır beklenti içinde olamazlar. Doğru ilişki tarzı şudur: senin beklentilerinle benim beklentilerimi çok açık bir şekilde insanlar ilişkilerinde ortaya koymalıdır. Yoksa sevgiyi öne sürüp sonra da kendi ihtiyaçlarını borç olarak dayatmamalıdır. Bu, egosal ilişkilerde rastlanan bir şeydir. Veyahut "ben senin için bunu yaptım, sen de benim için bunu yap" diye anlaşabilirler; olabilir, ama bunun adı sevgi ilişkisi değildir, karşılıklı ihtiyaç ve beklentilerin karşılanması ilişkisidir.

Kişiler bunu açıklıkla kendileri açısından fark etseler ve muhataplarının beklentilerini de açık ve net görseler, ilişkiler en azından daha doğru bir zemine oturacaktır. Ve kişiler birbirlerini değişmeye zorlamayacak, teşvik edeceklerdir; ama bu teşvik kendi ihtiyaçları nedeniyle olmayacaktır. Şimdi ilişkilerde ne oluyor? İnsanlar kendi ihtiyaçlarına odaklı olarak birbirlerini değiştirmeye çalışıyorlar; "sen niye muhatabının o şekilde olmasını istiyorsun, onun o şekilde olmasına ihtiyacın var" diye sorulduğunda karşılık bulamıyorlar. Ama kişi böyle bir beklenti içinde olmadığında muhatabına şunu diyebilir: "Senin bu yönde değişmen senin için faydalı; eğer değişmek istiyorsan ben de bu konuda elimden geleni yaparım, sana bu konuda nasıl yardımcı olabilirim, benim yardımcı olabileceğim bir şey var mı?" Bu, başka bir ilişki zeminidir. Öbürü egosal bir alışveriştir.

O yüzden bizim arkadaşlıklarımız, dostluklarımız, bütün ilişkilerimiz eğer kutsallık içeriyorsa, "rağmen" bir ilişki olmalıdır: "Ben muhatabımın yanlışlığına, eksikliğine, bencilliğine, açgözlülüğüne rağmen arkadaşlığımı ve dostluğumu doğru bir şekilde devam ettiririm." Buna gücün yetmiyorsa, bu senin eksikliğindir; muhatap yanlış, fakat sen ona onun yanlışlığına rağmen davranamıyorsun demektir. Diyorsun ki: "Ben bu kadar yanlışı tölere edebilecek olgunlukta değilim." Karşındakini suçlamıyorsun; çünkü karşındakinin bir süreci var, o sürecinde inişli çıkışlı bir hâl söz konusudur. Bakarsın ki arada çok bencil davranabilir, çok öfkeli olabilir, tahakküm ediyor olabilir — olabilir, bir süreçtir. O yüzden ilişkilerimizde yaşadığımız rahatsızlıktan dolayı negatif düşünce ve duygular taşıdığımızda bunu karşımızdakine yansıtırız ve karşımızdakinin egosunu tetiklemiş oluruz; işte tam orada ilişkinin tıkanması söz konusudur.

Her Bağımlılık Kendi Acımızla Yüzleşmemekten Kaynaklanır

Her bağımlılık kendi acınızla yüzleşip onu aşmayı bilinçsiz olarak reddetmekten kaynaklanır. Tekrar söyleyeyim, önemli bir cümle. Bunu genişletebiliriz: kendi acınızla, eksikliğinizle, ihtiyaçlarınızla, arayışlarınızla yüzleşip onu aşmayı bilinçsiz olarak reddetmekten kaynaklanır. Bizim kendimizle, kendi varoluşumuzla, kendi mevcudiyetimizle ilgili bir sorunumuz vardır. Bu, kendimizi Tanrı ile ilişkilendirerek gerçek anlamda çözeceğimiz bir şeydir.

Mesela diyelim ki benim çok büyük bir değer görme ve olumlanma ihtiyacım var, onaylanma ihtiyacım var, takdir edilme ihtiyacım var. Bunun üzerinden ne yapıyorum? Bir ilişki yaşıyorum veya bir ilişkinin içinde kendimi hissediyorum. Burada çözümlemem gereken şey değersizlik ihtiyacı, değer görme ihtiyacı, onaylanma ihtiyacı değil mi? Şimdi ben bununla yüzleşmiyorum ve bunu Allah ile ilişki içinde gerçek anlamda çözümlemiyorum; bunu bir ilişki üzerinden tamamlamaya, tatmin etmeye çalışıyorum. İşte yanlışlık buradadır. Karşındaki insan evliya değil ki, sen onun üzerinden kendini tatmin edesin. Karşındaki insan da az veya çok egoist bir insan, ya da daha yumuşak söylersek, az veya çok egosal bir sürecin bir safhasında olan bir insan. O zaman doğal olarak sorun yaşayacaksın. Onun için bazen güven ihtiyacımıza, ilgi ihtiyacımıza, değer görme ihtiyacımıza, keyifli vakit geçirme ihtiyacımıza sevgi adını takarız.

Sevginin Gerçek Farkındalığı

Halk bu farkı yaşamadan, rasyonel olarak buna inanmak istiyor ama farkına varmadan yanlış bir şekilde tanımlıyor. "Sevgi olduğunda böyle şey yapılmaz, hakikaten inanılmıyor mu, seviyorum diyor" — hayır, bu başka türlü bir sevgi. Aslında orada yaşadığı egosal tatminden mutlu oluyor; onun da öznesi olarak muhatabını görüyor ve muhatabını sevdiğini düşünüyor. Hatta gerçekte muhatabını sevmiyor; ama gerçek anlamda bunun farkında değil.

Her bağımlılık acıyla başlayıp acıyla biter. Siz acınızı örtmek için bir şeyi ya da birini kullanmaktasınızdır. Mesela niye ilişki travmaları var? Bu yüzden var. Mesele muhatap değil, mesele senin bulunduğun varoluşsal durumdur. Sen kendinle ilgili bir problem sahibisin; o problemi muhatabınla örtmeye, tamamlamaya çalışıyorsun.

Bakın, hayatta içimizdeki ruhsal boşluk, yani ruhumuzun ve ilahi mevcudiyetin farkındalığının yitirilmesinden doğan boşluk, dünyadaki hiçbir dolgu maddesiyle dolmaz. Buna imkân ve ihtimal yoktur. Doluyormuş gibi olur; yalnızca dolduruyormuş gibi bir duyguyla oyalanılır. Bu, gaflet uykusunun en derin bir boyutundadır. Onlara imrenen de aynı uykudadır. Onun için o durumu izleyecek bir farkındalık gerekir. Yani birine imreniyorsak, kendimize bakmamız lazım; demek ki bir sorun var. Yoksa ayrı bir şeye, ayrı bir teşvike ihtiyaç yoktur; yani biz neye özenmeliyiz? Tanrı'da huzur bulmuş bir insana özenmeliyiz. Yoksa dünya ile yanılsamalı bir huzur bulmuş bir insana özeniyorsak, o da bizim problemimizdir; biz de oradayız.

Bunu gerçek sufiler hiçbir zaman yaşamamışlardır; onlar dünyevi unsurlarla kendini mutlu zanneden bir insana özenmemişlerdir. Çünkü onlar neyin gerçek anlamda tatmin edici olduğunu, neyin olmadığını bilirler. Kimse Karun'a özenmemiştir, ya da Firavun'a Musa özenmemiştir. Hz. Yusuf, Mısır'ın yöneticilerine özenmemiştir; hatta "sizin teklif ettiğiniz şeyle hapsi karşılaştırınca hapis daha hayırlıdır" diyor, özenmiyor, kesinlikle öyle bir şey yok. Zaten neye tutku duyuyorsanız orada kendinizi ölçersiniz derler; neyle ilgili bir tutkunuz varsa, onun düzeyinde sizin de bir probleminiz var demektir.

Acı ve mutsuzluğa neden olan şey ilişkiler değildir; onlar sizin içinizde zaten bulunan acı ve mutsuzluğu ortaya çıkarırlar — potansiyel değil, bizzat kendisi zaten var, birisi de onu ortaya çıkarır. O yüzden birinin gelip gitmesi, ya da bir ilişkinin bize "tamam, inanmıyoruz artık" dedirtmesi, aslında bizim içimizde zaten olan bir hâlin dışa vurmasıdır.

Bir metafor kullanacak olursak, ancak bizi meleki bir ilham veya Cebrail'in vahyinin nuru kurtarabilir; hakikatin ruhu bizi kurtarabilir, bizim kurtarıcımız odur.

Rahatsızlık, Tölerans ve Sınırlar

Bizden kaynaklanan bir davranış muhatabımızda rahatsızlık meydana getiriyorsa ve biz onun davranışından dolayı rahatsızsak, burada analiz edilmesi gereken bir durum vardır: beklentileriniz vardır ve o beklentiler karşılanmıyordur. İlişki illa ortadan kaldırılması gereken bir durumla karşılaşmayabiliriz. Ancak muhatabımız bizden rahatsızsa, o zaman o ilişki bitirilebilir. Öbür türlü, ben rahatsızsam ve buna tahammül edemiyorsam, orada karşımdakini suçlamam; derim ki "ben senin sürecini taşıyamıyorum, tölere edemiyorum; ben de bir egosal süreç yaşıyorum, seni bu yüzden tölere edemiyorum, kusura bakma." Onu suçlayamayız.

Yani karşındaki tahakküm ediyor, bencil davranıyor, sorumsuz davranıyor olabilir. Ben bakıp derim ki "ben bunu tölere edemiyorum" ama karşımdakini suçlamıyorum; "sen şöylesin, böylesin" demiyorum. Evet, onda öyle şeyler var; fakat aslında daha ruhsal ve manevi bir idrakim olsa bunu tölere edebilirim. Burada şu da var: muhatabını tölere etmek, onu daha dengesiz kılıyorsa orada da bırakman gerekir, ilişkiyi bitirmen gerekir. Fakat orada da ilişkiyi bitirirken bunu kendin için değil, yine muhatabın için yapmış olursun.

Öbür türlü şunu anlamalıyız: kişi ilişkilerinde beklentilerini, ihtiyaçlarını ve tölere edemeyeceği şeyleri açık ve net bir şekilde ifade etmelidir — "benim şu beklentilerim var, şu ihtiyaçlarım var ve ben şu şu şeyleri tölere edemem." Muhatap da aynı şekilde bunu yapmalıdır. Ama dikkat edin, ilişkilerde bu yoktur; sadece karşılanan belli ihtiyaçlar vardır, tölere edeceğin şeyleri muhatabın sana zaten göstermez, ilişkinin başlangıcında bunlar ortaya çıkmaz. Sonra "evlenince ya da şey olunca birbirimizi tanıyamıyormuşuz" ya da "yürümedi" denir. Niye yürümedi? Birbirimizi seviyorduk, sevgimiz bitti mi denir? Böyle bir şey yoktur.

Gülcan'ın söylediği bir şey vardı: orada ihtiyaç ve beklentiler gitgide karşılanmaz hâle gelmiş, tölere edilmesi gereken bir kısım muhataptan gelen olumsuzluklar tölere edilemez hâle gelmiş. O zaman sevgi dedikleri şey azalıyor ve bitebiliyor. Psikolojik olarak var olan bir insanın esas amacı, egosunu doyuracak, tatmin edecek bir bağ veya nesneyi bulmaktır; bunu bulduğunda ve o ihtiyacını karşıladığında problem olmadan devam ediyorlar, uyumaya devam ediyorlar bir bakıma.

Gülcan'ın dediği üzerinden düşünürsek: uyumlu ve mutlu görünüyorlar; aslında bu tam tersine, acı ve mutsuzluğun hiç fark edilmemesine sebep oluyor. Yani hiç farkında olunmuyor. Çünkü kendindeki metafizik açlığı maddi bir şeyle karşılamış oluyorsun ve üzerini örtmüş oluyorsun. Bu daha kötü bir yerdedir. Bu durumda en azından var olan bir acı vardır ve kişi sorgular; hata yolunu bulma ihtimali vardır. Ama sözünü unutma, daha çok yaşanan şey bu değildir; yaşanan acının temellerine inilmiyor, sebep olarak muhatabımızı görüyoruz, o ilişkiyi görüyoruz ve "beni bir başka ilişki kurtarabilir" diyoruz.

Maalesef yaşadığımız acıları değerlendiremiyoruz. Bir ermişin dediği gibi, insan acıları israf etmektedir; yani o acıları boşa harcamaktadır, acıların ona verebileceği şeyleri görmemektedir. Acının hakkını veremiyoruz; o acı da bizden hesap soracak. Acının hakkı Tanrı'yı bulmaktır.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası açıkça belirtilmeden şu ayetlere/kıssalara atıfta bulunuluyor: Hz. İbrahim'in yıldız, ay ve güneşe bakıp "ben batanları sevmem" dediği kıssa; Hz. Musa'nın Firavun'a, Hz. Yusuf'un Mısır yöneticilerine özenmediğine dair kıssa; peygamberin "Rabbim ilmimi arttır" duası (meâlen aktarılmış); Hz. Peygamber'in hanımlarına dünya hayatını mı yoksa Allah ve Resûlü'nü mü tercih ettiklerini sorduğu, tercih ederlerse güzellikle boşanabilecekleri ayet (Ahzab suresindeki muhayyerlik/tazyin ayetlerine işaret ediliyor, ancak sure adı metinde zikredilmiyor). --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.