İnsan Nedir- Fıtrat, Hilm ve Evliyalık

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın çoğunlukla “yetişkin kişiliği”, yani psikolojik bilinç düzeyinden tanımlandığını, hâlbuki gerçek tanımın Allah’ın yaratılış anındaki tarifinde (“halife”, “ruhundan üflenmiş”, “kendisine isimler öğretilmiş” bir varlık) bulunabileceğini; kullanılmayan bir uçağın kulübe ya da at arabası gibi kullanılması benzetmesiyle insanın da potansiyelinin çoğu zaman farkında olmadan “yarı fonksiyonlu” yaşadığını anlatıyor. Allah’ın “Halim” ismi ve “hilm” kavramı üzerinden, dışsal etkilerden bağımsız kendi iç fıtri referansına göre davranmanın ne demek olduğu; ardından “evliya” kavramının Allah’ın yakınlığını idrak etmek olduğu işleniyor. Sohbetin ikinci yarısında acının kaynağının olaylar değil, olayı yanlış konumlanan bir benlikle yorumlamak olduğu; Peygamberin Mekke döneminden ve Hz. Musa’nın huzurundaki sihirbazlardan örneklerle, gerçek kaybın ve gerçek hayatın (Allah’ın “Hay” ismi) ne olduğu anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan çoğu zaman kendini psikolojik bilinç düzeyinden tanımlar; hâlbuki insan gerçekte Allah’ın yeryüzünde halife olarak yarattığı, ruhundan üflediği ve kendisine bütün isimleri öğrettiği bir varlıktır. - “Halim olmak”, dışsal bir etkiden bağımsız, kendi iç (fıtri) referanslarına göre davranabilmektir; Allah’ın Halim ismi bize bu şekilde kodlanmıştır. - Acının kaynağı yaşanan olay değildir; olayı psikolojik/sahte benlikle yorumlamamızdır. Gerçekten kendini ve Allah’ı bilen biri acı çekmez.

İnsan Tanımı: Hangi Bilinçle Tanımlıyoruz?

İnsan tanımına dair bir noktaya işaret edeceğim; aynı zamanda insanın mizah ve kişiliği noktasında da tamamlayıcı bir bilgi olsun, çünkü bazen bu konular yanlış anlaşılabiliyor. İnsan nedir dediğimizde, aslında insan -defalarca ifade ettiğimiz gibi- biyopsikospiritüel bir varlıktır. Yani bedensel boyutu, psikolojik boyutu ve spiritüel boyutu olan bir varlıktır. Dıştan içe, ya da somuttan soyuta doğru baktığımızda beden, psikolojik boyut ve spiritüel boyut olarak bir tanımlama yapabiliriz.

Burada bizler kendimizi hatırladığımız andan itibaren, yani yetişkin kişiliğimizi fark ettiğimizi düşündüğümüz andan itibaren, kendimizle ilgili bir geçmiş taraması, bir hafıza taraması yaptığımızda bir kişilik örüntüsüyle karşı karşıya kalıyoruz: “ben nasıl biriyim, kendimi nasıl tanımlarım” şeklinde bir yaklaşım. Tabii ki bu, aslında öz farkındalığımızı unuttuğumuz hâliyle yaptığımız bir tanımdır. Hangi bilinç düzeyinde kendimizi bilmeye çalışıyoruz veya hangi bilinç düzeyinde kendimize dair bir tanım yapmaya çalışıyoruz? Objektif bilinç hâlinde değil, tamamen psikolojik düzeydeki bilinç hâlimizle tanım yapmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla başladığımız yer biraz problemlidir: hangi bilinç hâlinde kendimizi tanımlıyoruz, beden ve psikolojiden ibaret olduğumuzu zannettiğimiz nokta üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. Dolayısıyla yaptığımız tanım her zaman problemli olacaktır. Günümüzde insanla ilgili yapılan yorumların ve tanımların problemli olmasının altında yatan şey aslında budur.

İnsanı kim tanımlayabilir? Ya da insan ne hâldeyken ancak doğru tanımlanabilir? Gerçekten objektif olunduğunda ve insanın bütün varoluşu tam olarak fark edildiğinde, biz o tanımı yapabiliriz.

Uçak Metaforu: Yarı Fonksiyonlu Yaşamak

Bununla ilgili çok hoşuma giden bir metafor var: hiçbir taşıttan haberi olmayan bir topluluğa siz bir uçak hediye etseniz, o topluluk önce ona bakacaktır. Farz edin ki bir köyde hiçbir taşıttan haberi olmayan bir insan topluluğunun ortasına birden bir uçak bıraktınız. Sabah kalktılar, baktılar, bir cisim; ne olduğunu bilmiyorlar. Birisi kapısını gördü, açtı ve onu bir kulübe gibi kullanabilir. Birisi tekerleklerinin biraz dönebildiğini gördüğünde, onu bir at arabası gibi -önüne iki at ya da iki öküz koyarak- çekebilir, böyle de kullanabilir. Birisi onun kendi kendine hareket edebildiğini bir süre sonra keşfettiğinde, onu bir kara taşıtı, bir otomobil gibi kullanabilir.

Şimdi buraya kadarki durumlar aslında nedir? Uçağın sınırlı ölçüde tanınması ve sınırlı ölçüdeki fonksiyonlarıyla işletilmesidir. Ne zaman ki birisi onun belli bir hızdan sonra uçabileceğini anlar ve onu uçurabilirse, işte o zaman uçak tam olarak kullanılmış olur; tam bir fonksiyon görmüş olur. İşte tıpkı bunun gibi, aslında bizler de yarı fonksiyonlu yaşayan varlıklar gibiyiz. Bazı fonksiyonlarımızın farkında değiliz. O yüzden kendimizi tanımlarken, hayatla olan ilişkimizi tanımlarken, insanlarla olan ilişkimizi tanımlarken hataya düşüyoruz.

Mesela “insanın neye ihtiyacı vardır” dediğimizde, hangi insanı tanımlayarak bu sorunun cevabına gidiyoruz? Kafamızda bir insan tanımı var: “insan sevilmeden yaşayamaz”, “insan değer görmeden yaşayamaz”, “insan anlaşılmadan yaşayamaz”, “insan hayatta kendini ispat etmek zorundadır”, “insan başkalarının kendisiyle ilgili olumsuz düşünceleri olduğunda yaşayamaz, rahat edemez, kendini güvende hissedemez” -hangi insan? Değil mi?

Kur’an’da İnsanın Olumsuz Tanımlanması

Çok ilginçtir, Kur’an-ı Kerim’de insan anlatılırken, “insan şöyledir, böyledir” diye anlatılırken çok ilginç bir şekilde insan olumsuz bir kısım sıfatlarla tanımlanır. Hatta bu tartışılan bir konudur: Kur’an insanı niye böyle tanımlıyor? Mesela “insan cahildir”, “insan tartışmacıdır”, “insan cimridir”, “insan nankördür” gibi birçok olumsuz ifade vardır. Bir iki yerde olumlu ifade de vardır: “Biz insanı en güzel surette yarattık, en güzel kıvamda yarattık” şeklinde. Yani bir orantı yapacak olsak, yüzde doksanı olumsuz, belki yüzde onu olumlu görünür.

Aslında bunun da çok anlamlı bir tarafı var. Çünkü insanların büyük bir çoğunluğu psikolojik ve bedensel düzeyde yaşadıkları için, sonuçta bu olumsuzluk ortaya çıkıyor. Ama hakikatte insan nedir? Bunu nereden anlayabiliriz? Hakikatte insanı, o yaratılış noktasındaki tanımlamasından bulabiliriz: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Peki Allah yeryüzünde bir halife yaratacaksa, böyle bir halife nankör, gaddar, zalim, cahil, cimri midir, münakaşacı mıdır? Herhalde böyle bir halife yaratmayacaktır; böyle bir halife yaratma iradesi söz konusu değildir.

O zaman ne var burada? Bir taraftan Allah’ın gerçekten orijinal olarak yarattığı bir varlık olarak insan var -O’nun yarattığı üzere tanımlamamız gereken bir insan. Bir de düşmüş insan var: Kur’an’da bahsedilen zalim, cimri, nankör, münakaşacı, kendini düşünen insan. Peki insan hakikatte böyle midir? Değildir. Şimdi bizler de modern psikoloji bağlamında veya genel olarak halk algısında insanı öyle tanımlıyoruz: “bir olumsuzluk mu yaşadınız, çok üzüntü duyduysanız, acı çektiyseniz normal, insansınız”, “sevgilinizden ayrıldınız, çöktünüz, normal, insan böyle bir şey” diyebiliyoruz.

Peki gerçekte böyle mi? Ya da gerçekte böyle değilse, mevcut durum niye böyle? Buna da bir açıklama getirmeye ihtiyacımız var. “Hayır insan böyle değildir” desek bir şeyi kaçırırız; “insan böyledir” dediğimizde de bir şeyi kaçırırız. Bizim kaçırdığımız nokta çok temel bir kayıba yol açıyor. O nedir? Allah insanı gerçekte tam ve bütün olarak ne şekilde yaratmıştır, onu nasıl tanımlayabiliriz, o nasıl tanımlanmalıdır?

Yaratılış Tanımı: Halife, Ruh ve İsimler

Allah “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, işte onu topraktan şekillendirdim, belli bir kıvama ve kemale geldiğinde de ona ruhumdan üfledim, ona isimleri öğrettim, ona bütün isimleri talim ettim” dediğinde, o zaman insan nedir? Eğer orijinal olarak insan nedir tanımına buradan yaklaşacak olursak: insan, Allah’ın yeryüzünde bir halife olarak yarattığı, maddi olarak kıvamını belli bir kemale erdirip ruhundan üflediği ve bütün isimlerini öğrettiği bir varlıktır. İlginç değil mi böyle bir varlık?

Peki biz şu anda “insan” dediğimizde ne diyoruz? Mesela Allah’ın isimlerini biliyor muyuz? Tabii bu, doksan dokuz ismini ezberlemekten bahsetmiyoruz; onun isimlerini bilmek, isimlerinin yansımalarını yaşamak demek. O’nun merhametli oluşu, şefkatli oluşu, koruyucu oluşu, sahiplenici oluşu, affedici oluşu, kendisine cehaletle yaklaşılmasına rağmen kendi isim ve sıfatlarıyla hareket etmesi.

Hilm Kavramı ve Allah’ın İsimleriyle Yaşamak

Mesela Allah’ın “Halim” ismi dediğimizde aslında bunu kastediyoruz. Hilm kavramı gerçekten çok temel bir kavramdır; hadislerde de çok temel bir kavramdır. Hatta “hilm neredeyse peygamberlikle eşit olacaktır” mealinde bir söz vardır. Bunu biraz açalım, çünkü önemli bir nokta. Hilm kavramı, Allah’ın halim olması demektir; bizim Türkçede “halim selim” diye geçen bir kavram vardır. Biz halim-selimliği ya da halim olmayı biraz şefkatli olmak, sakin olmak, iyi geçimli olmakla karıştırıyoruz. Evet, o bir anlam parçasıdır, ama Allah’ın halim olması ya da halim olmak ne demektir?

Mesela bazı rüyalar tanımlanırken de bu ifade kullanılır. Hz. Yusuf kıssasında kral bir rüya görür; onunla ilgili “rüya” diye çevrilen “ahlam” kavramı gene orada geçer. Araplar aynı kelimeyi “kene” için de kullanırlar. İlginç bir şekilde -kenenin ne alakası var değil mi bir taraftan? Şöyle bir semantik analiz yaparsak, mesele daha açılır: Hilm kavramı, dışsal bir etkiden bağımsız bir şekilde kendi iç referanslarıyla hareket etmek demektir; halim olmak budur.

Mesela “Allah halimdir” dediğimizde ne demiş oluyoruz? Sen Allah’a inkârcı olabilirsin, şu olabilirsin, bu olabilirsin, ama Allah kendine göre davranır -kendi referansına göre davranır. Rüya bahsi de -rüyaların bir kısmı insanın kendinden referanslı olduğu, yani kendi psikolojisinin niteliklerini gösterdiği için- “ahlam” tabiri kullanılır, ama her rüya psikoloji referanslı değildir. Kene de, sen ne kadar uğraşırsan uğraş kendi referansına göre pozisyonunu korur; sen onu söküp çıkaramazsın, deyim yerindeyse. Sen ona etki ediyorsun diye o bir reaksiyon vermez; kendi pozisyonu neyse onu korumaya devam eder.

Bu tabir bizim için çok önemlidir. Allah halimdir; peki Allah’ın halim ismi insana öğretilmiş midir? Öğretilmiştir. Peki ben halim olsam nasıl davranırım? Kendi fıtratımın referanslarına göre davranırım. Mesela bir insan kaba davrandı; ben nasıl davranırım? Benim fıtratımda kabalık var mı? Yok. Ne var? Nezaket var, sükûnet var, huzur var, hakkını da korumak var. Ben kendi iç referansıma göre hareket ederim. Bir insan bencil davranabilir; ama benim fıtratımda bencillik yok, benim fıtratımda bir anlayış var. O zaman ben ona bencil davranamam -ama o bana bencil davranmış olabilir, bu onun fıtratının farkında olmamasıyla ilgili bir şeydir. Ben eğer fıtratımın farkındaysam, o zaman fıtratımın kodlarına göre davranırım. Yani halim olmak, Allah’ın sana yüklediği fıtratın kodlarıyla hareket etmendir.

O yüzden hilm neredeyse peygamberlikle eşit olacaktır; çünkü peygamberler nasıldır? Böyledir. Peygamberle ilgili bir söz vardır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Emrolunduğun şey nedir? Allah’ın ona yüklediği fıtrattır, Allah’ın ona öğrettiği isimlerdir. Burada isimlerden kasıt, “Halil” ismi, “Kerim” ismi, “Rahim” ismi anlamında değildir; öğretilen şey bir kelime değildir, bir kavram da değildir. Öğretilen şey o mânâdır, o hakikattir. Mesela yardımseverlik bize kodlanmıştır. “Allah yardımcıdır” deriz değil mi; Allah’ın isimlerinden biridir. Peki Allah isim mi öğretmiş? Değil; Allah o yardım etme hâlini bize kodlamıştır, merhamet hâlini kodlamıştır, şefkat hâlini kodlamıştır, bir şeyi koruma duygusunu kodlamıştır.

Mesela “Allah gayyûrdur” deriz; onu biz “kıskançlık” diye çeviririz -çok yanlış bir çeviri. Nedir o? Allah, bir şeyi ona zarar getirecek şeylerden koruma konusunda gerekeni yapandır. Ama biz kıskançlık olgusunu nasıl algılıyoruz? Kendimizle ilgili bir şekilde bakıyoruz. Hatta bir hadis vardır: bir sahabi gelir, karısıyla ilgili bir şey söyler, “Sad kıskançtır, ben ondan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır” der. Şimdi böyle bir hadis çevirisi olursa, kıskançlık çok hoş bir şey olur; o zaman hepimiz kıskanç olalım, eşimizi, arkadaşımızı aşırı bir biçimde sahiplenelim, “benden habersiz iş yapma, kiminle konuştu, kiminle görüştü” diyelim, “Allah da kıskanç, ben de rahatladım” diyelim.

Öyle mi acaba? Yoksa Allah gayyûrdur, yani eşini tehlikelerden korumak konusunda gayretlidir demektir -“gayret” kelimesi de buradan gelir. Korumak konusunda çaba gösterir. Ben O’nun o çaba hâlinden daha çok çaba göstermem. Peygamberin korumaya çalıştığı nedir? Ümmetidir; ümmetini korumak için, bizleri korumak için uyarıda bulunmuş, hatırlatmada bulunmuş, örnek olmuştur. Nelerden korunmamız gerektiğini hatırlatmıştır. Birçok hadis vardır: “Ya Rabbi, beni tembellikten, acizlik göstermekten, öfkeden, nefsimle baş başa kalmaktan koru” gibi; aslında kendimizi nasıl korumamız gerektiğiyle ilgili birçok ifadeye rastlarız.

Allah hepimizden gayûrdur; yani her bir varlığı -sadece insan değil, her bir varlığı- uğrayacağı tehlikelerden korumak için harekete geçendir. Ama biz neyi korumalıyız ve neden korunmalıyız, bunu iyi keşfedersek o hakikati daha sağlıklı bir biçimde yaşayabiliriz. Yoksa aksi takdirde Allah’ın fıtratımıza koyduğu kodlamaları unuturuz; yerine mevcut toplumun kodlamaları geçer, farkına varmadığımız şekilde nefsimizin kodlamaları geçer. Hatta bazen “Allah Resulü böyle diyor, Kur’an böyle diyor, tamam da yapamıyorum işte, ne yapayım” der, kendini onunla rahatlatmaya çalışır, evliyalığı da bir yere atar - “ben o kadar da evliya değilim” der.

Evliya Kavramı: Allah’ın Yakınlığını İdrak Etmek

Hâlbuki Kur’an öyle demiyor değil mi? Kur’an, “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” diyor. Neden yoktur? Allah’ın velisi olmak ne demektir? Allah’ın velisi olmak, O’nun sana koyduğu kodlamayı hakkıyla idrak etmek demektir. İdrak ettiğinde, O’nunla olan yakınlığını fark eder; o yakınlığı fark ettiğinde Allah’ın velisi olur. Yakınlığın idrakidir en temelde. Yakınlığı idrak etmen için de fıtratında olman lazım; eğer O’nun yakınlığını idrak etmezsen fıtratında olamazsın, fıtratında olmadığın için de yakınlık kuramazsın, o yakınlığı idrak edemezsin.

Neyle yakınlık kurarsın? Biz neyin evliyasıyız? Nefsin evliyasısın, insanların evliyasısın. Kim “hiç yakınım yok, bana yakın hiçbir insan bulamıyorum, kimse beni anlamıyor” diyorsa, nereden evliye alıyorsun? İnsanlardan alıyorsun; peki Allah senin velin değil mi? Bakın orada söz aslında değil mi? Kimsenin beni anlamadığı bir yerde “elhamdülillah Rabbim beni anlıyor, olduğum gibi anlıyor” diyebilip, hiçbir şeyi anlamasa bile bunu fark edip sükûnet içinde kalabiliyor musun? Eğer kalamıyorsan ne devreye giriyor? “Zaten anlaşamıyorum, kimse beni anlamıyor” diye başlıyoruz, “kimse beni sevmiyor” diye başlıyoruz, “kimse bana destek olmuyor” diye başlıyoruz. Neden? Çünkü evliya değiliz.

Burada “evliya”yı çok özel bir yere konumlandırıyoruz; onu kaçırıyoruz sanki bize ait olmayan bir şeymiş gibi. Hâlbuki Kur’an diyor ki: Allah müminlerin velisidir, müminler de birbirinin velisidir.

_(Bir dinleyiciden: “Hocam özür dilerim, evliyalık kavramı çok boş bırakıldığı için istismara neden oluyor.”)_

Artık onu istismar edenlere ve edilenlere bırakıyoruz; biz orijinalini idrak etmeye çalışıyoruz. Hepiniz Allah’ın velisisiniz -bu Kur’an’ın bir ifadesidir. Eğer Allah’ın her şeyi yarattığına, her şeyi kuşattığına, bize bizden daha yakın olduğuna inanıyorsak, biz Allah’ın velisiyiz. Bunun farkına varmaya çalışmamız gerekiyor. Ama bunun farkına varmamız için doğru yerde doğru şeyi aramamız gerekiyor. Aksi takdirde nefis bizi başka alanlara götürüyor.

Emanet Kavramı ve Geçmişe Takılıp Kalmak

Geçen haftaki konuşmamızda belirttiğim gibi, mesela emanet kavramını yitirince ne oluyor? Birden kendimizi büyük bir yükün altında hissediyoruz. “Tamam da işte Allah tabii ki var, biliyorum, inanıyoruz falan” deriz ama böyle kaygılarla, endişelerle, korkularla, hasretlerle, “keşke”lerle yaşarız. Sen “keşke” dediğinde nasıl Allah’ı görebilirsin? Nasıl O’nu fark edebilirsin ki? Geçmişe takılmışsan nasıl Allah’ı görebilirsin? Geçmişteki hasretlerle, “keşke şunu yapsaydım, keşke şunu yapmasaydım, şöyle olmalıydı, böyle olmamalıydı” ile hareket edersen nasıl Allah’ı bulabilirsin? Ya da kendinle ilgili “şöyle olsam, böyle olsam, keşke şu noktaya gelsem” diye düşünürsün.

İçimizde türlü endişeler, kaygılar, geçmişle ilgili pişmanlıklar, suçluluklar, gelecekle ilgili arzular, beklentiler var. O kadar çok hikâye var ki - bir çocuğunuz oluyor, otuz yılınızı ona kapatıyorsunuz: “büyüteceğim, okutacağım, evlendireceğim, bir de torununu göreceğim” derken otuz yıl geçiyor. Geçmişle ilgili bir pişmanlığınız varsa o hiç bitmez, sürekli devam eder. Peki siz neredesiniz, Allah bu durumda nerede?

O yüzden ilk başlayacağımız nokta “insan nedir” noktasıdır. İnsanı o noktada doğru bir yere konumlandırmazsak, olduğu gibi -gerçekte ne ise öyle- göremeyiz; sunî bir şekilde değil. İnsan olarak kendi varoluşumuzu doğru bir şekilde konumlandırırsak, o zaman doğru yere doğru yol alabiliriz. Ama ilk başta söylediğim uçak metaforu gibi: uçağı bir kulübe gibi kullanırsınız ve “çok güzel, çok memnunum” diyebilirsiniz; önüne iki at koyup çekebilirsiniz, “böyle memnunum, böyle iyi götürüyorum” diyebilirsiniz. Ama o uçağın mahiyetini idrak etmediğiniz müddetçe onu her zaman eksik, yarım kullanacaksınız. Diyelim ki bir yerden bir yere seyahat edeceksiniz, ortada bir bataklık var, bataklıktan geçemeyeceksiniz; “araç çok kötü” diyeceksiniz. Hâlbuki uçak aslında uçuyor, siz o bataklığın üstünden geçebilirsiniz; ama ne yapıyorsunuz, o bataklığa saplanıyorsunuz.

Acının Kaynağı: Olay mı, Benlik mi?

İnsan üzülüyor diyoruz değil mi, insan acı çekiyor diyoruz. Niye acı çekiyorsunuz, hiç düşündünüz mü? Neden acı çekiyorum? Benlik ne diyor? Benlik der ki: “neden acı çektiğin çok açık, bir olaydan acı çekiyorsun, bir durumdan acı çekiyorsun, yaşadığın bir olay nedeniyle acı çekiyorsun.” Çünkü çok mantıklı bir şey: “o olay olmasa acı çekmeyecektin, o zaman o olay olduysa ve acı çektiysen, formül basit -o olay yüzünden acı çekiyorsun.” Egonun, nefsin, insanın ortalama zihninin insana verdiği doğal açıklama budur. “Neden üzgünsün? Bir olay yüzünden. Neden acı çekiyorsun? Yanlış anlaşıldığın için. Neden kendini yalnız hissediyorsun? Çünkü gerçekten seni anlayan biri yok, gerçekten seni önemseyen biri yok.”

Bundan dolayı mı acı çekiyorsun, bundan dolayı mı yalnızlık hissediyorsun? Yoksa kendini gerçekten tam olarak idrak edemediğin için mi? Bakın, peygamberin Mekke’de on üç sene boyunca insanlara anlattığı en önemli şeylerden biri şudur: siz gerçekten kendinizi biliyorsanız, Allah’ı biliyorsanız acı çekmezsiniz.

Peygamberin Mekke Dönemi ve Sabır

Diyeceksiniz “bunu nereden çıkarıyorsunuz?” Ben nereden çıkarıyorum? İnsanlar peygambere geliyorlar Mekke döneminde; zorluklar var, baskılar var, işkenceler var, tercihler var, bir sürü şey var. Peygambere diyorlar ki: “ey peygamber, ey Allah’ın resulü, dua et Allah bizi bu durumdan kurtarsın.” Şimdi kendinizi peygamberin yerine koyun, empati yapmaya çalışın; hatta bırakın peygamberin yerine koymayı, ortalama bir Müslüman olarak düşünün. Birileri size gelse böyle, ne dersiniz böyle bir yaklaşıma? Dua edersiniz değil mi, çok dua edersiniz.

Peygamber ne diyor? Peygamber diyor ki: “siz çok acele ediyorsunuz, çok acele ediyorsunuz, sizden önce nice topluluk geldi, onlar sizden daha büyük sıkıntılar çekti ama buna sabrettiler.” Çünkü biz burada “sabretmeyi” tahammül gibi algılıyoruz; hâlbuki orada anlatılan şey temelde şudur: siz acının kaynağını bulursanız, ve acının kaynağı olan o benliğin kendiniz olmadığını idrak ederseniz, o zaman her şeyi çözümlemiş olacaksınız.

Çok ilginç bir şeydir: Peygamber bir yere bir güvenlik meselesi nedeniyle küçük bir askerî birlik gönderir. Birileri onlara baskın yapar; o sırada bir kişi de odun toplamaya gitmiştir. Odun toplamaya giden kişi de yakalanır, o birliğin hepsini öldürürler. Fakat öldürülen Müslümanlardan biri, mızrak ya da silahla öldürülürken “elhamdülillah, kurtuldum” gibi bir ifade kullanmıştır. Bunu öldürenler merak eder: “bu nasıl kurtuldu ya, biz bunu öldürdük, nereye kurtuldu bu? Hasta mı, deli mi, Muhammed bunu büyülemiş mi?” diye odun toplayan kişiyi tutup sorarlar, o da “elhamdülillah kazandım” gibi bir ifade kullanır zannediyorum. “Ne kazandı bu, biz bunu öldürdük, öldürürken ‘elhamdülillah kazandım’ diyor, ne yemiş ne içmiştir böyle bir kafası var” diye merak ederler.

Ama dikkat edin, iman insana bunu dedirtir: “ben bu dünyada insaniyetimle yaşadım ve elhamdülillah insaniyetimle Rabbimin huzuruna çıkıyorum.” Şimdi ben kazandım mı, kaybettim mi? Kazandım tabii ki; Rabbinin cemaline, Rabbinin huzuruna gidiyor, bu yüzden kazandı. Rabbinin lütfu olan cennet ekstra bir lütuftur; ama o kendi fıtratının hakikatiyle yaşayarak Rabbinin yakınlığını kazandı, bunu kazanıyoruz.

Şimdi düşünün: ne zaman biz dünyada bir şey kaybettiğimizde, şöyle bir durup “ben bir şey kaybettim mi gerçekten? Kaybettiğim şey nasıl bir şey, gerçekten kaybettiğim bir şey mi, yoksa dünya hayatıyla ilgili bir süreç mi? Gerçekten ben bir şey kaybediyor muyum?” diye sorsak… Bakın, bütün bu sorular ya psikolojik benlikle cevaplandırılacak, ya da spiritüel bilinçle cevaplandırılacak. Spiritüel bilişle cevaplandırdığınızda cevaplar çok açık ve nettir.

Kazanmak ve Kaybetmek: Hz. Musa’nın Sihirbazları

Örnek yine Hz. Musa’nın kıssasında, Firavun’un idam edeceğim dediği sihirbazların cevabı var. Bunu her zaman hatırlatıyorum: Firavun diyor ki “benden izinsiz nasıl siz iman ediyorsunuz? Sizin elinizi ayağınızı kestireceğim, asacağım sizi.” Onların verdiği ilginç bir cevap var; daha yeni iman etmişler ama imanın hakikatini idrak etmişler. Diyorlar ki: “sen ancak dünya hayatına -o da Allah’ın müsaade ettiği oranda- müdahale edebilirsin. Senin etkin böyledir; Allah’ın yarattığı bu sistemde senin etkin zâhire hükmedebilir, o da sınırlı ölçüde, Allah’ın izin verdiği ölçüde. Onun dışında senin bir hükmün yok. Sen bizim özümüze, hakikatimize ve varlığımıza bir zarar veremezsin.”

Bakın bilinç böyle bir şey. Biz bazen -atıyorum- bir evlilik oluyor, bir ilişki oluyor, iki yıl sonra bitiyor; “iki yılım bitti, hayatımın iki yılı mahvoldu, yirmi yılım mahvoldu, hep hayatım mahvoldu” deriz. Nasıl bir hayatsa bu; nasıl bir hayat yaşıyorsun, sen nasıl birisin? Hayat dediğin şey ne? Hayat dediğin şey şu dünyadaki belli bir zaman dilimi mi? Bak, Allah’ın “Hay” ismi var; o ismi sana öğretmiş mi? Öğretmiş. Allah’ın Hay isminde ki hayat nedir, nasıl bir şeydir? Biyolojik hayat mıdır? Nasıl benim hayatım mahvolabilir ki? Kim benim hayatımı mahvedebilir ki? Şu yeryüzünde kimin gücü benim hayatımı mahvetmeye yeter ki? Hiç kimsede böyle bir güç yok. Hiç kimse benim hayatıma kastedemez; hakiki hayatımı hiçbir insan kastedemez, hiç kimse benim hayatımı mahvedemez, hiç kimse beni bitiremez.

Ama bak biz bunu ne kadar rahat kullanıyoruz bazen; neden? Çünkü yanlış bir yerden bakıyoruz. Ve bunu normal ve doğal bir şey zannediyoruz, bunda ısrar ediyoruz. Çünkü etrafa bakıyoruz, herkes böyle diyor değil mi; egonun en büyük rahatlama aracı budur - “herkes böyle diyorsa problem yok demektir.” Dolayısıyla ne kadar bu durumda ısrar edersek, “insan olmak böyle bir şey, ne yapalım, insan zayıf yaratılmış” deriz. Yok, insan bu anlamda zayıf yaratılmamıştır; insan Allah’la güçlü olarak yaratılmıştır. İnsanın kendinden bir gücü yoktur ama insan Allah’la güçlüdür; aczini idrak eden O’nun kudretine dayanır.

Hayatı Mahvetmek Mümkün müdür? Allah’ın Hay İsmi

Dolayısıyla geçen haftakiyle bağlayalım: insan hayatı kendine yük yapmamalıdır, bir şeyi kişisel algılamamalıdır. Mesela “benim hayatım yok, benim hayatım olmadığı için ben ne olacağım” demiyorum; çünkü benim bir hayatım yok. Nasıl benim hayatım olabilir ki? Ben nasıl hayat yaratıyorum? Benim bir hayatım yok; Allah’ın her an bana verdiği bir hayat var. Her an o hayat -mecazen kullanıyorum- o “Hay” isminin tecellisi her an bana emanet ediliyor. Bunun biyolojik yansıması var, bedenim de canlı. Ama dikkat edin, Allah’ın Hay isminin tecellisi sadece biyolojik değildir; bedene yansıyınca biyolojik canlılık olarak görünüyor, öze yansıyınca özün hayatı olarak yansıyor. Ve bu her an bana emanet ediliyor.

Sadece bazen bir noktaya geliyoruz, Allah artık bedene o canlılık tecellisini yansıtmıyor; o zaman beden ölüyor, o kadar. Peki Hay ismi devam ediyor mu? Ediyor. Ama sen bedene tutunursan ne olur? O zaman Hay ismini kaybedersin. Bazen insanlar olur ya, böyle bir yakını ölüyor, “uyan” diyor, “oğlum uyan, anne uyan, baba uyan” diyor; hâlbuki sen uyuyorsun. O uyanıyor belki orada, ama sen uyuyorsun, o kesin. “Uyan baba” diyorsun, “uyan anne” diyorsun, “uyan oğlum” diyorsun; hâlbuki sadece o insanın bedenine giden Hay isminin tecellisi kesilmiş -sadece bedenine giden kesilmiş. O hâlâ hay, hâlâ yaşıyor; ama sen uyuyorsun. Sonra da tabuttaki bedene “uyan” diyorsun.

Peki niye bu tuzağın içine düşüyoruz? Çünkü yanlış bir yerden bakıyoruz. Bir menkıbeyle tamamlayayım -belki şimdi garip gelecek ama ben hem inanıyorum hem hakikat olduğuna dair idrakim var. Bunu bir zat anlatmıştı: çok samimi bir arkadaşı varmış, manevi olarak çok büyük bir samimiyetleri, kardeşlikleri varmış. “Ben ölürsem sen benim cenaze namazımı kıldırırsın, sen ölürsen ben senin” diye sözleşmişler. Arkadaşı ondan önce vefat etmiş; yıkamışlar, kefenlemişler, tabuta koymuşlar bedenini, namazı kılacakmış. O sırada bir şey görüyor: arkadaşı omzuna dokunuyor, o da dönüyor, bakıyor arkadaşı. Arkadaşı ona diyor ki “ölmedim değil mi?” “Tamam, tamam” diyor, “bak, bedenin öldü ama sen tabii ki ölmedin, ben de bunun farkındayım, sen de bunun farkındasın, çok şükür.”

Yani ölüm nedir, hayat nedir, varoluş nedir, insan nedir - bu soruların cevabını ya psikolojik pencereden vereceğiz ya da hakikatin penceresinden vereceğiz. Ve her şey buna göre değişecek; bakın, her şey değişir. Mesela geçmişte bir şeyler yaşadınız, maddi kaybınız oldu, başka tür kaybınız oldu, birileri sizi suistimal etti; şöyle bir durursunuz, “bir şey kaybettin mi?” “Yok abi.” Nereye bakarsınız o bakışınızda? Fıtratınıza bakarsınız, kendi insaniyetinize bakarsınız: “insaniyetimden bir şey kaybettim mi? Yok.” Tamam o zaman kaybedilen bir şey yok; kaybedilen, dünyadaki bir şeydir. O da benim kaybım diyeceğim bir şey değildir. Benim ne kaybım olabilir ki? Allah sana bir fıtrat vermiş, onu emanet etmiş; onu kaybetmemeye bakacaksın. Eğer orada bir bilinç kaybın varsa onun üzerinde çalışacaksın. Yoksa eşini kaybetmişsin, sevgilini kaybetmişsin, parayı kaybetmişsin, itibarı kaybetmişsin - ne kaybedersen kaybet, hiçbirinin bir üzülme değeri yoktur. Ama bunu kendi içimizde içselleştirmeye ihtiyacımız var.

Kapanış: Özne Değişmeden Algı Değişmez

Bu neyle olur arkadaşlar? Özün değişmesiyle olur. Özne değişmezse algı değişmez. Kim böyle algılıyor, kim böyle görüyor - bunu fark etmeye ihtiyacımız var. Kim bu şekilde algılıyor, kim acı çektiğini düşünüyor, kim yalnız kaldığını düşünüyor? Bu keşfe ve gerçekten olmadığını idrak edersem, o zaman her şey değişir. Aksi takdirde özneyi değiştirmeyi bırakıp sürekli dıştaki bir şeyi değiştirmeye çalışırız; sürekli dışarıda bir arayışın içinde oluruz. Dışarıda ne ararsanız arayın, hiçbir zaman tam olarak bulamazsınız.

Hani Bediüzzaman’ın deyimiyle, insan dışarıda bir şey ararsa başına bela vurur; nihai olarak öyledir. Ya da nefis nazarıyla bu dünyaya bakarsanız, bu dünya bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur -mahiyeti böyledir. Gençsin, dünyanın en güzel kadını olsan, ne kadar sürecek değil mi? En son ne olacak: bir üzüm yedirecek, yüz tokat vuracak. Biri beni sevsin diye arayacaksın; ya sevecek, ya sevmeyecek, ya sevdikten sonra sevmeyecek. “Aman beni bırakmasın, benden uzaklaşmasın” diye derdine düşeceksin; bir üzüm yiyeceksin, yüz tokat arkasından gelecek. Ama o tokat oradan mı geliyor, yoksa içeriden mi geliyor aslında? Tokat dışarıdan gibi görünüyor ama aslında içeriden geliyor.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - “Biz insanı en güzel surette, en güzel kıvamda yarattık” mealindeki ifadeye (Tin Suresi’ne karşılık gelen içerik) genel olarak değiniliyor; anlatıcı ayet numarası vermemiştir. - “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” mealindeki ifadeye (Bakara Suresi 30’a karşılık gelen içerik) doğrudan atıfla birden fazla kez değiniliyor; anlatıcı ayet numarası vermemiştir. - “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” ifadesi (Yunus Suresi 62’ye karşılık gelen içerik) doğrudan aktarılıyor; anlatıcı ayet numarası vermemiştir. - Hz. Yusuf kıssasında kralın gördüğü rüyaya (Yusuf Suresi) genel olarak değiniliyor. - Hz. Musa’nın kıssasında Firavun’un idam tehdidine karşı iman eden sihirbazların cevabına (Ta-Ha veya A’raf Suresi’ne karşılık gelen içerik) değiniliyor; anlatıcı ayet numarası vermemiştir.

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.