İnsan Olmanın Hakikati ve Nefisle Mücadele (Ders)

Kısa Özet

Sohbette, peygamber ve velilerin kıssalarında hep "olumsuzluğa olumlu karşılık verme" örneğinin işlendiği, bunun nefisle değil ancak ruhani bir idrakle mümkün olabileceği anlatılıyor. İnsanın şu an "insan altı" bir halde olduğu, dinin asıl çağrısının fıtrata dönüş olduğu vurgulanıyor. Devamında "dindarlık" ile nefsin arzularını meşrulaştırmak arasındaki fark, gerçek dindarlığın nefsin sınırlarına dokunan, onunla hesaplaşan bir süreç olduğu; aksi halde dinin sadece nefsin izin verdiği boşlukları doldurduğu, bunun da köklü bir dönüşüm sağlamayacağı Hz. İbrahim, Kur'an hafızları ve Hz. Mevlana'nın dövme hikâyesi gibi örneklerle anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir insanın olgunluğu, olumsuzluğa karşı olumlu olabilme kapasitesiyle ölçülür.
  • Dinin asıl vaadi kariyer, güç, sevgi değil; insanı kendisiyle ve kendindeki tanrısallıkla buluşturmaktır.
  • Nefsin dokunulmasına izin vermediği bir dindarlık, gerçek dindarlık değildir; bu sadece "boşluk doldurma"dır.
  • Mümin olmak bir "karar" değil, nefisle mücadeleye devam edeceğine dair sürekli bir söz vermektir.

Olumsuzluğa Olumlu Karşılık Verebilmek

Şunu söyleyebilir miyiz: kıssalarda anlatılan şey her zaman bir olumsuzluktur. Peygamberlerin, velilerin -Hz. Lokman vesaire- yaşadığı, muhatap olduğu şey daha doğrusu bir olumsuzluktur. Ve o olumsuzluğa karşı olumsuz olunmaz. (Hoş geldiniz, şöyle geçebilirseniz orada daha rahat yan yana oturursunuz.) Yani mesele, olumsuzluklara olumlu cevap verebilme kapasitesidir.

Bu da aslında bizi bir prensibe götürüyor. O da şudur: bir insanın gelişmişliği, bir insanın olgunluğu, olumsuzluğa karşı olumlu olabilmek kapasitesiyle ölçülebilir. Yani olumlu durumlarda, olumlu şartlarda iyi olmak hiçbir şeyin göstergesi değildir. Mesele olumsuzluklara karşı olumlu olabilme kapasitesidir.

Aslında bu kapasite özünde nefsin yapabileceği bir şey değildir işin gerçeği; biz egomuz üzerinden kötülüklerle mücadele edemeyiz. Etsek bile orada bir kibir, kendini ondan daha iyi görme sonucunu üretebilecek bir gurura sebep olabilir. "Karşımdaki insan çok kaba ama ben kaba değilim çok şükür, çok nazik, kibar bir insanım" diyerek kendi egonu oradan şişirirsin. Bahsettiğimiz şey bu değildir. Dolayısıyla bir insan kötülüğe iyilikle ve bir benlik üretmeden, ancak ruhani bir hâlle cevap verebilir. İşte Kur'an'daki kıssalarda birçok hadisenin bize bunu göstermesinin nedeni budur.

Peygamberlik Değil, İnsan Olmak Anlatılıyor

Ve dikkat edin, her zaman şunu söylerim: "Ben peygamber değilim ki." Aslında "ben nefsani bir adamım" demek istiyoruz; çünkü bunun öbür karşılığı budur: "sen bir peygamber değilsen..." İşte orada biz yanlış bir şeye odaklanıyoruz. Bize orada peygamberlik anlatılmıyor. Biz orada bir çarpıtma yapıyoruz, farkında değiliz.

Allah orada ayette bize "bak, ben vahyi böyle veriyorum, böyle ulaştırıyorum, bir peygamberi böyle seçerim" diye mi anlatıyor? Hayır. Bize orada peygamberlik anlatılmıyor. Bize orada anlatılan şey insan olmaktır, sadece bu kadar. Gerçek insanla ilgili bir bilgi veriliyor. Dolayısıyla "ben bir peygamber değilim ki böyle davranayım" cümlesi devreden çıkan bir cümledir. Çünkü sana orada "peygamber ol" denmiyor, orada bir kıssa anlatılıyor; "böyle olursan peygamber olursun" da denmiyor. Demek ki orada bize peygamberlik değil, normal insan olmak anlatılıyor.

Bizim hâlimiz nedir? İnsan-altı hâldir. Biz şu an insan-altı bir haldeyiz. Bunu çok net bir şekilde kabul etmek zorundayız; bunu kendime açıkça söylemem lazım: "Ben insan-altı bir hâldeyim, insan olmaya çabalıyorum." Ama bunu bile egomuz kendine yediremiyor. Aslında biz fıtrat hâlinde yine insanız, ama onu kaybettik, şu an onu kaybetmiş durumdayız; tekrar o asli, ilk hâlimize dönmemiz, Kur'an'ın anlattığı da odur.

Kur'an bir ayette "fıtrat üzere çağır" diyor -veya kendilerini o fıtrat üzere yarattığımız dine çağır- diyor. Demek ki aslında dinin çağrısı fıtrata bir çağrıdır. Biz şu an fıtri hâlimizde değiliz, yanlış bir hâldeyiz. Yine Kur'an'ın ifadesiyle fıtratımızı bozmuşuz ve Kur'an bize fıtratımıza tekrar dönme çağrısında bulunuyor. Bütün o kıssaların hepsi aslında fıtratımıza dönmeye çağırıyor bizi; yoksa bizi peygamber olmaya çağırmıyor. Zaten öyle bir şansımız da yok, ihtiyacımız da yok, buna gerek de yok; o fonksiyon zaten icra edileceği gibi edilmiş ve tamamlanmış bir şeydir. Bizim ihtiyacımız insan olmaktır. Ve biz şu anda insan değiliz.

Bunu ne kadar kabul edersek, bu ilk başta çok rahatsız edici bir şeydir; insanı geren bir şeydir. Fakat bunun üzerinden adım atıldığında aslında insanı gerçek anlamda yepyeni bir ufka çıkaracak bir şeydir. Yoksa ilke şudur: ya insan olmadığını kabul edip insan olmaya çaba göstereceksin, ya da insan olduğunu kabul edeceksin -dolayısıyla gelişmene, kendini dönüştürmene gerek kalmayacak. İki ihtimal de çok net ve kesin bir şeydir.

Aslında Mekke'de ilk muhatap olanların direnci de bu yöndeydi: "Bizim sana ihtiyacımız yok, sen bize bir şey getirmiyorsun, getirmene de gerek yok, zaten bizim buna ihtiyacımız yok. Bizim ihtiyacımız olan şey para, mal, mülk, kariyer; bunu getirebiliyorsan bir şey söyle, getirmiyorsan sen ne getiriyorsun ki?" dediler peygambere. Getirdiği şeye kimin ihtiyacı var? İşte o ilk inananlar bunun ihtiyacını gördü.

Bizim de aşağı yukarı durumumuz budur. "Neye ihtiyacın var?" denildiğinde hepimiz kendimizi bu soruyla muhatap sayalım: para, güç, sevilmek, güven, kariyer vesaire, değil mi? Buna ihtiyacın varsa, dinin bize dediği yerde bir şey yok. Hiçbir şey yok; dinle muhatap olmamıza da gerek yok, özünde böyle bir cevabımız varsa. Çünkü din böyle bir şey vermiyor ki, öyle bir şeyden bahsetmiyor, öyle bir şeyi vereceğini de vaat etmiyor. Din bize insan olmayı, yani asli bilince tekrar dönmeyi ve o bilinci hayatın içinde yaşamayı, farkında olarak, bilerek yaşamayı veriyor. Dinin bize garanti ettiği, teminat altına aldığı şey budur.

İlginç bir şey de İncil'de geçer: şeytan Hz. İsa'ya dünyayı gösterip "Tanrı bana burayı verdi, bunları verdi, istersen sana da verebilirim, yeter ki Tanrı'yı inkâr et" der, ya da "bana ortak koş" ya da "bana tabi ol" der. Hz. İsa ise "tek olan Rabbinden başka hiç kimseye ibadet etmeyeceksin diye bana emredildi" der.

Burada ne var? Bizler her zaman iki farklı şeyle muhatap oluruz: ya bize dünyayı vereceğini iddia eden bir mentalite vardır -verir mi vermez mi belli değil ama vereceğini iddia eder: para, güç, kariyer, toplum içinde hürmet, sevilme, ilgilenilme, değer görme- ya da bir başkası der ki: "bunları sana vermeyi vaat etmiyorum, hatta bunları sana vermeyi senin adına aşağı görüyorum; sana kendimi vereceğim, sana seni vereceğim." Bu tercihle karşı karşıya kalırız. İşte hayatın en büyük tercihi aslında buradadır.

Kişi burada temel bir tercihte bulunur ve o temel tercih hayatın her şeyine yansır. Biz bazen o dünyevi şeyleri kazanmaya dini bir payanda hâline getirebiliriz; kendimizi ya da başkalarını dindar zannedebiliriz, ama aslında o dini hem kendini dünyada korumak hem de bazı şeyleri elde etmeye bir basamak yapmak için kullanıyor olabiliriz. "Ben ahlaklıyım, dürüstüm, kimsenin hakkına hukukuna tecavüz etmeyen biriyim, bundan dolayı da iyi şeylerle karşılaşmayı hak ediyorum" diyorsun. Dikkat edin, peygamber hiçbir zaman böyle bir şeyde bulunmadı, hatta tam tersini gördü: Mekke hayatında adamlar düzgün, kimsenin hakkına hukukuna müdahale etmiyor, mesela Hz. Ebu Bekir -insanlar ne kadar büyük zorluk çektiler, hiçbiri de bundan şikâyet etmedi, "kardeşim ne biçim bir durum bu, elimizde ne varsa gitti" demedi.

Demek ki peygamber bunlara başka bir şey vaat etmiş. Peki biz dinin böyle bir şey vaat ettiğinin farkında mıyız? Büyük oranda farkında değiliz. İşte temel yanılgımız da buradadır.

Dinin Vaadi: Kendini Bulmak

İnsan olmak dediğim, kendi içinde çok yüksek bir imkânın farkına varmaktır. Kâinattan hiçbir şey talep etmeyeceğin, hiçbir beklentin olmayacağı, hiçbir mahrumiyet hissi duymayacağın bir öz bilince sahip olma imkânına sahipsin. O bilince sahip olunca ne kariyer arayacaksın, ne sevilme, ilgilenilme, önemsenme, değer görme, ne de bir güvenlik ihtiyacı hissedeceksin.

Süreç içinde ise sen o noktaya gelinceye kadar psişik ihtiyaçlarını da dengeli ve meşru bir şekilde karşılayabilirsin, çünkü gerçek hedef o değildir. Din bizim psişik ihtiyaçlarımızı karşılamak için de gelmemiştir; insanın nefsinin sonsuz, sınırsız arzuları var, o arzuları dizginlemek için de gelmemiştir din, böyle bir fonksiyonu da yoktur, o onun geçici bir fonksiyonudur. Asli fonksiyonu insanı kendisiyle tanıştırmaktır; insanı kendindeki tanrısallıkla buluşturmaktır. Ama buraya gelinceye kadar da alt merkezlerindeki aşırılıkları bil, fark et, kontrol et der: insanlara karşı samimi ol, dürüst ol, dürtülerini meşru bir şekilde karşıla, hırslı olma, kıskanç olma vesaire. Bunları da kontrol et, çünkü bunlar son tahlilde senin ruhsal bir idrake sahip olmamandan kaynaklanan, ucu kaçmış, aşırılaşmış, dengesini yitirmiş, radikalleşmiş birer sûrettir. Bunları da bu yolda ilerlerken meşru bir sınır içinde tut. Temel olarak dinin bize anlattığı şey budur.

Dindarlık mı, Boşluk Doldurma mı?

Şimdi burada kişi iki durumla karşı karşıya kalır. Ya der ki "bu iş çok zor, bu benim için yapılamaz bir şey" -o zaman kişi dindar olmaktan vazgeçer. Bu insan namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor olabilir, fark etmez, bu insana dindar denemez. Bu insan der ki: "Ben, benlik olarak, psikolojim itibariyle böyle kalacağım; arta kalan boşlukları, benim bu ana sınırlarıma dokunmamak şartıyla dinle doldurabilirim." Bu insana biz dindar diyemeyiz; ben de olsam kendime diyemem. Ben nefsime dokunmayacak şekilde dine kapı açıyorsam, bu benim dine kapı açtığım anlamına gelmez. Zaten böyle bir durumda dinin bizde fonksiyon icra etmesine de imkân yoktur. Din sadece bizim izin verdiğimiz boşlukları doldurur. Ve bu özünde çok kötü bir durumdur -kötü deyince kendinizi kötü hissetmeniz gerekmiyor, durumu tanımak için bunu konuşuyoruz- din orada hiçbir fonksiyon görmez ve çok tuhaf bir görüntü meydana gelir.

Biz bugün mesela niye yanılıyoruz? Geçenlerde birisi "dindar ama bir dinsizden daha büyük bir kazık yedim ondan" diyordu. Dedim ki bu normal bir şey, sen yanlış bir okuma yapıyorsun, yanlış bir değerlendirme yapıyorsun. Bir kere adama dindar diyorsun, nereden anladın? "Namaz kılıyor." Peki namaz kılınca dindar mı oluyor? Bir kadın örtününce, bir adam dinin şartlarını yerine getirince, hacca gidince dindar mı oluyor? Öyle zannediyorsun. Gerçekte oluyor mu? Hayır, olmuyor. O zaman bir, sen onun dindar olup olmadığını bilmiyorsun. İki, sen onun psikolojisini, yapısını biliyor musun? Onu da bilmiyorsun. Adam tamamen hırslarının, dünyada daha çok şeye sahip olmak üzerine varoluşunu kurgulamış biri; fırsatını bulunca da seni kazıklıyor. Bunda garipsenecek bir şey var mı? Yok. Sen kendini ondan koruyabilir misin? Tabii ki sahipsin bu hakka. Ama onu ne yargılamak ne suçlamak gibi bir durumda değilsin; bu boş bir şey.

Peki biz de niye karikatürize bir dindarlık meydana geliyor? Bu bütün dünyada, tarihte de böyledir, yeni çıkmış bir şey değildir; İslam tarihinde daha peygamberin ölümünden kısa bir süre sonra, 20-30 sene sonra bile birçok hadise bunun üzerine kurulur. Niye? Çünkü bir insanın içinde baş olma sevdası varsa ve bunu aşamamışsa, fırsatını bulunca onun üzerinden hareket edecektir. Onun üzerinden hareket edince dinin önemli bir kısmı darbe yiyebilir mi? Tabii ki yer. Peki sen onunla hesaplaşmadığında din senin içinde gerçek anlamda bir değişim sağlayabilmiş midir? Hayır, sağlayamamıştır.

İşte Hazreti Mevlana'nın o meşhur dövme hikâyesi bunu anlatır: adam birinin sırtında güzel bir aslan dövmesi görüyor, "ben de yapacağım" diyor, hoşuna gidiyor. İğne batırılmaya başlayınca "acıyor" diyor. "Tabii acıyacak." "Yapma o zaman" diyor, yelesini yapma, kuyruğunu yapma, kulağını yapma; en sonunda aslan maslan kalmıyor. Anlatılan tam da bu: bize uygun dozda ve uygun zamanda olumsuzluklar yüklendiğinde, bizde dinden zerre kalmayabilir. Kalmazsa şaşırmayın; bu, kendimizi kötü hissetmemiz gereken bir şey değil, nerede olduğumuzu fark edip adım atmamız gereken bir şeydir.

Ben bir şeyle karşılaştığımda bunu neyle karşılıyorum? Psişik benliğimle mi, yoksa dinin temsil ettiği ruhsal bir farkındalıkla mı? Yoksa her birimize uygun dozda, uygun zamanda ve uygun şekilde olumsuzluklar yüklendiğinde bir yansısın, bizim dindarlığımızdan eser kalmayabilir.

Bu da garipsenecek bir şey değildir; ama biz burada "Timurtaş Hoca gibi Müslümanlar uyanın" tarzında bir mevzu konuşmuyoruz. Burada bir durumu tespit ediyoruz. Bunun üzerine o tarzla da gidilmez, çünkü burada dönüştürülmesi gereken şey bizim eylemimiz değil, bizim bilincimizdir. Derinde bir şey dönüştürülmesi gerekir; dışarıda giyimini dönüştürebilirsin, namaza gidebilirsin, uygun zamanlarda namaz kılabilirsin, bu bir şeyi değiştirmez.

Bir yerde okumuştum, biri diyor ki "eğer Hristiyanlıktan nefret etmek istiyorsanız papazlarla arkadaşlık yapın." Bunu çevirerek söylersek, aynı şey her din için söz konusudur. Peki neden? Bir adam ilahiyat fakültesini bitirince niye ermiyor, bir adam Kur'an hafızı olunca niye kâmil olmuyor? Birçok Kur'an hafızı tanıyorum; biri ondan daha güzel okudu diye rahatsız oluyor. Ama bunu garipsemiyorum; çünkü kişi orada neyin üzerinde çalışacağını bilmiyor. Kişi 600 sayfalık bir metni ezberliyor, ama içinde gıpta var mı? Var, farkında değil. Üstünlük taslama duygusu var mı? Var, farkında değil. Öne çıkma arzusu var mı? Var, farkında değil. Takdir edilme arzusu var mı? Var, farkında değil. Kur'an okuyor, takdir edilmeyi bekliyor; edilmeyince de "bu insanlar Kur'an'dan anlamıyor" diyor. Asıl sen Kur'an'dan anlamıyorsun; anlasan öyle bir derdin olmazdı, olsa olsa üzülürdün: "bu insanlar gerçekten şu Kur'an'ı bir anlasalar ne çok istifade ederler" derdin. Kur'an okudun diye takdir edilmeyi beklemezdin.

Ama bunlar var mı? Var. Bunlar garip şeyler mi? Hayır, hiçbiri garip değil. Bir şeyi garipsiyorsak demek ki bizde bir anlama ve analiz etme yetersizliği var demektir. Hayatta hiç görmediğimiz kırk ayaklı bir hayvan görsek çok garip gelir; garip gelmesinin nedeni daha önce görmemiş olmandır, bu kadar. "Böyle bir şey olur mu" diyorsan, o konuda senin bir algı eksikliğin var demektir. Biz buna şaşırıyor muyuz? Hayır. Kendimizde de şaşırmamalıyız, ama farkına varıp üzerinde çalışmalıyız.

Ben diyelim ki hem dindarım hem kıskancım -yok böyle bir şey, böyle bir ikilik bir arada olamaz. Hem kibirliyim hem dindarım, hem ağzım bozuk hem dindarım, hem benden iyi birine tahammül edemiyorum hem dindarım -bunlar birlikte yürüyemez. Oluyorsa -ki oluyor- ikisinden biri asıldır, öbürü ona tabidir. Hangisi asıl? Nefsimiz asıldır, din tabi durumdadır; din boşluğu doldurur, boşluğu dolduran şey de her zaman ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Ama bunu dönüştürmenin bir çaresi var mı? Var: fark edip mücadele etmek. Onun üzerinde duracaksın, onu tutacaksın, onun üzerinde çalışacaksın. Diyelim ki ben kibirliyim, bunun üzerinde oturup çalışacağım, ta kibrimin derinliğine inene kadar. Diyelim ki kibrimin derinliğinde bir aşağılık kompleksim var, onu göreceğim. Ya da kendimle ilgili bir eksiklik var, onu göreceğim.

Korkan ve Arzu Eden Benlik ile Yüzleşmek

Birinin bir sözü vardı: korkan veya arzu duyan bir kişilikte olduğunuzda, korkunuzu ve arzunuzu yerine getirmek yerine, korkan ve arzu eden o kişiliğin ortadan kaldırılmasına çalışılır. Bu şuna benzer: evinizde bir canavar var, her gün 50 kilo yiyecek istiyor, siz de 50 kilo veriyorsunuz ve genellikle aç kalıyorsunuz. Sonra o canavar "yeni gün doğdu, bir 50 kilo daha" diyor, siz de karşılamak için koşturuyorsunuz. Bir dur, kim istiyor bunu? Ya onunla hesaplaş, ya sen öl ya o ölsün, ikisinden biri olsun; ya onu temizle. "Kardeşim, ben sana tabi değilim" de. İçimizdeki bir şey "ben böyle olmazsam yaşayamam" diyor; "yaşamasan yaşama, ben seni onaylamıyorum" diyemediğimiz müddetçe o devam edecektir. Orada ortadan kalkması gereken bir benlik, bir kişilik patolojisi, bir bozukluk vardır; temizlenmesi gerekir. Çünkü sürekli senden bir şeyler talep eder ve sen o talep üzerinden etrafına yönelirsin.

Diyelim ki sevilmek, önemsenmek, ilgi ve değer görmek arzu ediyorsun. Bunu arzu eden kim? Bu gerçek bir varlık mı, yoksa sahte bir varlık mı? İşte bunu ya insan çalışır ya da ömrü billah o canavar benlikler tarafından tüketilir; en son varacağı yer ölümdür, başka hiçbir varoluşsal noktaya gelmez.

Şimdi bizler hayatta yapmadığımız ya da yapmaktan korktuğumuz şey budur. Ama en temelinde yatan şey nedir? En baştaki konuştuğumuz şey: bu insani bir şey midir değil midir, buna karar vermek durumundayız. İnsan içindeki psikolojik canavarları ve asalakları mı tatmin edecek, yoksa içindeki spiritüel, ruhsal varoluşunu, kendiliğini mi bulacak? Temel soru budur.

İçimizde birçok canavar ve asalak var; onlar kendini bize dayatıyor: "benim bunlara ihtiyacım var" diyor, "bunları tatmin et, doyur, bunlar için çaba göster, emek harca, çalış, uğraş" diyor. Yoksa "evet, benim içimde bunlar var, fakat ben bunun üzerinden yol almıyorum, ben kendimi bulmak, gerçek anlamdaki kendimi tanımak için çalışıyorum" demek zorundayız. Yoksa öbür türlüsü çok insani, çok doğal bir şey; "herkes böyle" dediğimiz an orada zaten savaşı prensip olarak kaybetmişiz demektir.

Bu çok doğal, çok normal gibi görünse de, bu bahsettiğimiz psişik canavarlar çok gerçek, çok hayatın içinde, çok reel şeylerdir: kıskançlık, kin. Bunların ötesinde bir şeyin varlığını tecrübe etmeden bunu aşmak zaten kendi başına çok zor bir süreç. Başka bir varoluşun olduğunu, onu tecrübe etme niyetinde olduğumu söylemek çok soyut kalıyor -hepimiz için soyut kalıyor. Öyle bir şeyin varlığını bilmiyoruz bile. Burada dediğim gibi bu çok hayati bir tercihtir; çünkü buna Hristiyanlar "karanlık gece" diyorlar.

Bu şuna benzer: ben bir odadayım, orada nispi bir aydınlık var; sonunda orası kararacak. Diyelim ki orada epeyce büyük bir mum yanıyor, o mum iyi kötü bulunduğum ortamı aydınlatıyor, ama nihayetinde sönecek. Ve biri bana diyor ki: "öyle bir yer var ki, orada sönmeyen bir mum var, hatta mum ötesi bir şey, ışığın kendisi; hiçbir şeye ihtiyaç duymuyor, orada hiçbir karanlık yok, tam bir aydınlık var. Bu mumun aydınlığıyla kıyaslanamayacak derecede mutlak bir nur, bir aydınlık var." Fakat ne var burada? Bir, oraya gitmem için bulunduğum nispi aydınlığı terk etmem lazım; o nispi aydınlığı terk etmeyi göze almam gerekir. Burada şunu sormak lazım: bu terk edilmeye değer bir şey mi, değmez bir şey mi? Terk edilmesi zor bir şey mi, yoksa terk edilemeyecek derecede kıymetli bir şey mi?

Kıymetli değil ama zor; terk edilemeyecek derecede kıymetli değil, bunu aklı başında olan herkes anlar, çünkü bunun da bir sürü sıkıntısı var. Demek ki "bundan daha güzel ne olabilir ki" diyeceğimiz bir durum değil; aşağı yukarı netameli bir şey, avantajları da var dezavantajları da var, göreceli olarak kişi için zor bir şey, doğru.

Peki zor olması ne anlama geliyor? Tercih edilmemesi mi, yoksa "tercih edeceğim ama burada zorluk çekeceğimi de kabul ediyorum" demek mi? Bu da normal olarak kabul etmemiz gereken bir şey. Geriye bir şey kalıyor: acaba orada böyle anlatıldığı gibi bir şey var mı? İşte buna kişinin kendisi cevap veremez, çünkü tecrübe etmemiştir ki cevap versin. İşte peygamberler niye geliyor, ermişler niye var? Bunun için vardır.

Ama her hâlükârda insan şunu demeli: kaybedeceğim şey, kaybedilmeyi göze alabileceğim bir şeydir; bu şey beni hiçbir zaman sonsuz ve gerçek anlamda tatmin edecek bir şey değil, ve bunu kaybetmekten korkmuyorum. Bunu demek zorunda kişi. Demezse orada film bitmiş oluyor; kişi orada nefsinin perspektifini referans olarak almış oluyor. Ama en temel şey şudur: nefsin bize önerdiği şeyin boş bir şey olduğunu anlamak. O zaman terk etmek bize zor gelmez.

Mesela ben diyorum ki "şöyle şöyle yapsam insanlar beni severler, önemserler" -belli bir kesim arasında böyle bir adım olur, bakarım bu adım nereye kadar sürüyor, ne oluyor. Kimse senden vazgeçmen konusunda bir talepte bulunmaz, etse de sen vazgeçmezsin; burada fanilik kavramının önemi ortaya çıkar. İnsan şunu demeli: nefsin bana önerdiği şeyin sonu yok. Bana diyor ki "bak burada bir mum var, sana yakacağım" ama ben diyorum ki "tamam mumu yakacaksın ama mumun bir ömrü var"; bana ebedi bir şey vermiyor.

İşte Bediüzzaman'da Hz. İbrahim'de anlatılan şey: "ben ebedi bir şey isterim, sonsuz olan bir şey isterim, bana sonlu bir şey verme, benim kalbim bununla tatmin olmuyor" der. Hz. İbrahim'in "ben fani şeylerle mutmain olmam" dediği her şey batar; dolayısıyla bunlar benim Rabbim olamaz. Aslında biz kendi psikolojimizi Rab ediniyoruz. Ama buradan kalkıp "teolojik olarak müşrik mi olduk olmadık mı" diye bir tartışmanın manası yok; sen onları Rab kabul ediyorsun demektir, yani onlara göre hareket ediyorsun, onların seni şekillendirmesini referans kabul ediyorsun. Mesela kıskançlık duyuyorsun ve "bu normaldir" diyorsun, bunun üzerinden hareket ediyorsun; o zaman sana o kıskançlığı tavsiye ve telkin eden benlik hâli seni orada terbiye ediyor, şekillendiriyor.

Bunu teolojik bir tartışmaya, "kâfir mi oldun, ne oldun" sorusuna indirgemekten vazgeçmemiz gerekir. Biz şu anda özünde ne mümin ne kâfir olabiliriz adam akıllı; çünkü içimiz henüz bir karmaşaya sahiptir. Mesela önemseyeceğim, değer göreceğim bir proje olsa, ben ona ruhani ve manevi bir gözle bakabilir miyim? Bakamam, çünkü içimde önemsenmek, değer görmek isteyen bir sürü benlik var, onlar bunu alkışlıyor, istiyor. Ben objektif davranabilir miyim o durumda? Olamam.

Peki burada "mümin" dediğimiz şey aslında nedir? Ben böyle bir mücadeleye girişmeye söz veriyorum demektir. Yoksa mümin olmak, bir "karar" değildir; bunun için çaba göstereceğine söz vermek, gayret etmektir. Ne kadar düşsem de gayret edeceğim -bir çocuğun sürekli yere düşüp ayağa kalkması gibi. Kişiden talep edilen sadece budur, başka hiçbir şey değil.

Bak kardeşim, sen burada kibirli oldun, sen burada acımasız oldun, sen burada kıskanç oldun, sen burada hırs gösterdin, sen burada aşağılık kompleksiyle hareket ediyorsun denildiğinde, durup "doğru" diyebilmek ve orada durabilmek gerekir. Bunu şuna benzetelim: bir adamı polis durdurdu, "nereye gidiyorsun?" "Ankara'ya gidiyorum." "Ama sen İzmir'e sapmışsın." Akıllı bir şoför "olsun, bir şey olmaz, ne olacak" der mi? Demez. "Burası neresi?" der, "Bilecik" cevabını alınca "tamam, sapmışım" der ve arabanın yönünü çevirip yola devam eder. O adam, yanlış yaptığı hâlde doğru adamdır. Ama "saptıysam saptım, İzmir'de de incir var, üzüm var, havası da güzel" diyorsa, o zaman "yapabileceğim bir şey yok" dersin. Mesela "kıskanırsam kıskanırım, bu da hoşuma gidiyor, güzel bir şey, devam ediyorum" diyorsa, "kibirse kibir, öfkeyse öfke" diyebiliyorsa, o zaman orada yol alınamaz. Ama fark ettiğimizde veya fark ettirildiğinde durabiliyorsak, işte orada durabilmemiz bile şu an zor bir durumdur.

Söz Vermek ve Sözde Durmak

Durmak bile zor bir şey. Hatta bizden bazen istenen şey inkâr etmemektir; doğru olanı inkâr etmemek. Ama aynı zamanda yaptığın şeyi de meşru görmemek. O yüzden gerçek anlamda maneviyatın bize önerdiği şeyleri yapabilmek, buna tamamen tabi olabilecek bir benliği, bir nefsi inşa etmeye ya da onu o hâle getirmeye bağlıdır.

Mesela bir çocuk sürekli oyun, eğlence, bilgisayar oyunları oynuyor; sana ikide bir söz veriyor "tamam hocam" diyor. Sen inanır mısın ona? Bu mesele inanmak inanmamak değil; belki de o an samimidir, gerçekten sana hürmet ettiği, sevdiği, saygı duyduğu için söz de verir. Fakat sen bilirsin ki o bunu yapamaz. Ondan şunu rica edersin: "ben seni oyunda gördüğüm zaman beni görünce oyun masasını bırak, maçı bırak" -ya da "ben sana oyunu bırak dediğim zaman oyunu bırak" dersin. Akıllı bir öğretmensen bunu istersin. Değilsen, çocuk söz verdi diye gene oyun oynadığında kızarsın çocuğa.

Şimdi Allah'ın niye günahlarımızı bağışladığını anlayabiliyor muyuz? Bu yüzden bağışlıyor. Allah bizim tutmakta zorlanacağımızı biliyor, fakat o konuda gayretli olmamızı istiyor. Sen bir şeyle mücadele ediyorsun; bunun farkında mısın? Bunun adını koyabiliyor musun? "Ben içimdeki şu düşünce, duygu ve anlayışla mücadele ediyorum" -bunun farkında mısın değil misin? Farkındaysan, mücadelenin neresinde olduğunun çok büyük bir önemi yoktur; başında da olabilirsin sonunda da. Mücadelenin içindeysen nihayetinde yol alırsın ve Allah'ın izniyle bir noktaya gelirsin. Ama mücadele etmiyorsan, hele hele bu senin için gayet normal, tabii bir şeyse, o zaman yol almaya imkân yoktur.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Kur'an'da geçen "fıtrat üzere çağır / insanları o fıtrat üzere yaratıldıkları dine çağır" mealindeki ayete atıfta bulunuluyor (Sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Ayrıca İncil'de Hz. İsa'nın şeytanın teklifine verdiği "tek olan Rabbinden başka hiç kimseye ibadet etmeyeceksin" cevabı zikrediliyor; bu bir Kur'an ayeti değil, İncil'e atıftır. --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.