İnsanın Öz Varlığı ve Kişisel Gelişim Yanılgısı
Kısa Özet
Anlatıcı, insanı geren ve huzursuz kılan temel yanılgının “dünyaya bir şey olmak için geldiğimiz” inancı olduğunu; bedenin ve psikolojik benliğin gelişime tabi olduğunu ama insanın asıl özünün buna ihtiyacı olmayan, tam ve eksiksiz bir varlık (ruh) olduğunu anlatıyor. İslam’da suçluluk psikolojisinin bulunmadığını, tövbe eden kişinin sanki hiç günah işlememiş gibi kabul edildiğini; gerçek huzurun aslında hiç kaybedilmediğini, sadece ego gürültüsüyle örtüldüğünü vurguluyor. “99 çemberi” hikâyesiyle dünyevi hiçbir şeyin asla tam bir tatmine ulaşamayacağını, insanın kendini bedeni veya psikolojik başarıları üzerinden değil, Allah’a nispetle tanımlaması gerektiğini anlatarak sohbeti tamamlıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan “bir şey olmaya” çalışan, gelişip tamamlanacak bir varlık değildir; özünde (ruhunda) tamdır ve eksiksizdir — gelişen taraflar sadece beden ve psikolojidir. - İslam’da suçluluk psikolojisi yoktur; tövbe eden günah işlememiş gibi kabul edilir, çünkü hata yapan öz varlık değil psikolojik benliktir (nefis). - “99 çemberi” hikâyesi: dünyevi hiçbir şey (mal, itibar, ilişki, beceri) hiçbir zaman tam olmaz; kendimizi bu alanlar üzerinden tanımlarsak ömrümüz o eksiklik çemberinde geçer.
Giriş: Bizi Engelleyen Temel Noktalar
Merhaba arkadaşlar. Bugün sohbetimizin temel konusu, bizi engelleyen temel noktalar. Bizi engelleyen temel noktalar nelerdir?
Bu noktada en önemli engel, insanın dünyaya bir şey olmak için geldiğini zannetmesidir. Dünyaya bir şey olmak için geldiğimizi zannetmek bizde büyük bir gerilim oluşturuyor. Bir şey olmaya gelmişiz ve olamazsak mahvolacağız gibi. Olamazsak bütün hayatımız heba olmuş, o noktaya ulaşamazsak, o hedefe varamazsak her şeyimiz, zamanımız, hayatımız boşa gitmiş gibi algılayabiliyoruz.
Bir başka nokta, beklentilerimize aşırı odaklanmamız. Bir başka nokta ise hak ettiğimiz ve hak etmediğimiz şeyler üzerinden gereksiz yere büyük bir gerilim yaşamamız. Temelde bu üç noktayı bugün, vakit olursa, işlemeye çalışacağız.
Gelişen Taraf ve Gelişimden Bağımsız Taraf
Şimdi insanın gelişime ve değişime açık bir tarafı vardır. Bir de gelişim ve değişimden bağımsız bir tarafı vardır. Bunu ayırmak zorundayız.
Dünyaya geldiğimizde bir beden sahibi oluyoruz, veya bir beden bize veriliyor. Yunus’un dediği gibi ete kemiğe bürünüyoruz. Büründüğümüz beden bir gelişime tabidir. Mesela uygun bir şekilde beslenme, uygun bir maddi şart olmalı ki bedenimiz gereğince gelişebilsin. Hatta ne vardır? Yeterince beslenmeyen, yeterince uygun şartlara sahip olmayan çocuklar için ne deriz, değil mi? “Gelişimsel gerilik var” deriz. Bu neyle ilgilidir? Bedenle ilgilidir.
İnsanın psikolojik bünyesi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Evet, psikolojik bünyemiz için de bir gelişimsel süreç vardır. Nedir? Bir şeyler öğreniriz, bir kısım davranış kabiliyeti geliştiririz, bir kısım beceriler ediniriz. Bunlar da gelişimsel tarafımızdır.
Bir de gelişimden bağımsız bir tarafımız vardır. Bu bizim öz tarafımızdır. O tarafımızın gelişime bir ihtiyacı yoktur. Ve asıl biz o’yuz. O yüzden insan o temel gelişim gerilimini fark etmek durumundadır. Yani içeride bir şey var, çünkü bizde ne yapıyor? Sanki hep bir yere ulaşacağız. İşte hani olur ya, böyle çocuklara sorarız: ne olacaksın? “Okuyacağım, şunu bitireceğim, şu olacağım, bu olacağım.” Gerek mesleki hayatımızda, gerek ilişki dünyamızda, gerekse farklı alanlarda hep böyle, “nereye varmak istiyorsun, nereye ulaşmak istiyorsun, ne elde etmek istiyorsun” diyen ve sürekli olarak kendince bir noktaya gelmek isteyen bir benlik halimiz var. Bu bizi en çok geren ve engelleyen tarafımızdır.
Tabii bedensel boyutu konu etmiyorum, onu hepimiz az çok biliyoruz. Kimilerinin bu konuda fazlasıyla gereksiz yere kendini kaptırdığı tuzaklar var: daha güzel olmak, daha yakışıklı olmak, karşı cinsi daha etkileyici olmak, fiziksel olarak beğenilmek vs. Bu tür engelleyici kimlik tanımlamaları vardır.
Eğer biz kendimizi bu gelişim içeren taraflar üzerinden tanımlarsak, ömür boyu hiçbir zaman huzur ve sükûneti bulamayız. Çünkü sürekli olarak ne yapmak durumunda kalırız? Sürekli olarak ulaşmamız gereken yere tam olarak varamamanın, veya varsak bile o vardığımız noktayı koruyamamanın problemini yaşarız. Sürekli olarak bu bizi yönetir ve bu bizde büyük bir gerilim oluşturur.
Dolayısıyla bu noktada bizler kendimizi gelişen bir varlık olarak mı tanımlıyoruz, yoksa tam bir varlık olup da bu dünyayı doğru, gerçekçi, farkındalıklı bir şekilde deneyimleyen ve varlığımızın bütünlüğüyle, varlığımızın tamlığıyla karşılık veren biri miyiz? Yani biz bir şey mi olacağız? Eğer biz bir şey olacaksak bu bizi gerecektir. Çünkü ister istemez o şey olabilmekle olamamak arasında sürekli bir gerilim yaşarız. Olabildim mi, olamadım mı? Sürekli olabilmekle olamamak arasında bir gerilimin içinde yaşamak durumunda kalırız.
Eğer biz kendimizi gelişecek ve o gelişim süreciyle belirlediğimiz hedef noktasında tamamlanacak bir varlık olarak algılarsak, biz sürekli olabilmekle olamamak arasında gider geliriz. Ve bu insanı gerçekten hem yorar hem de büyük bir gerginliğin, büyük bir tatminsizliğin, sürekli olarak bir gayretin — ama sonucu ve hedefi belirsiz bir gayretin — peşine sürükler.
Hani hepimiz az çok yaşamışızdır. İlkokulda okuma yazmayı söktüğümüzde sanki bir noktaya vardığımızı zannetmişizdir. İlkokulu bitirdiğimizde “ha işte ilkokulu bitirdim” deriz, sonra ortaokul, lise, üniversite… Böyle bir sürü hikâye var, dikkat edin. Her birimizin hayatında işte “18 yaşına varınca her şey çok güzel olacak”, “30 yaşına varınca ha işte o zaman her şey iyi olacak”, “40 yaş tamam” gibi birçok hikâye üretiriz. “Ben şu noktaya ulaşayım, şu kadar para kazanayım, işte bir evim olsun” vesaire, türlü türlü benliklerimiz, türlü türlü hedefler oluşturarak sanki bir noktaya gelince, bir şeye ulaşınca, bir şeye sahip olunca, bir şey yapabilince, bir konuda bir beceri kazanınca tam olacağımıza dair sahte bir kurgusal algı vardır. Bu bizi ne yapar? Sürekli bir gerilimin içinde tutar.
Psikolojiden İbaret miyiz? Motivasyon Meselesi
Bazı insanlar şunu düşünebilir: bu gerilim olmalı ki gelişelim, yoksa bu gerilim olmazsa tembelleşiriz; hiçbir arzun yoksa, hiçbir hedefin yoksa, o zaman hiçbir eylemin de olmaz diye düşünülebilir. Bu, psikolojik düzeyle kendimizi sınırlayarak tanımladığımızda doğru bir şey midir? Evet, doğrudur; psikolojik olarak kişi kendini motive etmezse — tırnak içinde söylüyorum — sadece psikolojiden ibaret olsaydık ve kendi kendimizi motive etmeseydik harekete geçemezdik. Bu doğru bir şeydir, bu böyledir gerçekten.
Ama biz psikolojiden ibaret miyiz? Önemli olan nokta o. Eğer sadece psikolojiden ibaret olsaydık, sürekli olarak benliklerimizin motivasyonlarına ihtiyacımız olacaktı harekete geçebilmek için. “Doktor olmak istiyorum ki liseyi iyi bir dereceyle bitirip tıp fakültesini kazanayım, doktor olayım” diye istiyorum. Artık orada hangi motivasyon varsa — insanlara yardım etme motivasyonu kaldı mı bilmiyorum. İnsanlara yardım etme motivasyonu olabilir, iyi para kazanma motivasyonu olabilir, her zaman geçerli bir “altın bilezik” mesleğe sahip olmanın motivasyonu olabilir vs.
Eğer psikolojiden ibaret bir varlık olsaydık, gerçekten mutlaka bir hedefimiz olmalı ki harekete geçebilelim. Dolayısıyla bu anlamda motivasyonu düşük olan insanın eylemselliği zayıf olur. Ama sadece psikolojiden ibaret olsaydık bu böyle olurdu.
Dolayısıyla tekrar ediyorum: insan kendisini sadece gelişecek yönlerinden ibaret gören bir varlık olursa — nedir, tekrar ediyorum, gelişecek yönlerimiz? Bir, beden; iki, psikolojik yetkinliktir. Yani düşünebilme, eyleme geçebilme, hissedebilme ve buna bağlı olarak ilişki kurabilme, insanlara kendini onaylatabilme, insanlarla bir şeyleri paylaşabilme, insanlara bir şeyi ispat edebilme, başkaları kadar veya başkalarından daha iyi olma gibi beceriler. Bunlar nedir? Gelişimsel becerilerdir.
Mesela insan, psikolojik düzeyde hiçbir şey bilmez halde dünyaya geliyor. Bir bebek neyi biliyor? Bilgi olarak bir şey bilmiyor. Dolayısıyla insan eğer bedenden ve psikolojiden ibaret olsaydı, evet diyebilirdik ki insan gelişerek var olan bir varlıktır. Ama insan bundan ibaret değildir.
Ruh: Gelişimsel Olmayan Asli Varlığımız
İnsan, kutsal metinlerde Allah’ın üflediği ruh olarak tanımlanan, gelişimsel olmayan, var olan ve varlığımızın merkezini teşkil eden bir niteliğe sahiptir. İnsan budur. Bu ise gelişimsel değildir ve zaten vardır. Bunun için bir şeye ihtiyacımız yok; bunun için bir şeyi inşa etmeye, bir gayret göstermeye ihtiyacımız yok.
O yüzden bunu bilmek, bizi kaygıdan, hırstan, kendini eksik görmekten, utanmaktan, bir şeye yetişememiş olmaktan, fırsatları kaçırmış olmaktan kurtarır. Çünkü böyle bir şey yok. Hiçbirimiz bir fırsat kaçırmadık, hiçbirimizin varlığı bir eksiklik taşımıyor. Hiçbirimiz utanmak zorunda değiliz, hiçbirimiz eksiklik içinde değiliz, hiçbirimiz beceriksiz değiliz, hiçbirimiz suçlu da değiliz. Çünkü spiritüel varlık suçlu değildir.
Bakın, Adem’in Kur’an’da geçen kıssasında “biz nefsimize zulmettik” diyor. Yani asli olan bir şeyi sen gerçek konumunda algılayamıyorsun, onu net göremiyorsun; dolayısıyla onu örtüyorsun. Onu örttüğün için de kendini yanlışa, hataya, probleme sürüklüyorsun. Değil mi?
Allah Adem’i, Havva’yı — yani insanı — cennete koydu. “Buraya yerleşin” dedi. Sizin için burada herhangi bir eksiklik, bir mahrumiyet, bir açlık, bir susuzluk yok. Yani ne demek açlık, susuzluk yok demek? Herhangi bir muhtaçlık hissine sahip değilsiniz. Yani bir şeye muhtaç değilsiniz arkadaşlar. Kısacası bu aslında…
İhtiyaçsızlık: Cennet Hali
Peki şimdi bakın, kendi kendinize: hepimizin bir şeye ihtiyacı var, değil mi? Neye ihtiyacın var? En zenginin bile ihtiyacı var, değil mi? Daha zengin olmak istiyorlar. Şöhretlinin ihtiyacı var, daha şöhretli olmak istiyorlar. En şöhretlinin neye ihtiyacı var? Şöhretini korumaya ihtiyacı var. Onaylanmayan, onaylanmaya ihtiyaç duyar. Bakın, dikkat edin, cennetten bahsetmiştik; tekrar cennete dönebiliriz.
O cennet hali nedir? Senin öz varlığın itibariyle bir şeye ihtiyaç duymadığın hal. Bakın, beden ihtiyaç duyabilir, bu ayrı bir şeydir. Psikolojik düzeyimizin de bir şeye ihtiyacı olabilir. Ama o sen misin?
Mesela kirli bir elbisenin yıkanmaya ihtiyacı vardır, ama o elbisenin ihtiyacıdır. Benzini bitmiş bir arabanın benzine ihtiyacı vardır. Çok kirlenmiş bir arabanın temizlenmeye ihtiyacı vardır. Balatası aşınmış bir aracın balatasını değiştirmeye ihtiyacı vardır. Ama o şoförün ihtiyacı değildir, o arabanın ihtiyacıdır. Tıpkı bunun gibi bedenlerimizin de ihtiyaçları olabilir, ama o benim kendimin ihtiyacı değildir. Kendimin ihtiyacı yoktur. Kendimizin, gerçek anlamdaki o kendimizin, bir ihtiyacı yoktur. Çünkü o tamdır. Onun herhangi bir mahrumiyeti, mağduriyeti, eksikliği, utancı yoktur.
Mesela düşünün, bir çocuk utanır mı, o en saf bebek haliyle? Utanmaz. Bakın altına yaptığında da utanmaz. Çünkü o onun asli mahiyeti değildir, o bedenin özelliğidir. Henüz tuvaletini tutamamaktadır ve bundan utanmaz. Ona bir ad koymadığımız sürece çocuk utanır mı? Utanmaz.
Ama biz ne yapıyoruz şimdi? Herkes kendini tanıtıyor diyelim, ama ben nasıl kendimi tanıtacağım? Ne diyeceğim kendime? Herkesin CV’si 3-5 sayfa. Ben ne diyeceğim? “İsmail Acarkan.” Kim tanır ki onu? Ama birileri var, tanıtıyorlar, o tanınıyor falan. O zaman ne yapıyorum? Yeterince tanınmadığım için utanıyorum. Neden? Çünkü kendimi o düzeyde tanımlıyorum.
Dikkat edin, öz varlık tamdır, eksiksizdir. Bir gerilimi yoktur, suçluluğu da yoktur. Bakın, hata yapan psikolojik düzeyimizdir. Psikolojik düzeydeki hatanın ve hataya sebep olan unsurların farkına vardığında, orada diyeceğim en doğru cümle şudur: “Ben nefsime zulmettim.” Yani gerçek varlığımın farkında olmadım, o yüzden de hata ettim.
Suçluluk Psikolojisi ve Tövbe
Ve bakın, dikkat edin. İslam’da suçluluk psikolojisi yoktur. Değil mi? Suçluluk psikolojisi yoktur, utanmak da yoktur — şey anlamında, “büyük bir utanç duyuyorum kendimden” anlamında. Haya manasında o vardır, o başka bir şey. Yani böyle, tırnak içinde, kendini eksik, yetersiz, beceriksiz hissetmekten dolayı bir utanma yoktur. Neden? Neden? Çünkü eksik, yetersiz olan şey senin öz varlığın değil. Senin öz varlığınla bir peygamberin öz varlığı arasında bir fark yoktur. Farklılık içeren unsurlar geçici olan şeylerdir, asli olan şeyimiz değildir.
O yüzden dinde suçluluk psikolojisi de yoktur. Fakat hatanın farkına varıp hatayı ortaya çıkararak, unsurların farkına varıp onlardan özüne doğru bir dönüş gerçekliği vardır. O yüzden bir insan kendini, tırnak içinde, suçluyorsa cahillik sergiliyor da denir. Çünkü kendin, o hatayı yapan varlık değilsin. Gerçek kendin saf olan bir şeydir. Gerçek kendin günahsız olan bir şeydir. Gerçek kendin Allah’ın üflediği ruh olan bir şeydir. Onun bir suçu olamaz. Hatalı olan bir şey varsa, sen o hatalı olan tarafın farkına var ve ona “kendim” demeden orayı analiz etmeye, çözümlemeye çalış.
Orayı çözümlemeye çalış. O yüzden dinde suçluluk psikolojisi yoktur. “Kendimi çok suçlu hissediyorum” — hayır. Sen gerçek kendini unuttuğun için, kendini psikolojik düzeyde bir varlık olarak algılayıp bir kısım arzulara, korkulara, dürtülere, aceleciliğe, öfkeye, hırsa veya bencilliğe kaptırdığın için bir hata yapıyorsun. Bunu fark et ve bunu bırak.
O yüzden bakın, bir insan gerçekten hatasını görüp, o hatasıyla özü arasındaki farkı fark edip kendi özüne tekrar dönmeye çağrılır. O yüzden tövbe eden günah işlememiş gibidir. Neden? Bakın dikkat edin: tövbe eden günah işlememiş gibidir. Neden? Çünkü sen o hatayı yapan sahte düşünceyi, duyguyu, benliği görüyorsun ve diyorsun ki “ben bundan dönüyorum.” Ne kalıyor geriye? Özün kalıyor. Günah işlememiş gibi, çünkü günah işlemiyor.
Ama bakın ego ne yapıyor insanda? Ego düzeyinde günahsız olmaya çalışıyor. Mesela “ben hiç hata yapmam” diyor. Bu imkânsız mı hocam? Tabii, doğası gereği zor, imkânsız diyeceğimiz bir noktadadır. “Ben hatasız olmalıyım” demek, o yüzden kadim bilgeliklerde kibir olarak tanımlanmıştır. Çünkü psikolojik düzeyde kendini günahsız kılmaya çalışmak, o tabiatın farkında olmamaktır. O tabiat yanılabilir: bilgin eksiktir, yanılırsın; öfkeye mağlup olursun, yanılabilirsin; muhakemen eksik olur, yanılırsın; dürtülerin tetiklenir ve onu yönetemezsin, yanılabilirsin. Ama bak, sen o değilsin. O varlık değilsin, o düzey değilsin.
O yüzden insanoğlunun kendine olumsuz değerler üzerinden yaklaşması, olumsuz sıfatlar üzerinden yaklaşması, kendi kendine yaptığı büyük bir kötülüktür. “Ben beceriksiz biriyim, ben sevilmeyen biriyim, ben değersiz biriyim, ben yetersiz biriyim.” Bütün bunlar kendi kendimize koyduğumuz sahte ve negatif etiketlerdir.
O yüzden kutsal metinler suçluluk üzerinde durmaz, tövbe üzerinde durmuştur. Tövbe, yanlış bir gidişattan dönmektir; yanlış bir şeyden vazgeçmektir. O yüzden bakın, Allah hiçbir zaman tövbe eden günahkârı yargılamaz. Ama insanoğlu bunu yapar. Hatta biz bazen deriz ya: “Sen ne kadar bundan sonra tövbe edersen et, benim gözümde bittin. Sen bana şöyle dedin, şöyle yaptın; benim için bittin. Git, Allah’a yakın ol, benden uzak dur, nasıl olacaksa artık.” Sanki Allah’a yakın olursan benden uzak olman gerekirmiş gibi, ya o uzak olacak ya ben, diye düşünürüz. Dolayısıyla bakın, biz nereden bakıyoruz? Yanlış bir noktadan yaklaşıyoruz, hem kendimize hem insanlara.
Mesela bir hata mı yaptın? “Hadi, dünyanın en büyük hatasını yaptın” diyelim. Hemen kendini damgalıyorsun. Veyahut da kendini kötü hissetmemek için unutmaya çalışıyorsun. İkisi de aynı tuzak. Halbuki hatırla: o hataya sebep olan neydi? O bir kaygı mıydı? O bir korku muydu? O bir sahte arzu muydu? Her neyse, onu fark et ve o gidişattan dön. Bu kadar. Orayı fark et, kendini o yanlış algıdan, düşünceden, hissiyattan ve dürtüden uzak kılmaya çalış.
Ve bakın dikkat edin, din hiçbir zaman “şu kadar tövbe ettin, daha fazlası kabul olmaz” demez. Neden? Çünkü bu sınırlandırılamaz. “Ha işte, bir hatayı üç kere tekrarladın, tamam, dördüncüsü olmaz, bitti” — böyle bir şey yoktur. Tövbe ettiğin an, gerçekten tövbe ettiğin an, günah işlememiş gibi olursun. Bu aslında insana neyi hatırlatıyor? Dikkat edin: aslında insanın gerçek öz varlığının aynı zamanda saf, masum ve günahsız da olduğunu bize hatırlatıyor. Çünkü hiç günah işlememiş gibidir. Demek ki insanın günahla, hatayla bozulan aslında bir tarafı yoktur. Çünkü tövbe eden, günah işlememiş gibidir.
Kendini Olumsuz Tanımlama Tuzağı
O yüzden bu aslında bize şunu da hatırlatır: tövbe demek illa bildiğimiz anlamda bir kötülük yapmakla da ilişkili değildir. En büyük kötülüğü kendimize yapıyoruz. Kendimize yaptığımız tanımlamalara dikkat edin. Ne kadar olumsuz tanımlama var kendimizle ilgili. “Ben beceriksizim”den başlayayım. “Ben çok hatalıyım, ben hayatımı hiç iyi değerlendiremedim, çok şans kaçırdım, çok imkânı heba ettim” deyip duruyoruz, değil mi? Aslında kendimizle ilgili o kadar çok olumsuz algımız var ki, o kadar çok olumsuz değerlendirmemiz var ki. Hayatımız bunlarla geçiyor.
Onun bir tanesi de olumsuz değil mi yani? “Ben çok başarılıyım.” Tabii, tabii. Yani, diyelim ki, dünyadaki herhangi bir şey üzerinden kendimizi tanımlamak da bir cehalettir. “Ben çok başarılıyım” — ya senin buna ihtiyacın yok ki. Yani senin elinden alınabilecek bir şey varsa, o sen değilsin. Elinden alınabilecek her ne varsa, o sen değilsin.
Başarı elinden alınabilir mi? Olabilir. Şöhret kaybedebilir misin? Kaybedebilirsin. [anlaşılamadı] kaybedebilir misin? Evet. Sevilme kaybedebilir misin? Evet. Takdir kaybedebilir misin? Evet. Sosyal itibar kaybedebilir misin? Evet. O zaman bunlar sen değilsin. Kendini hiçbir şey üzerinden tanımlama.
Din, Allah’a Nispet ve Kaynağımız
O yüzden bakın, din çok önemli ve anlamlı bir şeydir. Din, çünkü insanı Allah’a nispet eder. Yani “ben Allah’a aitim, onunla var olan ve ondan gelen bir tamlıkla saf varlık, saf huzur ve saf mutluluğa sahip bir varlığım” — din bize bunu söyler. O yüzden din çok önemlidir.
Eğer dine inanmıyorsanız — yani bahsettiğim anlamda Allah ve din inancınız yoksa — nispetiniz neye aittir, neye bağlıdır? Kendinizi neye refere etmek zorundasınız? Bedene, dünyaya ve psikolojik benliğinize referanslı kılmak zorundasınız.
O yüzden bakın, din ile din dışılık arasındaki en temel fark budur. Allah’a inanmakla Allah’a inanmamak arasındaki en temel fark budur. Allah’a inanmak, kaynağımın, kökenimin Allah olduğuna inanmaktır. Ona ait olduğuma inanmaktır. Onun varlığından varlığımın ebedi olduğuna inanmaktır. Onun beni tam olarak var ettiğine inanmaktır. Ondan başka hakikatte hiçbir şeye muhtaç olmadığıma inanmaktır. İnanmak bu anlamda çok önemlidir.
İnanmamak da nedir? Yani Allah’a inanmamak, kendini geçici, sınırlı, fani, maddi bir şeye bağlamaktır; maddeye, bedene, insanlara, dünyevi hayata ait görmektir. Kendini, tırnak içinde, maddi evrimin bir parçası olarak görmektir.
Bazen böyle çok tartışmalar olur: insan evrimle mi gelişmiştir? İnsanın neyinin evrimle geliştiği diye sormamız gerekir. İnsanın biyolojik tarafı şöyle veya böyle gelişmiş olabilir. Ben bir beden değilim ki o sorunun cevabı üzerinden kendi kaynağımı tanımlayayım. İnsan ruhu evrim geçirmemiştir, onu söyleyebiliriz. İnsan ruhu yaradandan gelir ve ona döner. Ama biyolojik boyutumuz — zaten biyolojik boyutumuz döllenmiş bir hücrenin çoğalmasıyla oluşmuyor mu? Şimdi biz kendimize şunu mu diyeceğiz: “Sen bir hücreden dünyaya gelmiş veya hücreden var olmuş bir varlıksın” diyor musunuz kendinize? Diyorsanız hata ediyorsunuzdur.
Dünyaya bir hücreden gelmek — öyle derseniz o zaman kendinizi bedenle tanımlamış olursunuz. Kullandığın beden, evet, biyolojik olarak döllenmiş bir hücrenin biyolojik gelişimiyle oluşmuştur. O, kullandığın bedenin kaynağıdır.
Bakın çok güzel bir söz vardır: denir ki her şey aslına döner. Beden nereye döner? Toprağa döner, çünkü aslı odur. Ruh nereye döner? Aslına döner. Ruhun [anlaşılamadı] dediğin aslına döner.
O yüzden insan kendini ne olarak tanımladığına dikkat etsin. Kendini ne olarak tanımlıyorsun? Annene babana mı bağlıyorsun? Bulunduğun topluma mı bağlıyorsun? Etnisiteye mi bağlıyorsun? Sosyal ilişkilerine mi bağlıyorsun? İnsan kendini hangi temel üzerinden tanımladığına dikkat etmeli. En temel ayrım noktamız budur.
Eğer bunu doğru bir şekilde tanımlarsak, o gereksiz gelişim geriliminden kurtuluruz. “Kendimi geliştirmem lazım, işte çok vakit geçti, yaşım geçti, yaşım şu oldu, yaşım bu oldu” — bu sahte bir şeydir. Bedenin ve psikolojinin kendine göre bir gelişimsel süreci vardır, ama o ben değilim, o da kendim değilim, gerçek kendim değilim. Bu ayrımı kendinize her zaman hatırlatmaya ihtiyacınız var.
Adem Kıssası ve Ego Gürültüsü
Bakın dikkat edin. O yüzden Kur’an, “biz Adem’in bedenini çamurdan şekillendirdik, onu belli bir kıvama getirdik, sonra ona ruhumuzdan üfledik, sonra meleklere secde edin dedik” diyor. Şimdi düşünün, melekler hangi insana secde edecek? Değil mi? Yani biz üflenen ruhtan habersizsek, o zaman melekler nasıl secde etsin? Değil mi? Çünkü melekler kime secde etmekle emredildi? Üflenen ruha secde etmekle aslında emredildi.
Peki şeytan neye işaretle itirazda bulundu? Bedenine, maddi boyutuna işaretle itirazda bulundu. İtirazı, eğer insan ondan ibaretse haklıdır. Şimdi biz şeytanı haklı çıkarıyoruz modern zihniyetle. Kendimizi neye bağlıyoruz? Toprağa bağlıyoruz, bedene bağlıyoruz. “Bedenim var, psikolojim var” diyoruz. O zaman onu haklı çıkarmış oluyoruz.
Ama Allah neye işaret ediyor? “Sen” diyor, “kendisini bedenden ve psikolojiden ibaret gören insanları yoldan çıkarabilirsin, onları bozabilirsin, onlara tahakküm edebilirsin, onları dilediğin gibi yönlendirebilirsin, kandırabilirsin. Ama benim ihlasa erdirdiğim kullar üzerinde bir hükmün yoktur.”
Bakın, Kur’an’daki Adem kıssası aslında kendimize nasıl bakmamız gerektiğini anlatan bir metindir. Sen nesin? Sen kendini ne olarak görüyorsun? Bunun üzerinden bir çözümleme yapmak adına bize verilmiş bir mesajdır.
Dolayısıyla, ne zaman içimizde “geç kaldın, ne yaptın, ne elde ettin, yaşın ne kadar, hangi fırsatları kaçırdın, millet nerelere gelmiş, sen neredesin” gibi şeyler gelirse, şöyle bir durun, sakin olun. “Boş verin, bunları düşünmeye gerek yok” diye böyle atmayın bir kenara; sakince bakın: bunları diyen kim? Bunları diyen, ben gerçek kendime işaret ediyor mu? Bunları kim söylüyor? Bu kıyaslamaları kim yapıyor? Kendini mahrum hisseden kim? Kendini fırsatları kaçırmış, işte yaşı şu noktaya geldiği halde bir şeyleri elde edememekten dolayı mahrum hisseden kim? Hangi sahte benlik algısı bizi Allah’ın bize verdiği o cennetsi huzurdan alıkoyuyor?
Huzur: Örtülen Ama Hep Var Olan
Arkadaşlar hepimiz huzurluyuz. Çünkü ruhlarımız Allah’ın huzurunda. Ama o huzuru örten var, o huzuru bize unutturan var. Yoksa biz hâlâ, şu anda bile, aslında Allah’ın huzurundayız. Ve huzurluyuz. Ama o huzuru örten bir ego gürültüsü var.
Hani bazen olur ya, böyle bir salonda veya bir ortamda bir alet çalışır, gürültü çıkarır; sonra kapatırsınız düğmesini. “Oh be” dersiniz, “ne sakin, ne huzur var” dersiniz, değil mi? O huzur orada yok muydu? O huzur orada duruyordu aslında. Ama bir gürültü o huzuru örtüyor, sonradan fark ediyoruz.
O yüzden huzurlu olmakla aramızda hiçbir mesafe yoktur. O yüzden bakın, egolarımız ne yapar? “Ya tamam, tabii ki ben de huzur istiyorum” der. Sanki ben huzurdan rahatsız mıyım? “Ben de huzur arıyorum, ama şöyle olursa huzurum olur, böyle olursa kendimi huzurlu hissederim” diye sahte bir benliğin hikâyesine aldanırız.
O yüzden Kur’an ne diyor? Adem’i ve Havva’yı yarattı, cennete koydu. Huzur içindeydiler. Bir şeyleri var mıydı? Yoktu. Peki bizi bu huzurdan alıkoyan bir şey var mı? Hakikatte yok. İşte bu huzuru örten bir zihin hikâyemiz var. Çünkü “şöyle olursa huzurlu oluruz, böyle olursa huzurlu oluruz” diye sürekli kafamızı didikleyen bir şey var.
Benliği (Ego) Tanımak
Ego deyince aklınıza gelen şey, psikolojik benliğin ta kendisi aslında arkadaşlar. Benliği tanımak çok önemli. Biz benlik deyince hemen aklımıza günahlar geliyor. Benlik, kendini bedenden ve psikolojiden ibaret görmektir. Yani benlik, kendini bedenden, düşünceden, duygudan, ilişkilerden ibaret görme tuzağıdır. Benlik budur. Mesela “kimse beni sevmiyor” deyip şikâyet etmek benliktir. “Kimse beni anlamıyor” demek benliktir.
Niye insanlar birbirlerini sevmiyorlar, niye birbirlerine karşı çok samimi değiller deyip şikâyet etmek benliktir? İnsanlar birbirini sevse, fıtratlarındaki sevgiyi yaşasa çok hoş olur, çok güzel olur, inşallah da olur — o ayrı bir şey. Ama bundan şikâyet etmek, bundan rahatsız olmak, bundan tatmin olamamak benliktir. O yüzden benliği iyi tanımlamamız gerekiyor; onu iyi tanımlarsak ondan dönebiliriz. Yoksa aksi takdirde, benliğiyle “ben işte iyi şeyler istiyorum, herkes birbirini sevsin, herkes birbiriyle anlaşsın, kimse kimseye haksızlık yapmasın” der — yapmasın da, sen niye bundan bu kadar rahatsızsın? Sen niye huzurlu değilsin? Bu huzurunu bozan ne var? Huzuru bozan nedir? Huzuru bozanı bulamazsanız huzuru bulamazsınız.
Huzuru bozan bir şey var, onu bulmak durumundayız. Huzurumuzu örten bir şey var. Bakın, basit bir arzu — hatta bununla ilgili güzel bir hikâye vardır, ben tam ayrıntısını bilmiyorum da — “99 çemberine düşmek” diye böyle bir hikâye vardır.
99 Çemberi Hikâyesi
Kralın birinin çok huzurlu, mutlu bir veziri varmış. Bir arkadaşıyla konuşuyor. “Ya” diyor, “senin vezirin çok huzurlu.” “Evet” diyor, “benim vezirim çok huzurlu.” “O zaman” diyor, “huzurunu bozmamı ister misin?” “Ya bozamazsın” demiş. “Dur bir deneyelim” demiş. Ona demiş, çağır, 99 altın ver. Vermiş, 99 altın.
Adam gitmiş, sayıyor, sayıyor: 98, 99. Bir daha sayıyor: 99. Bir daha sayıyor: 99. “Yani” diyor, “keşke 100 olsaydı, keşke 100 olsaydı.” O bir altını nasıl bulurum, nasıl kazanırım, nasıl ederim derken adamın huzuru bozuluyor. Anladınız mı? Tamamlamaya çalışmak, bir şeyi tamamlamaya çalışmak — bugün bahsettiğim şey o. Sanki bir şey var: işte 99 değil de 100 olursa tamam olacak.
“Ben çok güzelim ama şuramda bir sivilce var” — bu da olmasa tamam olacak, diyor. “Evim var ama arabam yok, şu var ama bu yok” deyip duruyor. Hiç tamamlanmıyor. Hep tamamlanmayan bir şey var. Buna 99 çemberi deniyor. 99 çemberine girdiniz mi? Ki her zaman girersiniz, çünkü dünyada her şey mutlaka bir şekilde eksiktir. Tam olsa Tanrı olurdu. Her şey eksiktir. İşte 99 çemberi budur. Hepimizin bir 99 çemberi var. Onu bulamazsanız ömrünüz o çemberin içinde geçer.
O yüzden bahsimizin başı neydi? İnsan gelişip tamamlanacak bir varlık değildir özünde. Gelişecek olan taraflarımız var: kullandığımız bedenin bir gelişimi var, psikolojik boyutumuzun da bir gelişimi var. Ama biz o değiliz. Dolayısıyla ben gelişecek bir varlık değilim, dolayısıyla bir eksiğim yok. Evet, kişisel gelişim yok arkadaşlar. Kendimizi tam bir varlık olarak idrak etmeliyiz ve onu örten o 99 hikâyesini de bırakmalıyız.
Gelişimi Öz Varlıktan Ayırmak (Bu Pasiflik Değildir)
Evet, şunu da unutmayalım: bu bir pasiflik anlamına gelmiyor arkadaşlar. Mesela diyelim ki Allah’ın bana verdiği bir beden var. Bu bedenin kendine göre bir doğası var, değil mi? Mesela hareket etmeli, vesaire, değil mi? Eğer hareket ettirmezsen o bedenin doğası bozulur. Onun tabiatı hareket etmektir.
Veya psikolojik düzeyimiz — mesela dünyaya ait bir şeyleri, dünyanın sürecine ait bir şeyleri öğrenmek, beceriler kazanmak, bu ayrı bir şeydir. Ama dikkat edin, buradaki ayrım şudur: bu kendim değildir. Anlatabildim mi? Kendim değildir.
Mesela ben diyelim ki bir araba üretiyorum. Bu arabayı tam hale getirmeye çalışıyorum, değil mi? Lastiğiyle, bujisiyle, motoruyla, silecekleriyle, dikiz aynasıyla. Ama o benim kendimi tamamlamam değildir, değil mi? O bir arabayı tamamlamaktır. Bu ayrı bir şeydir. Bu iki şeyi birbirinden ayırmazsak, ömrümüz doksan dokuz çemberinde geçer, sürekli bir eksik olur.
“Ya hocam, çok iyi ama işte böyle sevgisini bana tam olarak ifade etmiyor.” “Ya ifade ediyor da her zaman ifade etmiyor.” “Ya her zaman ifade ediyor ama tam istediğim gibi ifade etmiyor.” Ömür bitmez. Koca karısından memnun değil, kadın kocasından memnun değil; ben şu oturduğum masadan, mikrofondan bile şikâyetçi olabilirim — hep bir eksiklik var arkadaşlar. Bu 99, hiçbir zaman tamamlanmayacak. Bir şeyi tamamlarsın, öbür yerden bir 99 çıkar. Bu bitmez.
Tabiatı böyledir, tabiatı değişmez dünyanın. Maddi olanın, geçici olanın, sınırlı olanın tabiatı değişmez. O hiçbir zaman tam olmaz. Eğer biz kendimizi o alanda ararsak, o zaman kendimize haksızlık yapmış oluruz. Kendimizi sürekli gelişememiş bir varlık, sürekli 99’u tamamlayamayan bir varlık olarak görürüz.
“İşte bütün felsefe kitaplarını okuyayım, bütün felsefeyi yutayım, şu konudaki bütün bilgileri yutayım, şu konudaki her şeyi öğreneyim, şu konudaki becerimi en mükemmel hale getireyim, şundan daha iyi olmaya çalışayım, şu kadar mala mülke biraz daha sahip olayım, şu kadar itibarımı arttırayım” — hiç bitmez.
Din: Tam Olduğumuzun Hatırlatıcısı
Ve bakın dikkat edin. Din nedir? Din, sana tam olduğunu anlatan bir metindir, bir hakikattir. Din sana der ki: sen tam bir varlıksın, sen Allah’ın tam bir muhatabısın. Yarım bir muhatap değilsin, eksik bir muhatap değilsin. Allah seni, huzuruna kabul etmeyeceği bir noktada görmez. Allah senden utanmaz.
Hatta günah işlediğin zaman bile senden utanmaz. “Gel, tövbe et” der. “Benim rahmetim sonsuzdur” der. Bakın, biz bir kişiye karşı bir hata işlemiş olsak utanıyoruz değil mi, onun huzuruna çıkmaya, onunla konuşmaya. Ve ne yapıyoruz? Diyoruz ki: “Sen bana şu hatayı yaptın, utanmıyor musun karşıma çıkmaktan?” diyoruz. Allah öyle diyor mu? “Bir hata işledin, en büyük hatayı işledin, utanmıyor musun?” diyor mu? Veya “bana hangi yüzle bakıyorsun?” diyor mu? Asla. “Benim rahmetim, senin günahının yanında mukayese edildiğinde senin günahın bir hiçtir. Tövbe et, gel” diyor.
Hatta bakın, öyle bir affetme noktası vardır ki bu bir hadiste geçer: Allah’ın öyle bir affetme sıfatı vardır ki, o affetmenin içinde kuluna günahını unutturup, onu sanki o hatayı işlememiş gibi hissettirme noktası vardır. Bu, affın en yüce mertebelerindendir.
[anlaşılamadı] Kur’an’da bir ayet var ya: “Onların gözleri var, kulakları var” — aslında maddi bir şeyden bahsetmiyor, değil mi hocam? Hakikati görmez, hakikati anlamaz. Neden, bakın, neden görmüyoruz? Çünkü ruhumuzun farkındalığından habersiziz.
Mesela birine diyorsun ki, “Allah seni seviyor.” “Ya tamam, onu biliyoruz” diyor. Bakın, ne diyorsun? İnsanlarda öyle bir körlük, öyle bir cehalet var ki, değil mi? Diyoruz ki: “Kardeşim, bak, seni Allah seviyor, sen Allah’ın kulusun” diyorsun. “Eee” diyor, “biliyoruz bunu zaten” diyor. Ama gidip bir insana kul olabilir ve ondan çok mutmain olabilir, değil mi? İşte biri ona desin ki “ben seni çok seviyorum, sana çok değer veriyorum” — peki, şimdi burada “kulakları var duymaz, gözleri var görmez” değil mi?
Allah sana diyor ki: “Sen benim kulumsun” diyor, “bana aitsin” diyor yani, “senin nispetin benim” diyor. Biz de bazen şey yapmıyor muyuz? Çok itibarlı tanıdıklarımız olunca, “ben şunu tanıyorum” diye kendimizi onunla tanımlıyoruz. Onunla bir resim çekip asıyoruz, değil mi? Neden? Çünkü kendini onunla değerli görüyor ve gösteriyorsun.
Peki Allah, seni kendisiyle yan yana koyuyor. “Sen benim kulumsun” diyor. “Seni yaratan benim, bana aitsin, ben senin Rabbinim” diyor. Bu kadar seninle ilgili kendini nispet ettiği ifade kullanıyor, değil mi? “Ben senin Rabbinim” diyor, “ben senin sahibinim” diyor, “ben senin koruyucunum” diyor, “ben seni affedenim” diyor, değil mi?
Peki bundan dolayı niye bizde bir farkındalık, bir uyanış, bir tatmin yok? Çünkü ego başka bir hikâyenin peşinde. Ego, 99’u 100’e tamamlamanın peşinde. O oraya düşmüş, o tuzağa düşmüş. O yüzden kulağımız işitmiyor, gözümüz görmüyor.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Adem kıssası bağlamında “biz nefsimize zulmettik” ifadesi (sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir) - “Onların gözleri var (görmez), kulakları var (işitmez)” mealindeki ayet (sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir) - Adem’in yaratılışı: “çamurdan şekillendirdik, kıvama getirdik, ruhumuzdan üfledik, meleklere secde edin dedik” şeklinde anlatıcının serbest aktardığı kıssa (sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir)
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.