Kabullenme ve Sabır Üzerine Sohbet
Kısa Özet
Sohbette, hayatın temel prensibinin kabullenmek (rıza göstermek) olduğu; kabullenmemenin insanı psikolojik bir "kör kuyuya" hapsettiği Hz. Yusuf ve diğer örneklerle anlatılıyor. Ardından sabrın zorlanarak, gayretle ve güzelce olmak üzere üç mertebesi, tövbenin nefis terbiyesindeki ilk adım oluşu, negatif benliklere (egoya) karşı hesap tutmadan onlardan güzellikle ayrılmanın önemi ve nefs-i emmareyi öz benlikten ayırt etmenin gerekliliği işleniyor. Son olarak sabır ile azim kavramlarının ilişkisi ve affetme konusu ele alınıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayatın temel prensibi kabullenmektir; kabullenmemek, farkında olmadan Allah'la savaşmaya benzer.
- Sabrın üç mertebesi vardır: zorlanarak sabretmek, gayretle sabretmek ve güzelce (sabr-ı cemil) sabretmek.
- Negatif benliklere (egoya) karşı hesap tutmadan, onları "sıfırla çarpıp" güzellikle geride bırakmak gerekir; nefs-i emmare kişinin özü değildir.
Kabullenmek: Hayatın Temel Prensibi
Kendi nefsi içinde dua etmemiş diye verilirse... Yani kabul edilecek dua yani. Ama Allah Meryem'i vermiş. Anladın mı? Ama ne yapmış? Kabullenmiş. Anladın mı? Kabullenince dengelenmiş. Kabullenmese sürekli o gerilimi yaşayacak: "Ama ben bir erkek çocuk istiyordum, işte içimde ukde kaldı" falan diyecek yani. Anlatabilir miyim? Bir de niye bu kadar ayrım yapıyorsun? O işin ayrı bir tarafı işte, yani aslında bu ayrımı yapan nedir? Psikolojik sınırlı benliktir. Hani o kız çocuğuyla erkek çocuğu arasında ayrım yapan, işte evlenebilmekle evlenememek arasında ayrım yapan, işte çocuğunun ölmesiyle yaşaması arasında ayrım yapan, anlaşılmakla anlaşılamamak arasında ayrım yapan, başarılı olmakla olamamak arasında ayrım yapan kimdir, nedir? Senin o sınırlı psikolojik benliğindir. Ve sen onun penceresinden hep hayatı algılamaya çalışıyorsun. Hayat onun penceresinden rahat bir şekilde yaşanamaz yani.
Bediüzzaman ifadesiyle, Allah senin nefs-i emmareni, senin o sınırlı benlik bilincini kâinatın mühendisi yapmaz diyor. Yani hayat sana göre şekillenmeyecek yani. Sen hayatı olduğu gibi anlayacaksın. Sen hayatı olduğu gibi okuyacaksın. Bir öğrenci sınıfa girdi. Öğretmen hangi dersi anlatırsa onu dinleyecek yani. Ya ben bugün matematik dinlemek istemiyorum, yok, matematik varsa orada onu oturur, dinler, değerlendirir, yorumlarsın. Yoksa "ben bugün matematik istemiyorum" diyemezsin. İnsan egosunu merkeze aldığı için hayat zordur. Onun beklentilerine, ihtiyaçlarına, korkularına odaklanarak baktığı için hayat zordur.
Bazı böyle ağır travmalar vardır. Mesela bir trafik kazası, işte yakını ölür. Tahammül edemez, dayanamaz buna mesela. Dikkat edin, bir şeyi ne kadar kabullenemiyorsanız reaksiyonunuz o kadar çoktur. En had noktada bayılırsınız. Veya intihar edersiniz mesela. Neden? O kadar kabullenemiyorsunuz ki, onu kabullenmektense ya şuurunuzu yitirmeyi veyahut da bu dünyadan çekilmeyi istiyorsunuz.
Düşünün, peygamber kabullenmiş. Yaşanabilecek yüzlerce şeyi kabullenmiş. Ama tabii peygamberden örnek verince insanlar onu apayrı bir şey gibi görüyor. Yaşanmış bunları yani. Peygamber otomatik bir makine değil yani. Onun da nefsi vardı. Onun da psikolojik benliği var yani. Ama onu ilahi dengeye döndürmüş. Ama o mücadele o peygamberde de var yani. Peygamberlerde şey yok demek değil yani. Onlar da o mücadeleyi yapıyorlar.
Hayatın temel ilkesi olarak bunu insan anladığı zaman, o zaman gereksiz yere enerji sarf etmez. Gereksiz korkularla ömrünü harcamaz. Gereksiz üzüntülerle vaktini heba etmez. Onun için hayatın temel ilkesi budur, bir tanesi budur diye: kabullenmek. Mesela kendi kafanızda düşüneceksiniz: "En korktuğum şey nedir? Evet, olmasını istemem ona. Olursa kabullenirim" diyebilmek. Dediğiniz anda onun sizin üzerinizdeki baskısı, gerginliği, kaygısı ortadan kalkar. Hayat daha rahat olur.
Ya Hocam, felaketi çağırmak diye bir şey var. Mesela benim aklıma bir şey geldiği zaman, öyle bir, niyeyse bilinç hakkında öyle bir şey var: "Bu benim aklıma geldiği için kesin olacak" diye düşünürüz. Yok, yok, öyle bir şey yok. Hatta küçükken bana böyle bir tırnak batması hikâyesinden bahsetmişler. "Yok yok, nasıl olabilir?" diye sen deyip düşünmüştün, korkmuştun. Sonuçta ayak tırnağın batmıştı, çekmişlerdi. Yok öyle bir şey. Ama bazen bir hiss-i kablelvuku olabilir. Yani bir şey olmadan evvel sezebilirsin ama o konuda bizim bilincimiz çok net ve objektif olmadığı için, "bu gibi şeyler madem duydum, hissettim, aklımdan geçti, mutlaka olacak" diye şey yapamayız. Yani böyle bir algı yanlış olur. Çünkü biz o objektif bilince tam sahip değiliz. Yani nefsimizden gelen, şeytanın vehim vermesinden, vesvesesinden gelen bir şey de olabilir.
Dolayısıyla hani mesela diyelim ki olumsuz bir şey aklına geldi. "Ya Rabbi sana sığınıyorum" deyip kapatacaksın. Aklıma geldi mutlaka olacak, veya işte aklıma getirdiğim için olacak gibi şeyler yanlıştır. Yani olmadığına delil, hani şimdi deprem olacak diye hadi aklımızdan geçirelim yani, oldurabilir miyiz? Yani doğal olarak bazen dediğim gibi bir hiss-i kablelvuku olarak iyi veya kötü bir şeyleri daha önce hissedebiliriz. Mümkündür ama bu gibi şeyleri genelleyemeyiz. Bazı insanlarda mesela o tür böyle güçlü önyargılar olur yani: "İşte aklımdan geçti mutlaka başıma gelecek." İşte ne düşünürsem olur, veya korktuğum başıma geldi gibi. Bu bazen olur, bazen olmaz.
Psikolojik benliğin temel problemlerinden bir tanesi, bir veya birkaç olgu üzerinden genel kanunlar üretmeye kalkmasıdır. Zaten hep olumsuz bir şeyler söyler gerçekten. Tabii bir de eğer olumsuza daha eğilim olmuşsa kişide böyle, sen sürekli olumsuzluklara odaklanma, "işte aklımdan geçti, acaba başıma gelir mi?" Yok öyle bir şey. Bunların hepsi yanlış algılardır. Onlara hiçbir zaman takılmamak lazım.
Hatta maalesef insanoğlunda şöyle bir psikolojik düzeyde bir yanılgı var. Yani bir şeyi sanki kabul etmemek iyi bir şeymiş gibi. Mesela "ben bunu kabul edemem" gibi. Veya mesela "kabul ederse mutlaka başıma gelecek." Yok öyle de bir şey yok. Ben sadece teorik olarak kabul ediyorum yani. Hayatta olabilir. Mesela peygamberin bütün çocukları, Hazreti Fatıma hariç, ölmüşler o hayattayken. Şimdi Allah bana evlat acısı yaşatmasın, tamam yaşatmasın, ama yaşarsa da kabul et. O şeyin var mı yani? "Yaşarsam da kabul edebilirim" yani bunu. Kabul etmemezlik gibi bir cehaletin içine niye düşeyim değil mi? Kabul ediyorum demek illa çocuğum ölecek demek değil ki. Sadece diyorum ki bu hayatta yaşanabilecek bir şeydir. Allah dilerse olur. Ben de onun bir kulu olarak, eğer böyle bir şey yaşarsam, bunu gönül rahatlığıyla -tabii ki nefis itibariyle üzülebilirim, biraz bir üzüntüm, bir kederim olabilir- ama bunu kabullenmemezlik gibi bir cehaletin tuzağına da düşmem. Bunlar tuzaktır insan için. İnsan için bir tuzaktır. İnsan bunu fark etmelidir. Ve bizim tuzaklarımız kendimiz tarafından kurulmuş tuzaklardır. O tuzakları inşa eden biziz, içine düşen de biziz yani.
Onun için hayatta hiçbir olguyu "hayır, ben bunu kabullenemem" şeklinde karşılamam. Yani neye direniyorsun, bunu düşün. Neye direniyorsun? Hayata mı direniyorsun? Aslında bu, bir bakıma farkına varmadan, Allah'la savaşmaya benziyor yani. Allah'la savaşmaya çalışıyorsun. Yaradılışta bir süreç işliyor. Birçok nedenlere bağlı, birçok hikmetlere bağlı olarak işliyor. "Ben bunu kabullenemem" gibi bir lüksün yok. Aslında bu bir lüks dediğin, bu bir cehalettir yani. Niye olmasın ki yani? Bir insanın seni hayal kırıklığına uğratmasını tecrübe etmek de bir tecrübedir yani. O da bir olgudur. Seni anlamamasını, seni yanlış anlamasını -değil mi- sen bunun üstesinden gelebiliyorsan, o zaman sen gerçekten hayata daha yüksek bir bilinçle yaklaşıyorsun demektir.
Kabullenmemenin Bedeli: Kör Kuyu ve Direncin Yıkımı
Hayatta dirençleriniz ne kadar fazlaysa, varoluş düzeyiniz o kadar düşük demektir. Anlatabilir miyim? Anlaşılmamak karşısında, dikkate alınmamak karşısında, önemsenmemek karşısında, sevilmemek karşısında, kayıplar karşısında ne kadar dirençliyseniz, o kadar hayata dar bir yerden bakıyorsunuz demektir. Dar bir yerden baktığın için de, o inşa ettiğin dar tünele giriyorsun ve onun karanlığındasın. Hele hele yaşadığımız bir olayı kabullenmemek, kendimizi bir tünele, karanlık bir tünele hapsetmekten başka bir şey değil. Çıkışı da yoktur yani. Hani bir eski maden ocağına kendini kilitlemek gibidir. Çıkışı da yoktur ve sen giriyorsun oraya, orada hiçbir şey de yoktur: "Bu benim başıma gelmemeliydi, ben bunu yaşamamalıydım." Tam bir kör kuyudur.
Bak Hazreti Yusuf. Kör kuyudan çıktı. Demedi ki "ben bunu yaşamamalıydım." Değil mi? Ben bunu yaşamamalıydım deseydi, onu kuyudan çıkardıklarında bile o psikolojik kuyunun içinde kalmaya devam edecekti. O maddi bir kuyu ama psikolojik kuyudan seni kimse çıkaramaz. Maddi bir kuyudan birileri seni çıkarabilir. Ama psikolojik kuyudan seni kimse çıkaramaz. Ben nice insan görmüşümdür, gelmiş 30 yaşına, 40 yaşına, 50 yaşına: "Böyle olmamalıydı." Kör bir kuyu. Kimse de çıkaramıyor onu. Kimse de çıkaramaz onu, o çıkmak istemediği müddetçe. Halbuki "yaşadım, oldu, kabulleniyorum ve devam ediyorum" -şimdi Hazreti Yusuf orada- "ben kardeşlerimin bana böyle bir muamele yapmasını kabullenemem" deseydi, onu kırk defa kuyudan çıkarsalardı o kuyudan çıkamamış olacaktı. Ömrü billah "bu olmamalıydı" kuyusunda kalacaktı.
"Bu olmamalıydı, ben bunu kabullenemem" bir kuyudur. Dipsiz bir kuyudur. Çıkışı olmayan bir tüneldir. Karanlık bir tüneldir. Seni onun içinde boğar. Üstelik de öyle bir şeydir ki yapabileceğin hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey. Tek bir şey yapabilirsin: kabullenmek. Ama kabullenmediğin an, zaten yapacağın bir şey olmuş mu olay? Olmuş. Değiştirebilir misin? Geçmişi değiştiremezsin. Ne yapabilirsin? Üzülebilirsin. Nefret edebilirsin. Suçlayabilirsin. Kin güdebilirsin. Değil mi? Peki bunlar gene bir şey değiştirir mi? Hayır. Bunlar gene seni yıpratan şeyler. Tek bir çıkış vardır: kabullenmek. Kabullendiğin zaman o tünelin çıkışını bulmuş olursun. Kabullenmediğin zaman, ne kadar derine gidersen git, sadece yerin altını kazmış olacaksın. Hiçbir ışık, hiçbir çıkış noktası bulamazsın.
Yani dinde rıza olmak, kabullenmek, hayatın temel bir prensibidir. Kabullenmemek demek Tanrı ile savaşmak demektir. "Ben senin hükmünü veyahut da icraatını beğenmiyorum" demektir. Hiçbir manası yoktur. Hoş geldiniz. Hayat tek kelimeyle bir kabullenme, bir rıza olma becerisidir. Hayatta bir şey oldu mu, şuna bakacaksın: Ben buna direnç mi gösteriyorum? Bu sürece uyumlu mu hareket ediyorum? Uyumlu hareket etmek pasiflikle hareket etmek değildir. Uyumlu hareket etmek sürecin gerektirdiği davranışı ve tutumu sergilemektir. Ama kabullenmemek bunun içine girmez.
Deprem mi oldu? Bakacaksın, neresi yıkıldı? Sen hangi duvarın altındasın? Üzerindeki duvarı kaldırabilir misin? Bir yardım çağırabilir misin? Baktın hiçbir şey yok. Bu durumu kabullenebilir misin? Evet, kabullenebilirsen o zaman mesele çözülmüştür. Ne kadar direnç gösterirsen o kadar yıkıma uğrarsın.
Ben görmedim ama gören bir arkadaş anlattı. Sanırım bir tilki bir av avlamış ama demek ki karnı tokmuş, o gitmiş bir yere gömmüş. Bunu gören arkadaş anlattı. O gömdüğü yerden başka bir tilki bunu görüyor. Oradan çıkarıyor. O avı gömen tilki dönüyor, orayı kazıyor. Bulamadıkça daha derin kazmış ve hayvan ölmüş, kazarken. Evet, o şeyden dolayı ölmüş yani. Şey yapmış, kabullenememiş. Kabullenememiş. İnsan da böyle bir şey yapıyor yani. Allah böylesinden bizi korusun.
Bütün gerilimlerin temeli budur: kabullenememek hastalığıdır. Ve bundan, dediğim gibi, çıkış için kişinin iradesinden başka bir şey yoktur. Kimse seni çıkaramaz. Mesela Hazreti Yusuf dünyaya küsebilirdi, değil mi? Ki üst üste hadiseler yaşıyor. Üst üste yani. Hatta ilginç bir şey, kardeşleri onu bir de parayla satıyorlar, bir de üstünden para kazanıyorlar. Şimdi ne kadar ego için acı verici görünen bir şey yani. Demiş ki: bu insanların hırsları var, kıskançlıkları var, hasetleri var. Şeytan onlara yaptıklarını hoş gösteriyor. Ben bu durumu kabulleniyorum.
Bakın kabullenmek şunu diyebiliriz: İnsan en zor neyi kabullenmekte sıkıntı yaşıyor? En çok neyi kabullenmekte sıkıntı yaşıyor? Başkalarının art niyetleri, kinleri, nefretleri, öfkeleri, kötülükleri yüzünden uğradığı şeye daha çok direnç gösteriyor. "Hadi" diyor, "tamam depremi anladım" diyor, anlatabiliyor, depremi anladım. Ama diyor, bu müteahhit diyor, bu demiri niye çalmış? Bu inşaatı niye kalitesiz yapmış? Ya tabii ki yapmamalı ama yapmışsa yapmış yani. Şimdi ne yapacaksın? Bina yıkılmış. Kabul edeceksin. Yani insanlardan gelen negatifliklere karşı da sabırlı olmak lazım. Evet, onlar insanların suistimalinden gelir. Mesela onları Allah'a atfedemeyiz. Anlatabildim mi? İnsan, insanların elinden gelen negatiflikleri Allah'a atfetmemeli. Ama en fazla şunu diyebilirsin: Allah müsaade etti. Çünkü Allah razı değildir. Anlatabildim mi? Bu ayrımı da hiçbir zaman karıştırmayın: Allah razı değildir. Ama müsaade edebilir. Ve bu noktada insan, muhatap olduğu insanların nefsaniyetleri yüzünden, şeytana uymaları yüzünden, deyim yerindeyse yaptıkları şeyleri de nihai noktada kabullenmelidir. Bu, insanın hiçbir gayrette bulunmaması anlamına gelmiyor. Gayret edebilirsin ama ilke şudur: imkanlar ölçüsünde gayret edersin. Bir şey yapamadın mı, değiştiremedin, kabul edersin. Mesela en bariz örneği o Hudeybiye'deki hadisedir. Peygamber, Mekkelilerin onları bir dini ibadet için Mekke'ye almamalarını kabullenmiştir.
Sabrın Üç Mertebesi: Zorlanarak, Gayretle, Güzelce
Bu anlamda sabır kavramı tabii ki devreye giriyor. Bu noktada üç düzeyde sabrımız var: Bir tanesi zorlanarak sabredersin, bir tanesi gayretle sabredersin, bir tanesi güzelce sabredersin. Zorlanarak sabretmek, bu işin en zayıf halidir. Yani hatta orada zaten, hani halkın deyimiyle, "zaten başka ne yapabilirim ki" hali vardır. Anlatabildim mi? Yani başka bir yol olmadığı için, mecburen ve zorlanarak, yani kendi içindeki benlikler itibariyle sürekli bir mücadele içindedir. Yani tıpkı şey gibi: trafikte yol almak isteyen bir sürücü, ama önü kapalı olduğu için bir türlü gidemiyor. Ne yapıyor? Bir taraftan motor çalışıyor, bir taraftan da arabayı hareket ettiremiyor. Bu zorlanarak, zorlanıyorsun yani. Çünkü içeride bir şey diyor ki böyle bir şey kabul edilemez, böyle bir şey olmamalı.
Hocam bir de şu var, kabullenmek derken onu o an için kabullenmiş gibi görüyorsun ama aslında kabullenmiş değilsin. Sonradan çıkan bir şey var, "intikam, ben sana sonra gösteririm" oluyor içinde insanın. Onu tam olarak nasıl kabullenmek gerekiyor, nasıl görmek gerekiyor ki o tam anlamıyla kabul olsun, yani sahte bir kabul olmasın, sonrasında içeride bir hesaplaşma olmasın diye?
Evet, evet. Şimdi ona gelelim. O çok önemli bir şey. Yani kişi bir şeye sabrediyor ama içinde bir hesap kurguluyor. Anlatabildim mi? Mesela diyelim ki Hz. Yusuf. Şimdi Hz. Yusuf'un gösterdiği sabır böyle bir hesap üzere bir sabır mıydı? Değildi. Yani "ben size bir gün göstereceğim" veya "ben de bir gün güçleneceğim, elime bir fırsat geçecek, o zaman sen görürsün" diyen bir sabır değildi. Öyle bir sabır sabır olmazdı zaten. O belki bir güçsüzlükten ileri gelen bir mecburiyet hali olabilir. Biz buna sabır demiyoruz. Sabır, bir insanın ister durmak şeklinde olsun ister eylemde bulunmak şeklinde olsun, doğru ve gerekli olan bir konudaki devamlılığıdır. Anlatabildim mi? Mesela sabırla da insan yol alabilir, değil mi? Mesela nefis der ki "biraz dur" veyahut da "dinlen" veyahut da "ara ver." Anlatabildim mi? Sen dersin ki "hayır, sabırla yoluma devam etmeliyim." Yani biz burada sabrı hep böyle bir pasiflikle özdeşleştirmemeliyiz. Bazen aktivite içinde de sabır olur. Mesela birisinin sana karşı kaba davranışına sen nezaketle ve insaniyetinle cevap vermeye devam edersin. Bu da bir sabır tavrıdır. Karşındaki insanın yanlış davranışına karşı sen insaniyetine yakışan en doğru tavır içinde davranırsın. Bunu neyle yaparsın? Aslında bu sabırla yapılan bir şeydir. Yani sen doğru ve gerekli olan tutumda kararlı bir şekilde devam ediyorsun. Onun için sabır bir aktiflik ile de olabilir, veya bir aktiviteden vazgeçme ile de, veya bir başka ifadeyle tepki vermemek anlamında da bir sabır olabilir. Ancak gerçek anlamda sabra ermek için insanın o olguyu tanıması gerekir.
Mesela düşünün bir kuş, sabırla yumurtanın üzerinde kuluçkaya yatar. İkide bir yumurtayı şey yapmaz, burcalamaz, "ne zaman çıkacak ne zaman çıkacak" demez. Veya bir anne, "ya üç ayda doğursam olmaz mı, çok özledim" falan demez değil mi? İşte "altı ayda çocuğumu kucağıma almak istiyorum" demez. Neden? Bir bilgi var, onun bir zamanı var yani. Biz bir şeyin mahiyetini, sürecini, içeriğini anladığımız ölçüde aslında sabır gösterebiliriz gerçek anlamda. Mesela bir tavuk için o kuluçka süresi 21 gündür. Bir başka hayvan için başkadır. İnsanın yavrusunun doğumu normalde 9 ay 10 gündür. Bazı hayvanlarda 18 aydır gebelik süresi. Bir şeyi ne kadar idrak edersen, bulunduğun doğru konumdaki sabır o kadar mümkün hale gelir. Ne kadar bilmezsen, o kadar zorlayıcı ve direnç koyucu olursun.
Evet, şimdi zorlanarak sabretmek, gayretle sabretmek. Yani zorlanarak sabretmekte, o sabra muhalif olan birçok negatif etki var. O yüzden sen çok zorlanıyorsun. Gayretle sabretmek ise, zorlanarak sabretmekten daha pozitif bir durum var. O nasıl olur? Negatif etkiler azdır. Fakat sabretme konusundaki gücün ve idrakinde tam bir mükemmellik yoktur. O yüzden o sabrını devamlı kılma konusunda sürekli bir gayret içinde olman gerekir. Sürekli kendini o sabır konusunda beslemen gerekir.
Bir de ne var? Güzelce sabretmek. Ki Kur'an'ın ifadesiyle sabr-ı cemil olarak ifade edilen şeydir. Güzelce sabretmek, yani bu en şuurlu sabır halidir. İşte aslında, diyelim ki kuşun kuluçkaya yatışındaki o sabır güzelce bir sabırdır. Ne zorlanaraktır ne gayretledir, değil mi? O yumurtanın üzerinde, diyelim ki o kuluçka süresi her ne kadarsa -tabii kuşlara göre de değişiyor- ne kadarsa o kadar o kuluçkanın üzerinde yatar ve bu güzel bir sabırdır. Hiçbir gerilim, hiçbir direnç, hiçbir çatışma, hiçbir kaygı, hiçbir hesap yoktur. Bakın hiçbir beklenti de yoktur. O sadece der ki: benim şu durumda takınmam gereken tavır budur. Bu anlamdaki, bu noktadaki sabırda hem bir idrak var, anlayış var, farkındalık var, hem de hesapsızlık var. Yani mesela Hazreti Yusuf'un "bir gün kardeşlerim benim karşıma çıkacak, ben onlara göstereceğim" diye hiçbir hesabı olmadı. Bir hesap yapmadı yani. Veya "hapishaneden bir gün mutlaka çıkacağım, sabretmeliyim, bir gün mutlaka benim haklı olduğum, masum olduğum anlaşılacak" şeklinde hapishanede kalmadı. Doğal bir şekilde kaldı. Belki ömür bile hapishanede kalıp hapishanede ölebilirdi. Hikayenin sonu böyle de bitebilirdi. Onun için fark etmezdi. Onun için fark etmezdi. İşte bu güzel bir sabırdır. İşte ayet onu ifade ediyor: o halde güzel bir sabırla sabret diyor. Ve bakın bir başka ayette de, onların söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl diyor.
Negatifliklere Karşı Tutum: Güzel Sabır ve Güzellikle Uzaklaşmak
Şimdi bakın, hem muhataplarının yanlışlıklarına, negatifliklerine karşı kendi objektif ve fıtri bilincinle karşılık ver. Buradaki sabır o anlamda. Yani senin doğan neyi gerektiriyorsa, o olgu karşısında onunla karşılık ver. Anlatabiliyor muyum? Onunla karşılık ver. İkincisi, onların negatiflikleri karşısında güzellikle uzaklaş. Yani uzaklaşman gerekiyorsa bu fiili olabilir, halinle olabilir. Birçok farklı şekilde bunu alın düşünün. Güzel bir şekilde uzaklaş.
Mesela peygamber Mekke'den ayrılırken onlara söğüp saymadı. Dönüp Mekke'ye "ey Mekke" dedi, "eğer kavmin beni bu kadar düşmanlıkla muamele etmeseydi seni terk etmezdim" dedi. Mekke'ye hitaben böyle bir sözü vardır. Mesela Mekkeliler için "Allah belanızı versin, size bir gün göstereceğim, bu iş daha burada bitmedi" demedi. Bana hiçbir şey yok. Güzel bir şekilde ayrılmak. Mesela bir insan olur, bakarsın çok ters konuşuyor. Mesela en fazla dersin ki "ya bak, bu sana yakışmıyor" der. "Aslında sen öyle biri değilsin" dersin mesela, değil mi? Mesela Hz. Peygamber'in Halid bin Velid'e dediği gibi, dedi ki, Müslüman olduğunda, "ey Halid" dedi, "sen çok akıllı ve anlayışlı olan bir insansın. Senin bu kadar sene o gaflet içinde olman beni şaşırttı" dedi. Anlatabildim mi? Yani negatif bir tutum davranış içinde olan bir insana karşı bizim tutumumuz hem kendi fıtri ve insani ölçüler içinde olmalı, biz öyle davranmalıyız, hem de uzaklaşıyorsam güzel bir şekilde uzaklaşmalıyız. Hani "o bana sövüp saydı, ben de ağzıma geleni söyledim" gibi değil yani. Mesela peygamber böyle bir şey yapmamış, değil mi? Veya hatta hani Hazreti Yusuf kardeşlerine böyle bir şey yapmamış. Mesela bu çok önemli bir şeydi. Böyle baktım, güzel bir şekilde diyor onlardan uzaklaş. Bir insanla anlaşamıyorsun diye illa kavga etmen gerekmez. Bir insan sana kaba davranıyor diye illa senin de kaba davranman gerekmez.
İnsan bütün yanlışlıklarının sorumluluğunu üzerine almalıdır. Almazsanız değişemezsiniz. Yani "senin yüzünden böyle oldum" diye bir cümlenin evrensel anlamda bir gerçekliği yoktur. İlahi düzeyde bir gerçekliği yoktur. Fıtratta bir karşılığı yoktur. Fıtratta bir karşılığı yoktur. Ego'da bir karşılığı vardır. Onun dışında hiçbir gerçekliği yoktur. O yüzden hatalarınızın, yanlışlarınızın, kusurlarınızın sorumluluğunu alın. Sorumlusu egonuzdur. Siz de değilsiniz. Ama üzerinizdeki veya taşıdığınız bir ego yüzündendir, bütünüyle siz değilsiniz.
Mesela benim üzerimde çok böyle parlayacak, hemen alev alacak bir giysi varsa, bir ateşin yanından geçtiğim zaman hemen alev alırım. Neden? Çünkü hemen yanacak, hemen alev alacak bir giysi var üzerimde. İşte egomuz bu giysiye benzer. Ateşe atılıyor ama yanmıyor. Sen de yanmayacaksın. Yanmamak için İbrahim olmak. Yani fıtri bir hal. Hanif olmak. Hakiki bir insan olmak. Elbiseyi değiştirmek lazım. Evet, yani o aşırı tetiklenen, gereksiz yere direnç gösteren, kabalaşan, negatifleşen, üzülen, kaygılanan, alınan, gücenen o ego elbisesini çıkartmaya ihtiyacımız var. Onu çıkardığın zaman sıkıntı olmayacak. O zaman daha güzel cevap vermiş olacaksın. O zaman özgür olacaksın. Onun için İbrahim, fıtri insanın Kur'an'da bir sembolüdür. Ruhuyla, bedeniyle, nefsiyle fıtri bir haldedir. Ve o noktada, o fıtratını koruduğu için hayatta olması gereken en dengeli hayatı yaşamıştır. O yüzden bize de örnek olarak verilmesinde böyle bir hikmeti vardır yani. Orada Hazreti İbrahim dengeli bir insanı temsil ediyor. Yani işte evlenen bir insan, çocuğu olan bir insan, işte Nemrut'la karşılaşıp haksızlığa uğrayan bir insan, değil mi? Birçok hadise var. Fakat hepsinde fıtri bir duruşu var. Ve orada, o hadisede Allah ona ateşi serin ve selametli yapıyor. İbrahim olduğu için. Neden? İşte orada Halil, yani Hazreti İbrahim'in lakabı. Hazreti İbrahim'in lakabı ne? Halil. Yani deyim yerindeyse, tabir caizse, Allah'la bitişik yani. Bir şeyin bir şeyde erimesine dair Arapça'da bu kelime kullanılır. Halil mi? Halil. O sıfat olarak kullanılır. Yani bir şey bir şeyde eriyor.
Bu nedir? Bu şudur: Hz. İbrahim Allah'ta fani olmuştu. Hani tasavvufi bir tabir kullanacak olursak, Hz. İbrahim Allah'ta fani olmuştu. Onunla aynı ahenk içinde hareket ediyordu. Mesela demedi ki, "ya ben niye ateşe atılıyorum, ama ben bunu hak etmedim ki." O dedi ki, "eğer Allah izin verirse olur, izin vermezse olmaz, ama verirse de verir, bir şeyim yok." Hani ateşe atılırken "ateş serin ve selametli olacak" diye düşünmedi Hazreti İbrahim. "Allah ne dilerse o olur." O bilinç içindeydi. Allah'la aynı ahenk içinde yaşıyor. Yani onu ondan ayıramıyorsun. Bir şey bir şeyin içinde çözülmüşse onu ayıramazsın. Mesela diyelim ki şeker suyun içinde çözülmüşse, sen artık şeker ve su göremezsin, onda o şeker, o su da erimiştir.
İşte insanın bu noktada dönüşüm noktasında, yani o nefsin yola girmesi noktasındaki en temel şey, dıştaki hadiselere karşı sabretmek, sonra da bir başka nokta olarak da kendi içimizdeki benliğe karşı sabretmek. Ona karşı da sabırlı olacağız. Çünkü o sana bir şeyi hâlâ diretmeye çalışıyor. Hâlâ kendini empoze ediyor. Ona karşı da sabredeceksin. Yani biz sabır deyince hep başkalarına sabretmek olarak algılarız. Halbuki aslında en az onun kadar, ve bazen ondan daha da önemli, egomuza karşı sabırlı olacağız. O bize bir şey dayatıyor. Kendi gündemini, kendi ideallerini, kendi ihtiyaçlarını, kendi arzularını, korkularını sürekli sana diretiyor. Ona karşı sabırlı olacağız.
Nefis Terbiyesinin İlk Adımı: Tövbe
Onun için seyr-i sülûktaki ilk adım tövbedir. Genellikle ikinci adım sabırdır. Tövbe niye ilk sıraya girmiş seyr-i sülûkte, tasavvufi terbiyede? Çünkü sen tövbeyle diyorsun ki, ben artık egonun perspektifine değil başka bir perspektife odaklanıyorum, başka bir yere yöneliyorum. Egonun arzuları, egomun tercihleri, egomun zemini, artık benim için makul, meşru, kabul edilir bir zemin değil. Bunu değiştirmeyi ve dönüştürmeyi kararlaştırdım. Tövbe bu. Ama dediğimiz gibi tövbe, daha önce de bir derste işlediğimiz gibi, güçlü bir anlayış gerektiriyor. Niye tövbe ediyorsun? Korkudan mı ediyorsun? İnsanlar seni kötü görecek veya beğenmeyecek diye mi ediyorsun? Diyelim ki yalan söylüyorsun, yalandan tövbe edeceksin. Niye tövbe ediyorsun? Hani bizde mesela bazı böyle orta derecede bir ticari kültür şeyi vardır. Ticaretin bir kültürü vardır: işte eğer yalan söylersen bir kere kandırırsın, iki kere kandırırsın, üçüncü defa kandıramazsın. Dürüst tüccar ol ki daha çok kazanasın. Şimdi bu orta düzeydeki bir bilincin erdem anlayışıdır. Sen niye doğru bir tüccar olacaksın? Çünkü doğru olmak fıtratının gereği olduğu için. Doğru olmak benim doğam olduğu için ben doğru olmalıyım. Yalan, benim bozulmuş fıtratımın, egomun bir tavrı. Ben niye doğru olacağım? Ticaretim iyi olsun diye değil. Belki öyle bir ticari zemin olabilir ki ne kadar çok yalan söylüyorsan ne kadar çok para kazanabiliyorsundur belki. Öyle bir ticari zemin olabilir. Peki onu mu tercih edeceğim? Hayır. Onun için tövbenin doğru zemini olması lazım. Hani niçin tövbe ediyorsun? Cevap: fıtratıma dönmek için. Egomun manipülasyonunu kabul etmiyorum. O egonun beni manipüle etmesine karşı artık rahatsızım. O yüzden doğru olacağım. Gerçek tövbe budur. Yoksa ne cehennem korkusu, ne insanların değer vermeme veyahut da ilgi göstermeme korkusu, ne ilişkilerimizin şöyle veya böyle olma korkusu. Hiçbir şeye dayanmamalıdır gerçek tövbe. Gerçek tövbe, fıtri olanla fıtri olmayan ayrımını kavramaya bağlı bir şeydir. "Ben fıtri olana dönüyorum" -tövbe dediğimiz şey budur- fıtri olmayandan da kendimi korumaya çalışıyorum. Tövbe bu.
Negatif Benliklere Karşı Sabır ve Hesap Tutmamak
Sonra işte sabır geliyor. Sabır, bahsettiğimiz gibi, yanlışlar karşısında sabırlı olmalı. Niye yanlış yaparlar? Çünkü İslami tabiri kullanalım, gafildirler. Daha modern bir tabiri kullanalım, insanlar uykudadırlar. Bunun için yanlış yaparlar. Dolayısıyla sen, uykuda olan, yani uyur gezer bir insanı düşün. Yürürken uyur gezer yürüyor ya, kalkmış yürüyor, senin ayağına basıyor. Şimdi sen kimle kavga edeceksin? En çok onu yatağına götürürsün, götürebilirsen. Veya eğer uyandırılabilecek nitelikteyse uyandırırsın ve sonra dersin ki, bak uyan, zaten uyanınca senin ayağına basmayacak zaten. Ama sen uyandırmadan diyorsun ki "benim ayağıma nasıl basarsın?" Zaten uyuyor. Anlatabiliyor muyum? Zaten sen öyle demekle sen de uyuduğunu gösteriyorsun. "Niye benim ayağıma basıyorsun" diyorsun, uyur gezer bir insana. O zaman sen de çok uyanık sayılmazsın.
Onun için dikkat edin, Hazreti Yusuf kardeşlerine bir laf etmedi. Hani onu kuyuya attılar, başkaları onu kuyudan çıkardığında hemen oraya gidip dediler ki "bu bizim kölemizdir, biz bunu size satabiliriz" dediler, sattılar. Hz. Yusuf orada bir şey demedi yani. Niye demedi, değil mi mesela? Hiç benim aklıma gelmiştir bir zaman: "ya" dedim, "bu Hz. Yusuf haşa çok ezik ve aptal birisi böyle boynu bükük" -hatta İranlıların çevirdiği filmde öyle duruyor yani- demiyor ki "ya işte ben aslında köle değilim, bunlar benim kardeşlerim ama beni onlar kuyuya attı." Yok böyle bir şey yok. Yani şey yok orada. Hani uyuyan insanlara ne anlatacaksın? Anlatabildim mi? Çok bir şey yok orada. Ne mi var? Uykusu içindeyken belki ona bazı şeyler söyleyebilirsin: "ama sen bana böyle bir şey yapamazsın, nasıl böyle bir şey yapıyorsun, işte ne biçim insansın?" Sen onun ne biçim bir insan olduğunu -zaten görsen, hangi düzeyde bir bilince sahip olduğunu görsen- zaten o kadar tepki göstermezsin. En fazla şunu dersin: "bu sana yakışmıyor" dersin. Bu kadar. Ama bunu küçümseyerek, dışlayarak değil, hakikaten şefkatli yani: "hakikaten bak kardeşim, bu sana yakışmıyor." Bu kadar. Anlatabildim. Yoksa öbür türlü, biz uyur gezer bir insana nasıl davranmıyorsak -işte niye buraya bastın, niye şuraya çıktın, niye şunu döktün demiyorsak- psikolojik anlamda uyuyan bir insana da nasıl böyle yapıyorsun diye böyle çok objektif, çok idealistçe bir noktadan eleştiri yapamayız. Böyle bir şeyimiz yok, lüksümüz yok yani. Dediğim gibi, eğer onu biraz uyandırabiliyorsan, uyandırmak için konuşursun. Yoksa ayağına bastığında yaşadığın acının etkisiyle konuşmazsın. Önce, hayatta psikolojik acılarınızla konuşmamaya çalışın. Psikolojik olarak bir hoşnutsuzluk, bir memnuniyetsizlik, bir acı, bir zorluk, bir üzüntü, bir kaygı, bir öfke hissediyorsanız, bunu görün, bir kenara koyun, sonra daha objektif bir bilinçle konuşmaya çalışın. Konuşabilirseniz -ki bunu yapabilmek çok önemli bir şeydir- bu, içinizde oluşan psikolojik düzeydeki üzüntüyü, öfkeyi, alınganlığı görmemek değil, ama onun üzerinden konuşmamaktır.
İşte Hz. Yusuf'un yaptığı şey de bu. Kardeşleri uykuda, derin uykuda; yapacak bir şey yok. En son Hz. Yusuf'un huzuruna geldiklerinde, Mısır'da, bakın, onları uyandırma imkânı biraz oldu. Dedi ki onlara: "bugün size kınama yok, ben sizi kınamıyorum." Hiçbir hesabım yok, hiçbir şey biriktirmedim. İçim size karşı ne öfkeyle dolu, ne üzüntü, ne keder; hiçbir şey yok. "Size bugün" dedi "kınama yok, rahat olun." Şeytan, yaptığınız şeyi nefislerinize hoş gösterdi. Ne kadar mükemmel bir ifade, ne kadar doğru bir ifade. "Şeytan nefislerinize yaptıklarınızı hoş gösterdi, aslında siz böyle de değilsiniz" der gibi, bu ayrıştırmayı yaptı. Aslında bu siz değilsiniz dedi. O yanlışı yapan aslında siz değildiniz, dercesine. Evet, siz yaptınız ama aslında sizin bütünüyle, sizin bütün varlığınızla yaptığınız bir şey değil bu. Nefsinize şeytan o davranışı hoş gösterdi, yaptınız. Bak, bu kadar. Uyandırdı onları. Yani aslında neye karşı uyandırdı? Bakın, insanda bir ego var. O ego bazen kendi kendine veyahut da işte şeytanın telkiniyle yanlış şey yapabiliyor. Buna karşı uyanık olun. Ne yaptı onları? Uyandırmış oldu. Ama bakın, ne zaman uyandırdı? O zaman uyandırdı: belli bir şeyi fark edebilir hale geldiklerinde.
Onun için bizlerin hayatta insanlarla bir hesabımız olmamalı. İnsanlarla hesabın varsa, bomboş bir hesap tutuyorsun. Yani defter dolu ama real anlamda hiçbir değer içermiyor. Hiçbir değer içermiyor. O hesaptan kurtulacaksın. Mesela bakın, o yüzden manevi bir yola bir insan girecekse, kimseyle hesabı olmamalı. Kendiyle özdeşleştiği benlikleriyle tabii, işte onları nötrleyecek. Onları da bedava satacak yani. Hiç öyle hesabını da yapmayacak. Bazen insan negatif benlikle de gereksiz yere uğraşır: "işte şu davranışım veya bu düşüncem yüzünden hayatımı berbat ettim." E ettin. Ne yapalım şimdi? Ettin. E bırak onu artık. Yani böyle düşündükçe daha da etmeye devam ediyorsun. Yani bazen insan dışarıdaki insanları terk ediyor, kendi benliğiyle kavga ediyor. Anlatabiliyor muyum? İşte "ben niye bu kadar öfkeli davrandım? Ben niye bu kadar aptalca davrandım? Ben niye bu kadar kendimi üzdüm?" Üzdüm. Öfkelendim. Aptalca davrandım. Sal onu ya. Bırak onu.
Hani bizde bir hikaye vardı, belki duymuşsunuzdur. Hani çocuk babasına bağırmış. Baba demiş "hırsızı yakaladım." "E getir" demiş. "Gelmiyor" demiş. "E bırak" demiş. "O beni bırakmıyor" demiş. Yani hırsızı sen mi tutmuşsun, o mu seni tutmuş? İşte öyle hırsızlar var bir de yani. Anlatabildim mi? Nötrleyemiyorsun. Bırak, bırak artık onu. De ki "aptalca davrandım, bunu da kabul ediyorum." "Nasıl böyle davrandın?" Davrandın işte, kabul ediyorum, kabul et, bırak gitsin. O zaten hiçbir şey taşımıyor. Hiçbir değeri yok onun zaten. Ama sen ona kukla gibi sürekli oynatıyorsun, onu ona can veriyorsun. Anlatabildim? "Yaptım bir aptallık ya." Bu kadar. Değil mi? Bırak. Bitti. O hırsız hikayesi gibi, onu tutmaya gerek yok. Sahiplenmeye gerek yok. Veya "nasıl böyle yaptım" diye, hani kendine yedirememek damarından bir benlik gelir. Bu sefer işte "nasıl ben böyle yaptım?" Yaptın işte yani. Artık bunun hesabına gerek yok. Bırak gitsin onu da, bırak hepsini bırak. Bunun için dedim yani, insan o negatif benliklerle de fazla gereksiz yere meşgul olmamalı, geçip gitmeli, anlamalı, yorumlamalı. Zaten onların bir değeri de yok. Anlatabildim mi? Hani bunu şeyle ifade edelim. Hani hangi sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç ne olur? Sıfırdır. Bütün benliklerin değeri sıfırdır. Sıfırla çarpıp sonra yollayın. Değeri yok çünkü. Ben değeri olmayan bir psikolojik benlikle niye meşgul olayım? Anlatabildim mi? Değeri yok. Sıfırla çarpıyorum, gitsin. Bunu anlamak lazım.
Yani şimdi örnek mesela, işte Kabe'deki putlar aslında o neyi temsil ediyor? Nefsi, benlikleri temsil ediyordu o putlar aslında. Kabe, insanın kalbini, insanın öz varlığını temsil ediyor. İçinde vardı bir sürü put. Şimdi putları peygamber parayla mı sattı? Değil mi? Temizledi hepsini. Kavga da etmedi onlarla, değil mi? Hani böyle hınçla, balyozla falan indirmedi onları yani. Teker teker dışarı çıkardı, gittiler yani. Çünkü bir değerleri yoktu. Bak, tertemiz, değil mi? Şu anda da Kabe tertemiz. Bakın boş değil. Görünmeyen bir dolulukla dolu aslında. Biz boş zannedip dolduruyoruz. Mesela ego da öyledir. Hani diyorsun "böyle egom yok" -hani böyle hırslı olan, arzulu olan, tutkusu olan, öfkesi olan, direteceği bir şeyleri olan- bakıyorsun öyle bir egon yok. Hani diyorsun bomboş. O zaman dolduralım. Değil mi? Halbuki o boş değil. Kabe boş mudur hakikatte? Değil. Asıl şeyle dolu. Ama sen boş zannettiğinde, o zaman doldurmaya çalışıyorsun. O boş dediğin şey aslında bir doluluk.
İşte tıpkı onun gibi, insan o negatif benliklere karşı sabırlı olacak. Çünkü onların da kendine göre bir noktada, zaman içinde bir güç kazandıklarını görüyoruz. Veya senin egonun farkına varmadan onlara güç veriyor. Aslında onların bizatihi gücü yok. Fakat öyle bir şekilde onlar kendilerini senin sayende işlevsel hale getirmişler ki zaman zaman onlara güç veriyorsun. Mesela düşünün, çok hasta olduğunuzda, ağır grip, böyle yatağa düşmüşsünüz. İstek, arzu kalıyor mu? Hiçbir benlik o an sizi işgal edemiyor. Değil mi? "Alışverişe gideyim, şu kırmızı elbiseyi alayım, şu çantayı alayım, şu ayakkabıyı alayım, şu yemeği yiyeyim" yok. Değil mi? Demek ki aslında hiçbirinin gerçekte gücü yok. Ama sağlığınız yerine gelince onlara güç veriyorsunuz. O yüzden anlayın ki güçleri yok onların. Ama farkında olmadan onlara güç veriyorsunuz, o zaman içeride bir çatışma oluyor. İşte bu çatışmaya karşı sabırlı olmak lazım. Sabırlı olmak ne demektir? Doğru bir anlayışla doğru bir tutum konusunda direnmektir. Doğru bir anlayışla doğru tutum noktasında direnmektir. Onunca sabır kör bir sebat veya inat değildir yani. Tahammül de aynı şey değil ama, değil mi? Değil tabii ki. Tahammül biraz böyle zorlanarak sabretmeye giren bir şey. Ne oldu bu durumda? Doğru bir anlayış içinde doğru bir tutumda sabırlı oluyorsun. Neye karşı? İçindeki negatif benlere karşı. O zaman gitgide onlar zayıflamaya başlıyor. Ama bakın ne dedik burada? Güzel bir sabırla karşıla ve güzellikle uzaklaş onlardan. Bak, kavga da etme onlarla.
Geçmişin Hesabını Tutmamak: Zaman ve Kayıp Algısı
Bazen kavga edersiniz bir benlikle: "şu benlik 20 senemi yedi." Eee, böyle gidersen bir 20 sene daha yiyecek. Yediğini gördün, uzaklaş ondan güzel bir şekilde. "E yememeliydi." Bak, gene ona güç verdim. Gene onu besledim. Ama 20 senemi yemeyebilirdi. Bak, gene güç veriyorsun. "20 senemi yedi, artık bundan sonra yemese iyi olur." Bırak gitsin. O yoluna, sen yoluna. Anlatabiliyor muyum? Mesela düşünün evinizde çöp gördünüz. "E bu çöp olmamalıydı." Tamam, olmamalı. O zaman dışarı kapıya bırak. Değil mi? Çöple kavga etmene gerek var mı? "Niye bu evde oldu?" E oldu. Değil mi? Mutfakta bir bardak kırıldı. Kırıldı. Toplarsın. Kapının dışına bırakırsın. Ama sen sürekli o kırılan bardağın parçalarını yerde bırakıyorsun. Sürekli üzerine bastıkça ayağın kanıyor. İkide bir "niye kanıyor" diyorsun. Kanatan şeyi gör ve bakın en güzel şekilde ondan ayrılın. Hesap yapmadan. Onunla "20 senemi yedi" bırak. 20 senemi yemiş olsun, helal hoş olsun, yemiş olsun. Bırak. "20 senemi yedi" diye diye sen onu çağırıyorsun ikide bir. Olacak hesap değil mi? De ki "20 senemi yedin, hoş olsun, kabul ediyorum. Bundan sonra yemezsin." Anlatabiliyor musun? Ama bir başka benlik geliyor: "yemezse ne iyi olurdu." Bak, gene tuttun, gene çağırdın onu. Güzel bir ayrılışla ayrılmıyorsun. Sürekli bir bağ oluyor yani. Anlatabildim mi? Yani atıyorum, eşinden ayrılmışsın ama ikide bir "on senemi yedi, üç senemi yedi, yirmi senemi yedi." Ya bırak işte, ayrılmışsın kardeşim yani, daha ne iyi gidiyorsun yani. Ama hâlâ düşünüyor: "ah" diyor, "onunla evlenmeseydim, şunu yapmasaydım, bunu yapmasaydım." Hâlâ şey sarıyor. Bitmiş. Hatta bazen şey olur böyle, diyelim ki kişi ölmüş, işte "bana çok büyük bir yanlışlık yaptı, bunu hazmedemiyorum" -arkadaşın, eşin, dostun her neyse fark etmez yani- adam ölmüş, muhatap ölmüş ama sende hâlâ o ölmemiş. Hâlâ sen onu yaşatıyorsun. Neden? Kabullenmiyorsun. Peki niye insan kabullenmiyor? Çünkü bir şeyimizi kaybettiğimizi düşünüyoruz, o nedenlerle.
İşte burada temel bir şey var: bir şeyi kaybettiğini düşünmeyeceksin. Kaybolan bir şey, daha doğrusu kaybolan şey, geçici ve izafi olandır. "20 seneyi kaybettin." Yalan. Olacak hesap vardır. Şöyle yalan: bak, sen ezeli ve ebedisin. Allah'tan gelip ona dönüyorsun. Bu senin düşündüğün şu zaman kavramı var ya, bu geçici ve izafi. Einstein'a Allah rahmet eylesin, bu izafi bir şey, gerçek değil yani. Buradaki 20 sene ile 200 sene arasında fark yok. Sen asıl ebediliğini hissettin mi? Ebedi olduğun hakikatini idrak ettin mi? Veya etmek istiyor musun? İstiyorsan o zaman bu 20 yılın hesabını yapma. Bırak 20 yılın, 120 yılın dahi hesabını yapma. Çünkü o geçici ve fani.
Kur'an'da bir ayette der ki, onlara dünyada ne kadar yaşadınız denildiği zaman, işte kimi bir gün diyecek, kimi iki gün diyecek. Allah daha iyi bilir diyor. Yani bu şu demektir: bu hayatı, bu dünyayı, bu zamanı çok abartmaya gerek yok. Çünkü öyle değil. Hani biz bunu kendimizi rahatlatmak için yapmıyoruz. Eğer bu zaman gerçekten çok kıymetli bir şey olsaydı ben gerçekten bunu söylerdim ve bunun üzerinden hareket ederdim, ama öyle bir şey yok. Gerçekte bu zamanın, bu zaman diliminin hakikatte bir değeri yok. O ebedi olma halini hissetseniz, işte o zaman diyeceksiniz ki, "aa hani 20 yıl mı geçmiş, 200 yıl mı geçmiş" hiç fark etmez. Ebedisiniz çünkü, bakın, zaman üstüsünüz. İnsanda zaman üstü bir öz var. Zaman üstüysen, 20 yıl, 50 yıl önemli değil.
Onun için diyorum, hiçbir kaybı asli bir kayıp gibi görmeyin. Bu rüyanızda kaybettiğiniz bir şey gibidir. Rüyanızda nasıl bir şey kaybedersiniz? Uyanınca dersiniz ki "rüyamda kaybetmiştim." Mesela rüyamda bütün servetimi kaybettim. Ama rüyamda kaybettim. Bak, uyanınca kaybolmuş bir şey yok. Tıpkı bunun gibidir. Onun için insan dünyada kaybettiği hiçbir şeye üzülmemeli. O sınırlı -dersin ki- geçici olanın üzüntüsüne kadarsa o kadar üzülmeye hakkın olabilir. O da geçici olarak hakkın olabilir. İlla egona da bir pay vereceksen, egona da öyle küçük bir pay ancak verebilirsin. Çünkü bakın, bu net ve kesin bir şeydir. Onun için Kur'an'da bir şey diyor: hakiki hayat ahiret hayatıdır. Yani ruhun hayatıdır. Ruhaniyettir. Onun için "dünyada bir şey kaybettim." Ne kaybettin ya?
Bakın örnek, o Hazreti Musa'nın karşısındaki sihirbazlar, seneleri Firavun'un emrinde geçmiş. Her türlü sihir, her türlü psişik kabiliyeti, kuvveti elde etmişler. Psişik güçler diyorlar; işte böyle bilmem neyi hareket ettirmek, havada yürümek, işte birisinin aklından geçeni okumak, birisini şey yaptırmak, gözünü boyayarak şey yapmak. Bunlar hepsi psişik güçlerdir. Gerçek anlamda değerli şeyler değillerdir. O sihirbazlar ömürleri Firavun'un yanında geçmiş. Firavun deyip geçmeyin, o epey sınırlı düzeyde bir bilgiye sahip ve aslında bu tabii ki başka bir konu; ters inisiyasyon dediğimiz, yani negatif gelişme dediğimiz -eğer bir gelişme diyeceksek- negatif gelişmenin üstadı Firavun. Yani o sihirbazların üstadı o yani. Anlatabildim mi? Onun için diyor, "ben olmadan" diyor, "benim iznim olmadan siz nasıl inanıyorsunuz" diyor. Çünkü her şeylerini ondan öğrenmişler. Fakat Musa'nın getirdiği -bakın, Musa'nın getirdiği sihir değil, anlatabildim mi- Musa'nın getirdiği ruhaniyet. Onu görünce "biz iman ettik" diyorlar. Bakın, "iman ettik" diyorlar. Firavun da diyor ki "sizi öldüreceğim" diyor. Onlar da diyor ki "önemli değil, öldürebilirsin. Ama biz öyle bir hakikati idrak ettik ki ne seninle geçirdiğimiz 40, 50, 60 yılın kaybı, ne şu ne bu, hiçbirinin önemi yok. Biz hakikati idrak ettik ve iman ettik. Ne yaparsan yap önemli değil."
İşte bu bilinç. O zaman ne oluyor? Teker teker o negatif benlikleri bırakırsınız, sahiplenmenize gerek yok. Çokça hesaplaşmanıza da gerek yok. Doğru şekilde hesaplaşın, sonra sıfıra çarpıp gönderin. Onun hiçbir değeri yok. O sürekli sizi meşgul ediyor. "Ben" diyor "sıfır değilim" diyor. "Ben" diyor "bir şeyim" diyor. Anlatabildim. Niye diyor: "insanlar sana böyle davrandı, sen bunu hak mı ettin, sen hak etmediğin muamelelerle karşılaştın." Alıyor seni, sen de buna bir değer atfediyorsun. Diyorsun "evet, doğru söylüyor." Sonra o alıyor seni geçmişin bütün girdaplarına sokuyor. Çamura batırıyor, çıkarıyor. Batırıyor, çıkarıyor. En son ya üzüntü, ya öfke, ya nefret, ya kinle cebelleşiyorsun. Neden ama? Ona bir de atfettin, ona bir de atfettin. O yüzden ona hayat verdin. O da senin hayatını okudu, hayatını berbat hale getirdi. O yüzden bizim düşmanlarımız içeridedir. O senin hayatını yememeli. Ama ona o imkanı veren sensin. Çünkü onu olumluyorsun. Onu olumladığın an onu canlandırdın. Onu canlandırdığın an onun hükmüne ve anlayışına mahkum oldun. O zaman dikkat edeceksin. Hiç arkana bakmadan ve hiçbir kayıp hissi yaşamadan hepsini bırakacaksın. O zaman işte nefs-i emmareden biraz çıkmaya başlarız. Çünkü bak, onlar seni hep güdüyorlar. Hep seni sevk ve idare ediyorlar. Ama buna çanak tutan senin yanlış algın.
Mesela bakıyorsun bir benlik: "ya geçmişte şöyle yapsaydım şimdi bambaşka bir durumda olurdum." Ya ben de bazen bir benlik gelir: "ya işte şu fakülteyi değil de şunu okusaydın şimdi başka bir şey olurdu." Gülüp geçiyorum. "Şunu yapmasaydın veya şunu yapsaydın" ne yapıyor? Alıyor seni. Hiçbir değeri yok. Hiçbir anlamı yok. Hiçbir gerçekliği yok. Hiçbir faydası yok. Ama bak, sen diyorsun ki "evet öyle, ben şöyle değil de böyle yapsaydım şöyle olurdu." Hiçbir gerçekliği yok. Halbuki baştan desen ki "bu boş bir şey, bunun üzerinde düşünmem gerekmiyor çünkü anlamı yok, şu anki durum ne, bu; şu anda ne yapabilirsem onu yaparım," mesele bitti. Onu nötrledin. Ona bir meşruiyet değeri vermedin. Mesela bazı insan oluyor: "şunu hatırladıkça üzülüyorum, şunu hatırladıkça nefret ediyorum, şunu hatırladıkça bunalıyorum." Hatırladıkça değil, hatırlayıp sahiplendikçe. Yoksa hatırlarsın, ne olur ki? Ama hatırlayıp onun argümanlarını, bakış açısını, olayları ele alış tarzını onaylıyorsun. Sen onu hatırlamıyorsun, sen onu onaylıyorsun. Onaylıyorsun, o da seni kendine göre şekillendiriyor, kendi rengini sana veriyor. Bir bakıyorsun seni kuşatıvermiş. İşte "hatırladıkça cinlerim tepeme çıkıyor." Hayır, hatırladıkça değil. Aklına gelen benliği ve o an ortaya çıkan benlik durumunu onaylıyorsun. Onun düşüncesini, duygusunu, perspektifini, yargısını, değerlendirmesini onaylıyorsun. Onaylamasan onun hiçbir değeri yok. Sana hiçbir etkisi de yok. Gülümser geçersin.
Geçmişimdekilere öyle bakmak lazım değil mi hocam? Kesinlikle. Bütün sorunları çünkü çocukluk zamanına götürüyorlar ya insanları. O zaman da ara diyorlar, yaşadığı şeyler. Onlarla öyle yüzleşmek gerekiyor, o zaman sağlıklı olabilirsin. Psikolojik benliğin böyle hakim damarları, tonları çocukluk zamanındaki süreçlerle ilişkilidir. Özümüz değil ama. Özümüz Allah'a dönmekle. Yani modern psikanaliz diyor ki çocukluğuna dön. Biz de diyoruz ki Allah'a dön. Yani aslında Allah'a dön, asli özüne dön, kim olduğunu o zaman hatırlayacaksın.
Nefs-i Emmareyi Öz Benlikten Ayırt Etmek
Modern psikoloji ne diyor? Veya psikolojik perspektif algısı dünyayla sınırlı. Diyor ki çocukluğuna dön. Hintli Ermiş de diyor ki "doğmadan yüz sene evvel neredeydin" diyor. O da hakikaten sen, diyor, kendini niye doğduğun andan itibaren var olan bir varlık olarak algılıyorsun? Sen, diyor, doğmadan yüz sene önce neredeydin? Aslında neyi kırmaya çalışıyor? Psikolojik benliğin zaman ve kendilik algısını kırmaya çalışıyor. İşte diyor, bunun cevabını verdiğin zaman diyor meseleyi çözmüşsün. Ama bu soruyu sorarak ne yapıyor? Psikolojik benliğin varoluşunu, kendilik algısını ve zaman algısını nötralize etmeye çalışıyor. Sen diyor doğduğunda var olduğunu düşünüyorsun. Ana rahmine düştüğün zaman var olduğunu zannediyorsun. İşte kadim öğretilerle modern psikoloji arasındaki bir fark da budur. Kadim öğreti seni en asli haline döndürür ve onu sana hatırlatır. Modern psikoloji seni en fazla doğduğun zamana kadar götürür.
Ama nefsin arızaları belki onunla modern psikolojiyle... tabii, tabii. Yani nefsin arızaları tabii ki o doğumdan itibaren yaşadığımız süreçlerle birlikte kemikleşiyor veya belirgin hale geliyor. Ama biz bakın o değiliz yani. Anlatabilir miyim? Biz o değiliz. Onu anlamak lazım. Tabii ki onu da fark edip nötralize edeceksin. Oradaki yanlış şeyleri göreceksin. Mesela korkun mu tetiklenmiş? Değersizlik hissi mi tetiklenmiş? Kendini küçük görme hissin mi tetiklenmiş? Kendini ispat etme arzun mu tetiklenmiş? İlla güçlü olmalıyım hissin mi tetiklenmiş? Ne tetiklenmişse orada göreceksin ve oradaki yanlış tetiklenmeyi okuyacaksın. "Buna gerek yok" diyeceksin. Ama sen o psikoloji değilsin, aynı zamanda onu hatırımızda tutacağız. O yüzden diyorum, bunları bıraktığımız zaman bir şey kaybetmeyeceğiz. Yani o negatif benliklere karşı hem sabırlı olacağız hem de onları güzel bir şekilde geride bırakacağız. Hiçbir alacak hissetmeksizin. Hiçbir üzüntü, keder hissetmeksizin. Hiçbir kayıp hissi duymaksızın. Bir şeye çok üzülmüşsün, tamam, bu kadar üzüldüğüm yeter, değil mi? Niye hatırladıkça üzüleyim ki? Niye o benliğin tekrar karmaşasına düşeyim ki? Tebessüm et ve geç. "Böyle olacakmış, ilginç bir deneyimdi" de ve geç. O zaman yola girebilirsin. Onun için nefis terbiyesi veyahut da bir manevi yola girmek, her türlü benlik hesabını hem dışarıya karşı hem kendimize karşı terk etme iradesiyle başlar.
Peki hocam, o şeydeki fark nedir? Sahabeden birisi günah işliyor da çöle atıyor kendini, işte affetmiyor kendini. Onunla geçmek arasında nasıl bir fark var? Şimdi bazı benlikler insanda çok güçlü olur. Çok güçlü olur. Onunla hesaplaşman için biraz kendini mahrum etmek, kendini geriye çekme ihtiyacı duyabilirsin. Anlatabildim. Bununla ilişkili bir kısım farklı durumlar olabilir. Farklı reçeteler gibi. Farklı durumlar gibi. Aynen. Dolayısıyla şu hataya düşülmemeli: "ben bu yanlışı niye yaptım" değil, "bu yanlışı bana yaptıran hangi benliktir" -bu daha doğru bir tutumdur. Onu görmek, değil mi? Evet. Çünkü ben, gerçek anlamda özümüz, yanlış yapmaz. Kendimizi yanlış yapan benlikle de özdeşleştirmemeliyiz. Anlatabildim mi? "Bu yanlışı bana yaptıran benlik damarı nedir? Hangi benlik damarı bana bu yanlışı yaptırmıştır, yaptırmaktadır" diye bakacağız. Yoksa "ben bu yanlışı niye yapıyorum" dediğinizde kendinizi o benlikle özdeşleştirmiş oluyorsunuz. Zaten nefs-i emmareden çıkmaya çabalamanın bir ilkesi de budur. Yani şunu demek istiyorum: sen nefs-i emmare değilsin. Sende bir nefs-i emmare var. O senin özünü örtmüş. Anlatabildim mi? O yüzden peygamberimiz böyle "ben kötüyüm, ben ne kadar berbat biriyim" demeyin diyor. "Benim nefsim ne kadar kötüdür" demeyin diyor -benim nefsim ne diyor orada, benim kendim manasında- "ben çok kötüyüm." Bu yanlış bir şey. Bu büyük yanlış, güzel gibi görünen ama çok büyük bir tuzak. Kişinin farkında olmadığı bir tuzak. Ayrıştıracaksın. Nefs-i emmarenin farkına varmak demek, nefs-i emmare dediğimiz şeyin psikolojik benlik olmadığını fark etmek demek.
Ya sen diyorsun ki -hani bazı belki söylemişsinizdir- bu Sultanahmet'in bahçesinde böyle bir ağaç var. Yanılmıyorsam ya çınar ağacı ya kestane ağacı, ama bir tane sarmaşık onu öyle bir sarmış ki siz sarmaşığı görüyorsunuz, ağacı görmüyorsunuz yani. Ama aslında o sarmaşığın içinde bir ağaç var. Anladın mı? Şimdi mesele, o psikolojik benlik bizim özümüzün üzerine bürünmüş. Biz kendimize baktığımız zaman o nefs-i emmareden başka bir şey görmüyoruz. Orada da olumsuzluk gördüğümüzde "ben ne kadar kötüyüm" diyoruz. Hayır, sen kötü değilsin. Ama senin o saf, iyi, mükemmel, duru, huzurlu özünü sarıp sarmalamaya çalışan bir benlik var. Bir nefs-i emmare dediğimiz psikolojik bir benlik mekanizması var. Onu ayırt edeceksin. Anlatabildim mi? Onun için insan "ben kötüyüm, ben çok berbat bir insanım, benden adam olmaz" gibi kendine dair böyle negatif cümleler kullanmamalı. Hatta bazen şunu diyebilirim: şeytan bazen bunları kullandırır. Bu bir tuzaktır. Yani bu insan için bir tuzaktır.
Peki bunun zıttı, "hayır ben çok iyiyim, bende hiçbir şey yok kardeşim, ne kötülüğü ne olumsuzluğu" -bu da demek değil. Ayrım yapacaksınız. Bende bir psikolojik benlik ve onun negatif damarları var, bunların farkındayım. Ama bundan bağımsız ilahi ve saf bir özüm var. Benim derdim bunu fıtri haline döndürmek. Bu ayrımı yapmak işte seyr-i sülûke girmenin bir nevi ilk temel basamağı gibidir. Yoksa hep nefs-i emmare düzeyinde insan hep ikilik yaşar. "İyiyim, kötüyüm. İyiyim, kötüyüm." Yanlış bir şey. İyiyim der, egosunu şişirir, hatalarını görmesini engeller. Kötüyüm der, o kötülükten çıkacak yol bulamaz bu sefer. "Ya" der ki "kötüyüm, battı balık yan gider, ben değişemem, böyleyim, kötüysem kötüyüm" diyip ona devam eder. Veyahut da dediğim gibi "iyiyim" deyip bu sefer egosunu şişirmeye çalışır ve hatasını bu sefer görmesini engeller. İkisi de tuzak. O yüzden şeytan ikisini de kullanır. Hem "iyisin, iyisin" der, hem "kötüsün, berbat birisin" der. Modern psikoloji hep sana "iyisin" dedirtiyor: "sen yaparsın, edersin." Tabii o da biraz egoyu taraf tutuyor. Evet.
Sabır ve Azim İlişkisi
Bu sabırla birlikte bir de azim kavramı var. O da bir işi yapmaya ve tamamlamaya yönelik olan kalbin kararlılığı demek. Hatta Kur'an-ı Kerim'de sabırla azimin beraber kullanıldığı bir kısım ayetler var. Mesela "kim sabreder ve affederse şüphesiz bu azmedilecek şeylerdendir" diyor mesela. Yani bu şu demek: olumlu ve doğru bir sürece girdiğinde bir kısım negatif etkenlerin ara sıra devreye girebileceğini unutma. O yolda kararlı ol. Anlatabiliyor muyum? O yolda kararlı ol. Neden? Çünkü bakın, burada sabır ve affetme kavramı geliyor. Dikkat ederseniz insan hep şey yapıyor ya: "ne kadar sabredeceğim" veya işte "affettim ama aklıma geldikçe kızıyorum." Burada azimli olmalısınız. Yani tamam affettim ama "sen de böyle yapmamalıydın." Bak, şimdi gene döndük. Neden? Evet, dönebilir. Geldi benlik, gene geldi. "İşte tamam affettin, hani büyüklük sende kaldı ama, ama sen de bunu hak etmemiştin" falan diye başlar. Azimli olacaksın sonra kardeşim. İnsanız, muhatabım yanlış yapmış olabilir. Hepimiz zaten belli bir gaflet uykusundayız. Gayet tabii olarak ve gayet doğal bir şekilde affediyorum, tamam mı, diyeceksin. O konuda azimli olacaksın. Yani veya kendi içinde bakacaksın, veya kendini bazen affetmiyorsun, değil mi? Kendini de affedeceksin. Kendini affetmemek de ayrı bir psikolojik benlik damarıdır. Sağdan yaklaşıyor: "kendimi affet." Ne yapacaksın? Asacağım mı? Derdin ne yani? Değil mi? Affetmeyip ne yapacaksın? Anlatabildim mi?
Dediğim gibi, Kur'an'da sabır ve azmetmenin beraber kullanıldığı böyle en az 3-4 tane ayet var. Evet, Hazreti Lokman'ın oğluna yaptığı tavsiye ile tamamlayabiliriz: namazında kararlılık göster, onu ikame et; doğru ve yararlı olanı yap; kötü ve yanlış olandan vazgeç; başına gelecek her şeye sabırla karşılık ver. Bunlar azim ve kararlılık gösterilmeye değer şeylerdir. Bu şu demektir: bunlara muhalif olan, insanın gerek içinde gerek dış dünyada negatif tesirleri vardır. Mesela çalışmaya karşı bir tembellik damarı vardır. Affetmeye karşı bir hesap sorma damarı vardır. İnsan bunlara karşı ancak azimli olursa karşılık verebilir. İnsan ne noktada azimli olacağını bilmeli. Ve bunlar azmedilmesi gereken şeylerdir. Eyvallah.
Mesela bazı insanlar şu yapıyorlar: "ben bu nefisle ne yapacağım?" Bırak gitsin ya. Yani mesela evdeki çöple ne yapıyorsunuz? Biblo mu yapıyorsunuz? Çöpe atıyoruz. Bırakıp gidiyor işte, bu yani. "Ne yapacağım bununla?" Bırak gitsin ya. İlla bir şey yapmam mı gerekiyor?
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Al-i İmran Suresi: 35-37) - Hz. Meryem'in annesinin adağı ve kız çocuğu doğması kıssası - (Yusuf Suresi: 92) - "Bugün size kınama yok" - (Enbiya Suresi: 69) - Ateşin Hz. İbrahim'e serin ve selametli olması - (Maarij Suresi: 5) - "Güzel bir sabırla sabret" - (Müzzemmil Suresi: 10) - "Onların dediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl" - (Kehf Suresi: 19) - Ashab-ı Kehf kıssasında "ne kadar kaldınız" sorusu - (Şura Suresi: 43) - "Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu azmedilecek işlerdendir" - (Lokman Suresi: 17) - Hz. Lokman'ın oğluna öğütleri --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.