Kayıtlanma, Edebiyat ve Nostalji Üzerine (Kayıt 13)
Kısa Özet
Sohbette önce insanın hayattaki rolleri (evlat, baba, hoca gibi) "oynamak zorunda" kalmasının bir tür kayıtlanma olduğu, mutlak hakikati bulan kişi için bu kayıtların eskisi kadar ağır gelmeyeceği anlatılıyor. Ardından edebiyatın (Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali gibi yazarların) aslında yazarın kendi öznel/travmatik dünyasını yansıttığı, gerçek objektif bakışın ancak evliya/enbiya seviyesinde mümkün olduğu bir sahabi kıssasıyla örnekleniyor. Son bölümde Kadıköy/Moda, Samatya gibi yerlere veya çocukluğa duyulan nostaljinin, aslında insanın fıtratına ve Elest Bezmi'ndeki ahde duyduğu asıl hasretin yanlış yöne kaymış hâli olduğu, bazı kayıtlanmaların mizaçtan (Enneagram tipleri), bazılarının da nesilden nesile aktarılan manevi mirastan kaynaklanabileceği tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan mutlak hakikati buldukça, hayattaki rolleri (evlatlık, ebeveynlik vb.) oynamak eskisi kadar ağır ve sıkıcı gelmez.
- Edebiyat okurken aslında yazarın kendi travmalı/öznel dünyasını okuduğumuzu unutmamalı; gerçek objektif bakış ancak evliya seviyesinde mümkündür.
- Kadıköy/Moda veya eski İstanbul nostaljisi gibi geçmişe duyulan özlemler, insanın içindeki cennete ve Elest Bezmi'ndeki ahde duyduğu asıl hasretin yanlış yöne kaymış hâlidir.
- Çocukluğa duyulan özlem, geçmiş-gelecek hesabı yapmadan yaşanan fıtri hâle duyulan bir özlemdir.
- Bazı kayıtlanmalar mizaçtan (Enneagram tipleri), bazıları da nesilden nesile aktarılan manevi mirastan kaynaklanabilir.
Roller, Kayıtlanma ve Mutlak Hâl
Yunus ne hoş demişsin, bal ile şeker yemişsin, balların balını buldum, kovanım yağma olsun.
İşte buradaki bütün temel şey şudur: İnsan mutlakı, sınırsızı, sonsuzu, o ruh hâlini bulduğunda, bunun karşıt kutbu olan -veyahut da bunun gölgesi olan, daha doğrusu bunun gölgesi olan- sınırlılık, çift kutupluluk, beşeriyet şeyini yitirir. Gerçekliğini yitirir. Yani yine var olmaya devam eder, fakat sen artık ona eskisi gibi bakmazsın.
"Peki hocam, biz onları oynamak zorunda mıyız?"
Tabii, bu bir deneyim oluyor işte. Oynamak zorundayız. Bunu söylememizin sebebi, o tam mutlak olanı henüz bulamamış olmamızdan kaynaklanıyor. Öğrencinin karşısında hoca olmak çok sıkıcı bir şey. Birinin karşısında bir şey olmak, evlat olmak, bilmem ne olmak... Ben mesela bu rolleri hayatımda değiştirdim. Baba oldum, yetişkin oldum, bilmem ne oldum. Ama hep şunu fark ediyorum: Oynarken bunun sıkıcılığını fark ediyorum. Oynamak istemiyorum, çünkü büyüyeceğim işte. Sen öyle olma diye dayatılan kültürel bir şey var, sana yabancı bir şey. Bunu fark ediyorsun zaten. Niye oynayacağız ki?
Bunu şöyle düşünün: Mesela böyle büyümüş bir insan, bir çocukla oynadığında çocuklaşır. Ve o muhatap olduğu çocuğun sınırlanmışlığının derecesine iner. Bu bir kayıtlanmadır aslında. Fakat bundan rahatsız olmadan yapar bunu, değil mi? Aynı onun gibi olduğumuz zaman işte bütün bu hoşnutsuzluklarımız da ortadan kalkacak. Ya da nasıl bir üst şeye geçmek gerekir. Yani o daha derin bir hakikatin farkına vardığımızda, bu kayıtlanmalarımız bize zor ve ağır gelmeyecek. Yine yorulacağız, yine işte sıkıntı çekeceğiz, ama çok çok az. Çok çok az. Şu anla mukayese edilmeyecek derecede az aslında. Çok güzel bir şey.
Edebiyat ve Yazarın Öznelliği
"Az önce hocam, seninle bir şey de... Okuduğumuz kitaplardan da çok etkileniyorduk falan. Mesela benim için Oğuz Atay çok başka bir yerdeydi. Allah'ım, yani o Tutunamayanlar... Sonra peşine Yusuf Atılgan, işte Anayurt Oteli, işte Aylak Adam, işte peşine Sabahattin Ali. Bunların hepsi benim için böyle... yağmur gibiydi, bana da öyle yalnız hissettiriyordu yani. O zamanlar öyle kutsallaşıyordu. Ben acıya... bu yani bu... Ve o seni bir yere getirip bırakıyor. Orada seni baş başa bırakıyor. Ne bir çözüm var, sadece acının içinde yüzüyorsun. Başka hiçbir şey görmüyorsun. Onu da fark etmiyorsun."
Ve o yazarın bir kişilik yapısı, bir psikolojisi, belli problemleri, belli travmaları vardır. O aslında kendini anlatıyor. Dolayısıyla okurken objektif bir gerçekliği okuduğunuzu düşünmeyin. O kişinin dünyasını, o kişinin dünyasından okuyorsunuz. Bu gözle okunabilir. O zamanlarda düşünemiyorsunuz.
"Tabii, tabii. Bunu kendinizle özdeşleştiriyorsunuz."
Tabii, tabii. Yani ancak bir eren okuduğu zaman, biz objektif bir okuma olduğuna inanabiliriz. Anlatabildim mi?
Şimdi mesela düşünün: Bir çocuk bize diyelim ki, oyuncaklarıyla oynarken biraz eli acımış, biraz düşmüş dizini acıtmış. Ama bunu öyle bir anlatıyor ki, sanki dünyanın sonuymuş gibi. Şimdi onu dinleriz, değil mi? Ama deriz ki, bu onun baktığı yerden, değil mi? Onun dünyası, onun baktığı yer. Bu gözle bakıyor, objektif değil yani. Biz zannediyoruz ki bunlar objektif. Sanki objektif hayata bakıyor, dünyaya baktı ve gördü ki dünya trajik bir yer, böyle zannediyoruz. Yok, böyle bir şey değilmiş. Ancak bir evliya objektif bakabilir.
Peygamberimizin Gözünden Dünyaya Bakmak
Hatta bakın çok ilginç bir şeye geçen rastladım. Bir sahabi diyor ki Peygamberimize: "Ya Resulallah, benim için dua et, Allah'ın gözünde dünya neyse öyle göreyim." Peygamberimiz diyor ki: "Böyle deme, bu yanlış olur." "Peki ne diyeyim?" "Ya Rabbi, Resulullah'ın gözünde dünya neyse bana öyle göster." Çünkü Allah'ın gözünde dünya yok ki kardeşim. Allah'ın gözüyle baktığında dünya kalmaz ki, çünkü dünya mutlak değil, izafi, sübjektif bir şey. Ancak deyim yerindeyse, buna bir insan olarak bakılabilecek en doğru şekilde bakan kim? Peygamber. İşte onun gözünde dünya nasılsa öyle görmeyi talep et. Yoksa "Ya Rabbi, dünyayı Sartre nasıl görüyorsa bana da öyle göster, o uzatan aynada gördüyse bana öyle göster" dersen, işte öyle görürsün. Anlatabiliyor muyum?
Çünkü aslında dervişin bakış açısı, onun objektivitesi de kendi objektivitesi değil aslında. O hakikati bulduğu için, aslında o hakikatin bakış açısıyla bakar. Yani kişi kayıtlanmalardan ne kadar kurtulursa o kadar objektif ve nesnel görür. Ama kendi kayıtlanmalarının içinden baktığında... Şimdi depresif bir insanın dünyayı gördüğü gibi görmek istesek, dünyayı ne yapmış oluruz? Yanlış yapmış oluruz, değil mi? Ama hep o kumaşı da parlatıyoruz.
"Tabii."
Şiir ve Hakikat
Yani çok mu söylenip... Oğuz Atay böyleydi, bilmem ne... Sonra ne yaptı? Hakikaten kutsanası bir şeydi. Ona bile özeniyorsun, öyle bir hâlde bile görebiliyorsun yani. Batı zaten roman geleneği oradan geliyor. Gerçekten böyle bir ruh hâline bize sürekli ifade edecek bir şeye mi sahip? Kesinlikle onu çok daha fark etmek gerekir. Bunu fark etmek çok önemli. Tamam, hep bize böyle sesleniyor. O yüzden bazen bazı insanların şiirlerini okumaktan hiç hoşlanmıyoruz. O kadar özel bir şey, o kadar kendini anlatmıştır ki... Benim için bir anlam ifade etmeyebilir. Bazen hiçbir şey anlayamıyorum. Hiç fazla ifade etmediği zamanlarda oluyor, o zaman "bir şeyler mi karalamış" falan derim.
Yani ben artık şöyle: İyi edebiyat da yapsın, insanı unutmayalım. Biraz şiir okuyayım, insanı şey yapalım... Hayır, yani diyelim ki bir şiir okuyacaksam, hiç olmazsa bir Niyazi Mısrî'yi, bir Yunus Emre'yi okurum. Bu insanları okuyacağım ki hem orada bir estetik zevki de alacağım, hem de o estetik zevkin içinde hakikatin bizim anlayışımıza indirgenmiş bir yönünü kavrayacağım. Yoksa ben kalkıp bunalımlarını anlatan bir şairi tabii ki okurum, hürmet de ederim. Ama "üstelik alsın" demem, teşekkür ederim derim: "Seni anlıyorum ama kusura bakma, daha yol alman lazım." Hürmet etmekle olur, o onun sürecidir. Ama onu objektif bir insanlık hâli gibi görüp öyle algılarsak, o yanlış olur. Özdeşleştirirsek, onunla bir bağ kurarsak, o zaman ayağınızdan yere doğru çeker; çok satanlar içinde hep bunlar var.
"Evet."
İşte öyle oluyor.
"Evet, çünkü edebiyatçısın da."
Yani mesela o Tutunamayanlar'daki şiirde, "büyüdüm" diyebilirim, oldumlaşmış gibi. Orada yine de böyle ironik bir şey var, zekâsı falan. Bazıları hakikaten "acıların çocuğu" şeklinde yani. Onlara mesela daha da... Tamam, hakikaten saygı duyuyorsunuz ama üstü kalmasın. Mesela şu an ısrarla söylenende de çok şey var. Diyor ki: "Doğuştan beri kalbinde bir delik olmak..." Bu bile hepsini anlatıyor, bir dörtlük. "İşte budur" diyorsun. Dörtlük. Ağır mıdır? Evet. Sonrasını fark ediyoruz. Ama onu düşünmeye bakın, çok kalıcı etkili, çok rahatsız edici bir dünya. Anlaşılma, anlaşılamama...
Nostalji ve Hakikat Arayışı
Ben bunu şeyde okuyoruz, böyle lise dönemlerinde... O kızı, yani o anki her şeyde... Veya bazen bakıyorsun, "işte ben Moda'da büyüdüm, işte Kadıköy'de büyüdüm" bilmem diye, alıyorsun böyle Kadıköy'ün küçücük bir köşesini öyle bir abartıyorsun ki, yuh yani. Allah'ın öyle sonsuz bir âlemi var, ya ben Kadıköy'ün Moda'sını ne yapayım yani, bu kadar da içine gömülmek olmaz. Tabii ki orası bir nokta bile olsa kıymetli bir şeydir, ayrı bir şey. Ama sanki "abi işte Kadıköy'ün Moda'sı var ya, o eskiden elli sene önce öyleydi" diyip bunu abartıyorlar biraz.
"Evet, evet."
Yani yapma be kardeşim. Evliyaullah miraca çıkmış, bırak Kadıköy'ün Moda'sını, dünyayı aşmış. Sen o insanları oraya sokmayıver ya. Bu kadar da olmasın yani. Hafif bir nostaljik hava olur, "moda güzeldi elli sene önce" falan de, ama sanki elli sene evvel Moda'da yaşamamış olmak ne kadar acı bir şeymiş gibi, şu kahrolası zamana ve İstanbul'un böyle betonlaşmış hâline bir de bundan edebiyat üretmek... Anlatabiliyor muyum? Yani şimdi 1950'nin İstanbul'unda yaşasak ne olurdu, değil mi, erer miydik? Yok, bu kadar şeye gerek yok.
"Ama yapıyorlar."
Tabii, Allah selamet versin, bir şey yok, ama zor. O da bir alan yani.
"Tabii tabii, biri birini dinliyor."
"Samatya" diyor. "1950'nin Samatya'sı" diyor, "böyle böyle insanlar vardı" diye anlatıyor. Zannediyorsun böyle cenneti anlatıyor mübarek. Aslında bir hata bu. Hakikaten derdi, yerine çekilerek şeyleri belirlemek için: "Biz şunları, şunları... Şöyle yapardık, böyle yapardık" demek de aslında onu bir şey yapıyor, değer olarak gösteriyor; herkes bu şekilde bunları görsün istiyor. Bakın, insanın hasret çekip çekeceği tek bir şey vardır: cennet ve orası, ve mutlak. Anlatabiliyorum. Biz ona hasret çekmek için... Ondan kopya bir şey yaşadık. Ona hasret duymak varoluşsal bir hakikattir. Yoksa ben 1940'ların, 1950'lerin İstanbul'unu, tabii güzeldir, daha estetiktir, şudur budur, ama böyle bunu hayatının temeline oturtup bir nostaljik hava üretmek manasızdır.
Elest Bezmi'nin Hatırası
Bizler hani, Evliyaullah'a demişler ki, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sözünü hatırlıyor musunuz? Biz hiç unutmadık, hâlâ kulaklarımızda çınlıyor. Bak işte buna, buna hasret duyacaksın, bu sözü hatırlamaya çalışacaksın. Anlatabiliyor musun? Bu sözü hatırlamak hakikaten mühimdir.
Çocukluğa Özlem ve Fıtrat
Bir de şey var İsmail, mesela insanlar ihtiyaçlarını bir şekilde dolduruyorlar. Bazı dönemlerde mesela herkes hakikaten dolu dolu hissettiği bir dönem oluyor; lise dönemi oluyor, ya da dediğimiz gibi Kadıköy Moda döneminde oluyor falan. Orada dolu dolu hissetmiş hakikaten, böyle bir "bilme" hâli, bir eğlence hâli falan. Üstüne çok kafa yormamış ama o hâli hissetmiş mesela. Şimdi o hâl kaybolduktan sonra, ister istemez oraya gidiyorsun ama aslında hakikaten varlığın bir ihtiyacı gibi. Oraya gitmesi, hakikaten sevgiyi arıyor, şeyi arıyor falan. Ama oraya referans olarak oluyor. Bir de ulaşılamayacağı için de hep herkes orada.
Ama dikkat edin, onun nedenini geçen gün düşündüm hakikaten. Bazı böyle çocukluklarımızı niye hep özlüyoruz? Aşağı yukarı büyük problemler yoksa, "ne güzel bir çocukluktu, keşke" diyoruz o çocukluğa. Aslında o çocukluk hâli nispeten fıtrata daha yakın. Mesela geçmişin çok fazla hesabını yapmıyorsun, değil mi? Çok fazla borçlu-alacaklı hesabı yapmıyorsun. Geleceğe dair endişen yok. O yüzden hayatı daha dolu ve daha doğal yaşıyorsun. O yüzden aslında biz o çocukluğumuzu özlüyoruz: fıtrata yakınlık, fıtrata daha yakınlık. Zihnin geçmişle veya gelecekle karıştırılmamış, saptırılmamış hâli. Anlatabiliyorum. O nedenle aslında o çocukluğumuz bize sanki daha farklı bir şeymiş gibi geliyor. Aslında orada bilincimiz farklı. Anlatabildim mi? Mesela bir geziye gittin, orada da aynı şeyi yaşıyorsun: geçmiş yok, gelecek yok, günü yaşıyorsun, süper şeyler oluyor. Sonra geri dönüyorsun, "ah" falan demeye başlıyorsun böyle. Yine o tam yaşanmışlıkla alakalı. Çünkü mesela çocukluğunda böyle endişelerin, kaygıların yok. Büyüyorsun; evlilik oluyor, çoluk çocuk oluyor, o oluyor bu oluyor, bir sürü endişe. Hayatın içinde o yaşanan, doğal olan, fıtri bir şey. Anlatabiliyor mu? Mesela diyelim ki arkada henüz bir şey bina edilmemiş, hiç hesap yok mesela o arkada. Ama şimdikilerde bakıyorsun bir sürü hesap var, bir sürü beklenti var, o var bu var. Anlatabiliyor mu?
"Hocam, ben çocukken daha yaşlıydım... Çevreden 'bu çok korkunç' falan diyorlardı. Ben giderek, tabii ki herkes bozuldu. Yani ben kendimi öyle bozulmuş hissettim ama yaşım ilerledikçe, gençlik döneminde daha çok çocuklaştığımı falan sanki fark ettim. Yani ilk dönem çocukluk dönemlerinde öyle çocuk gibi değildim. O türlü özlemiyordum."
Tabii tabii, yani bu dediğim şeyi herkes için genellemiyorum. O dediğimiz bazı şeyler, atalarımızdan tevarüs eden bazı miraslarla, bizim o nesillerimizden tevarüs ettiğimiz bazı şeylerle ilgilidir. Belli bir yaşa gelince onun etkisi azalır. Bazı kişiler güçlü etki alırlar ve o kayıt o kişide çok güçlüdür; büyük gibi görünür. O biraz kayıtlıdır, çok ilgisi devam etmez.
Mizaç, Miras ve Enneagram
"Az önce söylediklerinizle bağlı olabilir mi? Bazı mizaçlarla bağlı olabilir mi?"
Ama işte onu analiz etmek lazım. Mizaca bağlı gibi olan durumlar da var. Bazı yapılar daha ağırbaşlıdır, daha böyle bir şey gibidir. Hiç çocukluğunu hiç anmaz. Geri dönme, özveride, güzel bir şey diye... Yani böyle birlikle, dokuzlukla ilişkisi olanlarda, bazı böyle beşlikle ilişkisi olanların bir kısmında böyle bir durum vardır; mizaçtan kaynaklanan. Bir de mizaçtan kaynaklanmayan, o dediğimiz atalardan gelen mirasla ilgili bazı şeyler de vardır.
"Bunu düzenleyebilir miyiz?"
Yok, pek anlayamayız, kolay kolay anlayamayız.
"Hangisi olduğunu mu?"
Zaten öyle hassas bir çiçek gibi bir adam var, kendi hâlince, "acaba böyle bir şeyden kaynaklanmalar yapabilir mi acaba" diye. Bu yaygın bir bilgi bizde, genel bir kesitte var olan bir şey. Varsa, temeli varsa, var olan bir bilgidir. O ismi niye koyduklarını biraz düşünmüştüm açıkçası.
12 İmam Meselesi ve Miras
Bu en bariz şekilde -garip de ifade etmiştim- 12 İmam'da vardır yani. 12 İmam'da aslında o miras hep sürekli alınıyor ve yansıtılıyor; onlarda daha bariz bir şekilde görülüyor. Orada son imam kayıptı, değil mi? Kayıp kabul ediliyordu, son gelen imam kayıp kabul ediliyordu. İmam mı olarak geçiyordu herhalde, kayıp olarak. İmam geçti mi? Ama tanıtmıyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): (A'raf Suresi: 172) — Elest Bezmi'ndeki "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına atıfla anılıyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.