Korku Temelli Benlikler ve Fıtrata Dönüş
Kısa Özet
İsmail Acarkan bu sohbette korku temelli benliklerin insanı ya kaçınmaya ya da aşırı reaksiyona sürüklediğini, bunların çocukluktan itibaren oluşan sahte kalıplar olduğunu anlatıyor. Peygamberin Taif, hicret, Uhud ve Hudeybiye gibi en çaresiz anlarındaki tavrını örnek göstererek, insanın kendi fıtratını peygamberin haliyle özdeşleştirip taklit değil idrak yoluyla ondan ders çıkarması gerektiğini vurguluyor. Sohbet, korkuların sahte bir annelik yaptığı, gerçek benliğin ise bu korku ve arzulardan bağımsız olduğu fikriyle ilerliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Başkalarının algısı yüzünden hissettiğimiz her türlü negatif duygu, başta korku olmak üzere sahtedir. - Peygamberin en çok farkındalık gösterdiği anlar, en aciz ve en çaresiz olduğu durumlardır (Taif, hicret mağarası, Uhud, Hudeybiye). - Taklit göbek bağı gibidir; gerçek olan, içindeki fıtratı idrak edip kendi ayakların üzerinde durmaktır.
Korku Temelli Benlikler: Kaçınma mı, Aşırı Reaksiyon mu?
Bunlara bir anlamda korkulara odaklı benlikler de diyebiliriz. Bunların bir kısmı görünür korkulardır ve biz bu korkuların farkındayızdır. Bir kısmı da görünmez korkulardır veya çok temas etmek istemediğimiz korkulardır. Bunlardan ya kaçınırız ya da bunların tetiklemesiyle bazen gereksiz ve aşırı tepkiler veririz. Mesela bazı insanlar vardır, korktukları şeylerden uzak durmayı tercih ederler. Bazı kişiler vardır, korktukları şeyle yüzleşmek istemedikleri için korkularının aksine aşırı tepkiler verirler. Mesela bazı insanları görürüz, cesur gibi gözükür, çok reaksiyonel gözükür ama aslında onu alttan alta dürten şey, onu motive eden şey korkusu olabilir. Dolayısıyla korku temelli benlikler ya bizi bir anlamda yavaşlatan, ayak bağımız olan, bizi paçalarımızdan tutup objektif, doğal ve spontan davranmamızı engelleyen benliklerdir. Bir kısmı da bize aşırı reaksiyon verdiren, ama yine korku temelli benliklerdir. Bu anlamda aslında bunlar, objektif varlığımız noktasından baktığımızda, doğamızda olmayan benliklerdir.
Mesela diyelim ki alay edilmekten korkan benlik, küçümsenmekten korkan benlik, yok sayılmaktan rahatsız olan, bundan korkan benlik, uyumsuz olmaktan korkan benlik, zayıf görünmekten korkan benlik, reddedilmekten korkan benlik, suçlu olmaktan korkan benlik, yanlış yapmaktan korkan benlik, sorumluluklarını yerine getirememekten korkan benlik gibi birçok benlik sıralanabilir. Bunların hangisi bizde daha baskınsa, bizde etkinse, mutlaka bunu keşfetmemiz gerekiyor. Keşfedilmemiş korkular veya yeterince yüzleşilmemiş korkular bizde mutlaka ya kaçınma noktasında eğilimlere sebep olur ya da aşırı reaksiyon vermeye sebep olur. Yani bazı insanlar korkularıyla yüzleşmemek için saldırgan olabilirler. Korkularıyla yüzleşmemek için çok cesur gibi görülen şekilde davranabilirler. Korkularıyla yüzleşmemek için aşırı eleştiren olabilirler. Veya korkularıyla yüzleşmekten kaçındıkları için eleştiriye tahammül edemeyebilirler. Mesela bazı insanlar görürüz, işte keskin bir şekilde bir konuda suçlanır ve orada çok güçlü bir reaksiyon verir. Şimdi o güçlü reaksiyonu vermesi illa kendinde böyle bir şey olduğu anlamına da gelmez. Ama böyle bir şey olacağından korktuğu anlamına gelir. Eğer bir yerde çok büyük bir reaksiyon veriyorsanız orada ya öyle bir durum var sizde ve bunu görmekten kaçıyorsunuz, ya da öyle bir durum yok ama böyle bir durumun olma olasılığından aşırı şekilde korku duyuyorsunuz demektir. Dolayısıyla öncelikle bizim bu korku temelli benlikleri fark etmemiz ve bunları sakin bir gözle gözlemlememiz gerekir.
Defalarca ifade ettik: insanoğlunun en temel noktada kendisine bela olan, sıkıntı veren benlikleri iki temellidir. Arzu temelli benlikler, korku temelli benlikler. Biz bugün daha çok korku temelli benlikler üzerinde durmaya çalışacağız. Burada tabii ki öncelikle şunu hatırlamaya ihtiyacımız var, bunu her zaman kendimize hatırlatmalıyız: sahte benlikler, yanlış benlik kalıpları bizim doğal halimiz değildir. O yüzden “ben neden korkuyorum” demekten ziyade, bende ne tür korkular var ve ben bunları ne kadar gözlemleyebiliyorum, ne kadar fark ediyorum. Çünkü bunlar gerçekten tırnak içinde psikolojik doğamızın bir nevi küçük virüsleri gibidirler. Mesela bir yaşına kadar bir çocuk, alay edilmekten hoşlanmama gibi bir benliğe sahip değildir. Alay edilmekten rahatsız olmak nedir aslında? Kendimizle ilgili başkalarında olmasını istemediğimiz düşünce ve duygulara dair bizdeki bir rahatsızlık işaretidir.
Alay Edilme Korkusu ve Başkalarının Algısına Meşruiyet Tanımak
Yani diyelim ki “benle alay etmesinler, kimse benle alay etmesin.” Ben bazen bu korkusu olan insanlara sorarım: mesela sende alay edilecek olan şey nedir? Senin neyinle alay edebilirler? Diyelim ki fiziksel özelliklerin olabilir, yaşın olabilir, hayat süreci içindeki başarı veya başarısızlıkların noktasında bir şey olabilir, yaptığın hatalar olabilir. İşte tırnak içinde herkes çok iyi bir noktaya gelmişken senin yaşıtların, seninle aynı dönemde okuyanlar, mezun olanlar çok farklı yerlerdeyken sen onların gösterdiği performansı göstermemiş olabilirsin. Ve bundan dolayı o insanlarla görüşmek istemiyor olabilirsin. Ve neden görüşmek istemezsin? Alay ederler diye düşünüyorsun. Peki diyorum, senin konumunda biri olsa ve sen o insanların konumunda olsan, yer değiştirseniz, sen alay eder misin? “Yok” diyor, “ben alay etmem, ben alay edilecek bir şey olarak bunu görmüyorum.” Ama insanlar benimle alay edebilirler. Şimdi alay edilmeyi, alay edilesi biri olmakla karıştırma gibi bir durum var tabii ki burada. Birilerinin benimle alay etmesi benim alay edilesi bir durumda olduğumu mu gösterir? Aslında bunlar birbirinden farklı şeyler. Ama bazı insanlar zihinlerinde bunu birleştirirler. Ve alay edilebilecek bir durumun olmadığı halde başkaları seninle alay edebilir. Bu da sana kendini kötü hissettirebilir.
Burada da ikinci olarak ne devreye giriyor? Kendimizle ilgili başkalarının algısına aşırı bir biçimde meşruiyet tanımak problemi devreye girer. Hatta çoğumuzda böyle durumları tamponlama eğilimi olur. Mesela şöyle deriz: “benim için önemli değil” aslında ama bal gibi önemlidir, içeriye baktığınızda. Ama onu göstermek istemediği için ondan da rahatsız olur; “benim için alay ederlerse etsinler” der ama biri alay ettiğinde rahatsız olur. Neden ki? Bununla objektif olarak yüzleşip “hayır, yani burada alay edilecek bir durum yok, ben alay edilesi bir tutumum, durumum, tavrım olduğunu düşünmüyorum, dolayısıyla başkaları alay edebilirler, bu onların kendi kişisel alanlarıdır, yanlış buluyorum ama benimle ilgili değil, kendimle ilgili bir şey olarak bunu değerlendirmiyorum” diyebilecek objektif analize ihtiyacımız vardır. Eğer bunu yapamazsak ne olur? Farkında olmadan biz, başkalarının bizi nasıl algıladığıyla ilgili olarak ömür boyu ayak bağı olacak bir benlikle yaşarız. Çünkü o benliğin dikkati dışarısıdır, içerisi değildir. “Ama onlar ne düşünecek? Ama onlar ne düşünüyor, ne hissediyor? Benim hakkımda ne diyorlar, ne düşünüyorlar?” Bunu aşırı bir biçimde ve gereksiz bir şekilde enerjimizi harcarız. Ve nereye odaklanırız? Başkalarının zihnine odaklanırız. Hatta bazen sorarız: “beni küçümsemiyorsun değil mi?” mesela. Niye sorarız bunu? Çünkü birileri tarafından, önemsediğimiz kişiler kimlerse onlar tarafından küçümsenmek istemeyiz. Ama şunu sormamız gerekmez mi? Gerçekten bende küçümsenmeyi hak edecek, küçümsenecek, yargılanacak, suçlanacak, kötü addedilecek bir şey var mı? Temel soru budur aslında. “İşte yok ama” diye başlayıp ürettiğimiz cümleler tampon cümlesidir ve bunlara dikkat etmemiz gerekir.
Çünkü bakın şunu unutmayalım: başkalarının algısı yüzünden hissettiğimiz her türlü negatif duygu, başta korku olmak üzere sahtedir. Hani sizin hakkınızda negatif düşünen hakim değilse — çünkü hakim size nesnel bir ceza verebilir, gerçi o ceza da eğer adalet üzere verilmiş bir ceza değilse sizin gene kendinizi orada kötü hissetmeniz gerekmez. Tıpkı meşhur Sokrates’in dediği gibi: “haksız yere idam ediliyoruz, şükür ki haksız yere idam ediliyorum, iyi ki haklı yere idam edilmiyorum” diyebilmek tabii ki biraz daha üst bir farkındalık gerektiriyor. Ama şöyle düşünün: insanların benim hakkımda olumsuz düşünmesi, hayatın pratik nesnel gerçekliği açısından ne gibi sonuçlara yol açar? Mesela biri beni küçümsüyor, biri beni aptal görüyor, biri beni düşüncesiz görüyor, biri beni muhakemesiz, zayıf ve reaksiyoner görüyor, biri beni sabırsız görüyor veya biri beni aceleci görüyor. Ne olur? Bakın burada asla muhataplarımızı umursamamak ile bunu karıştırmayalım; kastettiğim şey asla bu değildir. Çünkü bir insanın başkalarını umursamama eğilimi de, başkalarını umursayan benliğin ters yüz dönmüş bir halidir. Ben başkalarının ne dediğini, ne düşündüğünü analiz ederim; akıl ve mantık süzgecinden geçiririm. Makul ve meşru bir fikri varsa bundan istifade ederim. Değilse bu ona aittir. Burada benim rahatsız olmamı gerektirecek hiçbir şey aslında yoktur. Ama rahatsızlık hissediyorum; ne yapayım? Niye rahatsızlık hissediyorum? İşte oraya bakman gerekir; o seninle ilgili bir şeydir, dışla ilgili bir şey değildir. Ama zihnimiz bize bir oyun oynar ve şunu der: “ama o şöyle şöyle düşünmese ben rahatsız olmayacağım.” O zaman sanki problem dışarıdaymış gibi gözükür.
Demin dediğim gibi, mesela alay edilen biri düşünsün: aslında bu onda herhangi bir olumsuzluğa yol açmaz. Ama alay edilmekten rahatsız olabilir. Neden? Çünkü çevresindeki insanların kendisiyle ilgili algısının pozitif olmasına ihtiyaç duyuyor. Bunu arzu ediyor. Bu da korkunun aslında arka yüzünün arzu olduğunu gösteren bir durumdur. Yani her korku bir ölçüde bir arzuyla birlikte şekillenir. O yüzden arzu ve korkularımızı mutlaka düşünmeliyiz. Ama bunlarla özdeşleşmeden bunu yapmalıyız. Çok özdeşseniz tabii ki bu konuda ilk başta zorlanacaksınız. O yüzden Sartre’nin bir sözü var: “Öteki cehennemdir” der. Çünkü aslında ötekini bir çerçevenin içine sokarak bir şeyi yorumlarsanız zihniniz ötekinin arzusunu, olayını, takdirini talep etme noktasına sizi götürür. Ötekinin, yani başkalarının sizi onaylamasına, takdir etmesine, iyi, doğru ve güzel bulmasına ihtiyaç duyarsınız. Ama bu sizin elinizde olan bir şey değildir. O zaman çok sahte bir oyunun içine düşersiniz. O oyun nedir? Kontrol edemediğiniz ve büyük oranda etki edemediğiniz birinin zihnini, ihtiyaç duyduğunuz bir moda çevirme arzusu. Bu çok tehlikeli bir oyundur ve bu oyunu oynamak isteyen veya bu tuzağa düşen insanların kesinlikle “ben nasıl bir oyunun içindeyim, bu oyunu göze alıyor muyum” demesi gerekir. Çünkü bu çok yorucu bir oyundur, kazanma ihtimalinizin çok düşük olduğu bir oyundur. Üstelik böyle bir oyuna ihtiyacınız yoktur. Bazen insan bir oyuna girer, bir riske girer veya zorlu bir savaşa girer ve mecburen o savaşa girmek zorundadır. Ama bizim böyle bir zorunluluğumuz yoktur. Bizim başkalarını ihtiyaç duyduğumuz moda getirme, onların onay, takdir, ilgi, sevgi, kabul, itibar etme gibi tutumlarına özünde ihtiyacımız yoktur. Ama böyle bir ihtiyacımız olduğunu bize sürekli içten içe söyleyen benliklerimiz olabilir arkadaşlar. Bunu özellikle hatırlatıyorum. Yani ben şimdi birçok cümle kullanıyorum, “bu yanlıştır veya buna gerek yoktur” ama içeride bir benlik bunun tam tersini söylüyor olabilir. Zaten söylemiyor olsaydı benim bunları söylememe de gerek kalmayacaktı. Yani bizde fıtri olanın, doğal olanın, fıtratımıza uygun olanın aksine davranan, düşünen, hisseden benliklerimiz var. Ama aslında bunlara niye benliklerimiz diyoruz? Çünkü onları kendimiz zannediyoruz. Aslında bunlar bizim özdeşleşmememiz gereken benlikler. Ama yıllarca bunlara ben demişiz: “ben şundan korkarım, ben asla bunu istemem, ben şöyle bir şeyi asla yaşayamam” gibi bir kısım benlikleri kendimiz olarak algılamışız.
Peygamberin Çaresizlik Anları ve Fıtrat Referansı
Mesela “ben çok utangacım, ben hata yapmaktan çok korkuyorum” — birçok benliği kendimiz olarak algılamışız. Ve muhtemelen bunu değiştirmeyecek olsak ömür boyu bununla yaşayacağız. Utangaç benlik, onaylanmamaktan korkan benlik, ezik görülmekten rahatsız olan benlik, yetersizlikten kaçınan benlik, hatalı olmak istemeyen benlik, güçlü durmak isteyen benlik, aciz ve çaresiz olmak istemeyen benlik. Mesela dikkat edin, peygamberin en çok farkındalığının tırnak içinde söyleyeceğim pik seviyeye çıktığı noktalar, en aciz olduğu, en çaresiz olduğu durumlardır. Bir tanesi Taif’tir. Bir tanesi hicret ettiği sırada düşmanlarından kaçmak için sığındığı mağaradır. Bir tanesi Uhud savaşıdır. Bir tanesi Hudeybiye barışıdır. Şu anda aklıma gelenler yani. Ve hepsinde ya çaresizlik… Hudeybiye’de zahiren ne yapabilirsin? 450 kilometre gelmişsin, arada bir 15-20 kilometre kalmış ve birileri seni engelliyor. Bakın engelliyor. Veya sen iyilik, güzellik, hakikati tebliğ etmek adına bir yere gitmişsin, birileri seni taşlıyor. Değil mi? Veya işte hicret ederken çaresizsin, elinde bir askeri güç yok, seni koruyacak bir yandaş yok, bir şey yok; yakalanırsan birilerinin eline mahkumsun, birilerinin tırnak içinde insafına mahkumsun. Bakın bunlar çok önemli şeylerdir. Ve burada peygamberin gösterdiği tutum — bunların hiçbirinde tırnak içinde söyleyeceğim çok fevkalade mucizevi bir şey yoktur aslında. Taif’te taşlanmışsın, mucizevi bir şey yok. Hudeybiye’de zahiren boyun eğici gibi görülen bir anlaşma imzalamışsın. Mağarada çaresizce beklemişsin. Ondan sonra Uhud’da tam zaferi elde etmişken, sözünü dinlemedikleri için, birileri yanlış yaptığı için ve onların yaptığı yanlış yüzünden ne oluyor? Hayati tehlike geçiriyorsun. Bakın dikkat edin bunlara, bunları böyle okumak gerekir. Mesela birilerinin hatası yüzünden — ki daha önce bu konuda da uyarıda bulunmuşsun — ve birileri senin uyarını unutuyor, onların senin uyarını unutmasından dolayı da sen hayati bir tehlike geçiriyorsun, dişin kırılıyor ve bir ölüm tehlikesi içinde kalıyorsun.
Peki ne yapıyorsun bu durumlarda? Burada dikkat edin, peygamber ne yapıyor? Ama aslında dikkat edin, peygamber olarak değil, insan olarak ne yapıyor? Aslında orada insan olmaklık üzerinden davranıyor. Yoksa orada fevkalade mucizevi bir süreç işlemiyor; gayet tabii fıtri bir şey işliyor. Peygamber orada Hudeybiye anlaşmasını yapıyor, hem de onların istediği şekilde bir anlaşma yapıyor. Çünkü yapılabilecek en uygun olan, ama istemediği birçok maddeye de mecburen imza attığı bir anlaşma. Siz kendinizi bunun yerine koyun ve bu tür durumlarda ne tür benliklerin tetikleneceğini düşünün. Hangi benlikler tetiklenir? Ama kendinize ah etmeyin veya kendinize kızmayın, kendinizi suçlamayın, konuşlamayın. “Ya işte biz neredeyiz ki, biz bir hiçiz” falan diye de tampon yapmayın böyle. Bu da bir tampondur.
Eğer “La ilahe illallah Muhammedun Resulullah” diyorsanız peygamberin haline çağrılıyorsunuz demektir. Ben niye peygamberi peygamber kabul edeyim ki? Yani ben niye bir insana “peygamberdir” diyorum? Onun halinin fıtrat olduğuna inanıyorum. Ve onun haline yakınlaşmayı niyet ediyorum, onun haline yakınlaşmaya çalışıyorum. Çünkü diyorum ki onun hali fıtrattır; yani o orijindir, o merkezdir. O insanın hakikatini anlatıyor. O, insan olmak sorusunun cevabını bu dünyada yeryüzünde canlı olarak veren kişidir. İnsan nedir sorusunun cevabıdır. Ben de bir insan olmaklığımla o nitelikleri taşımaya aday biriyim. O yüzden bakın bir peygamberi kabul etmek bu demektir. Yoksa “sen Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul ediyor musun?” “Ne ediyorum? Ben pek etmiyorum.” Eğer biz hayatımızda tavır ve tutumumuzda peygamberi hal olarak, bilinç olarak, şuur olarak referans almıyorsam, hani peygamber bir vadide, ben bir vadide olmuş olurum. Yani şöyle düşünün: peygamberle oturup kalksanız, peygamber size ne hatırlatır? Onunla birkaç gün geçirecek olsanız ona ne sorarsınız ve nasıl biri olmaya çalışırsınız? Bunları düşünerek aslında bu meseleye biraz kendimizi yaklaştırabiliriz. Çünkü bunu kısaca söyleyip geçeceğim, çünkü ana meselemiz bu değil: bir insana peygamber olarak inanmak, senin kendi fıtratının onun fıtratıyla özdeş olduğuna da inanmak demektir.
Taklit mi, İdrak mi? Göbek Bağını Kesmek
Onun için Kur’an’da ne diyor? “Sizin için güzel örnekler vardır.” Ve Kur’an bir başka ayetinde “sizin içinizden çıkmıştır” diyor. Niye buna işaret ediyor? Zahiri de alsanız, batınıyı da alsanız bu çok anlamlıdır. Yani sizin içinizden çıkan biri bu; bu sizden kategorik olarak apayrı biri değil, insan olarak sizinle aynı kodlara sahip. O zaman siz de onun niteliklerini kendi hayatınıza yansıtabilirsiniz. Siz de onun gibi dönüşebilirsiniz. Çünkü o size sizin kendinizde bilmediğiniz şeyleri anlatıyor. Hatta bu, Budist bilgelikte şöyle ifade edilir: dıştaki mürşit, içteki mürşidi uyandırmak içindir. Yani bizim fıtratımız peygamberin sesiyle aynıdır aslında; o bizim içerideki sesimizi uyandırmaya çalışıyor. O yüzden bir ayette der ki “ra’ina demeyin, unzurna deyin.” Yani “bizi güt” demeyin, “bize nezaret et” deyin. Yani biz senin gösterdiğin yolda bir yolculuk yapıyoruz. Bu konuda modern bir tabir kullanayım: bir süpervizör gibi. Yani bakar, bize dair geri bildirim verir. Yoksa “bana sen söyle, ben de onu yapayım” demek başka bir şeydir. Peygamber bizi gütmek için değildir, bize nezaret etmek içindir. Yani bize süpervizyon yapar; bize bakar, bize tebliğ eder, sonra bakar, bizim yol alışımızda bize rehberlik yapar, geri bildirim verir. Yoksa sürekli ona bağımlı olmak, sürekli “bana ne yapacağımı söyle, ben de onu yapayım, benim de kafam rahat olsun” demek değildir. Sana senin içindeki fıtratı hatırlatır. Seni sana uyandırır. Bunun içindir peygamber. Seni kendine uyandırmak içindir.
O yüzden gerçek sahabeler, tırnak içinde söylüyorum, peygambere yapışmamıştır. Peygamberden bir şeyleri alır ve onu kendi hayatında açılandırır, kendi hayatında filizlendirir. Neden? Çünkü senin içinde aynı çekirdek var. Senin içinde aynı çekirdek var; senin içindekini filizlendirmek için sana mesaj geliyor, dışarıdan bir şey gelmiyor, içindekini uyandırmak için geliyor. Şimdi burada onu çekirdek olarak alıp, örneklik olarak alıp, içindeki çekirdeği filizlendirmekle, ezbere bir şekilde onu uygulamaya geçirmek arasında bir fark ne olur? Ne olur? “Samimiyet farkı mı herhalde?” Birincisi bilinç farkı vardır: birisi taklittir, birisi sana söylenen şeyin hakikatini idrak etmekle ona uymaktır. Yani birisinde sen “söyle, ben zihnimi, idrakimi, kalbimi, gönlümü işletmeyeyim, ne yapacağımı söyle, bunu yap, bunu yapma, bu şekilde hareket edeyim” dersin. Bu nedir? Bu bir taklittir. Ve bilinç tembelliğinden veya bilincin pek fazla aktive edilmemesinden kaynaklanır. Yani ya kişi tembeldir ya da bilincini aktive edemiyordur.
Peygamberin istediği şey veya Kur’an’ın istediği şey taklit değildir; bir şeyin gerçekliğini idrak etmektir. Ve bunun farkı şudur: bir gün peygamber olmadığında sen kendi içindeki o uyanmış kılavuzun rehberliğinde yaşarsın. Ama öbüründe ömür boyu birine ihtiyacın olduğu algısıyla yaşarsın. Bakın bunun güzel bir örneği nedir? Aslında anne karnında bir çocuğun büyüme süreci değil mi? İşte 9 ay o annenin bedenine bağlıdır, o annenin bedeninin içinde büyür. Ama bir süre sonra göbek bağını kesmek durumundasın. Taklit göbek bağı gibidir; sürekli o göbek bağına ihtiyaç duyarsın. Ama kendi içindeki özü filizlendirmek, o göbek bağını kestikten sonra bir insan olarak, bir bütün birey olarak tam olduğunu idrak edip o tamlığınla yaşamak demektir. O tamlığın farkı var, o tamlık gerçek. Burada bahsettiğimiz “kimse benim umurumda değil” veya “ben kimseye sormam, kimseden bir destek almam” demek değildir. Kendi yetkinliğimize doğru yol alırken tabii ki zaman zaman bilmediğimiz şeyi sorarız, yetersiz olduğumuz durumda destek alırız ama ana hedefimiz nedir? Kendi içimizde var olan tamlığı, hakikati, bütünlüğü keşfetmektir. Maksat budur.
Korkuların Sahte Anneliği ve Fıtratın Sesi
İşte korkular, aslında arkadaşlar, konumuza dönelim, bize sahte annelik yaparlar. Biz o korkularla yaşayabiliriz gibi bir zanla bizi tutsak kılarlar. “Sanki o korkum olmasa ben tehlikeye düşerim, zarar görürüm” gibi noktalara bizi götürür. Ve o korkular, tabii ki bir başka yüzü olan arzular, bizim kendileri olmadan yaşayamayacağımız şeyler haline gelirler. Mesela “sevilmeden, onaylanmadan, başarılı olmadan yaşayamam, yapamam” veya “işte hatalı olursam, yetersiz olursam, bir durumda aciz kalırsam yapamam” şeklinde, aslında bizi sahte bir şekilde koruduklarını ima ederler. Aslında kutsal bilinç dışımız bir anlamda bizi bunlara karşı da uyarır. Kutsal bilinç dışı diyorum; kutsal bilinç dışı nereden geliyor? Fıtrattan geliyor. Mesela bazen ben çok bağımlı insanlar görmüşümdür. Sonra bir bakıyorsunuz “böyle bağımlı olmak ne kadar kötü” diyor. Evet, doğru, kötü bir şey. Neden? Çünkü aslında fıtrat sana bunun fıtri olmadığını gösteriyor. Kutsal bilinç dışımız var aslında; istersek buna fıtratın dili diyebiliriz, fıtrat bilinci diyebiliriz, hakiki anlamda öz varlığımızın bilinci diyebiliriz aslında. O bilinç bize alttan alta bir şeyi hatırlatır: “bak bu böyle değil, bu kadar korkman gerekmez, bu kadar kaçınman gerekmez, bu kadar bağımlı olman gerekmez.” Hayat bize bazen bu konuda hatırlatmada bulunur.
Mesela başkalarının ne dediğine çok takılabilen bir benliğin vardır. Ve hayat zaman zaman sana — illa başkaları, herkes anlamına gelmiyor; “ben herkesin ne dediğini umursamıyorum ama çok sevdiklerim olursa onlar benim için çok önemli” — neyse bu, bir kişi de olabilir, iki kişi de olabilir, üç beş kişi de olabilir, yakın aile çevren de olabilir. Kimi çok umursuyorsan orada bir şeyi analiz et. Bunun çözümü şu değildir: kimseyi umursama. Bu değildir bakın. Bu, egonun, sahte benliğin, bir şeyin zıttına gitmeyi çözüm olarak görmesi demektir. Biz bundan bahsetmiyoruz. “Kimseyi umursama, bugüne kadar hep insanları umursadın da bu hale geldin, bundan sonra hiç kimseyi umursama, kimin ne hali varsa görsün” demiyoruz. Bu psikolojik olarak bir tampon mekanizmasıdır. Ve insan zaman zaman bu tampon mekanizmasını kullanır: “daha önce çok korkuyordum, şimdi herkese atarlı gidiyorum, laf sokuyorum, ağzıma geleni söylüyorum. Bugüne kadar hep ben düşünüyordum, bundan sonra onlar düşünsün.” Bu nedir? Bu fıtrat değildir. Bu bir çözüm de değildir. Bu, psikolojik mekanizmanın bir duruma daha fazla tahammül edemeyip başka bir aşırılığa savrulması demektir. Bizim kastettiğimiz bu değil.
Utanma Duygusu ve Fıtrata Uygunluk
Mesela diyelim ki çocukluğunda birileri demiş ki “senden adam olmaz.” Böyle bir arkadaşım vardı. Dedim “ne yaptın?” “Geldim İstanbul’a, okudum, şunu yaptım” diyor. “Gittim memlekete, işte alazize” — ne yapmış oldun şimdi sen? Bir şeyi mi başardın? Doğal bir şey mi bu? Mesela bunu göremiyoruz değil mi? Çünkü bak, bunu yapan insan yarın öbür gün zor bir duruma düştüğünde hangi benlik devreye girecek? O, birilerine laf çakan, “adam olmak bu olamaz dediniz ya” diyenin tersi devreye girer. Bu sefer onların gözüne gözükmek istemez. Neden? Çünkü rezil olacak. Bakın bir şeyin zıttı, onunla aynı şeyin bir başka yüzü gibidir. Bizim burada bahsettiğimiz şey, bir şeyleri fark ederek “bu doğal mıdır, fıtri bir şey midir” sorusudur.
Mesela hep söylerim, utanma duygusu insana niye verilmiş aslında? Bir şeyi kendi fıtratına uygun görmediğinde bunu anlaman için verilmiş. “Bu benim fıtratıma yakışmıyor” diye, o yüzden utanıyorsun. Utanman için illa bir insan olması gerekmiyor burada. Ama buradaki önemli incelik şudur: bir şeyi fıtratına uygun bulmadığın için utanıyorsun. Ve bu anlamda doğal utanma seni nereye götürür? Fıtratına götürür, seni fıtrata çağırır. O yüzden peygamber diyor “utanmıyorsan başka ne diyebiliriz? İstediğini yap” diyor. Utanmıyorsan istediğini yap diyor. Bu ne demek? Bize çok utangaç olmayı mı salık veriyor? Hayır. Aşırı utangaçlığı mı öneriyor? Hayır. Bu, sen bir şeyin fıtratına uymadığını anlayamıyorsan, hadi anlayamadın, hatırladığın halde yine anlamayıp umursamaz bir de davranıyorsan, o zaman ne denebilir? Değil mi? Orada peygamber aslında utandırmıyor, bir şeyi söylüyor. Yani bu senin fıtratına yakışmaz mealinde bir şey söylüyor. Karşıdaki insanın doğal olarak neyi kavraması lazım? “Ya doğru söylüyorsun, nefsime mağlup olmuşum ama doğru söylüyorsun, bu bana yakışmaz, bu benim fıtratıma yakışmaz.”
Diyelim ki biri sana biraz kastı aşan bir söz söylemiş, sen de kızmışsın, düşmanlık hissine kapılmışsın. Biri de sana diyor ki “bak bu sana yakışmaz. Onun yaptığı da yanlış ama bu insana yakışmaz, bu insanın fıtratına yakışmaz, biraz daha hoşgörülü, affedici ol.” O da diyor ki “ya elime bir kere düşmüş, niye affedeyim.” O zaman sen bir şeyi anlamamış oluyorsun yani. İşte doğal bazı duygular vardır. Bir de doğal olmayan, onlarla benzer gibi görünen duygular vardır. Bunları ayırt etmek durumundayız. Mesela diyelim ki bir insanın ekonomik olarak sıkıntıda olması ayıp bir şey değildir. Veya diyelim ki eğitim hayatında çeşitli nedenlerle hedeflediği bir noktaya gelememesi utanılacak bir şey değildir. Ama bir benlik bundan utanıyor olabilir mi? Olabilir.
Çocuğun Hatalarıyla Özdeşleşme: Hazreti Nuh Kıssası
Veya bazen ne yaparız? Çocuğumuzla ilgili bir hikayemiz olur. Mesela çocuğumuzun artısını kendi artımız, eksisini kendi eksimiz gibi görürüz. Bu da sahte bir benliğin başka bir yerden tuzak kurmasıdır. Bak bu da bir benlik; ebeveynler için de böyledir. Hatta ben kendi hayatımda… Benim değil ama ben onların hatasını kendi hatam gibi görürdüm. Böyle onların hata yapması sanki ben hata yapıyormuşum hissi verirdi bir zamanlar. Sonra dedim ki, bu sahte bir şey yani; onun kendi bireysel süreci var. Ben bildiğim, doğru bildiğim bir şeyi, o isterse veya onunla olan iletişimim açıksa, ifade ederim. Ama bu onun sürecidir. Bakın bu çok önemli bir şey. Bunun en bariz örneği nedir? Hazreti Nuh’un kıssasıdır. Veya Hazreti Lokman’ın çocuğuna tavsiyesidir. Bakın şöyle demiyor: “bak sen benim oğlumsun, işte bana yakışır şekilde davran, kimin oğlu olduğunu unutma.” Öyle bir şey yok yani. Ona tamamen doğal, insani düzlemde tavsiyede bulunuyor. “Oğulcuğum” diyor ama “benim evladımsın, ha işte buna göre davran, beni tırnak içinde rezil etme” modunda söylemiyor bunu. Öyle bir şey yok.
Mesela dikkat edin, biz bazen başkalarının hatalarından dolayı da utanırız. Bazen bakarsınız, kadın kocasının, koca karısının durumundan bazen utanır; hatta bazen bu nedenle kadın erkeğin, erkek kadının bir sürü kusurunu sürekli örtmeye çalışır. Ve bundan dolayı da gereksiz yere birçok hatalar yapar. Yani taraflardan biri sürekli yanlış yapar, sen sürekli onun hatalarını örtmeye çalışırsın. Neden? Niye bir başkasının hatasını örtmüyorsun? Değil mi? Çünkü onun hataları senin hataların gibi geliyor sana, özdeşsin. Buna biz ilişkilerde özdeşlik diyoruz. Halbuki dikkat edin, Kur’an çok üst düzeyden bir örnek veriyor: bir peygamberin oğluyla ilişkisine örnek veriyor, Hazreti Nuh ve oğlu. Mesela büyük oranda hiçbirimiz bunu gerçekten bu anlamda o kadar fazla düşünmüyoruz. Hatta bizim söylemlerimizde ne vardır? İşte anne baba çocuğundan sorumludur. Sorumludur tabii ama ne kadar? Ne kadar sorumlu? Mutlak sorumlu mu? Ne kadar sorumlu? Ve sorumluluk alanı neyin üzerine oturuyor? Bunu nesnel olarak görmek durumundayız.
Ve orada ne diyor Allah Hazreti Nuh’a? Dikkat edin, ona en başta diyor ki “seni ve ehlini kurtaracağım” diyor. Oğlu babasına inanmıyor ve “ben yüksek dağlara çıkarım” diyor — biraz modernist ve pozitivist davranıyor — “o yüksek dağlar sudan etkilenmez” diyor. Tabii bütün tepeleri, dağları, suları alıp götürüyor. Ve Hz. Nuh diyor ki “Ey Rabbim, ehlimi kurtaracaktın?” Allah “dikkat et” diyor, “cahillerden olma.” Bu, “o senin oğlun değil” anlamında mı? Hayır. “O senin ehlinden değil” diyor. Yani senin çocuğun senin ehlinden olmayabilir, veya senin karın, bir kadın olarak senin kocan. Bunların hepsinin dikkat edin Kur’an’da örnekleri vardır. Yani Hazreti Asiye’nin kocası Firavun ama Firavun onun ehlinden mi? Değil. Ve orada bir hatırlatma var. O yüzden bunlara dikkat etmek durumundayız. Sahte korkular, sahte beklentiler, sahte utançlar bizim ayak bağımız olur. Sorumluluklarımızı bilmeliyiz, bu ayrı bir şeydir, ben şimdi onlara girmiyorum. Ama mutlak sorumluluk yoktur. Bir başkasının hatası dolayısıyla kendimizi kötü, suçlu, yanlış algılamamız — bunlar aşırı özdeşleşmenin getirdiği tuzaklardır.
Ve en temelde korktuğun şeyin sen olmadığını, yani daha doğrusu korkanın sen olmadığını anlamaya en başta ihtiyacın var. Bu korku ne zaman ve nasıl bende oluştu? Diyelim ki tarihini bilemeyebilirsin ama onun kodlarını çözebilirsin. Ve sonra şunu sormalısın: bu korkulası bir şey mi? Bu kaçınılası bir şey mi? Bu bu kadar kaçınılacak bir şey midir? Arzu tarafından da baktığınızda bu bu kadar arzu edilecek bir şey midir? Allah insanı hiçbir arzu ve korkunun nesnesi yapmamıştır. Ama insan öz varlığını unuttuğu andan itibaren arzu ve korkuların içine girmeye başlar. Bu tabii küçük yaşlardan itibaren başlıyor; daha ilk iki üç yaşlarından itibaren bile başlayabilir. Küçük küçük başlar. Ve biz psikolojik dünyamızda koskoca bir ajanda biriktiririz. O ajanda bizim yükümüz haline gelir. O yüzden önce korku ve arzuları bırakmak, sonra o fıtratın nitelikleriyle donanmak ihtiyacındayız. Yani önce bahçedeki ayrık otlarını görmek ihtiyacındayız.
Mesela korkan bir benlikle dine yaklaşırsanız cehennem korkusu içinde dine bakarsınız. Utanç duyan bir benlikle dine bakarsanız herhangi bir kusur veya günah işlediğinizde aşırı utanç hisseden bir benlikle o durumu karşılarsınız. Bakın bütün bunlar sahtedir ama neden? Çünkü hani deyim yerindeyse temiz bir şekilde dine muhatap olamadığımızda — peki ne yapacağım, tamamen arındıktan sonra mı dinle tanışacağım? Tabii ki böyle bir durum da yok, ama şuna ihtiyacımız var: Kur’an’la, kitapla, dinle, hakikatle, fıtratla daha objektif ve sağlıklı bir ilişki kurmak adına hangi benliklerden arınmalıyım? Hangi benliklere karşı uyanık ve dikkatli olmalıyım? Bakın mesela din, günah işlediğimizde büyük bir utanç hissedin, aşırı bir suçluluk hissedin, kendinize kahredin böyle mi diyor, yoksa başka bir şey mi söylüyor? Mesela “bir kere hata yaptın, asla ikinci defa yapamazsın” diye bir öğreti var mı? Ama bak bu sende olabilir; kendine böyle bir kural dayatan bir benliğe sahip olabilirsin. Allah seni böyle bir sorumluluğa bağlamadığı halde sen kendi kendini böyle bir sorumluluğun altına atmış olabilirsin. O yüzden kutsal metinle muhatap olurken hangi bilinçle, hangi şuurla muhatap olduğumuzu da ayırt etmeye ihtiyacımız var.
Tabii ki bize dini anlatanların da kendi bilinçleri üzerinden dini anlattıklarını da unutmayalım. Onlar da kendi bilinç seviyelerinden anlatıyorlar. Mesela çoğu ezberden mi anlatıyor? Zaten çoğu ezberden anlatıyor. Bir de hangi ezberden anlatıyor, hangi benliğin ezberinden anlatıyor? Hani farklı farklı benliklerin farklı ezberleri vardır. Bunları ayrı ayrı, sakin bir şekilde ayırt etmeye ihtiyacımız var: kaygılanan, korkan, gerginlik hisseden, hata yapmaktan kaçınan, eleştirilmekten rahatsız olan birçok benlik vardır. Oradaki ifadeler fıtrat halindeki insanı kastetmez. Yani insanda bir acelecilik var mesela; insan tartışmacıdır. Bunların hepsini bazı insanlar, bazı insan grupları böyledir anlamında almak gerekir. Mesela “insan acelecidir” gibi ayetleri, insanoğlu fıtraten acelecidir diye algılayamayız. Ama insan öz varlığının bilincini unutunca bu gibi tuzaklara düşebiliyor. İşte acelecilik tuzağına düşebilir, bir başkası tartışmacılık tuzağına düşebilir, bir başkası nankörlük tuzağına düşebilir, bir başkası yalan tuzağına düşebilir. Farklı farklı düşüş noktaları var. Dolayısıyla o ayetler bize insanın fıtratını değil, insanın fıtrattan koptuğunda ne gibi tuzaklara düşeceğini anlatıyor. Ama bir anlamda da şunu da hatırlayabiliriz o vesileyle: aslında aceleci de olsan sende insan olmaklık fıtratı devam ediyor. O yüzden ayet hani “insansın ama bak acelecilik tuzağına düşmüşsün, insansın ama nankörlük tuzağına düşmüşsün, belki herkesi nankör bulmuşsun, bundan böyle ben de bencil olacağım diye bir tuzağa düşmüş olabilirsin, veya çok tartışmacısındır, sürekli haklı çıkmaya çalışıyorsun, ben haklıyım tuzağına düşmüşsündür” demek istiyor. Bunları hiçbir zaman fıtrat olarak telakki edemeyiz. Zaten birçok tefsir kitabı o dönemlerde bu tür hatalara düşen insanları referans alarak ifade edilen şeylerdir. Ama çok yaygın olduğu için Kur’an onlara işaret eder. Çünkü bunlar insanoğlunun düşebileceği çok temel tuzaklardır.
O yüzden mesela şöyle düşünün: bir İslam alimi korku duygusunu ifade ederken, “Allah’tan korkma duygusu nasıl bir şeydir” derken onu çocuktaki duruma dair bir benzetmeyle anlatır. Der ki, bir çocuğun, küçük bir çocuğun annesinin sevgisini ve yakınlığını kaybetme korkusudur. Yoksa anne korkusu öyle bir şey değil; “annem bir canavar, olabildiğince ondan köşe bucak uzak kalayım, ne kadar az göz göze gelirsek o kadar iyi” anlamında değildir. Hatta diyor, bazen bir hata ettiğinde bile annesinin kucağına koşar. Hatta bununla ilgili ilginç bir anekdot hatırlıyorum, onu da tamamlayalım: bir adam kitabında anlatıyordu; böyle küçük bir çocuğu var, 3-4 yaşında, biraz artık çok mu ağlamış çok mu yaramazlık yapmış neyse, böyle ona küçük bir tokat attı. Böyle bir yüzünü ekşitip ekşitip durdu. Sonra bana bir sarıldı diyor. “Ben afalladım” diyor yani. Hani bu hakikaten çok anlamlı bir şeydir. “Hani biz seninle böyle değiliz ki” dercesine bir sarıldı bana diyor, “ben şaşırdım” diyor yani. Ve orada insanoğlunun aslında çok fıtri, doğal bir şeyini hatırladım yani. Aslında biz birbirimizi seviyoruz, niye böyle aramız bozulsun ki, dercesine, ve onunla kopmaz bağını hisseden bir tutum.
İşte diyor Allah korkusu böyle bir duygudur. Yoksa Allah sanki köşe bucak bizi takip eden, “bir gün elime düşeceksiniz, bakın size göstereceğim” diyen bir cani veya bir işkenceci veya senin cezalandırılmanı dört gözle bekleyen biri değil. Allah insanın tövbe edip fıtratına dönmesini arzu eder. O yüzden Allah bakın “tövbe edenleri sever” diyor yani. Tövbe etmek bile Allah’ın sevdiği bir şey. Nedir tövbe? “Hata yaptım, bir daha yapmamaya niyet ettim, bir daha yapmamaya çalışacağım.” Allah bunu seviyor bakın. Anlatabildim mi? Peki siz tövbe edenleri seviyor musunuz? Bizim de sevmemiz gerekiyor.
Tövbe, Samimiyet ve İç Dönüşüm
Buradaki mesele “peki insan hep böyle mi” değildir; yani insan, insanoğlunun fıtratını unuttuğu zaman düştüğü bir tuzaktır bu. Oradaki anlamamız gereken şey şu demek değil: hani tarihte peygamber zamanında biri vardı çok aceleciymiş; Kur’an’da diyor ki “insan” — insanlar demiyor, “insan acelecidir” diyor mesela. O bir nevi bir cins isim gibi, bir sıfat o. İnsanoğlu, insan fıtratını unuttuğunda böyle hatalar yapabilir: bencil olabilir, nankör olabilir, aceleci olabilir, sürekli hoşuna giden şeyleri isteyebilir. Hoşuna gitmeyen şeyler olduğunda da “bana sırt çevirdin” diyebilir değil mi? Bakın biz nefsimizde bazen böyle benlikler yok mu? “Allah beni unuttu” veya “Allah’a dönecek yüzüm yok.” Kutsal kitapta böyle bir konu var mı? Böyle bir şey var mı mesela? “Öyle günah işlediniz ki artık bana dönecek yüzünüz yok” diye bir ayet mi var? Biz de o ayeti mi uyguluyoruz acaba? Yok, böyle bir şey. Bunu kim üretiyor? Kendince yaptığı hatayı çok büyük diye tanımlayan ve Allah’ı da artık nereye koyduğunu bir oturup düşünsün: yanlış bir yerden bakan ve “benim Allah’a dua edecek yüzüm yok, benim ibadet edecek yüzüm yok” diyen bir benlik. Bunlar hepsi sahte benliklerdir. Bunlar sağdan yaklaşan sahte benliklerdir. Görünürde güzel gibi görünür; bak hani öyle hatasından dolayı öyle pişman olmuş ki, veya öyle üzgün, öyle kendini kötü hissediyor ki Allah’a bile yüzü yok. Peki kime yüzün var? Sen yüzünü kime dönmüşsün? Sahte bir benliğe dönmüşsün. Sahte bir benlik seni şey yapıyor: unutturuyor. Şöyle kullanıyorlar sanki: “siz o şekilde yapmazsanız tövbeniz samimi olmayacak, yeterince şey yapmayacaksınız, yeterince pişman olmadınız, yeterince ciddiye almadınız” gibi anlatılıyor. “Öyle pişman olman lazım ki tövbenin kabul olması için” şeklinde anlatılıyor ya. İşte orada doğru yere vurgu yapmak lazım. Yani bak, bir hata mı yaptın, fark ettin, tövbe ettin. Yani öyle bir tövbe edeceksin ki tekrar o hatayı yapmak senin için çok gayrı fıtri, sana yakışmayan bir şey olarak görmelisin. Yoksa böyle yüzeysel veya umursamaz veya günahı hafif görmek noktasında “işte tövbe ettim” demek değil.
Hani bazı çocuklar olur, okulda hata yapar, öğretmen de “bir daha yapma” der, “tamam hocam bir daha yapmayacağım” der ama sen hissedersin orada çocuk yine yapacak yani, çok da bir şey değil. Ama bir çocuk olur, gerçekten hisseder ve bir daha yapmamaya azmeder, gayret eder. Fakat bir daha o hatayı yapmamaya azmetmek, gayret etmek, asla bir daha yapmayacağım konusunda güvence vermez. Yani biz şunu diyemeyiz: hakiki anlamda tövbe eden asla bir daha o hatayı işlemez. Böyle diyemeyiz. Mesela iki tane konu var. Peygamberimiz bir seferinde iki tane sahabeyi affetmiyor, onlar böyle cihattan kaçıyorlar, yanlış hatırlamıyorsam. Diğerinde de mesela Uhud’daki okçuları fazla onların üzerine gitmiyor, hatta bir ayet de geliyor: “sen onlara yumuşak davranmasaydın kaçarlardı” diyor. Ama diğerindekileri mesela affetmiyor, daha uzun süre. Affettiği için tövbe demiştik; oradaki farklar… İşte oradaki tövbe, zaten Uhud’daki şeyde ayet hatırlatıyor yani. “Bu nedenle oldu ve bu konuda kendinize bir bakın” diyor. “Kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti tercih ediyordu, tercihlerinize bakın.” O Tevbe suresindeki, sanırım üç sahabe hakkında, peygamber onlarla konuşulmaması vesaireye dair bir ultimatom gibi bir tavır sergiliyor. Peygamber bir savaşa gidecek zaman genellikle münafıklar bir mazeret bulup savaşa gitmezlerdi veya yarı yoldan dönerlerdi. Çok nadir de gerçekten mazereti olan, hasta olan, bakması gereken birileri olan olurdu; onlara da tabii ki peygamber mazeret noktasında izin verirdi. Şimdi bunlar da o mazereti bildiriyorlar ama mazeretleri gerçek bir mazeret değil; o an nefislerine mağlup olmuşlar ve peygambere bir mazeret uydurmuşlar. Sonra da peygamber savaştan dönünce genellikle nasıl olur, o mazeret uyduranlar hep gelirler: “işte aslında biz de istiyorduk savaşa gelmeyi, bizim de tırnak içinde bugünün diliyle gönlümüz sizinleydi” falan filan derler. Peygamber de bir şey demez. Neden? Çünkü maksat nifakı açığa çıkarıp onları egolarına mahkum etmek değil ki; belki o nifaktan bir gün döner. Ama bu üç kişi biraz dikkat etseler fark edecekler: hadi mazeret isterken fark etmedin, gelip mazeretinden dolayı özür beyan ederken de fark etmiyor musun? Peygamber onların gerçek anlamda tövbe etmeleri için onlara bir ultimatom şeklinde, onlarla konuşulmamasını, onların kendi iç mücadele süreçlerine bırakılmasını emrediyor. Ve dikkat edin onlara birçok kişi geliyor: “ya bak Muhammed sizi terk etti, bir mazeret bildirdiniz hemen sizi dışladı, deyip bırakın” diyor ama hiçbiri, dikkat edin, hiçbiri vazgeçmiyor.
Buradan da şunu çıkarabiliriz: farz edelim ben bir günah işledim ve farz edelim öyle bir şey olmaz da Allah dedi ki “bunu affetmiyorum” dedi. Ben karamsarlığa kapılır mıyım? Veya ben bu dine karşı soğur muyum? Allah’a soğur muyum? Yoksa “olsun Rabbim beni ister affetsin ister affetmesin, ben af diliyorum, affedip affetmemek ona ait bir şey, ben kendi Allah’ın bana verdiği fıtrat üzere yaşamayı tercih ediyorum” demem mi gerekir? Bu hakiki tövbedir. İşte peygamber onları bu tür bir farkındalıklı, hakiki bir tövbeye yönlendirmiş oluyor. Onlar da gerçekten o tövbeyi yapıyorlar ve haklarında bir ayet iniyor: Allah onların tövbesini kabul etti. Aslında dikkat edin, her tövbe kabul olur, yeter ki hakiki olsun. Ama burada bizim “acaba ben hakiki mi tövbe ediyorum, yoksa etmiyor muyum” gibi bir ikileme düşmemize gerek yok. Tövbemizi daha derinleştirmeye ihtiyacımız var. Yapmayacağım dediğim bir hatayı sürekli yapıyor olabilirim; neye bakacağım? Yapmamak için neye dikkat etmeliyim? Asla vazgeçmeyeceğiz; yapmamak için neye daha dikkat etmemiz noktasında bir iç dönüşüm gerçekleştireceğiz. Yoksa “işte tövbe edersem tekrar yaparım diye korkuyorum, o zaman tövbe etmeyim” — bu da sahte bir şey. Bu da sahte bir şeydir. Önemli olan şey, beni yanlış yapmaya, yanlış düşünmeye veya yanlış konuşmaya sevk eden şey nedir, bunu çözmeye çalışmam lazım. Ha çözemedikçe o devam eder. Ben de bir taraftan tövbe ederim, aslında tövbemde samimiyetsiz değilim ama sorunun temelini iyi anlamamışımdır. Beni yanlışa sevk eden sahte benlik nedir? Mesela öfke duyuyorum, niye öfke duyuyorum yani? Mesela diyorum ki bir daha öfkelenmeyeceğim diyorum ama sonra bir şey oluyor gene öfkeleniyorum; öfkenin temeli üzerinde aynı zamanda düşünmem lazım. Bir taraftan bilincin oranında tövbe ederken — o yüzden her bilincin tövbesi de farklıdır — bilincin oranında tövbe ederken bir taraftan da yanlışımın nedeni üzerinde çalışmalıyım. Dolayısıyla hangi benlik bende ne tür engellemelere sebep oluyor? Hangi engellemeler benim şu korkularımdan veya şu yanlış algılama tuzağındaki benliklerimden kaynaklanıyor? Onları keşfedip onlardan ayrışmaya ihtiyacımız var.
Mesela ben ilişkilerimde aşırı bağımlıyım. Aşırı bağımlılığımdan dolayı sevdiğim insanları çok darlıyorum, sonra diyorum ki bir daha darlamayacağım. Evet, niyet olarak bir daha darlamamaya niyet ediyorsun ama darlamana sebep olan şey ne? Terk edilme korkusu veya sevilmeme korkusu. O zaman onun üzerinde çalışacaksın. Bu korku nedir? Bu korku niye beni bu kadar sarıyor? Bu korku niye beni bu kadar kuşatıyor? Bu korku beni neyle korkutuyor? Bunları çalışmam gerekir ki onlardan ayrışabileyim. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): “Ra’ina demeyin, unzurna deyin” (mealen atıfta bulunulmuş, sure/ayet numarası belirtilmemiştir); “Sizin için güzel örnekler vardır” (mealen, Ahzab suresine atfen anlatıcı tarafından belirtilmiş ancak ayet numarası verilmemiştir); “Sizin içinizden çıkmıştır” (mealen atıf, ayet numarası belirtilmemiştir); Tevbe suresinde geride bırakılan üç sahabeye dair kıssaya atıf (ayet numarası belirtilmemiştir).
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.