Koşullanmış Zihin ve Kabullenme

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın olmuş olanı kabullenmemesinin aslında “benlik”in veya koşullanmış zihnin bir ürünü olduğunu, olayların kendisinde değil olayı kabul edilemez gören zihinde bir sorun bulunduğunu anlatıyor. Dört ilke etrafında konuşmasını kuruyor: olmuş olanı kabul et, olmakta olana farkındalıkla katıl, geçmişi bırak, olacak olana güven duy. Hastalık, kayıp, haksızlık, peygamberin Hudeybiye tecrübesi, Hz. Yusuf ve Hz. Âdem kıssaları gibi örnekler üzerinden “travma” ve “imtihan” kavramlarının da aslında zihnin koşullanmasından kaynaklandığını; kabullenmenin zayıflık değil fıtri bir eylem, kabullenmemenin ise iradenin kendi kendine zarar vermesi olduğunu vurguluyor. Sohbet sırasında katılımcıların soruları da (vasiyet, çocuk terbiyesi, acıdan kaçma) araya giriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Olayın kendisi değil, onu “kabul edilemez” gören benlik/koşullanmış zihin sorunludur. - Dört ilke: olmuş olanı kabul et, olmakta olana farkındalıkla katıl, geçmişte olup biteni bırak, olacak olana güven duy. - Kabullenmek zayıflık ya da teslimiyetsizlik değil, fıtratın doğal bir eylemidir; kabullenmemek ise iradenin kendi kendini yaralamasıdır.

Olmuş Olanı Kabullenmemek Sorunu

Evet, bugün hayatın nasıl algılandığı konusunda düştüğümüz hatalar hakkında biraz konuşalım. İnsanoğlunun en trajik tutumlarından bir tanesi, olmuş olanı kabullenmemesidir. Olmuş olanı kabullenmemesidir. Bunu kabullenmeyen nedir peki? Bunu kabullenmeyen aslında içeride bir benlik hâli. Yani ne diyor bir benlik? “Ben bunu kabul etmiyorum” diyor. Dolayısıyla aslında olaydan daha ziyade, olayı kabul edilemez olarak gören bir benliğin fark edilmesine burada ihtiyaç var. Hani aslında bir olay kabul edilemez değildir; bir olayı kabul edilemez gören bir benlik vardır. Dolayısıyla “hangi olay kabul edilebilir, hangi olay kabul edilemez” ayrımından ziyade, içeride bir olayı tanımlayan kimdir, ona bakmamız gerekiyor. Yani bir olay kim tarafından algılanıyor ve kim buna “kabul edilebilir” veya “kabul edilemez” diyor? O yüzden bir noktaya işaret edeceğiz. O noktaya işaret etmeden evvel, bir bütün olarak bugün anlatmak istediğimiz şeyi ifade edelim.

Dört Temel İlke

Dört temel cümleye ihtiyacımız var:

Bir: Olmuş olanı kabul et. İki: Olmakta olana dikkatle, farkındalıkla katıl. Üç: Geçmişte olup biteni bırak gitsin. Dört: Olacak olan şeye güven duyun.

Aslında insan bu dört temel noktayı hayatının temelinde bir algı, bir anlayış, bir kavrayış noktası olarak kabul etse, bugün hayatımızda yaşadığımız birçok gereksiz şeyin bizim üzerimizde yük olmasından da kurtulacağız.

Neredeydik başta? Olmuş olanı kabullenmek. Burada dikkatimizi her zaman vermemiz gereken şey dışla ilgili olan değil, içle ilgili olandır. Yani kim kabul etmiyor, kimin için kabul edilemez, kim bir şeyi “bu olamaz” şeklinde değerlendiriyor? Onu eğer gözlemleyebilirsek, fark edebilirsek ve ondan biraz ayrışabilirsek, o zaman olmuş bitmiş olanı da daha doğru bir yerden görebiliriz.

Kabullenmemenin Bedeli: İçe Saplanan Hançer

Ancak şunu çok net olarak kavramaya ihtiyacımız var: Olmuş olan bir şey kabullenilmemekle insanın bağrında bir hançere dönüşür aslında. Yani insan bir şeyi kabullenmemekle kendi kalbini hançerler. İnsan, olmuş olan bir şeyi kabul etmediğinde sanki alıp bir hançeri kendi göğsüne saplar. Çünkü bakın, kabul edilmemiş bir şey şu demektir: hazmedilemeyen bir şeydir. Bir şey yediğinizi düşünün ve midenizde bunun kaldığını düşünün. Aylarca, yıllarca kaldığını düşünün. Midenizde taşlaşır, sürekli midenizi rahatsız eder. Normal şartlarda akıllı bir insan böyle bir şeyi makul görebilir mi? İmkânsız. Peki psikolojik olarak bunu yapıyor muyuz? Yapıyoruz. Olmuş bir şey. Olmuş ve bitmiş. Ama kabullenemiyoruz.

Burada da tabii ki nelere bağlı olarak bunu irdelemek durumundayız. Bazen bir haksızlık olgusudur bu. Bazen kendi yapmış olduğumuz bir hata noktasıdır. Mesela bir hata yaparız, o hatayı yapmış olduğumuzu kabullenemeyiz. Bu da bir kabullenememe durumudur. Bazen de dışarıdan bir faktörün size yaptığı bir şeydir. “Bir haksızlıktır” dersiniz, “kabul edemiyorum” dersiniz.

Kabul Edememe ve Koşullanmış Zihin

Kabul edememek, bakın arkadaşlar çok ilginç bir şey, neredeyse hayvanların hiç yapmadığı bir şey. Kabul edememe, hayvanların yapmadığı bir şey. Neden yapmıyor? Çünkü bizim anladığımız anlamda bir rasyonalitesi yok. Peki rasyonalitemizin olması bizi kabullenme noktasına mı götürmeli, kabullenmeme noktasına mı götürmeli? Akıl neyi gerektiriyor? Olmuş bir şeyi kabullenmeyi gerektiriyor. Ama bakın, dikkat edin: benlik bilinciniz, kendilik bilinciniz bir şeyin olmaması gerektiğine ve olmayacağına inanırsa ve o olay olursa ne olur? İçeride kabullenemeyen bir mekanizma tetiklenir. Yani biz aslında kendi zihnimizi koşullandırıyoruz. Koşullandırıyoruz ve o zihnimizin koşullanması neticesinde, o koşullanmış zihin bazı şeyleri kabul edilebilir görüyor, bazı şeyleri kabul edilemez görüyor.

Mesela diyelim ki eve gittiniz, eşiniz not yazmış: “Seni bıraktım, bir daha da seni görmek istemiyorum,” daha önce hiçbir belirti yok. Bu kabul edilebilir bir şey midir zihniniz için? Bakın zihin koşullanmış değil mi? Farkında mısınız, birçok şeye koşullanmış bir zihniniz var. Mesela bir saat sonra çıktığınızda Türk parasının yüzde 50-80 değer kaybettiğini görseniz, zihniniz kabullenebiliyor mu? Çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın ölüm haberini duydunuz. Veya çocuğunuz, eşiniz, çok sevdiğiniz bir insan birden ölmüş, ya da trafik kazası geçirip ölmüş. Dikkat edin, zihniniz neyi kabullenebilir şekilde koşullanıyor, neyi kabullenemez şekilde koşullanıyor? Diyor ki: bankada paranız var, bankalar iflas etti, devlet vermiyor; bakalım kabullenebiliyor mu, yoksa koşullanmış bir zihin “hayır” mı diyor?

Zihinlerimiz bir şekilde koşullanır arkadaşlar. Koşullanmış zihinlerimiz var.

Zihni Koşullandırmamak Mümkün mü?

Koşullandırmamak, yani şöyle: biz olduğumuz yerden başlamalıyız. Şu an koşullanmış mı? Koşullanmış. O zaman koşullandırmamak mümkün mü? Teorik olarak mümkün ama pratikte pek görmüyoruz. Bulunduğumuz an itibarıyla neredeyiz? Zihnimiz koşullanmış. O noktadan sonra kabul etmemek mümkün değil. O zaman koşullanmış zihni görüp onun koşullanmalarını bırakmak gerekiyor. Yani zihnimiz koşullanmıştır diye ona mecbur ve mahkûm değiliz. Ama bunu çözümlemek için önce koşullandığımızı kabul etmek gerek.

Ben bazen sorarım mesela, değil mi? Diyelim ki anne ve baba dediğiniz kişiler, gerçek biyolojik anne babanız olmasa, size söyleseler “senin gerçek annen baban bunlar değil” — mesela ne yapar zihin? Bir çay içebilir mi? İçemez, değil mi? Niye? Hiçbir rasyonalitesi yok; annem babam diye bildiğiniz kişiler, hatta bu kadar bakmış, onların da haberi yok — hastanede karışmış olabilir. Sonra bir genetik analiz yapılıyor, bakıyorsun senin annen baban değilmiş. Mesela ne olur? Gerçekte ne değişir? Değişen bir şey var mı? Hiçbir şey. Değişmiyor. Ama zihin koşullanmış değil mi?

Bu açıdan “zihni koşullandırmamak mı” sorusunu kolayca geliştiremiyorum. Koşullanmış bir zihin teslimiyetidir — şöyle diyelim: koşullanmış bir zihin teslim olamaz. Olamaz. Koşullanmamış bir zihin var mı? Belki tarihte vardır; belki Hz. İsa’nın zihni hiç koşullanmamıştı, bilmiyoruz. Ama biz şu anda koşullanmış zihinlere sahipsek, buradan başlayacağız. Asla teorik çalışmayın arkadaşlar. Şu an ne var? Şu anda koşullanmış zihinlerimiz var. Peki ne yapacağız? Mahkûm muyuz? Hayır. Koşullanmış zihnin koşullanmalarını fark edeceğiz.

İmtihan Aslında Nedir?

Bakacağız, niye ki? Mesela ne olur ki? Dikkat edin: bir şey olur veya bir şey söylenir, bir şey sorulur. “Ben bunu düşünmek dahi istemiyorum” — zihin o kadar koşullanmıştır ki düşünmek dahi istemiyor. Aklına getirmek dahi istemiyor. Üzerinde düşünmek dahi istemiyor. Neden? O kadar koşullanmış ki, farklı bir şeyi düşünmeye yer yok. Dolayısıyla koşullanmış olan zihinlerimiz bir süre sonra aslında bizim belamız haline gelirler. Sonra da deriz ki: “Bu çok büyük bir imtihan.” İmtihan kime? İmtihan koşullanmış zihnindir. Koşullanmamış bir zihnin, koşullanmamış bir insanın imtihanı yoktur. Zihniniz ne kadar koşullanmışsa, o kadar çok imtihanınız olur. Dolayısıyla arkadaşlar, aslında imtihan olgunun kendisinde değil, olguyla uyumlanamayan zihnimizde gerçekleşir. Koşullanmış zihnin bir olguyla uyumlanamaması imtihandır.

Bir çocuğumuzun ölmesi niye imtihandır? Bir dostumuzun vefasızlığı niye imtihandır? Haksızlığa uğramak niye imtihandır? En sevdiğin bir insanın seni kandırması niye imtihandır? Sahip olduğun bir maddi imkânın bir anda sıfırlanması niye imtihandır? Çünkü zihnin bunu kabul edemiyor. “Böyle bir şey olmamalı” diyor. O yüzden imtihandır. “Bu çok büyük bir imtihan” demek yerine, şöyle demek gerekir: “Bu çok koşullanmış bir zihin.” Böyle derseniz bir noktadan başlayabilirsiniz. Yoksa “bu çok büyük bir imtihan” — ne alakası var? Öyle deyince rahatlıyoruz değil mi? “Bu çok büyük bir imtihan, Allah da imtihan ediyor.” Kimi ediyor? Koşullanmış insanı ediyor. Aslında o da etmiyor; olgu öyle gelişiyor, olgu bu şekilde şekilleniyor. Ona da bu sefer imtihan deniyor. Senin koşullanmış bir zihnin var, olan bir olguyu tolere edemiyor, çatışıyor. O zaman diyoruz ki bu imtihandır. Dünya sizin gözünüzde çok büyük olduğunda, imtihanın nedeni dünyadır — öyle görünür. Ama ne zaman dünya sizin gözünüzde çok önemli ve değerli olduğunda, dünya imtihan zannedilir. Yoksa ortada, adının üzerinde “imtihan” yazan bir şey yok arkadaşlar.

Hiç anlaşılmamak bir imtihan mı, değil mi? Hiç sevilmemiş olmak bir imtihan mı? Hayatta hiçbir başarıya imza atamamış olmak mı? Dikkat alın, değil. Bakın olgunun kendisinde imtihan yok. Hiçbir şeyin üzerinde “imtihandır” diye yazmıyor. Koşullanmış zihinlerimiz var; yani şunu, bunu, onu kabul edemeyen. “Bu çok ağır bir şey, buna dayanılmaz, buna katlanılamaz, böyle bir şeyi insan kabul edemez” dediğinde, bunu diyen kim? Benim zihnim. O zaman benim için bir imtihana dönüşüyor. O yüzden “imtihan” dediğiniz zaman, eğer dışsal bir olguya bunu verirseniz, egonuzu kaçırmış olursunuz. Egonuz kaçmış olur, aradan sıyrılmış olur, neye projeksiyon tutacağınızı bilmemiş olursunuz. Siz olaya projeksiyon tutuyorsunuz, olaya ışığı tutuyorsunuz. Olayda bir şey yok. Olay sadece bir olay.

Ağaç Örneği: Zihnimiz Neyi Kabul Eder?

Dikkat edin: Eğer biz mesela ağaçların sonbaharda bir kısmının yapraklarını dökeceğini görmeseydik, ilk defa karşılaşsaydık, koşullanmış zihnimiz ne diyecekti? Hele yaprak dökmeyen ağaçları görünce ne diyecektik? Bir de zihnimiz mukayese edecekti: “Bunların niye yaprakları dökülüyor?” Ama ne yapıyoruz? “Bunların yaprakları dökülür, ha öyle mi, tamam o zaman, bunların yapısı böyle” — o zaman problem değil. Ama deseydik ki “ya bunların aslında yapraklarının dökülmemesi lazım, bak bazıları dökülmüyor” — o zaman zihnimiz kabullenmeyecekti. Ama yok, “yaprakları dökülür, bunların yapısı böyle” — o zaman kabul edilebilir.

Mesela ölüm doğal bir şey, niye imtihan? Çünkü kabullenemeyen bir ben var, o yüzden. Hastalık, niye imtihan? Çünkü kabullenemediğim bir şey. Sevilmemek, terk edilmek, niye imtihan? Çünkü kabullenemediğim bir şey.

Anne-Baba Algısı ve Zihnin Tanımları

Kafamız bakın, bir hayata dair, varoluşa dair, kendimize dair, ilişkilere dair bir kısım tanımlamalara sahiptir. Mesela “anne nasıl olur?” deriz değil mi? Bence bu sorunun cevabı yoktur. Hangi anne nasıl davranıyorsa öyledir. “Anne şöyle olur” diye bir şey yoktur. “Baba nasıl olur?” — bunun bir cevabı yok. Benim babam nasılsa öyleydi, annem nasılsa öyleydi; oldukları gibi kabul ediyorum. Diyelim ki çok bencildi, olabilir; “anne bencil olur mu” — bak ne yaptın, zihnin bir tanım ve koşullanma üretiyor: “anne böyle davranır mı, baba böyle davranır mı” diye bir de başkasıyla mukayese ediyorsun. Ağaç örneğini unutmayın: eğer zihnimiz, yaprakları dökülmeyen ağaçlar üzerinden yaprakları dökülen ağaçları mukayese etseydi, her zaman yaprakları dökülen ağaçları problem olarak görecekti.

Bir insanın annesi sevgisini göstermemiş olabilir, bir başkasının annesi çok sevmiş olabilir, bir başkasının annesi çok disiplinli, baskıcı, kontrolcü olabilir; kocasını bile hizaya getiriyordur — yok, böyle de var, olabilir. Şimdi, “bir anne nasıl olur” sorusunun cevabı var mı? Yok. “Bir baba nasıl olur” sorusunun cevabı var mı? Yok. Ama bakın bunlara zihnimiz bir cevap ürettiği için, bazı insanlar 20 sene, 30 sene, 40 sene “anne baba travması” diye bir hikâye uydururlar. Daha doğrusu, kafasında kurguladığı anne ve babaya kendi anne babası uymadığı için, bunu bir travma olarak algılar. “Benim annem niye böyleydi, benim babam niye böyleydi, bana niye böyle davrandın” — alın size güzel bir travma.

Travma: Koşullanmış Zihnin Ürünü

Bir ara burada demiştim ya, “travma yoktur” demiştim; bir arkadaş dedi ki “sen bilimsel konuşmuyorsun.” Travma vardır — kimin için vardır? Koşullanmış zihin için travma vardır. Ne kadar koşullanmış bir zihniniz varsa o kadar travmatize olursunuz. Travma, bir insanın bir olayı hazmedememesidir. Onu tolere edememesidir. Onu kabullenememesidir. Onu kabul edilemez bulmasıdır.

Mesela diyelim ki tıpta olmuyor mu bazen? Ameliyata girdin, sol bacağını keseceklerken sağ bacağını kesmişler. Bu sefer ömür boyu da bu kesik kalacak zaten. Travma. Niye? Çünkü kabullenemiyorsun. “Bir doktor nasıl böyle bir şey yapabilir” dersen kabullenemezsin, değil mi? Ya da başka bir şey. Bunlar hayatta yaşanan örnekler arkadaşlar. Hayatta birçok şey yaşanıyor. Ne travma oluyor? Kabullenemediğin şey travma oluyor. Kabullenemeyen kim? Zihnin — bakın zihnin, ben değil. Zihin bir şeyi kabullenemiyor. Bu da zihnin bir koşullanması. “Boş verme” diyor. “Kabullenirsen boş vermiş olursun” diyor. Biraz böyle sarsıl.

Bunlar hedefle ilgili değil yani. Şu anda mesela şu çatı düşse ne yapacağız? “Buranın sahibi niye buraya iyi bakmamış” mı diyeceğiz, yoksa önce bunu kabullenecek miyiz? Mesela kafanız düştü, felç geçirdiniz. Ne yapacaksınız? Aynen. “Olması gerekiyordu” da bir koşullanmadır. Buna da gerek yok. “Gerekiyordu, bilmiyoruz” — çünkü zihin der ki, öbür taraftan ertesi gün “niye gerekiyordu ki, sadece oldu, bu kadar.” “Ya vardır bir hayır” — var veya yok, bak zihin başka bir hikâye üreterek o koşullanmayı kabul etmeye çalışıyor. Mesela diyoruz ki “kim bilir bunda ne hayırlar vardır”, değil mi? En son ego diyor ki “ne hayrı ya, ben böyle hayra başladım” diyor — bakın o da bir koşullanma. Bırakın, bize oldu mu, çatı çöktü mü, çöktü. Tamam, kabulleniyoruz. “Vardır bir hayır” ya falan filan — bakın ne yapıyor zihin aslında? Koşullanmasını makul hale getirmeye çalışıyor. Kabul etmek için gene hikâye üretiyor. Sonra o hikâyeyi takip ediyor: “Bir hayır var dedik ama işte bir hayır çıkmadı yani, inşallah çıkar, çıkmazsa hesaplaşırım yani” — kiminle hesaplaşacaksa. “Hocam yanlışlıkla bacağımız…” — o hukuki hikâyesi, o ayrı bir konu. Ama içeride bunu kabullenmem lazım. Kabullenmek ayrı bir konudur, hukuki mücadele ayrı bir konudur. Kabullenirim ama, sonra hukuki mücadele varsa yaparım, yoksa bunu da kabullenirim.

Bakın, olmuş olanı kabullenmek. Kabullenmemek sırf cehalettir aslında. Hatta cehalet bile hafif kalır aslında. Bakın insanoğlu — dedim ya, hayvanlar bunu yapmazlar, kabullenirler — insan kendisine verilen zihni hayatın hizmetinde kullanması gerekirken, kendisine düşman haline getirip öyle kullanıyor. Niye kabullenemiyoruz biz? Çünkü zihnimiz bize tuzak kuruyor. Zihnimiz bize karşı çalışıyor. Ama onu kim çalıştırdı? Biz çalıştırdık, farkında olsak da olmasak da. O zaman ne yapacağız? Bana kalırsa bu zihni benim hizmetimde kullanmam ile egomun hizmetinde kullanmam arasında büyük bir anlam farkı var. Kendisine bana verilmiş hikmete uygun bir şekilde kullanmam lazım.

Zihni Gözlemlemek: Tepki Vermemek

Hangi anda, yani “koşullanmış” dediğimizde, anında savunma mekanizmalarını devreye sokuyoruz; bu bilinçli bir şey değil, makine gibi otomatik çalışıyor [anlaşılamadı — bu cümle kayıtta ciddi şekilde bozuk]. Bakın kabullenmekte çok zorlanıyorsanız, o zaman şu ilkeyi kabul edin: “Ben bir süre hiçbir şeye tepki vermeyeceğim, sadece gözlemleyeceğim.” Tepki vermemek derken taş gibi olmayı kastetmiyoruz; “ne olursa olsun tepki vermeyeceğim” diyerek o makineyi tutuyoruz. Ki o makineyi en azından görebilirsiniz. Bizde denir ya, bazen böyle tasavvufi hikâyelerde, okullarda: hocası demiş ki “sana tokat atana bile hiçbir şey deme, kim ne yaparsa yapsın hiçbir şey deme, kim sana ne kadar ağır söz söylerse söylesin asla cevap verme.” Bu ne için? O makineyi görmek için. Çünkü tepkiye alışmış, o koşullanmayla tepkiye alışmış, başka türlüsünü yapamıyor. Çünkü başka türlü yapabilme konusunda açılmış yeni bir dosyası yok zaten. Dikkat edin, birçok konuda alternatifsiz bir zihnimiz vardır; zihnimizin başka bir alternatifi yoktur. Ben bazen sorarım, hatta bunu kendinize siz de sorun: “Bu durumda ben başka ne yapabilirdim? Bu durumda başka ne diyebilirdim? Bu durumu başka nasıl yorumlayabilirdim? Bu durumu başka türlü nasıl algılayabilirdim?” Bir bakacaksınız ki zihniniz size hiç cevap vermiyor. Çünkü “tek yol benim” diyor. Size kendisini tek yol olarak lanse etmiş, siz de ona inanmışsınız. Koyun koyuna yaşıyorsunuz, hiç şüphe etmediğiniz bir şey. Neden? Çünkü sizden biri.

*Katılımcı:* Hocam mesela kardeşimle biz bu sohbetlere gelmeden önce olaylara daha tepkisel yaklaşabiliyorduk. Çünkü durabiliyorduk. Bu bile aslında o makineyi gözlemlemenin şeylerinden bir tanesi. Hep sizinle “çözüm ne o zaman” diye soruyoruz, anlatırken sadece şeyleri anlatıyorsunuz. Bu sohbetler bizim o gözlemi yapmamızı sağladı.

Tabii, aslında buna çaba göstermeliyiz. Ama dediğim gibi bazı konularda çok güçlü bir makinemiz var içeride. Tek yol diye tanımladığı, asla şüphe etmediği bir makine. Mesela diyelim ki bir hata yaptı, “kendini suçlamalı” — çünkü koşullanmış bir zihin var: “Hata yaptın, kendini suçlamalısın. Eğer hatanın nedeninden kendini suçlamıyorsan vurdumduymazsın, umursamazsın ve böyle bir durumda hata yapmaya devam edersin.”

Kendini Suçlama Koşullanması

Acaba doğru mu bu? Yani hata yapıyorum ve kendimi suçlu hissetmiyorum. Hatamı analiz ediyorum, üzerinde düşünüyorum, neden gerçekleştiğini görmeye çalışıyorum. Ama kendimi suçlamıyorum, kendimden utanmıyorum, kendimi yargılamıyorum. Ama bakın bir zihin şöyle diyebilir değil mi: “O zaman sen umursamıyorsun” — deyip beni tekrar kendimi suçlamanın tuzağına düşürebilir. Çünkü zihnimiz belli bir çizgiye koşullanmıştır; belli bir çizgi üzerinden, belli bir yol üzerinden hayatı yaşamaya koşullanmış bir yapıda. Şüphe etmek zorundayız — bu anlamda şüphe etmek zorundayız. Böyle insanlar çok felsefi şüpheler yaşıyorlar; o kadara gerek yok. Hayatınızda zihninizle ilgili biraz sorgulama yapın, özellikle de kendinizle, “kendim” dediğimiz şeyle ilgili sorgulama yapın arkadaşlar.

Burada dikkat etmemiz gereken en önemli şey: zihinlerimiz koşullanmış keskin tanımlar ve yorumlar üretir, ve bundan kolay kolay şüphe etmez. Fakat bu koşullanmış zihnin parametrelerine uymayan, onun çizgisine uymayan, onun algısına sığmayan bir şey geldiği zaman tepki şudur: “Ben bunu kabullenemem.” Ve ne dersiniz? Eğer dindarsanız “imtihan” dersiniz, değilseniz başka hikâyeler uydurursunuz. Ve zihniniz sürekli onunla bir çatışma içinde olur. “Ne yapayım, kabullenemiyorum” dersiniz. “Zorla mı insanım” diye de öyle hikâyeler ekleriz. Hâlbuki bakın, kabullenemeyen özneyi bulursanız, onun aslında bir koşullanma olduğunu anlarsanız…

Size çok basit bir şey söyleyeyim: Mesela bütün çocukları bakımevinde büyütseydik, “annelik” kavramı o kadar güçlü olmayacaktı. Her çocuğa bakılıyor; kim bakıyor? Bakıcılar bakıyor. Biz şöyle öğrenecektik: çocuklara bakıcılar bakar, bazen iyi bakıcılar var, bazen kötü bakıcılar var. O zaman annelikle, babalıkla ilgili güçlü koşullanmalarınız olacak mıydı? Olmayacaktı. Bakın o kadar çok koşullanma vardır ki insanda, değil mi? Tabii kendine göre çok zayıf içgüdüsel bir tarafı da var ama, her zaman söylüyorum: “annelik” diye kavramsal bir çerçeve yoktur. Onu biz uydurduk. Birçok koşullanmamız var, her konuda koşullanmamız var. Bunlar bizim imkânlarımız oluyor arkadaşlar; bunlar bizim imtihanlarımız haline geliyorlar. O yüzden hayatta yaşanan birçok imtihan, aslında kendi zihinsel koşullanmalarımızın, olan durumu kabul edilemez bulmasından kaynaklanır.

Peygamberlerin Örnekliği: Habil-Kabil ve Hz. Yusuf

Mesela dikkat edin: Habil, Kabil tarafından öldürülmek isteniyor. Habil bunu kabul edilemez mi buluyor, “bu nasıl olabilir, kardeşim nasıl beni öldürebilir, ben hiçbir şey yapmadım” mı diyor? Hz. Yusuf neyi kabul edilemez buldu? Ama bize sorsak, Hz. Yusuf sûresini yeniden yazmamız gerekir. Hatta bunu kendiniz bir düşünün arkadaşlar: Yusuf sûresini alın, egonuza göre bir yazın bakalım, ne olacak? “İşte Hz. Yusuf doğdu, on bir tane kardeşi vardı, hepsi anlaşarak onu kuyuya attılar, Allah kahretsin” diye mi yazarsınız? Egonuza bir sorun bakalım, nasıl yorumlayacak, nasıl algılayacak?

Peki Kur’an ne diyor? Bakın farklı bir şey diyor: iffetli olduğu hâlde iftiraya uğruyor, haklı olduğu hâlde hapse atılıyor. Sizi okurken bile “bu kadar da olmaz ya” falan dersiniz. E oluyor, bakın oluyor. Bir problem mi? Değil. Kime değil ama? Hazreti Yusuf için bir problem değil. Ama onu da aklımız almıyor; o koşullanmış aklımız onu da almıyor. “Onlar başka insanlar” deriz, onu da diskalifiye ederiz. Bakın koşullanmış zihin o kadar koşullanmış ki, o kadar iyi tahkim edilmiş ki, ayet içeri girmiyor. Neden girmiyor? Koşullanmış bir zihinle okuyorsunuz. O yüzden sizin, bizim, hepimizin ortak durumu koşullanmış zihinlerimizdir. Kabullenemeyen, “olamaz” diyen zihinlerimiz.

“Olamaz” Ne Demek?

Bir de şunu düşünmüyor muyuz arkadaşlar? Bir şey olmuş, “olamaz” ne demek? Bunu üç yaşında bir çocuğa söyleyin, size bir bakar. Yemin ediyorum size bir bakar yani. “Bak oğlum, çocuğum, bak bu olmuş” — mesela bir bardak kırılmış. “Olamaz.” Size bir bakar. Çünkü henüz onu öğrenmemiş. “Olmuş çünkü” der. “Olamaz” ne demek? Olmuş bir şeye “olamaz” demek nasıl bir zihnin çıkarımıdır arkadaşlar? Bir düşünün bakalım, nasıl bir şey? Olmuş, “olamaz.” Bir dilde böyle bir şey olabilir mi? Olmuş bir şey “olamaz” demek, bir dilde olabilecek bir ifade midir? Değildir. Ama bakın zihin bunu yapıyor. Ne kadar ilginç bir zihin.

Zihni evinden dükkânına kadar algılasak — tabii ki zaten algıladığınızda algı objektif hâle gelir. Ama size bu konuda özgürlük tanımayan bir zihin var. İnsanlar “özgür olmak” diyor; zihninden ne kadar özgürleşebiliyorsan o kadar özgür olabilirsin. Zihninin koşullanmalarını özgürlük olarak algılıyorsun. O yüzden zihinden bağımsız bir şekilde, zihnin koşullanmalarından bağımsız bir şekilde… Zihnin kendine göre doğal bir matematiği, doğal bir mantığı, doğal bir muhakeme kabiliyeti vardır; zihin çok kötü bir şey değil. Fakat zihinlerimiz bugüne kadar belli koşullanmalarla geldi. Bakın her olgu zihinde bir koşullanma oluşturur; dolayısıyla o koşullanmalar bir süre sonra bizim hapishanelerimize dönüşürler.

Benim çok hayatta rastladığım, yaşadığım olayların en başında olanı şudur: insanlar bana bir şey anlatır, ben de sakin sakin dinlerim. Derler ki “şaşırmadın mı?” “Yok” diyorum. “Şaşırmadın, niye şaşırayım ki, olmuş olabilir mi sence bu?” “E” diyorum, “zaten olmuş.” “Ne demek olabilir mi” diyorum. Ama diyor “olamaz ya” diyor. Ne kadar ilginç bir zihin değil mi arkadaşlar? Çok ilginç bir şey; bir baksanıza aslında hayret edilecek bir şey. Yani olmuş bir şeye “olamaz” diyor. İlginç bir mekanizma. Biz bunu taşımaya devam ediyoruz. Diyelim ki annen, baban, eşin, arkadaşın, dostun, ilişkili olduğun insanların şu ya da bu yaptığı, ya da kendinizin yaptığı bazı yanlışlıklar — mesela ne yapıyorsunuz? “Olamaz ya, ben böyle bir şey yapmış olamam, ben böyle bir şey söylemiş olamam, ben böyle hareket etmiş olamam.” Yaptığın ne demek “olamaz”? Bakın o da kendiliğimizle ilgili zihnimizin imajinasyonu, zihnimizin bir koşullanması. “Ben asla şunu yapmam” — bu bir koşullanmadır. Kendinizle ilgili de böyle koşullanmalara dikkat edin. “Ben asla aptalca hareket etmem, ben asla mantıksız davranmam” — bu bir koşullanmadır. Ve davranırsınız, sonra alırsınız başınıza belayı; 30 sene kendinizi yargılarsınız, 30 sene kendinizi suçlarsınız. Bunu kim yapar? O koşullanmış zihniniz yapar. “Ben bunu nasıl yaptım?” Ama hiç ayete bakmazsınız. Âdem, değil mi? Diyoruz işte, hata etmiş. Peki ne mi demiş? “Nasıl olur ya, ben bunu nasıl yaparım?” dememiş. “Nefsime zulmettim, sen Rahman ve Rahîm’sin” demiş. Bakın bu umursamazlık değil, bu doğru bir yerden bakmaktır. Öbürü koşullanmış bir zihinden bakmaktır. Bir şey yaparsın, bir hata yaparsın, 30 sene onun “yok, acısını yaşama, kendini suçlama” falan — sonra da bunu bir erdem zannedersin bazen.

Kur’an’da Anne-Baba Kutsallığı Yok

*Katılımcı:* Aslında bir bakıcı örneği verdiniz ya. Bakıcı da sevgi arıyor [anlaşılamadı]. O zaman anne farklı bir yer mi tutar? Ama aynı zamanda transferinde annenin, babanın katkısı da geçiyor. O zaman Kur’an bunun dışında bir koşullandırma kullandırıyor mu?

Koşullandırmıyor. Kur’an’da şu mu var mesela: “anne dediğin şöyle olur, baba dediğin böyle olur” diye bir koşullandırma var mı? Yok. Sadece kutsallık anlamında da değil. Kur’an kutsallık vermiyor anne babaya. Öyle bir şey yok. Ama onların rızasını almak… Fıtri olan bir durumda rızasını al. Onlara iyilikte bulun. Seni yanlış bir şeye yönlendirdikleri zaman ona uyma, ama onlara da gereken saygıyı, gereken sorumluluğu yerine getir, diyor. Kur’an’da “anne veya baba kutsaldır” diye bir şey yok. Var mı arkadaşlar? Yok. O bir koşullanma değil. O sana belli bir süre içinde hizmet eden insanlar; sana Allah’ın verdiği imkânlarla bakmışlar, büyütmüşler vesaire. İnsan olarak da senin onlara sevgi, saygı, merhamet, zor zamanlarında destek olman gerekir. Anne babanın rızasını almak diye bir kavram var mı bilmiyorum, hatırlamıyorum; Kur’an’da geçiyor mu, hatırlayanınız varsa söyleyebilir. “Anne babanızı mutlaka razı edin” diye böyle mutlak bir hüküm yoktur yani.

*Katılımcı:* Tefsirlerde var.

Yani burada şey nedir? Kutsal metnin bize söylediği nedir? Bir anne açısından düşünürsek: bedensel olarak seni dokuz ay karnında taşıyan, seni küçük bir bebekken elinden geldiğince büyütmeye, elinden geldiğince koruyup kollamaya çalışan anne babana gereken hürmeti, saygıyı, gerekiyorsa şefkati, gerekiyorsa desteği yap. Kur’an’ın söylediği bu. Biz kendi kafamıza göre Kur’an’ı koşullandırılmış zihinlerle anlıyoruz: “işte anne babanı razı etmedin mi her şey berbat olur.” Hangi anne, hangi baba? Öyle mutlak bir şey yok. “Anne kutsaldır” diye bir şey de yok, “baba kutsaldır” diye bir şey de yok. Ama yine de bağlanmanın üzerimizdeki etkilerinin olduğu bazı araştırmalarda kanıtlanmış bir şey var [anlaşılamadı — bağlanma araştırmalarına dair cümle kayıtta bozuk]. Her şeyin her şeyle bağı var; biz bunu kabul ediyoruz.

Olmakta Olana Farkındalıkla Katılmak

Ve ondan sonra gelen şey ne? Olmakta olana farkındalıkla katıl. Olmakta olana farkındalıkla katıl. Yapabileceğin pozitif bir şey varsa yap. Yapabileceğin şeyin sınırı bittiğinde bunu da kabul et: “Elimden geleni yaptım, sürecin farkındayım, bu sürecin içinde imkân ve şartlarım noktasında elimden geleni yaptım ve dolayısıyla sorumluluğumu yerine getirdim. Tekrar bir şey yapabilme imkânım ortaya çıkarsa yine yaparım.”

Demek istediğim şey şu: biz birçok şeyi zihinsel koşullanmalarımız nedeniyle yanlış değerlendiriyoruz. Mesela bizde çok olan bir örnek: ebeveynin sanki çocuğundan tamamen sorumlu olduğu düşüncesi. Öyle bir şey yok. “Her şeyinden sorumlusun, hata yaparsa sen sorumlusun, ne biçim çocuk yetiştirdin” diye bir şey yok. Sen çocuğunu yetiştirme konusunda üzerine düşeni yaptıysan, buna rağmen çocuk yanlışsa, bu onun alanıdır. Hazreti Nuh’u suçluyor mu Kur’an-ı Kerim, oğlu iman etmemiş diye? [anlaşılamadı — bu bölüm kayıtta ciddi şekilde bozuk; anlatıcının Hz. Nuh’un oğluyla ilgili söylediklerinin bir kısmı net biçimde çözülemedi.] Ama bakın bizde bunlar yok mu, bizim toplumumuzda? Çocuğuna söz geçirmek, işte karına gerekirse haddini bildirmek — bunlar kimin işi? Kur’an’ın mı, kutsal metinlerin koşullandırması mı? Yok, o bizim koşullandırmalarımız. Hatta bazen buna din sosu da ekliyoruz değil mi? Hâlbuki Kur’an böyle bir koşullandırma yapmıyor, böyle bir yükümlülük ortaya koymuyor.

Ebeveyn Sorumluluğu ve Vasiyet Üzerine Soru-Cevap

*Katılımcı:* Hocam ben bir şey verebilir miyim?

Buyurun.

*Katılımcı:* Şimdi ben bir şey konuşabilir miyim? [anlaşılamadı — katılımcının sorusunun bu bölümü kayıtta ciddi şekilde bozuk] …vasiyet konusuna gelindiğinde, kişinin mirasının dörtte üçünü anne babasına ve çocuklarına, dörtte birini de devlete veya hayır kurumlarına bağışlaması konusunda, bu görüşün Kur’an’a daha uygun geldiğini söylediniz. Bu bana da makul geldi gerçekten. Ben biraz daha farklı düşünüyordum. Bundan mı, yani siz de dediniz ya, “ben iki çocuk annesi olarak bunu sık yaşamıyorum” — şimdi ben mesela çocuklarıma terbiye konusunda kesinlikle katılıyorum size. Ama bu açıdan belki ben abartıyorumdur; çocuklarımı koruma amacıyla, hata yapmasınlar diye fazla müdahil olmam hoşuma mı gidiyor mesela? Ben bunları sormak istiyorum hocam.

Bunlara ayrıca değinebiliriz ama şunu söyleyeyim: en son sorduğun şeyle ilgili, anne baba veya herhangi bir insan, hepimizin birbirimize karşı bir şekilde sorumluluğu ortaya çıkabilir. Ben sokakta yürürken birinin önümde düştüğünü görürsem, onu kaldırmaya çalışmak bile benim sorumluluğumdur. Bunun gibi, hepimizin insan olarak birbirimize karşı, hayvanlara karşı, bitkilere karşı, varoluşa karşı belli bir sorumluluk noktamız vardır. Burada önemli olan şey şu: ben çocuklarıma karşı elimden geleni yaptığıma mı bakıyorum, yoksa bunun sonucunda ne olduğuna mı bakıyorum? Önemli olan şey bu. Benim sorumluluğum: iyi bir örnek olmuşum, bildiğim kadarıyla iyi şeyleri tavsiye etmeye çalışmışım, yanlışlar konusunda da yerinde ve dozunda uyarmışım. Ben bana düşeni yaptım; ben buna bakıyor olmalıyım. Onların ne olduğuna odaklanmamalıyım. Önemli olan duracağımız nokta budur.

Mesela eğer ben desem ki “ben bu kadar çaba gösterdim, bu kadar iyi niyetle, bu kadar fedakârlıkla, bu kadar şefkat ve merhametle, sevgiyle davrandım, bu çocuklar niye asi oldular veya niye böyle yaptılar” diyorsam, işte orada koşullanmış bir zihnim ortaya çıkar. Yani sanki “ben böyle yaparsam çocuklar çok iyi olacak” gibi bir koşullanma var demektir.

Olmakta Olana Katkı: Doktor Örneği

Evet, olmakta olana farkındalıkla katılmalıyız arkadaşlar. Burada sanki “olmuş olanı kabullen, olmuş olanı teslimiyetle karşıla” deyince böyle umumi, genel bir pasiflikten bahsediyormuşuz gibi görünüyor. Ama biz olmuş olanı kabul ettik; bir şey olmuş. Olmakta olan da var bir de. Yani bir şeyin devamı var aslında; hayatta süreç devam ediyor, olmakta olan şeyler var. Peki ne yapacağız bunlara? Olmakta olana farkındalıkla ve insani bir duyarlılıkla katılacağız. Ne demek bu? Elinde sana verilmiş olan maddi, manevi her ne ise, imkânlar ölçüsünde o olmakta olan süreci iyi, doğru ve güzel istikamette domine etmeye çalışacaksın, katkı sunmaya çalışacaksın. Diyelim ki sundun, elindeki imkân o anlık bitti, ne yapacaksın? Sakin ve huzurlu olacaksın. Yani olmakta olana katılmak demek, olmakta olanı mutlaka düzeltmek, mutlaka iyi ve güzel istikamette değiştirmek değil; olmakta olana yine Yaradan’ın bize verdiği maddi manevi imkânlar ölçüsünde katkıda bulunmak demek. Bize verilen imkânları kullanırız: akıl, idrak, şuur, anlayış, merhamet, şefkat, bilgi, fiziksel güç, her neyse, bunu kullanırız. Ama dikkat edin, olmakta olanı zihnimizin koşullanmalarına göre düzeltmek için değil; olmakta olanı iyi, güzel ve doğru istikamette pozitif anlamda tetiklemek için. Ne ölçüde? İmkânlar ölçüsünde.

Mesela bir hasta geldi, doktor ne yapar? Elindeki imkânlar ölçüsünde hastaya müdahale eder. Müdahale etti; hasta belki iyileşir, belki hiç değişmez, belki de ölür. Burada önemli olan şey nedir? O doktor kendisinde var olan imkânlar ölçüsünde vakaya müdahale etti mi? Tıpkı bunun gibi, sonuç odaklı değiliz arkadaşlar. Olmakta olanı zihnimizin arzu ettiği gibi değiştiremeyebiliriz; bakın bu da dikkat etmemiz gereken bir şey. Zihnimiz “müdahale ettiğimde bu değişecek mi, düzelecek mi” diye bekler. Hani bazen doktorların en rahatsız olduğu şeydir o: hasta yakını gelir, “doktor bey hasta iyileşecek mi?” Ne bilsin adam ya, değil mi? Hele komplike bir vakaysa, “elimizden geleni yapıyoruz” der. Hekim de elinden geleni yapar ama sonucunu tayin edemez çoğu defa. İşte biz de o durumdayız; sonucu tayin etmiyoruz, edemeyiz de çoğu defa. Biz olmakta olana iyi niyet, adalet, dürüstlük, diğergamlık ve imkânlar ölçüsünde müdahale ederiz. Ama zihnimiz ne arzu eder? Arzu ettiği sonuçların gerçekleşmesini arzu eder. Hani bazı kitaplar vardır böyle, işte “muhatabınızı beş dakikada ikna etme yöntemi”, “bilmem kimi beş dakikada elde etme yöntemi” — çünkü zihnimiz böyle şeylere koşullanmıştır: “sonuç, sürekli sonuç olacak.” Öyle bir şey yok hayatta.

Peygamberin Hudeybiye Tecrübesi

Bakın bununla ilgili peygamberin hayatında yüzlerce olay vardır. Çok defa anlatmışımdır: işte Hudeybiye’de, Mekke’yi dini bir görev için ziyaret edecekler, engelleniyorlar; haksız bir şekilde engelleniyorlar. Ne yapıyor peygamber? Olmuş olanı önce kabul ediyor. Sonra olmakta olana farkındalıkla katılıyor; bir anlaşma yolu arıyor ve bir anlaşma yolu bulduğunda anlaşma yapıyor. Ama bütün arkadaşları büyük bir travmaya uğramış: “nasıl olur böyle bir şey?” Ve ilginçtir, tam kazanacakken bazı kişilerin yanlışları yüzünden yenilgi dozunda bir problem ortaya çıkıyor, 70 insan ölüyor. Dikkat edin peygamber ne yapıyor? Hatta ayet uyarıyor: “Eğer sen onlara karşı haşin ve sert olsaydın, etrafından dağılırlardı.” Yani “siz ne biçim insansınız, sizinle biz savaş yapıyoruz, size o kadar da söyledim, nasıl terk ettiniz” demiyor. “Olabilir” diyor. Analiz ediyor. “Olur, hata yapabilirler” diyor; dünya arzusuyla ahiretin farkında olmayanlar bazı hatalar ettiler [anlaşılamadı — bu ara cümle kayıtta bozuk]. Ya ama hata yetmiş insanın ölümüne mal oldu; “ben böyle bir hatayı nasıl kabul ederim” mi diyeceğiz? Edeceksin kardeşim. Kim etmiyor? Zihnin etmiyor.

Nasıl olur böyle olur işte. Sana peygamber ne anlatıyor? 70 insan şehit oluyor, birilerinin küçük bir hatası yüzünden. Hem de uyarıldıkları bir konuda ciddi olarak, net olarak uyarıldıkları hâlde hata yapıyorlar. 70 insan ölüyor, peygamberin dişi kırılıyor, ölüm tehlikesi atlatıyor. Peki peygamber ne yapıyor? “Olamaz mı” diyor, “siz ne biçim insanlarsınız” mı diyor, suçluyor mu onları, her gün yargılıyor mu onları? Yok. “Olur, hata oldu, bundan sonra daha dikkat edersiniz.” Bu kadar. Hayat devam ediyor. Bakın zihnimiz hayatın devamını engelliyor.

Mesela zihnimiz bazen ne yapıyor? Burada mı yaşıyor? Hayır, 10 yıl geride yaşıyor, 3 yıl geride yaşıyor, 20 yıl geride yaşıyor. Neden? Çünkü kabullenemiyor.

Şahsi Örnekler: Göz Tembelliği ve Ameliyat Hatası

Mesela benim sol gözümde göz tembelliği var; ailem dikkatsiz olmuş, sol gözüm görmüyor. Ne yapayım şimdi, değil mi? Dizimden ameliyat olmuşum, doktor içinde küçük bir kemik unutmuş; ne yapıyorum şimdi? Kabullenmeyeyim mi? Yerden göğe kadar kabul ediyorum. Bu kadar. Bitti. Kabullenmesem ne olacak? Kendime eziyet edeceğim, cahil bir zihnin manipülasyonuna mahkûm olacağım. “Ama olmaması lazım değil mi” diye mi başlayacağım? Hayır. Oldu, kabul ediyorum. Tabii hayrı da vardır işte falan — bırakın bunları, böyle koşullanmaları da bırakın. Aslında onları kabul edenler kendilerini yormaz, çok fazla ayrılmaz. Aynen, yani kabullenin arkadaşlar bu kabullenmeyi. Ama bakın zihniniz nasıl tanımlıyor dikkat edin. “Kabullen” — sanki böyle mecburen, eli kolu bağlı. Zaten kabullenmeyip ne yapacaksın? Bakın bu değil. Kabullenmek insan fıtratının doğal bir eylemidir. Kabullenmemek insanın kendi fıtratıyla kavga etmesidir, fıtratının aksine davranmasıdır, fıtratına zıt hareket etmesidir. Kendi kendini baltalamasıdır, kendi kendine zarar vermesidir. Yoksa kabullenmek bir korkaklık, bir zayıflık, bir pasiflik değildir. Kabullenmek fıtratın doğal bir algısı, doğal bir eylemidir.

Kabullenmek Zayıflık Değil, İradenin Doğru Kullanımıdır

Ama bakın koşullanmış zihnimiz “kabullenmek” deyince ne anlıyor? Yenilgi anlıyor bir kere en başta, değil mi? “Kabulleneceksin yani, boynunu bükeceksin, kabulleneceksin” — bir zayıflık emaresi; bir şey yapamadığın için, zayıf olduğun için, etkisiz olduğun için, mecbur kaldığın için kabulleniyorsun. Hâlbuki kabullenmek bu değil. Kabullenmek fıtratın bilincinin eylemidir, fıtratın doğru algısının bir sonucudur. O yüzden zihnimiz kabullenmeyle ilgili de koşullanmıştır. “Hayır, kabul etmiyorum” diyerek sanki orada daha güçlü olmak, daha iradeli olmak gibi bir tuzağa düşer. Kabullenmek iradeyi bırakmak değildir. Kabullenmek, iradenin doğru zamanda, doğru bir yerde işlemesidir. Bir şeyin olmuş olduğu durumda irade, onun olmuş olduğunu kabullenmektir. Bu doğru iradedir. Kabullenmemek iradenin cehaletidir, iradenin sapmasıdır, iradenin kendi kendine tuzak kurmasıdır. “Ben bunu istemiyorum, istemiyorum, olmamalıydı” — ne yapıyorsun sen? Bu nasıl bir irade? Kendi kendini yaralayan bir iradedir.

“Ben bunun olmasını istemiyorum, bu olmamalı” — bu irade mi? Hayır. Bu, iradenin kişinin kendi kendisini yaralamasıdır; iradenin kötüye kullanılmasıdır. O yüzden bir olay olmuş olduğunda, irade onu kabul ettiğinde doğasını gerçekleştirmiş olur. Bir şey olmuştur, olmuş olanı kabul ediyorum — işte peygamberin örnekliği budur bakın. Bir şey olmuş; olmuş olanın, olmuş olduğunu kabul ediyor. İşte en yüksek irade duyarlılığı budur. Bunu yapabilen insan, iradesini doğru kullanıyor demektir. Öbür türlü iradeyi kendi aleyhimize işletiyoruz; yani bize hizmet etmesi gereken, bize hizmet etmesi için verilmiş bir şeyi kendi aleyhimize kullanıyoruz. Kırk yıl geçmiş bir olayı “bunu kabullenemiyorum” diyerek sen ne yapıyorsun? İradeni kendi aleyhine işletiyorsun. Kırk yıldır bir hançeri göğsüne saplıyorsun ve sürekli onu orada tutuyorsun, orayı sürekli kanatıyorsun. Orada sürekli hazmedilmemiş bir şey var; bir türlü kabullenemedin. Nerede yaşıyorsun? Zihninin koşullanmış dünyasında yaşıyorsun. Gerçek hayat senin oldu ve bitti; sen neredesin? Sen hâlâ şuradasın. “Bir türlü kabullenemedim, oldu ama bir türlü kabullenemedim, olmamalıydı.” Neredesin sen şimdi? Hayatta mısın, yoksa metaverse’te mi? Koşullanmış zihninde misin? Diyorlar ya, insanlara gözlükler verilecek, bilmem ne görecekmiş; yok mu şu an gözlük? Arkadaşlar hepimizin koşullanmış zihni birer gözlük gibi işliyor. Evren tek, var olan tek; ama her birimizin zihin gözlüğü bize bu hayatı başka türlü yaşatıyor, başka türlü tanımlıyor, başka türlü anlamlandırıyor.

Acıdan Kaçmak İçin mi Kabulleniyoruz?

*Katılımcı:* Hocam bir soru. Mesela kabul etmemek zaten büyük bir şey. Ama diğer bir anlamda zihin şöyle bir şey söylüyor: “kabul ediyorum çünkü acıdan kaçıyorum.” Yani sen acıdan kaçmak için kabul ediyorsun. Orada bir anlam karmaşası var…

Evet, biz bakın o da bir zihinli şey. Bazen zihin başka bir şey uydurarak da doğru bir şey yapmaya çalışır ama o tam doğru olmaz. Biz acıdan kaçmak için kabullenme durumunda değiliz arkadaşlar. Hayatın doğası ve fıtratımız bunu gerektirdiği için kabul ediyoruz. Yoksa acıdan kaçmak için kabul etmiyoruz. Ama kabul ettiğinde, cehaletin getirdiği acıdan da kurtuluyorsun. Koşullanmış zihinlerimiz vardır ki, bazen der ki: “Sen acıdan kaçmak için kabulleniyorsun ama aslında hata yaptın; oysa acı, hayatı daha anlamlı kılıyor.” Bazen böyle koşullanmalar da vardır. Bunlara da bakacaksınız. Bakın biz acıdan kaçtığımız için kabulleniyor değiliz; kabullenmek fıtri olduğu için kabul ediyoruz. — Zihin bu dersleri çalıştık mı, tamam mı? Bak bu da onun bir koşullanması. Diyoruz ki: “Hayır, ben acıdan kaçmak için bunu yapmıyorum, bu fıtratın gereği, bu peygamberlerin, kâmil insanların yaptığı bir şey.” Bir de kardeşim, olmuş bir şeyi kabullenmekten daha doğal ne olabilir? Senin bana önerdiğin şey kabullenmemekse, bunun neresi doğal, neresi gerçekçi, neresi makul? Değil mi? Bana başka hikâyeler uydurmaya çalışıyor; evet, başka bir koşullanma, zihnim gene bana başka bir hikâye uydurmaya çalışıyor.

Kapanış: Bir Ayrılık Örneği ve Vefat

Mesela geçen böyle bir örnek vardı, bitireyim onunla. Bir arkadaş dedi ki: “Ben sevdiğim bir insandan ayrılınca bir problem oldu, ayrıldım ama rahatladım; çünkü o ilişki o kadar sağlıklı değildi, benim için de muhatabım için de sağlıklı değildi. Böyle doğal bir ferahlık hissettim.” Sonra dedim ki kendi kendime, senin biraz acı çekmen gerekir. Neden? Çünkü eğer seviyorsan, ayrıldığında acı çekmeliydin; çekmiyorsan demek ki sevmiyordun. Bakın koşullanmış zihnin bir hikâyesi. Anlatabildim mi?

Ya da diyelim ki annem vefat etti; annemi çok seviyorsam aylarca yas tutmalıyım, hayattan pek tat almamam lazım. Bu da bizde bir koşullanma. Annemi seviyordum, annemi seviyordum. Annem ölünce acı çekmem gayet normal; sevdiğim bir kişiyi kaybettim, olması gereken bir şey, yaşamam gereken bir acı. Bunu kabul ettim. Annem vefat etti, seviyordum ve hâlâ da seviyorum; o yok olmuş da değil. Geçici bir ayrılığın hüznü var, bu da doğal. Ama “ya az hüzünlendim herhalde, daha fazla hüzünlenmem lazım, çok üzülmedim, acaba başkası çok mu üzüldü, o daha mı çok seviyor, acaba ben mi daha az seviyordum” — bunlar hep koşullanma. Sanki çok üzülen daha çok seviyor, az üzülen daha az seviyor. Bunlar da zihin koşullanması. O yüzden o koşullanmaları ne kadar gözlemlerseniz o kadar özgürleşirsiniz.

Evet, son iki cümleyi de tekrar edeyim; onları şimdi açma imkânımız kalmadı. Geçmişte olmuş olanı, olup biteni bırak gitsin, tutma onu. Olacak olana da güven duy. Belki bunları da haftaya işleriz. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Anlatıcı belirli bir sûre adı ve ayet numarası vererek alıntı yapmıyor; buna rağmen açıkça atıfta bulunduğu üç yer şunlar: - Yusuf Sûresi (Hz. Yusuf kıssasına genel atıf, sûre adı açıkça anılıyor, ayet numarası verilmiyor). - Peygamberin ashabına sert davranmaması hâlinde etraflarından dağılacaklarına dair bir ayet (içerik olarak alıntılanıyor, sûre adı/numarası anlatıcı tarafından belirtilmiyor). - Hz. Âdem’in “Nefsime zulmettim, sen Rahman ve Rahîm’sin” şeklindeki duasına atıf (sûre adı/numarası belirtilmiyor).

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.