Musibet, Nefis ve Fıtrata Dönüş
Kısa Özet
Sohbette, insanın hayattaki zorluklara ve musibetlere ne kadar katlanabildiğinin aslında öz varlığına ne kadar yakın olduğuyla doğru orantılı olduğu anlatılıyor; peygamber ve evliyaların çok bela görmesinin sebebinin bu yakınlık olduğu vurgulanıyor. Ardından insanın hadiselere egosuyla mı yoksa fıtri/insani özüyle mi karşılık verdiği, anne-baba ve çocukluk ilişkileri, Hz. Adem'in "nefsime zulmettim" sözü üzerinden günahın anlamı ve kendine dönüşün (tevbe, arınma) önemi işleniyor. Son bölümde ise egonun insanı yanlış hedeflere yönlendirmesi bir bulmaca (30 lira meselesi) üzerinden örneklendirilip, gerçek hayatın fıtrata uygun yaşamak olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kişi ne kadar çok katlanabiliyorsa öz varlığına o kadar yakındır; ne kadar az katlanabiliyorsa o kadar uzaktır.
- Bir musibetin ağır gelmesi olayın kendisinden değil, o olayla hangi bilinç ve idrak düzeyiyle (ego mu, öz mü) muhatap olunduğundandır.
- Hz. Adem'in "Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik" sözü, günahın aslında kişinin kendi fıtri benliğine verdiği zarar olduğunu gösterir.
- Egosuz bir hayat huzurlu bir hayattır; ego ile taşınan her yük başka bir noktada yeni bir arıza doğurur.
- Gerçek hayat, dünyevi hedeflere ulaşmak değil, fıtrata ve öze uygun yaşamaktır.
Musibetle Karşılaşmak: Peygamberler Neden En Çok Sıkıntı Çeker
Bu toplamda takip edilen bir şey vardır: en çok bela ve musibete maruz kalanlar peygamberlerdir, sonra derecesine göre veliler. Bunun neden ve ne anlama geldiği üzerinde düşünmek gerekiyor. Kişi ne kadar az katlanabiliyorsa kendi öz varlığının o kadar az farkındadır. Tersinden söyleyecek olursak, ne kadar öz varlığının farkındaysa o kadar çok katlanabilir demektir.
Hoş geldiniz, hoş geldiniz. Kişi ne kadar çok katlanabiliyorsa o kadar öz varlığının farkındadır ve o öz varlığın içinde yaşıyordur. Ne kadar az katlanıyorsan öz varlığından o nispette uzak bir yerdesin. Kendi bilincimiz açısından o noktada bir şey yaşarız, tahammül edemeyiz. O yüzden mesela peygamberler en çok bela ve musibete maruz kalanlardır, sonra derece derece devam eder.
Biz zannederiz ki bunlar peygamberdir, evliyadır diye üstlerine yükleniyor. Aslında bu değil. Allah şunu gösteriyor: "Bakın, benim bu kullarım kendilerinde var olan, benim onlara üflediğim o ruha, o öz varlığa o kadar yakındırlar ki sizin korktuğunuz, kaçtığınız, kaygısını yaşadığınız, katlanamadığınız bu kadar şeyi ben onlara veriyorum. Onlara da hiçbir şey olmuyor."
Buradan anlamamız gereken şey, bizatihi herhangi bir zorluğun, musibetin taşınamaz olduğu değil; asıl problemin, o musibetle yanlış bir şey üzerinden muhatap oluşumuzdur. Yanlış bir anlayışla, yanlış bir idrak tarzıyla, yanlış bir varoluşla mukabelede bulunuyoruz. Bunu anladığımız zaman, korkmamız gereken şeyin hayattaki olaylar değil, o olayla karşılaştığımız andaki bilincimiz olduğunu anlayacağız. Benim o olayla karşılaştığım andaki bilincim önemlidir. Eğer o bilinç nitelikli ve hakikatliyse, o zorluğu yaşamışım, problem değil. Ama eğer o asli nitelikten uzaksam, o zaman bana çok büyük, çok ağır, çok katlanılamaz gelecektir.
Peygamberlerin ve evliyaların yaşadıkları hadiselerin içinden geçerken yıkılmamaları, onu büyük bir sükûnetle, sabırla, şükürle karşılamaları aslında bize şunu öğretiyor: Sen öyle bir öze, öyle bir hakikate sahipsin ki dünyanın bütün musibetleri senin başında toplansa, sana yıkıcı, zedeleyici ve sarsıcı bir etkide bulunmazlar. Anlamamız gereken şey budur. Yoksa "evliya olmayayım da başıma bela musibet gelmesin" değildir.
Bunu latife yollu anlatan bir şey de vardır: Birisi epey zorluk, sıkıntı yaşıyor, epey de sürmüş, sürekli sabır çekiyor. Sonunda canına tak etmiş. "Ya Rabbi" demiş, "bir yanlışlık olmasın; ben kulun Eyüp muyum?" Halbuki o Eyüp Peygamber'de olan insanlık hâli bende de var, sende de var. Ama insan o özle değil de egosuyla mukabelede bulununca ağır geliyor tabii ki.
Ego mu, Öz Benlik mi Cevap Veriyor?
Ego ile bir şey yaparsan, mesela bir bavulu taşırsın; doğru taşıdığın zaman o kadar yorulmazsın, yanlış taşırsan kaslarında, tendonlarında bir gerilim ya da rahatsızlık olur. Aslında onu yanlış taşıdığın için o ağırlığı duyuyorsun. Belki omzunda taşıman lazım, belki daha farklı bir tarzda taşıman gerekiyor. Biz yanlış bir şekilde, yanlış bir şeyle taşıdığımız için ağırlık hissediyoruz.
Mesela hayatta bir şey yaşıyorsun, "bu haksızlık" diyorsun, "kimse bana bu haksızlığı yapamaz" diyorsun; tabii ki sana ağır geliyor. Üstelik kendine göre haksızlık olarak algıladığın şeyi kaldıramıyorsan, önce ailene, ülkeye, müdürüne sitem etmeye başlıyorsun, en son Allah'a kadar çıkıyorsun. Halbuki başlangıç yanlış; "ben bu haksızlığı hak etmiyorum, adalet istiyorum" demenin bir anlamı yok. Hatta şöyle dememiz lazım: Adalet, senin o olguyla hakikatli bir düzeyde muhatap olmandır, işte adalet budur. Halbuki sen orada bir yanlışa yanlış bir şeyle karşılık verdiğin için asıl adaletsizliği veya zulmü sen işliyorsun.
O olguya şöyle bakacaksın: Karşındaki insan egosuna tabi olup yanlış bir şey yaptı. Peki ben bunu nasıl algılamalıyım? Önce öyle algılamıyorum; bu insan şu anda öfkeli, gerilimli, tamamen kendini ve rahatını düşünüyor, ya da kendince bir şeyi hak ettiğini düşünerek böyle bir haksızlık yapıyor. Bunu analiz ettim. Sonra dedim ki, bu kişiselleştirilmemesi gereken bir şey. Bunu da anladım. Sonra şunu anladım: Benim böyle bir durumda bu olaya tepki verme tarzım kendi insani özümden olmalıdır. Ben tetiklenen egomla cevap vermemeliyim, çünkü benim de bir egom var; ben de o egoyla cevap vermemeliyim, en azından bu konuda çaba göstermeliyim. O zaman ben o hadiseyi doğru bir yerden tutup doğru bir şekilde karşılamış oldum.
Öbür türlü ise "niçin doğdum"a kadar, "niçin böyle bir hayatım var"a kadar, ta Allah'a kadar çıkarsın: "Ben niye böyle yarattım, beni baştan yarat" dersin. Hiçbirinin anlamı yok. Bizim içimizde, hayatın her türlü olumsuzluğuyla karşılaşıp onun üstesinden gelecek şekilde değerlendirebileceğimiz bir varlığımız vardır. Biz o varlığı açığa çıkarmalıyız. "Taşımam gereken bu yük bu kadar ağır" demektense, kendi içindeki potansiyel gücünü açığa çıkarıp o güçle o yükü taşımalısın. O yükü o güçle taşıdığında ağır gelmeyecek.
Bütün bu olgular sübjektiftir. "Bu ağır" — neye ağır, kime ağır? Bunu anlamamız gerekir. Hiç ağır olmayabilir de; ama neyle, nasıl bir varoluş hâliyle karşıladığına bağlı. Ego düzeyinden baktığımız zaman ne yapacağız? Istırabımızı büyüteceğiz: "Ben bunu hak etmiyorum"dan başlayacaksın, "ne kadar zorluk çekiyorum, bunu çekmem gerekmiyor" diyeceksin, bu böyle nereye kadar gidecek? Halbuki hayatın zorluklarıyla en doğru şekilde muhatap olabilirim; bu, kendi potansiyelimde var olan bir şey. Ben o potansiyeli açığa çıkarıyorum ve bunu tecrübe ediyorum.
O zaman kişinin bakışı neye dönük olur? Kendi gelişimine dönük olur, dışarıdaki olaylara değil. Nasıl ki dışarıda birçok mikrop vardır ama senin bağışıklık sistemin güçlüyse "ben hiç hastalanmıyorum" dersin, öbürü sürekli hasta olur — ikisi de aynı mikroplarla karşılaşıyor, ama birinin bağışıklık sistemi güçlü, birinin zayıf. Hayatı doğru bir yerden tutmak, kendimizin doğru bir noktada olması, bize her şeyi kolaylaştırır.
Kur'an'da Allah, "hanginiz daha güzel eylemde bulunacak diye biz sizi şerle de hayırla da karşılaştırıyoruz" buyuruyor. Demek ki benim hayırla ve şerle karşılaşmam mukadder; karşılaşmayayım gibi bir şansımız yok. Fakat mesele, hangi idrak düzeyiyle onu karşılayacağım — basit ve düşük düzeyde bir egoyla mı, yoksa daha yüksek bir insani fıtratımla mı? Hanginizin daha güzel karşılayacağı ortaya çıksın diye biz hayır ve şerle muhatap kılınıyoruz. Dolayısıyla bu, aslında benim negatiflikle muhatap olup ona rağmen hareket edebilme kabiliyetimdir. O zaman ben şerlerle uğraşmayacağım; "bu olmamalıydı" diye değerlendirmeyeceğim.
Anne-Baba İlişkisi ve Allah'a Aidiyet
Bugün böyle bir kitap okudum. Kitapta diyor ki, peygamberin babası o doğmadan önce ölmüş; dört sene kadar süt annede kalmış; annesiyle de yaklaşık iki sene beraber olabilmişler. Tabii bunun insan ruhunda açtığı yaranın yadsınamayacağı söyleniyor. Acaba öyle midir? Yoksa bir Ârif'in dediği gibi, "biz Tanrı'nın çocuklarıyız ama anne babamıza evlatlık olarak veriliriz" mi demeli? Bu da bir anlayış değil mi? Sen kendini ne olarak algılıyorsun? Bir anne babanın evliliğinden var olan biri olarak mı, yoksa aslında Allah'a mı aitsin de Allah bu dünyanın düzleminde sana zahiren anne ve baba diyebileceğin birilerini mi nasip etmiş? İkisi arasında ne kadar büyük bir fark var.
Buradan baktığınızda anne babanıza daha farklı bakarsınız: hem onlara aşırı yük yüklememiş olursunuz, hem de onların negatif davranışlarından o kadar fazla etkilenmezsiniz. Onlar da netice itibarıyla birer egoya sahip; annelik ve babalık kavramı olsa da onların da egosu var, ne yapsınlar. Ama sen Allah'a aitsin; O'nun severek var ettiği bir varlıksın; bu dünyanın işleyişi içinde de anne ve baba diyebileceğin birilerine emanet edilmişsin. Onların da kendilerine göre süreçleri var. Olumlu taraflarını takdir eder, teşekkür edersin; olumsuz tarafları için de onlara dua edersin.
Yoksa "ben yetim kaldım, öksüz kaldım" ya da "benim çok kötü bir anne babam var" demenin bir anlamı yok. Bir arkadaş demişti: "Benim çok narsist bir annem var." Ona "annem var" dediğin zaman anneliği kafanda idealize ediyorsun, sonra annen o idealize ettiğin şeye uymuyor; problem yaşıyorsun, "ben bunu mu hak ettim" diyorsun. Halbuki mesele hak etme meselesi değil; takdir öyleymiş, hikmetini belki ileride görüp analiz edersin, ama sen o nazarla bakmazsın; sen aidiyetini bilirsin.
Peygamber acaba Abdullah ve Amine'den varoluşa gelen biri olarak mı kendini düşünüyordu, yoksa Allah'a aidiyetini idrak ederek mi hayata bakıyordu? Erken dönemde bu tür şeyleri yaşayan insanlar, hakiki yandan tutabilirse, aslında bir büyük olgunlaşma imkânına da sahip olur. Egonun perspektifinden bakmamayı öğrenmiş olur; hem kendisi oradan çıkar, hem de muhatap olduğu insanları doğru değerlendirir — annesine, babasına, kardeşine, arkadaşına, dostuna o kadar fazla yük bindirmez. "Onun da egosu var, onun da bir süreci var, evet yanlış yaptı ama insan oldu; ben de egomla davrandığımda ben de yanlış yapıyorum" der.
Peki anne olunca bir şey değişiyor mu? Sanki özel, kutsal bir annelik var; kadın doğurduğunda her şey birden değişiyor gibi bir algı var. Öyle bir şey yok. Anne de neticede bir insan; bazı hormonal değişiklikler olur ama öfkeli bir kadın anne olunca da genel olarak bu öfkeli tavır devam eder. Bebeklik döneminde üç-beş ay farklı davranır ama sonra ağlıyor diye kızmaya, hatta vurmaya başlayabilir. Netice itibarıyla o bir insan; kendi mizacıyla, ego düzeyiyle, bakış açısıyla, potansiyeliyle, kısıtlılıklarıyla bir insan.
"Allah niye beni böyle bir insana emanet etti?" Bilemeyebilirim, hikmetini analiz edemeyebilirim. Ama neye bakacağım? Yanlış değerlendirme ve bağlantı kurmamaya çalışacağım — "ben çok şanssızım, böyle bir anne babam var" değil. Belki çok şanslısındır da; gerçek ve hakiki anlayışa ermek için bunu bir şans olarak da kullanabilirsin.
Şöyle düşün: Diyelim ki uçaktan birinin sırtında atlıyorsun, seni sırtına alan kişinin paraşütü var, sonra seni bırakıyor; havada duruyorsun ama senin de paraşütün var, açman gerekiyor. İlla yere kadar onun sırtında inmen gerekmiyor. Bir insanın muhatapları noktasında bir eksiklik, bir yanlışlık, bir mahrumiyet varsa, aslında o kişi daha erken paraşütünü açmak için bir fırsata sahip kılınmış demektir.
Büyükler peygamberin hayatı için de böyle der: baba doğmadan ölmüş, anne çok fazla beraber olamamış, dedeyle de iki sene sonra o da gitmiş — hep bu şunu anlatıyor: hakikatte senin tutunacağın hiçbir zahiri kaynak yoktur; hakiki ve tek kaynak Allah'tır. Her şey o kaynaktan beslendiği zaman ancak varlık sahibi olabilir. Allah, peygamberi hiçbir zahiri temele bağlamamış. Bu, insanlara değer vermemek, önemsememek demek değil; ama onlara yükleme yapılmamış oluyor. Birine bağlanıp her şeyi ondan beklediğinde, aslında ona eziyet etmiş olursun. Çocuk babasını tanrı gibi görür ama o tanrı değildir; anne de mutlak bir rahmet kaynağı değildir. Dolayısıyla onlara yük yapmamış, onları doğru yere koymuş olursun: pozitif bir şey varsa müteşekkir olur, takdir edersin; negatif bir şey varsa ona dua edersin, yükleme yapmazsın. Kendin de kaynağına yolculuk yaparsın; "her şeyin sahibi, her şeyin kaynağı sensin Allah'ım" dersin. Paraşütü erken açmış olursun. Tabii bu bir anlayış ve farkındalık meselesidir, standart bir şey değildir; dünyada öyle veya böyle mahrumiyet yaşayan herkes bu sonuca doğal olarak varmaz. Bu, tefekkür ve anlayışla gelişebilen bir şeydir.
Psikolojik Bedenimiz ve Çocukluk Travmaları
İnsanın vücuduna negatif bir şey girebilir; bir bakteri olabilir, bir virüs olabilir, doğuştan olmayan sonradan gelişen bir rahatsızlık da olabilir. Ya da diyelim ki ayağın kırılabilir. Hiçbir akıllı insan "ben kırık bir ayakla ve elle yaşayacağım, herkes bana buna göre davransın" demez, öyle değil mi? Aynısı psikolojik olarak da hayatımızda oluyor. Hayatın içinde bir kısım negatif psikolojik ajanlar alıyoruz — psikolojik bedenimize de bir kısım yanlış ajanlar giriyor. Bunlar negatif duygular, negatif düşünceler, negatif davranış kalıpları olabilir. Ve hayatımızda bir kısım travmalar yaşayabiliriz; o travmalar bizi çok kırmış olabilir.
Mesela çocukken okulda oyuna alınmayan, küçümsenen bir çocuk düşünelim; orada bir travma yer ve sürekli oyuna katılmak ister, alınmadığında çöker. Ya da sürekli eleştirilmiş bir çocuk düşünelim; küçükken buna itiraz edecek durumda değildir ama o olgu onu travmatize eder. Sonra "bundan sonra kimsenin beni eleştirmesine fırsat vermeyeceğim" der; ya eleştirildiği ortamdan kaçar, ya eleştirildiği durumlarda tepkisel olur ya da eleştirene karşı aşırı reaksiyon verir. Bu, tıpkı kırık bir kolla veya bacakla yaşamak istemek gibidir; çünkü yanlış bir tutumdur.
Geriye dönüp "ben niye böyle bir tepki veriyorum, ömür boyu bu kırık kolla mı yaşayacağım, insanlar beni eleştirecek ve ben çileden mi çıkacağım" diye sormalıyız. Niye kolumu tamir etmiyorum ki? O kolu tamir ettiğimde birisi ona dokunsa bile bir acı yaşamam. İnsan bu anlamda psikolojik bedenine bakmalıdır. İlginçtir, biyolojik bir problemimiz olduğunda hemen çözüm ararız; ama psikolojimiz konusunda ancak duvara çarptığımızda "terapiye gitmen lazım" deriz. Halbuki sen önceden de "hastaydın" — hepimiz hastayız, bu kelime anlamıyla tamamen doğru bir şeydir. Hepimizde farklı düzeyde, farklı nitelikte, farklı alanda bir kısım psikolojik hastalıklar var. Ben bunu fark ettiğim andan itibaren benim için gelişim ve dönüşüm başlar.
Psikolojik problemler apaçık maddeten görünmez ama hayatın içinde biz bunları ve sonuçlarını yaşarız: kendimizi çok savunmak, birine meydan okunduğunda aşırı tepki vermek, zor bir şeyle karşılaştığımızda "ben yetersizim" deyip geri çekilmek, kendimizi eksik hissetmek — bütün bunlar çözümlenmesi gereken şeylerdir, hepimizin hayatında farklı şekillerde ve ölçüde bulunabilir. Dolayısıyla dinde insanın fıtratına dönüşü diye bir şey vardır; biz aslında doğal ayarlarımıza dönmek durumundayız. O doğal ayarlarımıza döndüğümüzde hayat zorlayıcı bir şey olarak görünmeyecektir. Küçük bir çocuğa "benim çirkin yavrum" desen çocuk tebessüm eder; ama biri bize "sen çok çirkinsin" dese ne kadar ağır gelir, değil mi? Çünkü çocuk onu egosuyla almıyor. Hayat ego düzleminde yaşandığı için ağırdır; o düzlemden kurtulduğumuzda hayat gayet tabiidir, hiçbir problemi yoktur.
Az önce verdiğiniz örnekle bağlantılı bir sahne hatırlıyorum: Genç bir asker savaşa gidiyor, çatışmada bacağından yaralanıp sakatlanıyor, köye koltuk değnekleriyle dönüyor. Fakat köye bir türlü adapte olamıyor. İlk başta ona "gazi" diye büyük bir destek oluyor, ama zamanla öyle bir küskünlük yaşıyor ki en sonunda "ben bir bacağı sizin için verdim, siz burada bir bacak sayesinde beni tutuyorsunuz" diye bir hesaba giriyor. Kişisel olarak toplumdan tamamen kopuyor, hayatın içinde dağılıyor. Çok genç yaşta hem travma sonrası hem fiziksel yaralı olmasına rağmen bir türlü çıkamıyor; çünkü kişisel hesap açısından toplumdan beklediğini alamıyor, sürekli bir hesap yapmaya başlıyor.
Halbuki sizin için, bizim için böyle bir hesap yok. Sen orada doğal olarak savaştın ve orada ayağını kaybettin; kimseden alacaklı değilsin, kimseyle yapacağın bir hesap yok. Kişi hiçbir iyiliği bir alacak hâline getirmemelidir. "Ama iyilik yapmayabilirdim, yaptım, dolayısıyla alacaklıyım; kötülük yapabilirdim ama yapmadım, kıymetimi bil" — bu bir ego zemininde bir bakış açısıdır. Doğrusu şudur: iyilik fıtrattan dolayı yapılır, kötülük ise fıtratımızdan dolayı tercih edilmez. Sana kötülük yapmıyorum çünkü önce kendime bir kötülük yapmam gerekir ki sana kötülük yapabileyim; bir insana kötülük yapmak için önce az ya da çok fıtratından uzaklaşman lazım. Ben niye öyle olayım? Olmayacağım. İyiliği ise doğam olduğu için yapıyorum. O zaman ne yaptığım iyilikten dolayı bir ödül bekliyorum, ne de kötülük yapmamaktan dolayı takdir veya onaylanma görmeliyim. Bazılarımız "bak sana bunu yapabilirdim ama yapmadım" der — bu yanlış bir bakıştır.
Nefse Zulmetmek: Hz. Adem'in Duası
İlginç bir Kur'an kıssası var; bugün işlemeyi düşündüğüm konu aslında buydu ama başka yerden başladık. Adem'in günah işledikten sonra söylediği bir söz vardır. Adem ve Havva, yani insan, "Ya Rabbi, biz nefsimize zulmettik" diyorlar. Tekil şahıs olarak alırsak "ben nefsime zulmettim." Burada nefis nasıl bir şeydir, kötü müdür, iyi midir, düşünelim.
Bununla ilgili kafamda net bir algı oluşmasını bir olaya borçluyum; o olay bana bu meseleyi daha da açtı. Bir insan bir insana maddi anlamda büyük bir haksızlık yaptı. O haksızlığa uğrayan kişiyle konuşurken adam dedi ki: "O bana zulmetti, ama aynı zamanda kendi nefsine de zulmetti." Bir zaman sonra o adam pişman olup ona geldiğinde de aynı sözü söylemiş; ne bir kızgınlık var ne bir öfke: "Sen o zaman bana zulmettin ama en başta kendi nefsine zulmettin" demiş.
Bu şunu anlatıyor: Yanlışlığın, hatanın anlamı, insanın fıtri olan benliğine, nefsine — kendine diyelim daha nötr bir kelimeyle — zarar vermesidir, kendine zulmetmesidir. Günahın, yanlışın anlamı budur: Kişinin kendine zulmetmesi, kişinin kendi aydınlığından uzaklaşması, kendi özüne uygun olmayan bir tutum takınmasıdır. Bir kitap nemli bir yerde kalırsa nem kapar, kabarır, ileride çürür; bu kitaba zulümdür. Ben kıskançlık gösteriyorsam, kibirleniyorsam, nihai olarak kendime zulmediyorumdur. O kendime zulmün yansıması başkasına negatif yansıyınca ona da zulmetmiş oluyorum; ama başkasına zulmetmek için önce kendine zulmetmen lazım.
Bediüzzaman'ın bir sözünü hatırlıyorum: "Eğer kendini seversen düşmanlık etme, hırs gösterme, haset etme." Halbuki biz kendimizi sevdiğimizi düşünürken kıskançlık gösteriyoruz, haset ediyoruz, kin güdüyoruz, nefret ediyoruz, öfkeleniyoruz. Kendini seversen, kendinin ne olduğunu bilirsen... Niye hepimiz üç aşağı beş yukarı bebeğe, çocuğa karşı bir şefkat, bir muhabbet, bir çekim duyarız? Çünkü o çocukta henüz kendiliği konusunda bir saflık var. Sezen Aksu'nun bir şarkısında "biz büyüdük ve kirlendi dünya" der; büyüdükçe kendinden uzaklaşıyorsun, kendini tezahür ettirmiyorsun, kendine zulmediyorsun. Kendine zulmedince dünyayı da kirletiyorsun. Onun için iyilik yapmanın veya doğru olmanın başka bir nedeni yoktur.
Kendine Dönüş ve Arınma
Bunu kişi tam anlayabildiğinde artık kötülük yapamaz hâle gelir; çünkü oradaki kötülüğün, negatifliğin kendisine nasıl olumsuz etki ettiğini görür. Her günahın, hatanın, yanlışın meydana getirdiği etkinin nötralize edilmesi mümkündür. Kendimiz kendi aslımıza her zaman dönebiliriz. Hiçbir hata, kusur, günah bizi kalıcı olarak negatif etkilemez; böyle bir şey yoktur. Hatta bir insan ömrü boyunca kötülük yapsa, tevbe etse ve kendine dönse, o çocuk gibi saftır. Geleneğimizde derler ki, hacca giden anasından doğmuş gibi tertemiz döner — bu, kendi aslımıza döndüğümüzde o asli kendimizi bulmuş olmamız demektir; ve o tertemizdir.
İlginçtir, cahiliye dönemi Arapları Kâbe'yi çıplak tavaf ederdi; bu bizde eleştirilir ama anlamsız bir şey değildir. Hakikatte Kâbe'ye çıplak gideriz, ama zahiri bir edep gereği örtünürüz. O çıplak gitmenin anlamı, arızi ve geçici olan her şeyden soyunmak, bütün etkilerden, bütün kirlerden temizlenmektir. Bazen arabalar o kadar kirlenir ki rengi belli olmaz; ama renk gene orada durur, kir tabakası gittiğinde tekrar rengine döner. İslami tabirle sadece perdeleniyoruz; aslında kirlenmiyoruz veya bozulmuyoruz, sadece perdeleniyoruz. O perdeyi kaldırdığında aslı yerinde durur; tıpkı altın gibi. Altın çamura bulansa da üzerindeki çamuru yıkadığında tertemiz altın olarak kalır. Biz de böyleyiz. Dolayısıyla bizim için gerekli olan şey, tekrar o öze dönüşü gerçekleştirmektir. O zaman kendi varlığımız hayattaki her şeyi kaldırabilir hâle gelecek.
İlk söylediğimiz cümle şuydu: Ne kadar az katlanabiliyorsanız öz varlığınızdan o kadar uzaksınız, ne kadar çok katlanabiliyorsanız öz varlığınıza o kadar yakınsınız. O yüzden peygamberler çok bela musibetle karşılaşıyor; çünkü öz varlığına yakın, öz varlığının içinde. Allah yükledikçe yüklüyor çünkü kaldırabiliyor; bu ona bir yük değil, bizim gözümüzde yük gibi görünüyor.
Ego Kaybı, Huzur Kazancı
Benlikle hiçbir yükü kaldıramazsın. Ve unutmayın, benlikle bir yükü kaldırdığın anda bile bir başka benlikle onu kaldırıyorsundur; onun ters tarafında arızalar olur. Mesela kibirlisindir, "bana hiçbir şey etki etmez" dersin; fakat o kibirle kaldırdığın bir sıkıntı seni çok kibirli hâle getirerek bu sefer başka bir noktada bazı şeyleri taşımanı zorlaştırır. Egoyla kaldırabildiğin zaman görünürde problem yoktur, ama başka yerde arıza oluşur. Bir zorlukla, bir olumsuzlukla karşılaştığında "ben üstesinden gelirim" demek de bir egodur. Bu sefer "ben her şeyin üstesinden gelirim" diyen bir egoya sahip olursun. Ama her şeyin üstesinden gelemezsin; hayat sana bir kırmızı ışık yakar, o zaman travmatize olursun; çünkü olayı da egonla kaldırmışsındır.
Halbuki doğrusu şudur: Ben negatif bir şeyle karşılaştım, bu konuda Allah'ın bana verdiği imkân ve potansiyeli kullanıp gayret edeceğim; bakalım o imkân ve potansiyel beni nereye götürecek, ona bakarım. Eğer muvaffak olursam şükrederim. Böyle olduğumda herhangi bir negatif ego üremez; çünkü bir yerde işlev gören ego, bir başka yerde başına bela açar. Mesela hayatı boyunca sürekli başarmış, "ben başarılı biriyim, üstesinden gelemeyeceğim bir şey yok" diyerek yol almış biri, hayat ona bir gün kırmızı ışık çıkarınca aşırı çöker; çünkü sen o egonun altında kalırsın.
Halbuki ben ne başarılıyımdır ne de başarısız biriyim. Bir Ârif'in ifadesiyle: "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme; Allah de, lütufları göreceksin." Kendini tanımlama; "ben iyiyim" diyerek de ego üretirsin, "ben kötüyüm" diyerek de egonun tuzağına düşersin, bunun hiçbir anlamı yok. Hep verdiğimiz bir örnektir: Aslan bir avın peşinden koşar, ceylan çok hızlı koşup yetişemez, aslan durur; "vay başarısız oldum" diye herhangi bir gerilim yaşamaz, sonra ya oturur ya da başka bir avın peşine düşer. "Ben başarısız oldum, keşke yakalasaydım" — yok, hiçbir şey yok, negatif duygu düşünce yok, yoluna devam eder. Avını yakaladığında da "işte kardeşim budur, ben aslanım zaten" demez; çünkü öyle derse öbür türlü avını kaçırdığında hem kendisi rahatsız olur hem etrafa gülünç olur, etraftakiler "hani aslandın" der, sen de onun altında kalırsın. Halbuki avını yakaladığında "aslanım" demene gerek olmadığı gibi, kaçırdığında da "ben yetersizim, beceriksizim" demene gerek yok.
Egosuz bir hayat huzurlu bir hayattır; insana gerçek anlamda huzuru o verir. Öbürü belalı bir hayattır. Nasıl ki vücudumuzda tabii olmayan herhangi bir oluşumu tabii kabul etmiyorsak — mesela derinizde bir "ben" (benek) çıktı, gittikçe büyüyor, tehlikeliyse bir an evvel aldırıp kontrol altına aldırıyorsunuz — psikolojik olarak da öyle bir kontrol altına almamız gereken şeyler var mı? Olmalı. Çok mu sağlıklıyız, erdik mi? Yok, ermedik. O zaman ara sıra psikolojini de bir MR'dan geçireceksin; o psikolojik MR'ını yapacak, analiz edecek ve gayet rahat bir şekilde özdeşleşmeden, "bu benim fıtratıma yabancı bir şey, kendime yabancı bir şey, ben bunu kontrol edeceğim, farkında olacağım ve bundan kurtulacağım" diyeceksin. Ne için yapacağım bunu? Sadece kendim için.
Kur'an'da bir ayette Allah'ın, cennete girmeden önce kalplerdeki bazı negatif şeyleri alacağı bildiriliyor; demek ki bazı şeyler cennete uygun değil. Sen burada çaba gösterip gayret edip arınmaya çalışıyorsun — "nefsin arınması" dediğimiz budur. Nefis aslında tabii hâlinde temizdir; dünyaya geldiğinden itibaren yavaş yavaş büyüdükçe kirleniyorsun. Ne yapıyorsun? Onu temizliyorsun ve tertemiz Allah'ın huzuruna çıkıyorsun. Temizlenmesek, tekâmül etmeye çalışmasak ne olur, illa olmak lazım mı? Zaten bu soruyu sormak bir meseleyi anlamamanın sonucudur, bu doğaldır da; fıtri hâlini bildiğinde fıtri olmayan bir şeyden zaten uzak durmak istersin. Bir şeyin doğal hâlini bildiğinde, ondaki doğal olmayan eklentiler fuzulidir ve onlardan arınmak istersin.
O zaman ben ne yapacağım? Yabancı olan bir şey varsa — falan zamanda psikolojime eklemlenmiş bir durum — göreceğim; kimisinden bir an önce kurtulacağım, kimisini de kontrol altında tutup üzerinde çalışacağım, ta ki onu nötrleyip kendi doğama tam olarak dönünceye kadar.
Mesela bazen şehit cenazeleri oluyor; üç-beş yaşında bir çocuk babasının tabutuna bakıyor, dolaşıyor. Büyükler derin acılar içinde. Hangisi doğal acaba? Çocuk bilmiyordur — neyi bilmiyor? Egoyu bilmiyor; daha doğrusu özdeşleşmeleri az. Saf ego değil, özdeşleşmesi az; o yüzden müteessir olmuyor. Sen büyüdükçe büyüdüğünü zannediyorsun ama o hormonlu bir büyüme; fıtri bir büyüme değil. Çekirdeğin ağaç olması doğal büyümedir, ama ağacın mantarlaşması gayrı tabii bir büyümedir. Biz gayrı tabii büyüyoruz; "ben başarılıyım, ben güçlüyüm, ben zekiyim" demek gayrı tabii bir büyümedir mesela.
Geçenlerde birisi çok ilginç bir hikâye anlattı, yaşanmış bir şey: Birisi arabasıyla giderken önüne bir çöp arabası çıkmış, çöpçüler çöpü döküyorlarmış. O kişinin içinden "herkesin bir sınıfı, bir kalitesi var, onlar da o işlere uygunlar" gibi bir düşünce geçmiş; kendisi zengin, altında cip var, elmas pırlanta işleriyle uğraşıyor. Bir hafta sonra bir yanlış anlaşılmayla polisler onu alıp hapse atıyor, iki buçuk ay hapiste kalıyor. Hapishanede koğuşta herkese bir iş veriliyor; ona da çöp işi veriliyor. Ama adamda bir anlayış var; diyor ki, o iş verildiği anda bütün meseleyi anladım: Burada "ne kötü bir insansın, ne kadar kibirliymişsin, bak Allah da sana böyle ceza verdi" diye düşünmeyeceğiz, mesele bu değil. Allah seni sevdiği için — çünkü Allah herkese bunu yaşatmıyor — sana kendi negatifliğinle yüzleşme imkânı vermiş. Adam da o yüzleşmeyi anlıyor, kibrinden tövbe ediyor. Doğru bir şekilde hadiseye yaklaştı; idrak edersen zaten lütuftur, hiç anlamazsan geçer gider, negatif değerlendirirsen bir cezaya dönüşür — "ben bunu hak etmedim, şöyle oldu böyle oldu" diyerek.
İnsan şunu görecek: Büyüklenme, kendini birinden üstün görme, özde olmayan bir şeydir, kendimizde olmayan bir şeydir. Ömür boyu böyle yaşayıp gidersen, öldükten sonra bunun temizlenmesini orada yaşayacaksın. Ahiret, insanın kendi pişmanlığının acısını tatmasıdır, başka bir şey değildir; kendi fıtri aklının nesnel, objektif idrakinin açılması neticesinde kendi hâlini görmenin meydana getirdiği bir ıstıraptır. Cehennemde herhangi bir ateş yok; tamamen insanın kendi idrakinin açılmasıyla, öze ait idrakinin açılmasıyla kendini görmesinin meydana getirdiği ıstıraptır, başka bir şey değildir. Burada bunu görürsen bu dönüşümü burada yaşıyorsun, ve bunu kendin için yaşıyorsun; herhangi bir kimse için, herhangi bir sonuca ulaşmak için değil. Kendin için yaşıyorsun ve Allah sana bunu fark ettirdiği için de şükrediyorsun.
Biyolojik düzeyde tıpta "erken teşhis hayat kurtarır" deriz. Psikolojik anlamda da asıl bunu düşüneceksin; çünkü biyolojik hastalık senin sınırlı dünya hayatınla ilişkili bir şey, psikolojik düzeydeki problem ise daha uzun bir süreci işgal ediyor. Çok şükür ki kendimiz üzerinde çalışma dediğimiz hadise aslında bu erken teşhistir. Dönüşüm de kendimiz içindir. Yanlış yaparsan kendine zulmedersin; kendine zulmettikçe kendin o zulmün altında kalırsın. Mesela vücudunun ihtiyacından fazlasını yiyorsun, kilo alıyorsun; bu, aslında senin doğal bedenine bir zulümdür, sonra o ağır yükü taşımaya başlıyorsun.
Egonun Yükleri ve Egonun Oyunları
Kişi aynen bunun gibi kendi psikolojisi üzerinde de çalışmalıdır. Gönül isterdi ki bugün okullarda en azından ortaokuldan itibaren psikolojik anlamda dönüşüm konusunda birkaç ders olsa — korku üzerine, kaygı üzerine, öfke üzerine, kibir üzerine, birçok negatif psikolojik problem üzerine keşke eğitim görseydik. Ama maalesef öyle bir eğitim yok, bunu kendi kendimize başarmaya çalışıyoruz. Halbuki bir insanın gelişimindeki en önemli şeylerden biri budur. Yoksa hayatımız boyunca farkına varmazsak o problemle, o problemin sonuçlarıyla, o problemin ağırlığıyla yaşarız.
Çocukluğunda annesi, babası veya arkadaşları tarafından beğenilmediği, küçümsendiği için sürekli kendini eksik hisseden, o eksiklik yüzünden hayatı boyunca travmatize olan, kendini beğendirmeye, sevdirmeye, onay almaya, takdir edilmeye, tam olduğuna inandırılmaya çalışan çok insan görmüşümdür. Mesela biri "ben iyiyim değil mi" diye sorar, "iyisin iyisin" derim. Bir başkası annesine "Anne, ben çirkin değilim değil mi, güzelim değil mi?" der. Bu ne kadar üzücü bir şeydir aslında, ama yaşıyoruz bunu. Bunlar, belli bir yaşta, belli bir noktada egomuz nedeniyle aldığımız yüklerdir; ömür boyu farkına varmazsan bu yükü taşırsın. Hayatın boyunca başarmak, bir yere gelmek, eleştirilemez hâlde olmak, takdir görmek, kendini bir yerlere çıkarmak — bütün bunlarla uğraşırsın ve "ancak öyle olursa iyi olacağım" dersin. Halbuki bu yükü sana taşıtan nedir? İşte o egonun perspektifi, egonun zemini.
Mesela insanlar beni eleştirdiğinde niye sakin kalamıyorum? Aslında bu, bana değil egoya bir saldırıdır; ego "tepki ver" der, ben "vermeyeceğim" derim. Dinleyeceğim; doğruysa onaylayacağım, yanlışsa "yanlış düşünüyorsun" diyeceğim. Sakin — niye gerileyeyim ki, beni geren ne? O ben miyim? Değilim. Niye onun yükünü taşımak zorundayım? "Kimse seni eleştiremez, kimse seni küçümseyemez, kimse seni yok sayamaz, kimse sana haksızlık yapamaz, kimse sana yetersiz diyemez" diyen o egonun ben niye mahkûmu olayım, niye o yükü taşıyayım?
Okuldayken bazı çocuklar görürüz; insanlar onların damarlarını bulur, o damarların üzerine giderler. "Bak sen bunu yapamazsın, yaparım" diyerek egosunu tahrik ederler; "kilolusun" derler filan; o da bu yükü üstüne alır, sonra o yükten kurtulmaya ve o yükü taşımaya çalışır. Ne gerek var ki? "Ama insanız" diyoruz. İnsan olmak, egonun tepkilerine göre davranmak mı demektir? Hiçbir insan bunu kaldıramaz mı? Sen "insan" dediğinde önce onu bir düşün. Bizim örneğimiz kâmil insanlardır, en temeli de peygamberdir. Yoksa etrafına bakıp "ya Rabbi, ben kulun Eyüp müyüm, yanlışlık olmasın" diyen fıkradaki gibi olmayalım — biz peygamber değiliz, insanız; peygamber insan üstü müdür? Değil. O insan, sen insan altında yaşıyorsun; sen de insan ol. O fıtri insan olmasaydı, Allah peygamberimize "eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin" demesini söyletir miydi? Ona tabi olacaksın — neyine tabi oluyorsun? İnsaniyetine tabi oluyorsun.
Buna karşı egonun tersinden davranışları da var: "Benden bir şey olur mu, ben yapabilir miyim, yapabileceğimi sanmıyorum, acaba mümkün mü" gibi. Kendi üzerimizde yapacağımız çalışma, bu egoya ayak uydurmamak, bu ego tutumlarına ve düşünce tarzlarına ayak uydurmamak, bunlara inanmamak, bunlarla özdeşleşmemek, bunlara kulak asmamak ve bunlarla tartışmamaktır.
Geçen bir arkadaşımız, Kur'an'daki bir konu üzerinde konuşurken "çok güzel anlatıyorsun ama akıl ve mantık nerede" dedi — sanki biz akılsız ve mantıksız konuşuyoruz gibi. Ama akıl ve mantık derken kastedilen ne? "Sen böyle davranırsan bir yerlere gelemezsin, zengin olamazsın" — bakın burada ne yapıyor? Kişiyi yanlış bir hedefe yönlendiriyor. Egonun en çok kullandığı silahlardan biri budur: "Sen ne istiyorsun?" der.
Bizim çokça kullandığımız ama üzerinde az düşündüğümüz bir kavram vardır: Allah rızası. Aslında Allah rızası, senin fıtratını korumandır; yoksa Allah'ın böyle özel bir rızası yok, sen fıtratını koruduğunda Allah da razı olur. Belki "Allah rızası" yerine "fıtratına uygun davran" desek daha iyi olur; Allah rızası zaten bununla özdeş bir şeydir. Ama egonun önümüze koyduğu hedefler var: "Böyle yapmazsan öne çıkamazsın." Sen zaten orada terk edilmiş oluyorsun.
Egonun Oyunları: 30 Lira Bulmacası
Çok sık anlattığım bir problem vardır. Üç arkadaş var; birini ziyaret edecekler, arkadaşları hasta. Üçü de onar lira veriyor, otuz lira topluyorlar. Bir kolonya alıyorlar, kolonya yirmi beş lira. Beş lira kalıyor, her birine birer lira dağıtılıyor, geriye iki lira kalıyor. Şimdi kaçar lira verdiler? Birer lira geri aldıkları için dokuzar lira; üç kere dokuz yirmi yedi, iki de elde kalıyor, yirmi dokuz. Bir lira nereye gitti?
Aslında kaybolan bir şey yok, ama mantık hatasını bulmak zor: Üç kere dokuz yirmi yedi, herkes dokuzar lira verdi, kolonya yirmi beşti, iki de elde var — yirmi yedi. Ortada bir şey yok; ama yönlendirme, "üç kere dokuz yirmi yedi, iki de elde var, yirmi dokuz, otuz bir eksik" diye seni bir yere çekiyor, sen de oraya takılıp otuzu anlamlandırmaya çalışıyorsun. Halbuki otuzla ilgimiz kalmadı; bunu bilmezsen ego seni sürekli bir çıkmaza götürecek.
Ego tam olarak bunu yapar: "Mantıklı ol, akıllı ol, hangi zamanda yaşıyorsun, fazla tevazu gösterirsen gerçek sanırlar" der. Bunların gerçek hayatla ilgisi yoktur; ama "gerçek hayat" dedirtir sana, çünkü sen de o tuzağın içindesin. "Gerçek hayatla ilgisi yok" dersin ama sen de tezgâha gelirsin, sen de oyuna kapılırsın — otuz hikâyesi gibi, otuzu bulmaya çalışırsın; adam seni "otuz" diye yönlendirir, sen "benim otuzla alakam yok, ben gerçek hayatı buldum" diyemezsin.
Cenazeye gidince niye insanlar "işte dünya, üç günlükmüş" der de dün öyle demezdi? Dün "gerçek hayat çok önemli" diye abartıyordu. Hangisi gerçek? Gerçek hayat fıtratında yaşamak, gerçek hayat özünde yaşamaktır. Yoksa sana bir gerçek hayat, gerçek hedefler koyup "bunlara ulaşmak istiyorsan kendini bırakacaksın" demenin bir anlamı yoktur. Ego en son der ki: "Dediğin hepsi doğru, çok doğru şeyler ama bu zamanda nerede öyle insan?" Bak, gene egonun tuzağına düşüyorsun; gene sana "dışarıda öyle insan var mı, öyle aptal var mı" diyor. "Sen ne güne duruyorsun, sen insansan o zaman o insan olur" diyeceksin. "Ama kaybedeceksin" der. Ne kaybedeceğim?
Bu, kişinin gerçek anlamda psikolojisi üzerinde çalışması için gerekli bir şeydir. Manevi dönüşümümüzün önündeki engellerin çok iyi farkına varmalıyız. Bazı şeyler vardır ki gidersin gidersin oradan dönersin. "Öyle olursan hayatta başarılı olamazsın" der; bakacaksın, peki başarı nedir? "Hayatta ezilirsin" der; bakacaksın, ezilmek nedir, neyi ezilme olarak kabul ediyorsun? Ezilmemek için başkalarını ezmekse, onu tercih etmiyorum diyebilmek. Çünkü kişiyi bu değişim ve dönüşümden alıkoyan şey, egonun "gerçek hayat" dediği dünyaya yönelimidir; egonun en son kullandığı silah budur.
Anlatırlar ki, Mekkeliler Hz. Peygamber'e "senin dediğini yaparsak kimse Mekke'ye gelmeyecek" demişler. Neyle tehdit ediyorlar peygamberi? Dünyevi bir şeyle: "Bu putları temizlersek Kâbe'ye bazı kabileler gelmeyecek." İşte bu egonun şeyidir — "biraz kibirli olacağım kardeşim, bu hayatta yaşamak için, bir yere gelmen lazım" demek gibi. Sen "gelmeyiversin" demedikçe, bunu demediğin an sistem tekrar seni kuşatmış olur, aldığın yoldan geri dönersin. O yüzden manevi anlamdaki gelişimin, dönüşümün dünyevi hiçbir neticesi yoktur; olsa da yoktur, olmasa da yoktur, bir önemi yoktur.
Bir evliya için bütün dünya ona bağlı olsa, onun için bir önemi yoktur; bütün dünya ona sırt çevirse, yine bir önemi yoktur. Bütün dünya sana tabi olabilir, bir önemi yok; bütün dünya sana sırt çevirebilir, yine bir önemi yok, senin için bir önemi yok. "İyi olsam insanlar beni sevecek mi?" — zaten gerçek anlamda iyi olsan bu soruyu sormazsın; aslında bu sorunun doğru cevabı budur. Fıtratına dönsen herhangi bir ihtiyacın, arzun, kaygı, korku, beklenti olmayacak zaten. Aksine, o zaman gerçek anlamda sevebileceksin, gerçek anlamda vefalı olabileceksin, gerçek anlamda iyi olabileceksin. Şu an gerçek anlamda iyi olamıyoruz; iyi oluyoruz ama iyi olmamızın bir karşılığını bekliyoruz.
Gerçek Hayat, Fıtrata Uygun Yaşamaktır
Mesela diyorsun ki, kocan yanlış bir şey yapıyor, sana yanlış davranıyor; "affet" diyorsun, "niye affedeyim, bu yanlış bir şey" diyor. Yusuf niye affetti? Çünkü fıtratı öyle olduğu için bunu yapıyor. Zahiren affetmemezlik de yapabilir; asli olarak yapmaz. Zahiren "seni affetmiyorum, ta ki kendini düzeltsin" der; ama içinden affetmeyip "affedersem kendini düzeltmez" diye bahane bulmak tarzında değil. Gerçek anlamda içinde affedersin. Çocuğun yanlış bir şey yaptığında içinden affedersin ama ona "seni affetmiyorum, bir daha öyle yaptığını görmeyeceğim" dersin. Bunu niye dersin? Affetmediğin için değil, o kendini düzeltsin diye.
Hakikatte Allah da öyledir. Allah'ın affetmediği hiçbir şey yoktur; Allah onunla ilgili bile değildir. Bütün bu "affettim, affetmedim" hepsi bizimle ilişkilidir; biz adam olalım diye Allah "ben bunu affetmem, böyle yaparsan affetmem seni" der. Bunu kendimize der. Yoksa Allah için affetmemek diye bir mesele söz konusu değildir — tabii bu günaha çağrı değil; bu şu demek: Mesele Allah'ın seni affedip affetmemesi meselesi değil, senin kendini arındırman, senin kendini dönüştürmen meselesidir. Bütün mesele bu.
Bir anne çocuğuna niye bazen kızar veya "affetmiyorum" der? Normal fıtri anneyi kastediyoruz — çocuğu adam olsun diye, kendini düzeltsin diye, kendi imkân ve potansiyelini açığa çıkarsın diyedir; başka bir şey için değildir. O yüzden Hz. Adem bunu anladığı için "Ya Rabbi, ben nefsime zulmettim" diyor. "Sana karşı günah işledim" demiyor; "sen affedicisin" diyor. Yani sen zaten affedicisin, fakat mesele benim bu konuda dikkatli olmamın gerekliliği; ben bu konuda dikkatli olmalıyım, bu yanlışa bir daha düşmemek için uyanık olmalıyım. Bütün mesele budur.
İnsan içindir bütün her şey; ama biz bunu ne zaman tam anlayabiliriz? Kendimizi bulduğumuzda. Kendini bulduğunda, kendine zararı olan şeylerden kendini korursun. Neme karşı korunuruz gibi düşün: Eskiden — belki şimdi değişti — cep telefonu suya düşse ne olur, gider; suya koymak ona zulümdür. Eğer telefonun ne işe yaradığını, fonksiyonunu bilirsen bu bir zulümdür; yoksa sudan çıkarır kurutursun, görünürde hiçbir problem yoktur ama konuşmaya kalktığında konuşamazsın. Fıtratının gerçek fonksiyonunu bildiğin zaman, "bu benim fıtratımın fonksiyonlarını bozan şu şu düşünce, anlayış ve tutumlarımdan vazgeçmeliyim" dersin. Öbür türlü "insanım, işte böyle yaşıyoruz, haset etmişim de kolum mu kırılmış, nefret etmişim de bir şey mi olmuş bana" deriz. Olmuş ama gerçek fonksiyonunu bilmediğin için ne olduğunu bilmiyorsun. Telefon suya düşünce ikiye mi bölünüyor? Yok, ama bir fonksiyon yitiriyor. İnsanın yanlışa karşı algısı da böyledir.
Bu yüzden kendi üzerinde çalışmak, kendini seven insanın işidir — ama gerçek anlamda kendini seven. O zaman kişi bu noktada yol alır ve bilir ki bu, dünyaya hizmet eden bir şey değildir. Peygamber Mekke'de hiçbir Müslümana dünyevi bir sonuç veya hedef vaat etmedi; dinin ana maksadı bu değildir. Hiçbir Müslüman kalkıp "biz eskiden Mekke'de daha rahat yaşıyorduk, inandıktan sonra başımız belaya girdi" dememiş; çünkü o dönüşümün neye işaret ettiğini bilmiş.
Hayatın amacı hayatın içinde değildir — bir bahsimiz olmuştu, işte bu ona işaret ediyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Hz. Adem ve Havva'nın tevbe duası olarak bilinen "Rabbena zalemna enfüsena" ayetinin meali anlatıcı tarafından aktarılıyor (A'raf Suresi: 23 — sure adı metinde açıkça belirtilmemiş, ayetin içeriğinden tespit edilmiştir). Ayrıca "hanginiz daha güzel eylemde bulunacak diye biz sizi şerle de hayırla da imtihan ediyoruz" mealindeki ayete ve kalplerdeki kötü duyguların cennete girmeden önce alınacağına dair bir ayete de atıfta bulunuluyor; ancak bu ikisi için sure adı/numarası metinde verilmediğinden burada belirtilmemiştir. --- ---
İlgili Sohbetler
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.