Mutluluğun Kaynağı, Sahte İlişkiler ve Şeytanın Hilesi
Kısa Özet
Konuşmacı bir bilgenin sözünden yola çıkarak, mutluluğun aranacak bir şey değil özde zaten var olan ve fark edilmesi gereken bir hâl olduğunu; dışarıda aranan her mutluluk hikâyesinin son tahlilde bir mutsuzluk hikâyesi olduğunu anlatıyor. Sevgililer günü vesilesiyle, kişinin kendi değerinin farkında olmadan kurduğu ilişkilerin "var olma ve değer kazanma" çabasına dönüşen sahte bir zemin üzerine oturduğunu işliyor. Ardından şeytan konusuna geçerek, şeytanın insana gerçek kimliğini (ilahi ruhtan üflenmiş saf öz) unutturup onun yerine arzu ve korku üzerinden kurulu bir benlik inşa ettirdiğini, bunun sonucunda insanın "çıplak" kaldığını ve bu çıplaklığı örtmek için sürekli başarı, ilgi, sevgi gibi "elbiseler" aradığını anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Mutluluk aranacak bir şey değildir; tıpkı başının üzerindeki gözlüğü arayan kişi gibi, dışarıda aramanın kendisi mutsuzluğun ta kaynağıdır.
- Kendini ve kendi değerini bilmeden kurulan ilişkiler, iki kişinin değil, arzu-korku-beklenti gibi iki "kurgusal benliğin" ilişkisidir ve sahte bir zemin üzerine oturur.
- Şeytanın Adem'e, yani insanoğluna yaptığı şey, ona arzu ve korku hatırlatarak gerçek kimliğini unutturmaktır; bunun sonucu "çıplak kalmak"tır.
- Nefis kendi başına nötrdür; şeytanla iş birliği yapıp yapmamak, Rabbani ya da şeytanlaşmış olmak arasındaki tercih insana aittir.
Mutluluk Aranacak Bir Şey Değildir
Bu cümleyle başlayabiliriz. Okuyacağım paragraf bir bilgeye ait: "Görmüyor musunuz ki sizin bu mutluluk arayışınız, kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir." Çünkü aslında kişi mutluluğu asıl aranmaması gereken yerde arar. Bunu basitçe bir örnekle anlatayım, çoğunuzun başına gelmiştir, görmüşsünüzdür: kişinin bazen gözlüğü başındadır, böyle yukarı kaldırmıştır, gözlük arar. Şimdi o kişinin gözlüğü bulma şansı var mıdır? "Ne güzel buldum, nihayet gözlüğümü buldum" deme şansı var mıdır? Yoktur. Ne yapması gerekir? Gözlüğünün kendisinde olduğunu fark etmesi gerekir.
Aslında bizim mutluluk arayışımız da bunun gibidir. Biz mutluluğu aradıkça, mutsuzluğumuzun da temellerini atmış oluruz. Mutluluk aranması gereken bir şey değildir; mutluluk özde var olduğunun fark edilmesi gereken bir şeydir. O yüzden kişinin kendisinin dışında aradığı her mutluluk hikâyesi, son tahlilde bir mutsuzluk hikâyesidir. O yüzden bilge diyor ki: "Sizin bu mutluluk arayışınız kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir. Diğer yolu deneyin." Neyi yani? "Haz'za ve acıya kayıtsız olun." Ne demek? Onları ne isteyin ne reddedin. Egomuzun "bu beni rahatsız ediyor, bu beni çok mutlu edecek, bu şeyden hoşlanıyorum, bu şeyden hoşlanmıyorum" gibi şeylere karşı kayıtsız olun; onları ne isteyerek ne reddederek yaklaşın. Çünkü hayatta birçok şey olacaktır ve insanoğlunun en temel problemi, bilerek veya bilmeyerek bir şeylerin olmasını, bir şeylerin de olmamasını istemesidir.
Halbuki Bediüzzaman'ın ifadesiyle, şu âlemin çarkını döndüren ilahi kudret senin arzularını ölçü kabul etmez. İnsan zaten -7 milyar, ya da her neyse, 6-7 milyar insan- sürekli Allah'a bir nevi şunu diyor: dünya şöyle olsun, şöyle olmasın. Siz Allah'ın yerinde olsaydınız ne yapardınız? "Aman Tanrım" diye bir film var ya, anlatabildim mi, öyle bir şey olabilir mi? Hayır, olamaz. Peki ne yapmak lazım? Yaratıcıyı ortadan kaldıramayacağımıza göre, egomuzu ortadan kaldıralım. Bilgelerin güzel bir sözü vardır: "Senin Allah'tan isteyeceğin en güzel, en hayırlı şey, Allah'ın senden istediğidir." Dolayısıyla aslında ikilemin ortadan kaldırılması lazım; o ikilem ortadan kalkmalı. Nasıl kalkabilir? Egonun ortadan kaldırılmasıyla kalkabilir.
İnsan egosunda sürekli bir program vardır: bir arayış, bir beklenti sistemi işler. "Böyle olsun, böyle olmasın; şöyle olursa mutlu olurum, şöyle olursa mutsuz olurum." Dolayısıyla biz kendi kurguladığımız mutluluk ve mutsuzluk hikâyesi üzerinden mutluluk veya mutsuzluk üretmeye başlarız. Halbuki gerçekten saf, hakiki, katışıksız mutluluk, huzur, sevinç özümüzdedir -o arkadaşımız da öyle söylemişti. Saf mutluluk özümüzdedir. Dolayısıyla mutluluğu arayan insan, gözlüğü başının üzerindeyken sürekli gözlük aramaya çalışan bir insan gibidir. Bu temel bir yanılgıdır. Ve maalesef hikâye hep böyle başlar insanoğlunda.
Dolayısıyla kişi "ben bununla mutsuzum, bununla mutluyum, böyle olursa mutlu olacağım, böyle olursa mutsuz olacağım" diyen o ego hikâyesine kanmamalı. Bu bir ego hikâyesidir, buna kanmamak zorundasınız. Bu hikâyeyi hiçbir zaman mutlu sonla sonlandıramazsınız. Buradaki en temel problem, kişinin tıpkı o gözlük hadisesinde olduğu gibi, "ben gözlüğümü kaybettim, bir gözlüğüm yok, onu arayıp bulmalıyım" cümlesinden başlamasıdır. Bazen başkasının gözlüğünü bulursunuz, bazen size birisi gözlük verir, geçici olarak sizi mutlu eder. Ama hiçbir zaman hikâye mutlu sonla sonuçlanmaz. O yüzden mutsuzluğun nedeni, egonun mutluluk projesidir. Egonun mutluluk projesini kenara attığımızda, gerçek kendimizdeki, özümüzdeki mutluluğu fark etme imkânı da bulacağız. Yok eğer egomuzun mutluluk projesinden vazgeçmezsek, hiçbir zaman içimizdeki mutluluğu arama ve bulma ihtimalini görmeyeceğiz.
Çok geçmeden idrak edeceksiniz ki huzur da mutluluk da sizin kendi doğanızdır. Doğanızdadır bile değil; kendi doğanızın ta kendisidir. Yani mutluluk, huzur, itminan bizim doğamızın bir diğer adıdır aynı zamanda. Onları belli kanallarla aramamız karışıklığa, sıkıntıya neden olmaktadır. Mesela bir ilişki üzerinden mutluluk aramak, bir şeye sahip olmak üzerinden mutluluk aramak, toplumda bir yere sahip olmak üzerinden mutluluk aramak. Tabii hemen egoların ilk cümlesi şu: "Ama biz insanız, mutluluğu hep dışarıda aramalıyız." Böyle bir ön yargının tuzağındayız her zaman. Ben insanım ama ben aslında nasıl bir insanım? İnsan olmak nedir? Bunu doğru tanımlamadığımız müddetçe, yanlış bir tanımlamanın üzerinden sürekli aynı kısır döngüyü yaşarız. "İşte mutluluk senin doğandır." "Ya öyle ama işte..." diye başlarız, tekrar başa döneriz.
Bütün bekleyiş boşunadır. Sorunlarınızın çözülmesi için zamana bel bağlamak kendini aldatmaktır. Kendi haline bırakılan gelecek ancak geçmişi tekrarlar. Değişim ancak şimdi olabilir, gelecekte değil. İnsanın huzuruyla, mutluluğuyla arasında zamansal olarak herhangi bir mesafe yoktur. "Şöyle bir şey olursa, ileride mutlu olacağım" -hayır, asla böyle bir durum söz konusu değildir.
Sevgililer Günü Notu: İlişkilerde Sahte Zemin
Bugün Sevgililer Günü olduğu için ilişkiler üzerine kısa bir not okuyacağım, ondan sonra şeytan konusuna geçeceğiz. Eğer gerçek anlamda kendimizi tanımıyorsak, yani ruhsal özümüze dair farkındalığımız yoksa -çünkü gerçek kendimiz odur- ilişkiden bağımsız olarak var olduğumuzun ve sahip olduğumuz değerin farkında değilsek, ilişkimiz var olma ve değer kazanma çabasına dönüşecektir. Çünkü kendi başına var değilsindir; değerin kendi üzerinden inşa edilmemiştir ya da bunun farkında değilsindir. O zaman ne yapacaksın? Hayattaki ilişkiler -bunları sadece kadın erkek ilişkileri olarak da almayın, insanın sosyal anlamdaki pozisyonunu oluşturan ilişkiler, ebeveyn-çocuk ilişkileri, bütün ilişkileri düşünebilirsiniz- o zaman var olma ve değer kazanma çabasına dönüşür.
Mesela eşiniz size yanlış bir şey yaptığında, "bana kendimi değersiz hissettirdin" demekten başka bir şey var mı? Yoktur. Siz o ilişkide bir değer aradınız, buldunuz da; sonra bir olay oldu ve siz kendinizi değersiz hissettiniz. Yani dışsal bir faktörün etkisiyle değersizlik hissettiniz. Bu ne demektir? Demek ki sizin özgür bir değeriniz yok, ya da siz öyle zannediyorsunuz. Tekrar ediyorum: eğer gerçek anlamda kendimizi tanımıyorsak, ilişkiden bağımsız olarak var olduğumuzun ve sahip olduğumuz değerin farkında değilsek, ilişkimiz var olma ve değer kazanma çabasına dönüşür. Halbuki gerçek ilişki, var olmaya ve değer kazanmaya çalışan iki insan arasında gelişen bir süreç değil; var olan ve değerinin farkında olan iki insanın, yeni bir varoluş ve değer üretme adına birliktelik çabası içinde olmasıdır.
Bu nedenle kendini ve kendi değerini bilmeden kurulan ilişkiler tümüyle sahte bir zemin üzerine kurulmuş olur. Böyle bir ilişkide kişiler birbirleriyle ilişkide olduklarını zannederler; halbuki ikisi de birbirini tanımamaktadır, ikisi de varlıkları ve değerleriyle ilişkiye katılmamaktadır. Aksine var olmak ve değer görmek arzusuyla ilişkiye adım atarlar. O zaman kim kiminle ilişkide? Eğer böyle bir ilişkide kişiler değil, arzular, korkular, beklentiler, değerli olma ve var olma ihtiyacı duyan kurgusal benlikler birbiriyle ilişkideyse, böyle bir ilişki insana ne yaşatacaktır? Sürekli bir ilişkide bir kısım arzular, korkular, ihtiyaçlar, beklentiler, var olma arzusu, ilgi ve değer görme arzusu, kendini değerli hissetme arzusu varsa -iki tarafta da böyle bir şey olduğunu düşünün- ne kadar zor bir ilişki, ne kadar kaypak, ne kadar problematik bir zemin olduğunu düşünün. Böyle bir ilişkide hiç kimse yok demektir; var olan ve değerli olan iki kişi yoktur. Sadece iki gölge, iki kurgu, iki oyun oynanmaktadır. İşte bu nedenle ilişkide bir varoluş ve değer üretilemez; üretilen de sahte bir üretimdir.
Biri birine "seni seviyorum" dedi, öbürü "kendimi çok değerli hissettim" -bu sahte bir değerdir. Ertesi gün seni bıraktı, değer ortadan kayboldu; bu nasıl bir değer ki? Ya da bir ilişkide var olmak: "Ben çocuklarımla varım." Peki çocukların öldü gitti, o zaman ne olacak? Bu varlık, bu varoluş ne olacak? Sahte bir varoluş, sahte bir değerlilik söz konusu olur. Bu nedenle ilişkide gerçek anlamda bir varoluş ve değer üretilemez. Yüzmeyi bilmeyen ve tek başına suyun üzerinde duramayan iki insanın birbirine sarılarak kurtulmaya çalışması gibidir bu tür ilişkiler. Kişi bir diğeriyle ilişki kuruyor çünkü eğer ilişki kurmazsa var olamayacağını ve yalnızlığa düşüp kaybolacağını sanıyor. Bu nedenle kişi ilişki kurmaya kendini mecbur hisseder.
"Benimle bir uyum yakalayamayacağını düşündü ve benden ayrılmayı tercih etti" demek yerine, "beni terk etti, bu nedenle kendimi değersiz hissediyorum" demek zorunda kalır. Bakın ikisi ne kadar farklı, değil mi? "Bir insan bir insanı terk etti" -kişi ne demeli bu durumda? "Benimle bir uyum yakalayamayacağını düşündü ve benden ayrılmayı tercih etti." Ne kadar doğal, ne kadar gerçek ve objektif, aslında olan bu. Ama kişi ne olarak algılıyor? Gerçek anlamda kendini bilmediği için, gerçekten var olduğunun, özünde değerli olduğunun farkında olmayınca, bir terk edilme durumunda "beni terk etti, bu nedenle kendimi değersiz hissediyorum" der. Şimdi böyle bir cümlenin nedeni ne? Terk edilmek mi? Yoksa kişinin gerçek anlamda ne olduğunu bilmemesi mi?
Özetle: mutlu olmak, var olmak, kendini değerli hissetmek için evlenmemeli. Önce gerçek varlığımızı görmeli, değerimizin farkına varmalı, bunlarla mutlu olmalı; ardından da yaşamda bir değer üretmek adına bir araya gelmelidir insanlar. Dolayısıyla sevgililer gününü galiba biraz sabote ettik arkadaşlar. Hani kendinizi bulmadan, kendinizin gerçek öz değerini idrak etmeden, ne sevgili olmak, ne evlenmek, ne ilişki kurmak, ne anne olmak, ne baba olmak -hiçbiri, hiçbiri anlamlı değildir. Sahte bir zemin üzerine oturacaktır ister istemez. Ve bu insanoğlunun aslında kendi kendisine kurduğu bir tuzaktır; bunu hiç kimse bize kurmuyor.
Hayatta asla hiç kimse bizi mutsuz edemez. Hiçbir ilişki bizi mutsuz edemez. Bir ilişkide yaşadığımız hiçbir olgu bizi mutsuz edemez. Bizi mutsuz eden, kendimizle ilgili algımızdır. Onun için her zaman tekrar ediyorum: Allah peygambere demiştir ki, "insanlar senden yüz çevirirlerse de ki Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." Bu aslında nedir? Sen ilişkiler üzerinden inşa olan bir varlık değilsin. Dünyadaki bütün insanlar sana inanabilir, senin en fedakâr arkadaşın dostun olabilir; sonra bir gün bir bakarsın hiç kimse yok, herkes terk etmiş seni. Eğer sen bu konuda en ufak bir sarsıntı yaşıyorsan, merkezinde değilsin demektir.
Mevlana'nın benzetmesi vardır: pergelin bir ucu sabittir, diğer ucu döner. O bir uç sabit değilse veya yoksa, siz bir daire çizebilir misiniz? Hayır. Olmadığında çizilecek olan şey karışık çizgilerdir. Ama merkeziniz varsa ve sabitse, o zaman bir daireyi çizebilirsiniz; hiçbir şey sizi o daireyi çizmekten alıkoymaz. Ama yaşadığımız bu hayatta ekseriyetle yaşadığımız ne? Merkezimizi unuttuk, gerçek kendimizin farkında değiliz. O zaman hayatta yaşadığımız olayların bize etkisi bizi karmakarışık bir yaşam algısına götürüyor. İşte başlıyoruz böyle: dünyaya geldiğimiz aile, ailedeki bireyler, ondan sonra hayatımıza giren insanlar -eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız, hepsini düşünün- hayatımıza giren insanların bize yaptıkları neticesinde "ne kadar berbat bir hayatım var" diyoruz. Neden? Çünkü merkezimizde değiliz, merkezimizin farkında değiliz. Bütün problemin çıkış kaynağı odur. O yüzden kişi gerçek anlamda kendini bulmaya çalışmalı ve onun farkındalığı üzerinden hayata bakmalı. Yoksa hiçbir ilişkinin gerçek anlamda sizi mutsuz etme imkânı yoktur.
Şeytana Giriş: İhlas ve Nefsin Sınırları
Şimdi kısaca şeytana gireyim. İhlaslı olduğumuz zaman şeytanın insanın üzerinde etkili olma şansı yine yoktur. Bakın aslında aynı nokta: Allah kutsal kitapta diyor ki, eğer siz gerçekten merkezinizdeyseniz, gerçekten katışıksızsanız, yani ihlaslıysanız -ihlas bir şeyin saflığı demektir, bir şeyin saf hali, kendisi dışında hiçbir şeyi barındırmaması demektir. Hani "halis" deriz ya biz: halis kaymak, halis süt falan; ne demek? Sütün dışında bir şey yok bunda. Halis yağ; yağın dışında bir şey yok. Katışıksız demek. İhlas demek katışıksız demektir.
Siz katışıksız olarak kendinizi biliyorsanız -yani ne demek katışıksız olarak kendini bilmek ve tanımlamak- sen Allah'ın ruhundan üflediği ruhsal, spiritüel bir varlıksın; buna başka hiçbir şey katmayacaksınız. Psikoloji bu değildir, psikoloji bunun dışında bir şeydir; beden de bunun dışında bir şeydir. Peki bir beden ve bir psikolojik yapınız yok mu? Var. Peki özünüz bunlarla karıştırılmalı mı? Asla, kesinlikle karıştırmamalısınız. Evet bir beden kullanıyorsunuz, evet bir psikolojik mekanizmanız var; bazen o psikolojik mekanizmanızın bazı istekleri, arzuları, beklentileri, dürtüleri olabilir. Fakat siz ilahi nefessiniz, ilahi nefesin ifade ettiği ruhsal özsünüz. Bunun dışında kendinizi hiçbir şeyle tanımlayamazsınız; hiçbir zaman bu öz kimliğinize başka bir şey katmayacaksınız.
Öz kendinize onun dışında hiçbir şeyi eklemeyeceksiniz. Eklediğiniz an ihlas kaybolur. "Ama insan başarılı da olmak istemez mi? İnsan sevilmek, ilgi görmek istemez mi? İnsan hayata bir şey katmak istemez mi?" Katmayacaksınız bunları. Evet bir beden var, bir psikoloji var. Şimdi siz elbiseyi giyiyorsunuz; elbiseyi kendinize kattığınız oldu mu hiç? Katsanız çıkaramazsınız zaten, değil mi, hiçbir zaman? Ama bir elbise kullanıyorsunuz değil mi? Dersiniz ki "bu elbise şöyle korunmalı, şöyle muhafaza edilmeli" -elbisenin kumaşının veya niteliğinin gerektirdiği bir şeyler olabilir, bunu tanımlayabiliriz. Mesela "bu elbise 40 derecenin üzerinde yıkanmamalı." Ama o kimdir? O elbisedir, siz değil. O zaman aynı şekilde, bir psikoloji var mı? Kullandığım var. Bir beden var mı? Kullandığım var.
Bakın, "benim bedenim" diye sahiplenmeyin o bedene; bir beden kullanıyorum, bir elbise giyiyorum. Ondan gelen şeyleri doğru değerlendiririm, imkân ve şartlar ölçüsünde onun ihtiyaçlarını karşılarım, ama imkân ve şartlar olmadığında da o benim derdim değildir, benim problemim değildir. Hani Mevlana her zaman anlatır: bir insan ve bir eşek. Eşeğin ihtiyacı nedir? Ottur, ahırdır. Ama sen onunla özdeş misin? Hayır. Ama eşeğinin ihtiyacını da giderirsin, acıkmışsa yemeğini verirsin, dinlenmesi gerekiyorsa ahıra bırakırsın. Ama Mevlana der ki, "sen de onunla gidersen, kendine yaptığın büyük bir haksızlık olur."
Mesela örnek: kişi bedensel olarak hoşuna gitmeyen bir kısım noktalar yüzünden "kendimi çirkin hissediyorum" diyor. Bakın "kendimi çirkin hissediyorum" -ne yaptın? Gerçek anlamda kendiliğine, ona ait olmayan şeyleri kattın; bedeni kendinle özdeşleştirdin. Psikolojik düzeyde yaşadığın bir eksikliği, bir mahrumiyeti, kendinin yaşadığı bir mahrumiyet olarak algıladın. Halbuki böyle bir şey yok. Ben şunu diyebilirim: "Psikolojik düzeyde beni hiç kimse sevmedi ve psikolojik aygıtım hiçbir zaman sevilmeyi deneyimlemedi." Bu kadar basit, değil mi? Ama "hiç kendimi sevilir görmedim, hiç kimse beni gerçekten sevmedi, hiç kimse bana değer vermedi" derseniz, kendi özünüze psikolojik düzeyden yabancı bir şeyi katmış olursunuz. Mesela "hiç kimse beni anlamadı" -gerçek kendini bilsen, zaten anlaşılma ihtiyacı olan bir özün olmadığını kavrayacaksın. Onun için hep hatırlattığımız şey: anlaşılmak isteyen kim? Sevilmek isteyen kim? Değer görmek isteyen kim? Bunlar kim? Bunlar psikolojik düzeydeki benlikler. Peki onları ben hissediyor muyum? Hissederim. Fakat onları kendim olarak görüyor muyum? Görmemeliyim, çünkü değilim.
Peygambere Yalancı Denmesi ve Allah'ın Aynasında Kendini Tanımak
Bu konuştuğumuz şeye mesela Kur'an'da defalarca değinilir; fakat hiçbirimiz bunları orada görmek noktasında o kadar dikkatli değiliz. Mesela verdiğim örnek: insanlar, yanında olan insanlar, seninle beraber olan insanlar eğer bir gün yüz çevirecek olursa, "de ki Allah bana yeter, o ne güzel dost, ne güzel vekildir." Ya da "insanlar seni anlamıyor mu, sana yalancı mı diyorlar, Allah'ın şahidi olması sana kâfi değil mi?" Tabii oradan bir ego çıkıyor: "Tamam da onlar da doğru anlasın, niye bana yalancı diyorlar?" Bakın asla metin bize böyle bir konuda izin vermiyor, çünkü o bizim tuzağımız olur.
Peygambere yalancı demişler; ve bakın çok ilginç bir şeydir. Yine ayette geçer: "onlar gelip sana diyorlar ki sen Allah'ın Resulüsün", diyor ayet, "onlar yalan söylüyorlar" -sen Allah'ın Resulüsün ama, bu mealde bir ayet var. Yani bu şu demektir: bir insan sizi öyle bilir, bir de söylediği boş bir şey olabilir; çünkü o bunu söylüyor, iki ihtimali var: ya bilinçsiz ya sahtekâr. Siz ona dayanarak yaklaşmayın hayata. Ya da bir kısım insanlar menfaati için size yaklaşabilir, sizi övebilir, yüceltebilir, değil mi? Siz ona mı dayanacaksınız? Hayır. Siz gerçek anlamda kendinizsiniz, buna bakacaksınız. Buna bakarsanız o zaman yarın öbür gün insanların "seni tanıdığım güne lanet olsun" demesinden rahatsız olmazsınız. Ama siz kendinizi onun sizi tanıdığı gün üzerinden algılarsanız -"seni tanıdığım gün dünyada en mutlu olduğum gündü" derse havalara uçarsınız, ertesi gün "seni tanıdığım güne lanet olsun" derse çökersiniz. Neden? Çünkü gerçek kendinizin bir başkasının algısı üzerinden değiştiğini düşünüyorsunuz.
İşte insanların seni sevmesi, değer vermesi, onaylaması, "iyi ki sen varsın" demesi güzel değil mi? Değil. Nasıl bir şey, kötü bir şey mi? O da değil. Beni ilgilendiren bir şey değil; sizi ilgilendiren bir şey değil. Bu psikolojik benliğin hoşuna gidebilecek bir şey. Peki sen o psikolojik benlik misin? Bu kimin hoşuna gidiyor, onu analiz edeceksiniz. Onun için Allah peygambere diyor ki, bir kısım insanlar -bu münafık olabilir, yüzeysel bakan olabilir- sana diyebilir ki "sen Allah'ın Resulüsün", onlar yalan söylüyorlar; ama Allah biliyor ki sen Allah'ın Resulüsün. Yani sen gerçekte nesin? Bunun en iyi aynası kim? Yaratıcı. O yüzden bize o örneği veriyor: sen gerçekte kendinin ne olduğunu anlamak istiyor musun, Allah'ın aynasında ne olduğunu gör. Bak Allah sana diyor ki "sana ruhumdan üfledim", "sana en yakın olan benim", "bütün insanlar seni terk etse ben senin dostumum", "en iyi dost ve vekil benim." Bakın, Allah'ın aynasında insanın kendisini tanıması ne kadar önemli bir şey.
Şeytanın Hikâyesi: Adem'in Gerçek Kimliğini Unutturmak
İşte şeytan aslında bizim bu algımızı alt etmeye çalışıyor. Kur'an'da anlatılan şey budur; yani Adem'le Havva'yla kastedilen şey insanoğludur, her insandır, hepimiziz. Onun için "Adem niye elma yemiş, yemeseydi ne kadar rahat cennette olacaktı" diye bir şey yok; o, evrensel bir hakikatin bir kişi üzerinden tanımlanmasıdır. Allah bir kişi üzerinden, bir prototip üzerinden evrensel bir hikâyeyi anlatıyor. Yoksa "Adem elmayı yemeseydi biz gereksiz yere bu şeyleri yaşamazdık" demenin bir anlamı yok. Allah diyor ki hepiniz Ademsiniz ve hepiniz Adem ile Kur'an'da sembolize edilen süreci yaşayacaksınız, yaşıyorsunuz.
Şimdi ne yapıyor şeytan Adem'e? Onun gerçek kimliğini unutturmaya çalışıyor; o gerçek kimliğinin idrakini, bilgisini, anlayışını nötralize etmeye, daha doğrusu unutturmaya çalışıyor. Ne ile bunu yapıyor? Arzu ve korku üzerinden bir kimlik inşa ederek yapıyor; arzu ve korku duyacak bir benlik üretiyor bizde. Kur'an'daki ifadesiyle ne diyor? "Ebedi bir mülke sahip olmayasın diye" bu ağaç, sana yaklaşma ifadesiyle tanımlandı. Bu ağaca sana niye yaklaşma dedi Allah? Adem de saf ya, niye diyor? Diyor ki "ebedi bir mülke sahip olmayasın" -yani "şu benimdir, şu bana aittir, ben böyleyim, şöyleyim" demeyesin. Ve bir melek gibi olmayasın, yani mükemmel olmayasın diye "ona yaklaşma" dedi.
Ne üretti Adem'de, ya da neyi tetikledi? Aldatılan bir benlik tetikledi. Hepimiz bu hikâyeyi ortak yaşıyoruz, değil mi? Hepimizin bir kısım arzuları ve korkuları var; hepimiz bir kısım arzular ve korkular üzerinden hayatımızı yaşıyoruz maalesef. Halbuki öz varlığımızda olsak -işte o bilgenin dediği gibi, "aydınlandığınızda ne oldu" diye soruyorlar, cevabı şu: "arzu ve korkunun egemenliklerini yitirdiler." Hiçbir arzu ve korku kalmadı, böyle bir şeyin etkisi sıfırlandı.
Şimdi ne yapıyor şeytan Adem'e, yani insanoğluna? Ona bir kısım arzu ve korkular hatırlatarak, "ben şu şeylere muhtacım, bunlar olmasa ben yaşayamam, ben şu noktaya ulaşmam lazım" diyen bir benlik üretiyor. Bu benliği ürettiğinde ne oluyor? İşte Adem yanlış bir yaklaşımda bulunmaya başlıyor. Dolayısıyla bazılarının zannettiği gibi nefisle şeytan ayrı değillerdir; fakat nefisle şeytan arasında bir iletişim imkânı vardır -ilişki demiyorum, iletişim imkânı vardır. Yani şeytan nefse ulaşabilir, "vesvese verme" dediğimiz bir kısım şeyleri fısıldayabilir. Yoksa sizi çekip çeviremez, böyle bir şey söz konusu değil, bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Şeytan insanı alıp götürmez deyim yerindeyse. Bunun ifadesi Kur'an'da şöyle geçer: ahirette insanlar şeytandan yakınacaklar, "bizi o kötüye sürükledi" diyecekler. Orada bile ego var, nefis var, yine suçluyor, şeytanı suçluyor. Şeytan diyecek ki "haşa, ben Rabbimden korkarım, ben onları çağırdım, onlar da geldiler." İfade bu; şeytanın bizi çağırma imkânı var, gidip gitmemek, çağrısına uymamak bizim elimizde.
Hatta ilginçtir, Kur'an'da "şeytanın adımlarını izlemeyin" şeklinde çok manidar bir ayet vardır. Mesela zihninizden bir şey geçti, bu otomatik olarak geçebilir; ve temelde negatif bir duygu veya düşünce olabilir, biz ona şeytani düşünce veya duygu diyoruz. Bakın Kur'an ne diyor? Onun adımlarını izlemeyin; o zihninizde bir iz bırakmaya çalışabilir ama siz onun izini takip etmeyin. Ben her zaman konuşmuşumdur: içinizden geçen her düşünce ve duyguya "benim düşüncem, benim duygum" demeyin. Bakın, organik mi değil mi, doğal mı değil mi, benim mi değil mi, nefisten mi şeytandan mı? Şeytandansa "onu izlemeyin" diyor.
Mesela "gelecekte ne olacağım" diye bir düşünce -bu şeytanın, değil mi? Ya da "keşke şunu yapmasaydım, keşke daha akıllı olsaydım, keşke bu bilgileri, bu algıyı, bilinci 10-20 sene evvel bulabilseydim" -şimdi ne yaptınız, bu şeytanın izini takip etmek. Onun için peygamber diyor ki, "keşke" demek şeytana kapı açar; yani onu sahiplenmek. Şimdi zihninizden böyle bir duygu, böyle bir düşünce geçti; onu takip edip etmemekte özgürsünüz, takip etmeyeceksiniz. Onaylayıp "evet hakikaten keşke, böyle olmasaydı ne olurdu, şöyle bir düzgün arkadaşlıklarım olurdu, şöyle bir evliliğim olurdu, şöyle bir hataya düşmezdim" derseniz -bakın ne oldu, şeytanın adımlarını izlemeye başladık. Sonuç? Ümitsizlik, karamsarlık. "20 sene boşa geçti, 10 sene boşa geçti." Yani ayet neyi ifade ediyor? Zihninizden herhangi bir yanlış düşünce veya duygu geçebilir; onu tanımlarsanız ve yanlış olduğunu anlarsanız izlemezsiniz. Ama biz ne yapıyoruz? Her geçen düşünce ve duyguyu sahipleniyoruz.
Çıplak Kalmak ve Elbise Arayışı
Burada dikkat edilmesi gereken şey, başa dönüyorum: şeytanın insana gerçek anlamda kendinin ne olduğunu unutturmasıdır. Gerçek anlamda Adem neydi? Adem, ilahi nefesle, Allah'ın ruhundan üflenen nefesle mutluydu, huzurluydu. Bir şeye sahip miydi? Ne derseniz, o düzeydeki Adem'in bir şeye sahip olması söz konusu muydu? Hiçbir şeye sahip değildi. "Acaba mükemmelleşebilecek miyim" diye bir düşünce var mıydı? Hayır. Hiçbir arzu, hiçbir korku var mıydı? Hayır, yoktu. Peki şeytan ne yaptı? Ona arzu ve korku hatırlattı. Adem de o hataya düştü -bu Adem'in hatasıdır- kendini arzu ve korkuları üzerinden tanımladı. Arzu ve korkuları üzerinden tanımlayınca onun üzerindeki gerçek kendilik idraki ortadan kalktı, yani onu unuttu. Ne oldu? "Çıplak kaldı" diye ifade edilir. Ne demek çıplak kaldı aslında? Korunmasız kaldı demek. "Bu beni sevecek mi, bu bana değer verecek mi, şu işi başaracak mıyım, dünyaya bir iz bırakabilecek miyim" -onu bu tuzaklara açık hale getirdi.
Kur'an'da bir ayet var, Allah diyor ki -özür dilerim, mealen söylüyorum- şeytan onu elbiselerinden soyundurdu. Biz onu hep yanlış anlarız; zaten Adem'in cennette elbisesi yok ki, değil mi? Zaten işte o ağaca yaklaşınca üzerine örtüyor. O zaman burada anlatılan örtü bildiğimiz bir elbise değil; gerçek kendilik idrakinin elbisesi, idrakla ilgili. Gerçek kendilik hali var, bir de o halin idraki var. Gerçek kendiliğin idraki bizi koruyan bir elbisedir; bu gerçek kendiliğimizi unuttuğumuzda çıplak kalırız.
Mesela hep yaygın bir şeydir: kendime baktığımda "başarısızsın, iyi bir evliliğin olmadı, olduysa da tam olarak anlaşılamadın, başarılı olamadın, hayatta ne yaptın ki, nereyi bitirdin, hangi işi başardın" -ne yaptı sizi? Çıplak hale getirdi. Yani sizi her türlü negatif etkiye açık hale getirdi ve sizi gerçek anlamda kendilik bilincinden kopardı. O zaman ne oldu? Siz tam tuzağa düşmüş oldunuz: "beceriksizim, yetersizim" ya da "aslında ben iyiyim ama kimse kıymetimi bilmiyor, niye hak ettiğim yere gelemedim." Bir sürü hikâye çıkarabilirsiniz buradan; bunların hepsi gerçek kendilik idrakini yitirmekten ve yanlış bir benlik anlayışına düşmekten kaynaklanıyor.
Şeytanın yaptığını anlayabildik mi? Arzu ve korkuya düşürdü, gerçek kendiliğimizin idrakinden bizi çıkardı; o zaman çıplak kaldık. Sürekli kendimizi örtecek bir şey arıyoruz: başarı arıyoruz, ilgi arıyoruz, sevgi arıyoruz, değer arıyoruz, anlaşılma arıyoruz. Niye arıyoruz? Çünkü çıplağız; şunu deyip çıkamıyoruz: "ben Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım." Ego diyor ki "bu kadar mı?" Ya da "herkes öyle, senin bir farkın olması lazım." Tuzak üzerine tuzak olabilir. Onun için şeytanın yaptığı şey, gerçek kendilik bilincini unutturmaktır. Sonra siz çıplak kalınca, bu sefer giyinmeye, bir şey giymeye yol arıyorsunuz. O giymeden kastımız elbise değil; başarı elbisesi giymeye çalışıyorsunuz, kariyer elbisesi giymeye çalışıyorsunuz, olumlu bir imaj elbisesi giymeye çalışıyorsunuz, var olma elbisesi, ilgi ve sevgi elbisesi, anlaşılma elbisesi giymeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü kendinizi çıplak hissediyorsunuz. Bu gerçek mi? Hayır, tamamen sahte.
Nefis ile Şeytan: Rabbani mi, Şeytanlaşmış mı?
Dolayısıyla nefs en doğal halinde nötr bir şeydir; tamamen ilahi kaynaktan beslenen bir alet, bir aygıttır. Şeytan onu negatife götürüyor. Dolayısıyla nefs ile şeytan birbirinden farklıdır, fakat bunlar birbiriyle iş birliği de yapabilir; öyle bir durum olur ki artık nefis iyice şeytanlaşır. Rabbani olma şansı olduğu gibi şeytanlaşma ihtimali de vardır. Bir ucunda Rabbani olursunuz, o ilahi ahlakla donanırsınız; bir ucunda da şeytanın telkinleriyle tamamen negatif, zararlı, olumsuz bir noktaya gelebilirsiniz.
İşte o yüzden Kur'an der ki, aslında şeytan kavramı bir sıfattır; bizim bildiğimiz şeytanın asıl adı Kur'an'da anlatılan İblis'tir. İblis de bir şeyi bir şeyle karıştıran veya değiştiren -"telbis etme" kelimesi de buradan geliyor, bir şeyi çarpıtma, ters yüz etme anlamından gelen bir şey. Şeytan da "uzaklaştırılan" demek. Onun için Kur'an'da denir ki "ins ve cin şeytanları vardı" -yani insanlardan da şeytanlar var, cinlerden de. Zaten insanla şeytan arasındaki fark, insanın dışsal yönünün topraktan, şeytanınsa kendine mahsus başka bir şeyden -Kur'an onu ateşten diyor ama bildiğimiz ateş değil- olmasıdır; maddi mahiyetleri de ayrıdır. Dolayısıyla şeytanla nefs birbiriyle aynı değillerdir ama birbiriyle etkileşmeye müsaittirler.
Bir insan nefsi itibariyle şeytana mağlup olabilir ve bilerek veya bilmeyerek şeytana malzeme olabilir; ya da bilerek şeytanla iş birliği yapar, o zaman o insan şeytanlaşmış bir insan olur. Ben hayatımda öyle bazı insanlar görmüşüm; hatta şeytanla iş birliği yaptığını, bunu bilinçli olarak yaptığını ve böyle bir şeyi bilerek tercih ettiğini söylemişlerdir. Ama bakın çok ilginç bir şey, şeytan onu nasıl kandırmış? Şeytanın şeyi şu: "aslında ben de inanıyorum, fakat bu insanların Allah'a inanmadıklarını ben göstermeye çalışıyorum, sen de benimle iş birliği yap, bu insanların gerçek anlamda inanmadıklarını onlara gösterelim, bu da güzel bir iştir" diyor. Çünkü aslında şeytanın söylediği o noktada kendi fonksiyonu itibariyle doğru. Yani "Adem'in secde edilmeye layık bir varlık olmadığını sana göstereceğim" diyor Kur'an'da şeytan. Şeytan konuşturulur. Allah da ne diyor? "Bana izin ver" diyor. Burada şeytan Allah'ın alternatifi değil; "bana izin verirsen Adem'in gerçekten secde edilmeye layık biri olmadığını göreceksin, bana izin ver" diyor. Allah da "sen yeniden dirilme gününe kadar izin verilmişlerdensin" diyor.
Burada şeytan Allah'a rağmen bir işlev gören bir varlık değil. Bunun karşısında ne var? Melekler var. Bir tarafta insana rahmani, ulvi, güzel, hayırlı şeyler ilham eden melekler var; bir taraftan da ona negatif şeyleri ilham eden şeytan var. İnsan ya meleki ilhamları dinleyecek ya da şeytani ilhamları. Bu, kâinattaki bir dualite yasasıdır. Bu dualitenin içinde melekler pozitif olanı, şeytan da negatif olanı temsil ediyor.
Şeytanın Fonksiyonu: Problemi Gösteren Bir Ölçüt
Biz eğer akıllı bir insansak şeytanın bu fonksiyonundan istifade edebiliriz. Nasıl? Şeytan aslında insandaki bir kısım cehalet damarlarını kullanır. Diyelim ki ben hırslıyım, şimdi bu şeytanın ağını atabileceği bir durum değil mi? Beni avlayabilir; "sen birinci olmak istiyorsun değil mi, herkesin geçmesini istiyorsun, o zaman gerektiğinde ezeceksin, gerektiğinde haksızlık da yapacaksın, gerektiğinde bencil davranacaksın; akıllı olan öyle davranır, bu hayat böyle bir hayat" der. Ne yaptı? Sizin hırsınızdan sizi tuttu, yakaladı ve sizi istediği noktaya götürdü.
Ama siz derseniz ki, bir insanın işte muvaffakiyete ulaşması güzel bir şeydir, ama benim bu muvaffakiyete ulaşma noktasında üzerime düşen şey, imkân ve kabiliyetimi tam olarak kullanmak, insani, ahlaki ve vicdani değerlerimi de muhafaza etmektir. Başarılı olursam, muvaffak olursam ne âlâ; olmazsam o da çok iyi, sıkıntı yok, ben sadece potansiyelimi kullandım, benim sorumluluğum da zaten budur. Ego yine diyecek ki "ama insan başarılı olmak istiyor" -hayır, onaylamıyorum, diyeceğiz. Yani şeytana açık kapılarımız vardır, onları bileceğiz ve kapatacağız. Aslında bu anlamda şeytanın tersinden pozitif bir fonksiyonu var: sana nerede problem olduğunu gösteriyor. Eğer uyanıksan onu anlıyorsun. Bu şuna benzer: senin çatın akıtıyorsa yağmur yağdığında, problem olan şey yağmur değil, su değil. Sen o akıntıdan neyi anlamalısın? Bak, çatının şurasında bir çatlak var, ben o çatlağı kapatayım. Şimdi eğer ben şeytanın bir etkisine maruzsam, akıllıysam şunu çıkarmam lazım: niye böyle bir etkileşim oldu? Çünkü diyelim ki hırslandım, çünkü kendimi başkasıyla mukayese ederek haset ettim, gibi.
Yani aslında şeytan, akıllı insan için olumsuz durumları gösteren bir ölçüt gibidir; bize nerede problem olduğunu gösterir aynı zamanda. Ama biz bu anlayışta olmazsak, onun tuzağına kapılır ve öyle gidebiliriz. Ne zamana kadar? İdrak ettiğin noktaya kadar; idrak ettiğinde o etki ortadan kalkar. Onun için dedim ya, mesela hırs konusunda: diyelim ki ben hırslandım bir konuda, bu hırs sürecinde uyanıklık yapmaya, kurnazlık yapmaya, bencil davranmaya başladım, sonra bir durdum, "ben niye böyle oluyorum, bu yanlış bir şey" dedim; o zaman geriye döneceğim. Diyelim ki çatıda bir çatlak olur ve damlar ama su sadece o çatlakta durmaz, hareket eder; akıllı bir su tesisatçısı veya çatı ustası o sızıntının kaynağını bulur, çatlak nerede diye. Ben ne yaptım? Gittim, yaptım. Ben eğer hırslı olmasaydım, "illa şuna ulaşacağım" demeseydim, aslında şu yanlışları yapmayacaktım.
Size yaşanmış bir örnek vereyim. Bir genç bir kızı uyuşturucuya alıştırıyor ve onunla sonunda evleniyor, bir sürü sorunlar yaşıyorlar. Çocuğa sordum: "sen bu kızı niye uyuşturucuya alıştırdın", kendisi de uyuşturucu kullanıcısı. Dedi ki, "bana bağımlı olsun, bana bakacak, benim de kendisine bakacağım ve koruyacağım bir insan olsun istedim." Bak, çok ilginç bir şey değil mi? Şimdi bakın, ben bu çocuğa bütünüyle kötü diyemem, çünkü kızı bazen hayatı pahasına koruyor -dedik ya, hani geçen hafta, insan bütünüyle iyi ya da kötü değil ama o ilişkinin veya o davranışının tutumunun nedeni ne? Egosunda "kimse hayatta beni önemsemiyor, bana değer vermiyor; bana bağımlı olsun, hiç kimsenin dünyasında yer almıyorum." Sağlıksız bir mizaçta bir kız bulmuş, onu uyuşturucuya alıştırmış ve kendisine bağımlı kılmış, artık birisinin dünyasında var. O zaman geri dönüp diyecek ki "birisinin dünyasında var olma arzusu niye var? Bak bu bir tuzak; niye var olmak istiyorsun, gerçek anlamda var değil misin?" O zaman gidecek, oradaki tuzağı bulacak, oradaki noktayı bulacak.
Ya da diyelim ki bir insanın beni bırakmamasını istiyorum; ne yapıyorum o yüzden? Manipüle ediyorum, yalan söylüyorum, onun çevresindeki insanları ondan soğutmak için iftiralar atıyorum. Alttan alta, işte Muhteşem Yüzyıl'daki gibi -Hürrem Sultan mıydı, film için söylüyorum- Sultan Süleyman'ın etrafındaki bütün ilgili olduğu, değer verdiği insanları ne yapıyor? Temizliyor. Bu nedir? Bu şeytani bir tutumdur. Peki buna sebep olan ne? "Süleyman benden başkasını görmesin, bilmesin." Buna neden olan ne? "Çünkü ben Süleyman sayesinde varım." Bak, ta gittin, şeytanın seni tuttuğu noktayı buldun. Zaten dikkat edin, şeytanın etki edeceği bir nokta olmazsa etkisi söz konusu olmaz -teflon tava gibi, tam bir teflon olsa hiçbir şey üzerinde durmaz değil mi.
İşte bu da bizi Kur'an'daki bir ayete götürüyor: "hakiki ihlasa erdirmiş olduğum kullarım üzerinde senin bir etkin yoktur" diyor. Şeytanın etki edeceği düzey insanın psikolojik düzeyiyle sınırlıdır. Psikolojik düzeyde sizin arzularınız, korkularınız olursa orada bir etki olma ihtimali olur. Eğer psikolojik düzeyinizdeki arzu ve korkuları ruhsal bilincinizle, ilahi ölçütler içinde tutarsanız, bir sıkıntı yok. Ben psikolojik olarak "başarılı olsan iyi olur" falan diyebilir egom. Ben de derim ki "vallahi fena olmaz, sen de memnun olursun ey ego" diye hitap edebilirim. Ama başarılı olmak isteyen o egom ertesi gün "başarılı olmak için şunları yapmalısın" der, o böyle oluyor, "zengin olmak için mecburen bunları yapacaksın" -önce bir zengin olmak istedim, oraya bir tutundum ve onu mutlaklaştırdım, "mutlaka zengin olmalıyım" dedim, tamam o zaman tuzak tamamlandı, ağaca yanlış yaklaştım yani. Ve oradan itibaren düşmeye başlarım.
İşte şeytan aslında, eğer bir insanın biraz farkındalığı varsa, nerede ne gibi açıklıkları olduğunu bulmaya bir imkândır. Şeytanın maksadı bu değil ama sen bu işlevi göreceksin, biz onu onun için değerlendirmeliyiz. Mesela bazen vardır: "şu evliliği niye yaptın?" "Ailende sevilmedin, birisi seni sevsin istedin." Sonra çok da uyumlu olmadığını gördüğün halde, tamamen körlemesine o evliliği gerçekleştirdin. O zaman bak, geriye bir dön, o yanlış algının temelini gör ve onu ortadan kaldır. O zaman gerçek kendine dönme süreci başlar ve gerçek kendini bulduğunda da sen ihlasa ermiş olursun. İhlasa erdiğinde, yani gerçek özünün ne olduğunu bildiğinde ve ona hiçbir şeyi karıştırmadığında, artık şeytanın senin üzerinde herhangi bir fonksiyonu, herhangi bir etkisi olmaz.
Altının Sırrı: Saflığın ve İhlasın Gücü
Bu tıpkı neye benzer, bir benzetme kullanacak olursak: bir uzay aracı belli bir yükseklikten sonra, atmosferden çıktıktan sonra ne olur? Yer çekiminin etkisinden kurtulur. Yer çekimi nereye kadar etki eder? Bir yere kadar, değil mi, onun bir sınırı vardır; belli bir noktadan sonra yer çekiminin etkisi kalmaz. İşte insan da böyledir: gerçek kendini bulduğunda hem psikolojik mekanizmanın arzu ve korkularından kurtuluyorsun, hem de bu arzu ve korkuların üzerinden şeytanın seni etkilemesinden kurtuluyorsun.
Buna bir benzetme yapalım: bende demir mihir varsa, biri mıknatısla tutar, beni etkiler değil mi? Ama üzerimde metal yoksa, isterse etrafta koca bir mıknatıs olsun, beni etkilemez. İşte altın. Altın nedir? Kadim bilgelikte en saf element kabul edilir. Yanına neyi koyarsanız koyun, hiçbir şeyden etkilenmez; bin yıl toprağın altında tutun, bin yıl sonra çıkarın hiçbir şey olmamıştır. Ne paslanır, ne kirlenir, ne bir şeyle reaksiyona girer. Hiç. Neden? Çünkü ihlaslı bir metal; saf bir metal, ihtiyacı yok. Ama bazı elementler vardır, bir şeyin yanına koyun hemen etkileşir. Demir ne yapar? Bir yere koyduğunuzda, etrafta da nem var su var; ne oldu, paslandı. Peki altını koyun, aynı nem, aynı su, aynı şartlar; hiçbir şey oldu mu? Olmadı. Onun için hanımlar böyle çok altını seviyorlar ya -sizi tenzih ediyorum, siz onların ötesindesiniz- mesele boynumuza, kolumuza altın takmak değil; altının sembolize ettiği anlamda saf olan gerçek kendimizi bulmak. Onu bulursak, bir şey takmamıza da o kadar gerek kalmayacak.
Şeytan kendisine verilen imkânlarla ne yapıyor? İnsanları avlamaya çalışıyor. Mevlana'nın verdiği örnek şu: şeytan, kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalan bir avcıya benzer. Kuş gibi öter; kuş da hem cinsi zannederek kendi zannederek havadan iner, tuzağa tutulur. Ne kadar mükemmel bir metafor. Orada havadan iner; yani gerçek ruhsal öz kendiliğini unutur, kendini bir beden ve psikoloji zanneder. "Bak sen şunun kadar güzel değilsin, yakışıklı değilsin, bak bu neler başardı, sen ne başardın ki." Şimdi siz de bunlara çözüm aramaya çalışırsınız mutlu olmak için. Halbuki deseniz ki "ben ne bedenim ne psikolojik benliğim; ben ilahi, saf, mutlu, huzurlu, hiçbir eksiği, mahrumiyeti olmayan ruhsal bir varlığım, ben bu âleme dilenmek için gelmedim ki." Ama egomuz ne yapıyor? Bizi dilendiriyor. Bir de diyoruz ki "dilencilik çok kötü bir şey" -öbürü hiç olmazsa neyi dilendiğini biliyor; sen bazen dilendiğin şeyin farkında değilsin. Başarı dilenip onun üzerinden hayranlık uyandırmaya çalışmak mı, ilgi ve sevgi görmek istemek mi, önemsenmek istemek mi, değer görmek istemek mi? Allah seni bu âleme dilenci olarak mı gönderdi, yoksa yeryüzünde bir halife mi yarattı?
İşte şeytan şunu diyor: "Ey Rabbim, sen halife olarak yarattın diyorsun ya, bu halife olamaz, bu âlemin dilencisi; bak, sana onun nasıl bir dilenci olduğunu göstereceğim." O zaman işte gerçekten bu dilenci midir yoksa âlemin efendisi midir, Allah bunu reddetmiyor; "hayır bu âlemin efendisidir" demiyor, dileyen dilediğini seçsin diyor. "Ben insanı âlemin efendisi olarak yarattım, ruhumdan üfledim, yeryüzünde bir halife olarak yarattım" -yani yeryüzünü, şu hayatı müşahede etsin. Bediüzzaman'ın ifadesiyle "aziz bir misafir" olsun. Aziz bir misafir nerede -misafirliğe gittiği bir yerde "ya bu koltuk çok güzel, keşke buna sahip olsam" diyen misafir nerede, değil mi? Allah da diyor ki: "ben insanı aziz bir misafir olarak, ruhumdan üflediğim, yeryüzünde bir halife olarak yarattım; ama senin sözlerini ve tuzaklarını dinlerse, senin dediğin gibi de olabilir." Allah burada şeytanın ifadesini reddetmiyor ama insana şunu söylemiş oluyor: sen yeryüzünde bir halife, aziz bir misafir ve ilahi ruhu taşıyan bir varlık olarak yaratıldın ve şu âlemdeki dualiteyi deneyimleyeceksin; veyahut da psikolojik benliğinin, egonun tuzağına düşüp âlemin dilencisi olacaksın. Tercih senin.
Peki şeytanın vadettiği bir şey var mı? Kur'an'da geçer, şeytan bile "ben onlara hiçbir şey vadetmedim" diyor. Bakın aslında ayette ilginç bir şey: "ebedi bir mülke sahip olmak istemiyor musun, melek gibi olmak istemiyor musun" diyor, orada bırakıyor; "olacaksın" bile demiyor. Çünkü öyle bir imkân yok, ama sana öyle bir algı uyandırıyor sende, tuzak bir algı. Mesela insan bir oturup düşünse, kim hangi şeye bu dünyada gerçek anlamda sahip olabilir? İnançsız bir insanla nasıl konuşabilirsin diye insanlar bana sorar; konuşurum, o da bir insan değil mi netice itibariyle. Şunu sorsak, bir ateist sana cevap verecek: sen şu yeryüzünde, şu hayatta -ahiret yok, şu yok bu yok- şu yeryüzünde kalıcı bir şekilde bir şeye sahip olabileceğini düşünüyor musun? Normal, akıllı olan bir ateist bile "yok, öyle bir şey mümkün değil" der. Hayatta ilişkilerin şu bu üzerinden kalıcı olabileceğini düşünüyor musun? En fazla şunu der: "bilmem ne kadar milyar yıl sonra kozmos bitecek" ya da "bir jeolojik felakete uğrarsa, insanlık âleminde adım bir süre daha duyulabilir, devam edebilir belki, sonra, sonra güle güle." Var mı bir ateist dahi diyecek ki "ben kalıcıyım"? Bakın ateistler bile "devrim şehitleri ölümsüzdür" der, "kalbimizde yaşayacaksın" der. Ya senin kalbin de bitecek; kalp gidince ne olacak, bir yerde yaşayamayacaksın. Var mı bunun nesnel, objektif başka bir cevabı? Yok.
Demek ki aslında şeytan vadediyor fakat vaadinde kesinlik yok. "İstemez misin" diyor, "isterim" diyor birisi, tak tuzağa girdi. "Şuna sahip olmak istemez misin" -artık şeytan o kadar dalga geçiyor ki insanlarla; bazı insanlara "bir gün Twitter'da en çok tıklanan biri olmak istemez misin, en çok retweetlenen kişi olmak istemez misin" diyor. Tabii olmak isterim, ama bir gün o kadar, olsun diyor. Bakın insanoğlunun bilincini ne kadar düşürmüş, değil mi? Bir gün meşhur olmak için şu dünyada neler yapacak, yapacağı şeyin sınırı olmayan nice insan oluşmuş. Ne kadar acı bir şey, ne kadar büyük bir tuzak. Onun için uyanık olmak lazım, gerçek varlığımızı idrak etmek lazım. O bizim gerçek kendimizdir. Yoksa hiçbir arzu, hiçbir korku bizim gerçek varlığımızdan kaynaklanmaz; psikolojimizden, bedenimizden kaynaklanabilir. Dediğim gibi, biz burada psikolojik ve bedensel düzeyi inkâr etmiyoruz, yok saymıyoruz, ama onun sınırlarını ve durumunu tanımlıyoruz, kendimizi de onunla tanımlamıyoruz.
Yani benim psikolojik benliğim "sen hayatta kim tarafından sevildin ki" dese, ben hemen şunu demeliyim: "sen psikolojik düzeyde bir benliksin, seni dinlemiyorum ve cevap dahi vermiyorum." Ne diyorum? Diyorum ki ben kendi özüm itibariyle zaten sevginin, hakikatin, mutluluğun, huzurun kendisiyim zaten. Dolayısıyla "sen hayatta kim tarafından sevildin ki" diyen benlik, benim sahipleneceğim bir benlik değil. Ama o psikolojik benlik "insanlar seni sevse fena olmaz mı" dese, ben derim ki "bak, insanlar sevse fena olmaz ama gerek de yok" diyebiliyorsam, işte o zaman ben o psikolojik benliği en azından doğru bir sınırda tutmuş olurum. Tutamadığım anda o beni kendi sınırlarına hapsetmiş olur.
Ve ahirette de şeytana karşı elimizde hiçbir şey olmayacak, bunu unutmayın; "o bizi aldattı, o bizi kandırdı, ben aslında iyi biriydim, çevrem beni bozdu" -böyle bir şey yok arkadaş. Ne şeytan sizi bozabilir ne çevre bozabilir. Çevrenin beni bozabileceği bir kısım benlikler taşıyorsam, orada uyanık olup onlara karşı ne yapacağımı bileceğim; diyelim ki bir süreliğine de olsa kötü bir çevreden uzak kalmaya çalışabiliriz, bu ayrı bir konu. Ama her zaman bileceğiz ki, gerçek anlamda kendimizi bulduğumuzda, tıpkı altın gibi, onu nereye koyarsanız koyun altınlığından bir şey değişmez. Altın bozulmaz, altın çürümez, altın paslanmaz, böyle bir şey söz konusu değil. İşte insanın öz varlığı da tıpkı bunun gibidir. Hatta kâmil insanlar şunu demiştir -ki bu böyledir: kâmil bir insan cehenneme girse, cehennemin onun üzerinde en ufak bir etkisi olmaz. Bakın en ufak, hiçbir şey olmaz. Çünkü nar nuru yakmaz, ateş nuru yakmaz. Dolayısıyla biz cehenneme gitmekten korkmayacağız; cehenneme gidecek kalıntılarımızın içimizde olmasından korkacağız. Yani herkes cehenneme gidebilir, bir peygamber bile cehennemden geçebilir, hatta binlerce sene kalabilir, ama o kendi özünün cennetinde yaşar; cehennemde bile olsa kendi özünün cennetinde yaşar. O yüzden korkumuz cehennemden olmasın; cehennemin yakacağı bir şey var mı üzerimizde? Hani böyle bir şeyden, x-ray'den geçerken, "üzerinde metal var mı yok mu" diye; metal yoksa sıkıntı yok, düdük çalmaz. Ama üzerinde metal varsa, o zaman düdük çalacak.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden mealen değinilen ayetler: "İnsanlar senden yüz çevirirse de ki Allah bana yeter, o ne güzel vekildir" (mealen); "Hakiki ihlasa erdirmiş olduğum kullarım üzerinde senin (şeytanın) bir etkin yoktur" (mealen); "Şeytan onları elbiselerinden soyundurdu" (mealen, Adem'in "çıplak kalması" bağlamında); "Sen Allah'ın Resulüsün... onlar yalan söylüyorlar, ama Allah biliyor ki sen Allah'ın Resulüsün" (mealen); "Şeytanın adımlarını izlemeyin" (mealen). --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Sahte Benlik ve Gerçek Benlik
Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.
Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi
Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.