Nefis Benlikleriyle Mücadele (1. Kısım)
Kısa Özet
Sohbet, Peygamberimizin kendini savunma ihtiyacı duymadan "beni yalanlıyorlarsa bu onların bileceği iştir" tavrından yola çıkarak, insanın başkalarının algısını yönetme ve kendini var kılma ihtiyacının aslında gereksiz bir tutsaklık olduğunu anlatıyor. Ardından "benlik" (nefsin çeşitli halleri) kavramı derinlemesine işleniyor: benlikleri gözlemlemek, onların motivasyon, korku ve beklentilerini tanımak, "yapmayacağım" diye karar almak yerine "üzerinde çalışacağım" demek gerektiği anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında aklı dinlemeyen içgüdü ve duygu merkezlerinden, dinin bu merkezlere sınır koyma fonksiyonundan, vahyin aşamalı olarak inmesinden, kendini benlikten ayrıştırmanın önemi ve yöntemlerinden, hevayı ilah edinmekten ve son olarak kıskançlık örnekleri üzerinden ego odaklı sevgiden bahsediliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Peygamberimiz, kendisini yalanlayanlara karşı kendini savunma ihtiyacı duymamış; "onlar mesajımı yalanlıyor, bu onların bileceği iştir" demiştir.
- Gerçek ihlas, her şeyin merkezinde Allah'ın olmasıdır; insanların algısını yönetmeye çalışmak kişiyi tutsak eder.
- Benlik üzerinde çalışmak, "bir daha yapmayacağım" diye karar almak değil, o benliğin dayanaklarını (düşüncesini, korkusunu, beklentisini) tanıyıp üzerinde çalışmaya karar vermektir.
- Farkına varılan yanlış bir davranışa "hayatiyet vermemek", onu besleyip büyütmemek, zamanla o benliğin sönümlenmesini sağlar.
- Dinin fonksiyonu, iradesi ve bilinci zayıflamış insana kırmızı bayraklar dikerek, düşmüş bilincin tuzaklarına karşı onu korumaktır.
- Kıskançlık, alınganlık, bencillik gibi haller fıtri değildir; vücuda giren yabancı bir mikrop gibi ayrıştırılıp mücadele edilmesi gereken şeylerdir.
- Peygamberimiz, eşlerine karşı hiçbir psikolojik baskı yapmadan, tamamen özgür bırakarak sevgiyi bir tahakküm aracına dönüştürmemiştir.
İhlas ve Kendini Savunma İhtiyacı
Bu da dikkate alınmayacak. Muhtemelen Peygamberimiz de kendi şahsı için herhangi bir şey yapmıyor. Allah da o zaman diyor ki onlar sana yalancı demiyorlar, bu mesajı yalanlıyorlar. "Bak, ben rahatsız oluyor muyum" diyor, "benim mesajımı yalanlıyorlar, onların bileceği iş" diyor. Yani "ben mesajı en doğru bir insanla gönderiyorum, hayatında hiç yalan söylememiş, sadık ve doğru bir insanla dosdoğru bir mesaj iletiyorum; onlar yalanlıyorsa bak, benim mesajımı yalanlıyorlar, ben rahatsız olmuyorum, onların bileceği iş" diyor.
İşte bu noktada insan kendini savunma ihtiyacı, kendini gösterme, kendini başkalarının dünyasında var etme ihtiyacı duymamalıdır. Bu ağır bir yüktür ve zaten boş bir yüktür. Ben bunu hissettim: iki kere kendimi savundum, üniversite hocama karşı; üçüncü seferinde gitmedim. "Kırıldın mı?" "Hayır, kırılmadım, hâlâ da hissetmiyorum." Ben kendi içimi öyle diyorum ki yani.
İçimizde bir kısım -daha önce de bahsettiğimiz- benlikler var. Diyor ki "illa görün, seni böyle bilsinler." Ona sormak lazım: niye bilsinler ki? Bilmeseler eksik mi kalacak? Bir dağ başında bir çiçek açsa, "beni kimse görmüyor" der mi? Demez. Allah onu görüyor, Allah'ın görmesi de ona yetiyor. Belki milyonlarca dağ çiçeği vardır, hiç kimse onları ne görür ne koklar ne renklerini fark eder; ama Allah onları yaratmış, onları görüyor, onlar da O'nu görüyor. Dolayısıyla olması gereken bütünlük kurulmuş. Ama öbür türlü kişi gereksiz bir şekilde kendini var kılmaya çalışıyor -neyin içinde? İnsanların dünyasında var kılmaya çalışıyor.
İşte hakiki ihlas, aslında her şeyin merkezinde Allah'ın olması durumudur. O gerçek ihlastır. Seni bilen, seni seven, seni tanıyan, seni kabul eden kimdir? Allah'tır. Başka bir şeye ihtiyacın var mı? Yok. O zaman işte o gerçek bir ihlastır. Allah dilerse Peygamberi bir zaman herkese sevdirmiş, herkese tanıtmış, herkese bildirmiş; ama Peygamber buna ihtiyaç duymuş mu? Hayır. Öyle bir arzu duysaydı zaten Allah bunu yapmazdı. O demiş ki: "Ya Rabbi, sen bana yetersin." Bunu özellikle Taif'te, insanlardan olumsuz tavırlar gördüğü halde söylemiştir: "Ya Rabbi, sen benden razıysan, insanların razı olup olmamasının, iyi veya kötü davranmasının hiçbir ehemmiyeti yok, senin razı olman benim için kâfidir."
O zaman Peygamber için bu mesele bitmiştir; bu, kişiyi özgür kılan bir şeydir; öbürü ise kişiyi sürekli tutsak kılan bir şeydir. Sürekli insanların algısını, duygu dünyasını, düşünce dünyasını kollamak zorunda kalırsın, kontrol etmek zorunda kalırsın. "Ya senin hakkında olumsuz düşünüyorlar" -"aman düşünmesinler, çok kırılıyorum, üzülüyorum, rahatsız oluyorum" diye ömrün bununla mı geçecek? İnsanların algısını mı yöneteceksin? Nasıl birisi para kazanma ihtiyacından algı yönetimi yaparsa, öyle... Ne gerek var? İnsanların algısını yönetmek gerekiyor mu? Yok, zaten Allah seni neysen öyle biliyor. O zaman büyük bir özgürlük alırsın. Ama öbür türlü, "kocam beni az mı seviyor, çok mu seviyor, acaba şöyle mi düşünüyor, benim hakkımda böyle mi düşünüyor, aman öyle düşünmesin" diye ne yapıyor -öyle yorucu bir şey ki, insan orada farkında değil, kimsenin kendisine yüklemediği bir şeyi kendi kendine yüklüyor ve kendini orada tutsak ediyor.
Ya da "niye benim hakkımda böyle düşünüyorlar" diye sorarsın; niye? Bunun cevabı açık: yanlış algı, yanlış bilgilendirme, yanlış veriler, doğru verilerin yanlış işlenmesi -bir sürü şey var. Eğer gerçekten yanlış olan bir şey varsa, o zaman bu senin sorunundur, o zaten derde binecek bir şey değildir. "Ben yanlışım ama doğru bilinmek istiyorum" -artık onun adını koymuyoruz, o zaten apaçık bir şey. "Ben şimdi bencilim ama çok diğergam bilinmek istiyorum" -bu artık insanlığın dışında bir şey. Kişi kendi benliğinde bunu görüyorsa, böyle şeyler vardır, hepimizde olabilir.
Orada hemen şuna bakacaksın: böyle bir şey olur mu diyeceksin. Sen eğer bencil biriysen, o bencilliği nötralize et; yoksa o bencilliği niye maskeliyorsun? "Aman bu kimse bilmesin, bencilim ama kimse bilmesin, kinciyim ama herkes beni hiç kin tutmaz biri olarak bilsin" -böyle bir şey olabilir mi? Geçen biri vardı, konuşuluyordu; kadın kocasının yanında "ben kinciyim" demiş. Kocası da içinden "çok şükür bunu biliyor, anlıyor" demiş, kadını takdir etmiş, kinini takdir etmemiş. Açık görüyorsun bunu. Kötü olan şey ne? Bunu doğal görmek kötü bir şey. Yoksa "ben kinciyim ama kimse bilmesin, herkes hakkında çok pozitif düşündüğümü bilsin" diyorsam, orada çok yanlış bir noktada duruyorum demektir; kendi kendimi kandırıyorum demektir.
Bu, doktora giden birine benziyor: doktor "öksürüğün var mı" diyor, "yok" diyormuş; "ağrın var mı" diyor, "yok" diyormuş. Biri demiş ki, "çıkarken niye doğruyu söylemedin, o bilseydi..." "Kendimi böyle tanıtmak daha hoşuma gidiyor" demiş. Böyle davranınca hastalığın ilerleyecek. Şimdi ben kendi hastalığımı biliyorsam, kendi hastalığımla uğraşırım, onun üzerinde çalışırım. "Ben hasta değilim" diye nasıl deklare edebilirim? Zaten o hayatın içinde ortaya çıkabilecek bir şeydir.
Bediüzzaman'ın dediği gibi: eğer birisi haklıysa, birisi benim nefsimde bir yanlışı gösterirse, ben ona teşekkür etmem lazım, onun üzerinde çalışırım. Değilse de, diyor, beni riyakârlıktan kurtarmış olur.
Benlik Üzerinde Nasıl Çalışılır?
Hocam, çalışırken karar almak çok iyi sonuç vermiyor. Karar almak değil işte orada; kendim düzenliğe yaptı diyorum, yok çok hafif -"şöyle yapmayacağım, böyle yapmayacağım" dediğiniz zaman yapıyorsunuz. Bizim hep üzerinde durmaya çalıştığımız şey şu: bir benliği önce gözlemlemek, sonra onu bütün unsurlarıyla tanımak. Ne anlamda? Motivasyonu ne, düşüncesi ne, arayışı ne, beklentisi ne? Onun birçok kökü, dalı, gövdesi, yaprağı, çiçeği var; onları bütünüyle tanımak. Bu niye böyle?
Mesela diyelim ki kendimi niye hemen öne çıkarmak istiyorum? Bir benliğim var, kendini herhangi bir ortamda öne çıkarmak istiyor. Niye öne çıkarmak istiyorum? Şimdi desem ki "bir daha öne çıkmayacağım" -o benlik bana güler, "ben sana gösteririm" der; çünkü ben onun üzerinde çalışmıyorum. Onun üzerinde çalışmak demek: "gel bakalım, sen niye öne çıkmak istiyorsun, ne derdin var, niye bunu istiyorsun, bundan ne sağlayacağını umuyorsun, hangi ihtiyacın, beklentin, korkun veya kaygın var da bunu yapıyorsun" diye sormaktır. Deyim yerindeyse onu MR'a yatırıp bütün kesitlerini inceleyebilmek -benliğimiz üzerinde çalışmak dediğimiz bu.
Sonra onun yanlış bir düşünceye, yanlış bir algıya, yanlış bir arayışa, yanlış bir beklentiye oturduğunu görürüz. O zaman o yanlış beklentiyi doğru beklentiyle, yanlış düşünceyi doğru düşünceyle, yanlış algıyı doğru algıyla değiştirmek gerekir. Değiştirildiği zaman onun hayatiyeti büyük oranda azalmış olur. Ne kalır geriye? Belki senelerce kendini sürekli güncellemiş olmasından kaynaklanan, deyim yerindeyse içgüdüsel bir gücü kalmış olur; o da artık onun üzerinde çalışmaya bağlıdır.
Ama öncelikle kişi, onun yanlış olduğuna dair net bir kanaate, bir farkındalığa sahip olmalı; onun temel dayanaklarını ekarte etmeli. Nasıl mesela bir düşman var, etrafında yandaşları var, onu destekleyenler var -önce ne yapılır? Onu destekleyenler bertaraf edilir, o yalnız kalır. Onu destekleyenler ne? İşte bahsettiğim, onun algısı, düşüncesi, bakış açısı, beklentisi, arayışı. Bu bertaraf edildiğinde onun bütün dayanakları ortadan kalkmaya başlar. Kişi bu sefer kendini legalize etmeye çalıştığında dikkat edeceğim der ve o dikkatle yol alır. Bu ne kadar sürerse sürsün. O yüzden biz hiçbir zaman karar almıyoruz; "bir daha bunu yapmayacağım" diye karar almıyoruz, "bunun üzerinde çalışmaya" karar alıyoruz.
Mesela beni mağdur eden bir konuyu düşünüyorum, uğraşıyorum onunla; sabahleyin kalkarken bile inanamıyorum, aynı düşünceyle kalkıyorum. "Yok öyle bir şey" diyorum, "ben böyle seçiyorum" -üzerinde çalıştığımı zannediyoruz ama... İşte orada şunu yapmak lazım: o benliğin dayanakları, kendisini ikame ettiği, ayakta tuttuğu şeyler ne? "Bunu yapmaları gerekiyor muydu?" diye düşüneceksin. "Ne gerek vardı bunu yapmaya?" Cevap vereceksin ona: onların ne gerek duyduğunu tanımlarsan cevap vermiş olursun. "Paraya çok arzuları vardı, taleplerinden dolayı bu yanlışı yaptılar, yalan söylediler veya haksızlık ettiler" -tamam, "bunu yapmalarına ne gerek vardı, al sana gereğini de söyledim" dersin. Yanlış bir şey ama o kişi de bu şekilde bir nefs hali içinde olduğu için buna kendince gerek duydu. Konu anlaşılmış mıdır? Böyle bakınca, farkına varınca kişi elini eteğini çekmeye çalışır; sakince tekrar onun üzerinde çalışmalıdır.
Bu neye benziyor? Antibiyotik almaya benziyor: "12 saat arayla 7 gün veya 10 gün kullanacaksın" derler ya, bizim için de böyle bir şey var. 12 saat arayla, ne zaman çıkarsa ve tamamen sıfırlanıncaya kadar antibiyotik kullanacaksın. Bazen hakikaten sıfırlanır. Tabii sıfırlanır -birisi 10 günde biter, birisi bir sene devam eder, olabilir. Devam ediyorsa ona antibiyotik uygulayacaksın, ta ki o benlik bizim psikolojik dengemizde iyice sönene kadar, o ilacı kullanacaksın. Benlik üzerinde çalışma dediğimiz bu.
Biz zaten şuna karar veriyoruz her zaman: "ben bunun üzerinde çalışacağım." Yoksa "ben bunu yapmayacağım, etmeyeceğim" demek manasız bir şeydir. Çünkü "yapmayacağım" dersin, yaparsın, o zaman karamsarlığa kapılırsın, "demek ki başarısız oldum" dersin. Halbuki yok, biz onun üzerinde çalışıyoruz -kararımız bu. Ve bunun ölçüsü, onu savunmamak, farkına vardığımız anda onun üzerinden hareket etmemektir. "Fark ettim, şu an yanlış bir şey üzerinden diretiyorum -davranış, tutum veya duygu olarak- fark ettim, orada duracağım, ona hayatiyet vermeyeceğim, onu canlandırmayacağım, güçlendirmeyeceğim." O zaman gitgide sönümlenecek. Hayatın içinde kendimiz üzerinde çalışmak dediğimiz şey bu.
Bu şekilde çalıştığı zaman insana Allah yardım eder. İnsan her zaman o dua içinde olmalı; Allah insana o noktada yardım ediyor. Yoksa senelerce kendini realize etmiş bir benliğe "karar aldım, daha olmayacak" demek çok zor bir şeydir. Hele bizde güçlü bir temele oturmuş benlikler varsa. Bazıları çok hafiftir, bazıları çok daha güçlüdür. Bazı şeyler genetik değil de yapısal olarak, aynı kişilik yapısında olmamızdan gelebilir; ya da beraber yaşadığımız insanlardan edinmiş olabiliriz. Beraber yaşadığımızda kendimizde gözlemliyoruz bunları.
Aslında şunu düşünmek lazım: bir insan bir şey yapıyorsa, sende de onun potansiyeli var demektir. Dolayısıyla bir insanda bir şey gördüğümüz zaman "ben bunu hayatta yapmam" demeyeceksin -o insan yapıyorsa sende de potansiyel var demektir. Potansiyel derken, "sen yapıyorsun" demiyorum; potansiyel olarak var, ama o ortamlar birinin içinde çok fazla olduğunda, o ortamda büyürsün, olumsuzluklar tetikler, o potansiyel açığa çıkar.
O yüzden kişi, dış dünyada bir insanda bir yanlışı görüyorsa, önce onun yanlış olduğunu, yanlış bir tutum, davranış olduğunu görmeli. Sonra kendine bakıp "Ya Rabbi, beni bu konuda koru" deyip kendi bilincini de o konuda uyanık tutmaya çalışmalıdır. Çünkü bir insanda bir şey varsa -mesela bir insanda kalp ritim bozukluğu varsa- bu sende de potansiyel olarak olabilir, çünkü senin de kalbin var. Dolayısıyla aşırı bir kınama ve suçlama yanlış bir şeydir; ben de eğer farkındalığım zayıflarsa yapabilirim. Dolayısıyla o insanı mümkünse uyarmak, fark ettirmek, değilse kendi sürecine bırakıp dua etmek gerekir; ama kendimizde de bunun potansiyeli olduğunu bilip, "bu nasıl oluşuyor acaba bir insanda" diye düşünüp o benliğin dayanaklarına karşı uyanık olmak lazım.
Bu, kendini aşılamak gibi bir şey. Biyolojide kendini aşılamak diye bir şey var ya -sende o davranış yok ama onun ölü veya zayıflatılmış mikrobunu alıyorsun, vücut ona karşı güçlü hale geliyor. Ben bazen bunu düşünürüm: diyelim ki ben o davranışı sergilemiyorum ama birinde o davranışı görüyorum ve düşünüyorum bu davranışın üzerinde. "Bu insan bunu niye yapıyor, şu nedenlerle yapıyor" dersem, o zaman "ben o zaman şu nedenlere, şu olgulara, şu düşünüş tarzına karşı dikkatli olacağım" derim. Çünkü bunlar böyle bir benliği üretiyor, ona hayat veriyor; o da bende potansiyel olarak var. O zaman ben bende çıkmadığı halde kendimi psikolojik olarak aşılamış oluyorum, o olumsuzluğa karşı kendimi daha uyanık ve daha farkında tutmaya çalışıyorum.
Mesela benim herhangi bir yere başkan olma, baş olma imkânım yok ama görüyorum, baş olmak için insanlar birbirini yiyor. Demek ki insanoğlunda bir baş olma sevdası var, bunun şu şu nedenleri var, şu etkilerle güçleniyor, açığa çıkıyor. Sonra kendine döneceksin: "böyle durumlar olduğunda dikkat edeceğim" diyeceksin. O zaman ne yapmış olacaksın? Kendini aşılamış oluyorsun.
O yüzden insanlar birini kınar, "yanlıştır" der, sonra bir zaman sonra bakar kendisi de onu yapmış -tabii ki yapabilirsin, eğer ona karşı uyanık, farkında olmazsan. Bazı vakalarda insan gerçekten sebepleri izleyerek değil de biyolojik bir tutukluk yüzünden de bir şeyler yapabilir -bu ayrı bir şey. Ama şunu da söylemeliyim: çok derinde buna dair gizli bir düşünce olmadıkça, biyolojik şey de onu yaptırmaz.
Çok uyanık olmak da güzel aslında; o algıları açıyorsun, sen yükseliyorsun. Ama çok merak da kişiye tesir eden bir şey olabilir -uyanıklık dediğimiz, kendi benliklerimize karşı uyanık olmaktır, sağlıklı bir merak değil. İnsan doğru ve nitelikli şeyleri merak etmeli. İçimizde bir sürü şeyi merak eden bir benlik var; alacaksın karşına, "neyi merak ediyorsun, gerekli bir merak mı" diye soracaksın. Özellikle zahirci olan benliklerde her türlü zahiri şeyi merak eden benlikler vardır; "gerçekten merak edilmeye değer bir şey nedir" diye soracaksın.
Aklı Dinlemeyen Merkezler
İnsanda aklı dinlemeyen merkezler var. Mesela bir tanesi içgüdü merkezi, bir tanesi duygu merkezidir; bunlar kolay kolay aklı dinlemezler. Diyelim ki bir arkadaş çok lezzetli bir yemeği bir oturuşta 4-5 tane pizza yiyor, "yanlış olduğunu biliyorum" diyor. Orada onu yiyen içgüdü merkezidir; içgüdünün aldığı haz sana 4-5 tane pizza yediriyor ve bu aklı dinliyor mu? Dinlemiyor. Neden orada aklını onun üzerine hükmedici hale getirmiyorsun? Bu akıllıca bir davranış mıdır? Değildir. O içgüdü merkezi akıllıca mı davranır? Hayır. Üstelik o içgüdü merkezinin dengesi de bozulmuşsa tam bir felaket oluyor.
Dolayısıyla bizim içimizde aklı dinlemeyen bir kısım melekeler, merkezler var; bunların ürettiği benlikler var. Mesela biri uyuşturucu kullanmış -önce bir merak, merak eden bir benlik üzerinden denemiş, merakını gidermiş. Bir başka benlik devreye giriyor: "bunun hoş bir keyfi var." Bu sefer içgüdüsel hazzına veya o anda yaşadığı geçici bir rahatlığa arzu duyan başka bir benlik bayrağı devralıyor -bayrak yarışı yapıyorlar- ve devam ettiriyor. Böyle oluyor. "Günah olduğunu bilirsem hepsini kullanabilirim" diyor -işte din tam ve asli farkındalığa ermediğimiz için Allah'ın bize gönderdiği bir hediyedir.
İçimizdeki o benlik halleri, içgüdüsel merkez, zihinsel merkez -zihinsel merkezin bir bölümü de merak ediyor, o da sağlam ayakkabı değil, merak ediyor. Peki din burada ne? İnsanlar soruyor, dinin fonksiyonu nedir? Din, sen asli ve mutlak farkındalık içinde olmadığın için -Hristiyanlığın ifadesini kullanırsak "düşmüş" olduğun için, İslami geleneği kullanırsak "cennetten yeryüzüne indirildiğin" için, yani o üst bilinç farkındalığından koptuğun için- iraden zayıf olduğu için sana bir yol gösterir. Biz bu yeryüzünde bir, irademiz zayıf; iki, bilincimiz zayıf. O zaman Allah ne yapıyor? "Sen bu süreçte bu dinle idare et" diyor. Bu din sana diyor ki: "bak bu haram, bu yanlış bir şey, bu doğru bir şey, bunu yapmaya çalış." İbadetle senin iradeni ve bilincini güçlendirmeye çalışıyor; öbürleriyle de seni alt etmeye çalışan düşmüş irade ve düşmüş bilincin seni düşürmeye çalıştığı tuzaklara karşı kırmızı bayraklar dikiyor.
Vahyin Aşamalı İnişi
Eskiden, bizim İslami gelenekte önce şey yok mesela -emin değilim ama, Âdem'e gönderilen kitap yok yani. Âdem'de Allah direkt konuşuyor, kitap vermiyor, sayfa da vermiyor. Bir süre sonra sayfalar gönderilmeye başlıyor, 3-5 sayfa deyim yerindeyse, kısa şeyler anlamında. Sonra koca koca kitaplar gönderiliyor. Bak, düştükçe kitaplar büyüyor; bilincimiz ve irademiz zayıfladıkça kitap hacmi artıyor. İrademiz zayıflamış, bilincimiz düşmüş -o zaman din sana diyor ki: "bak bu noktalarda senin çelinebileceğin, düşebileceğin yerler var, bunları sana haram kılıyorum, bunları sana kapatıyorum, sen de bunu anla; buraları da sana tavsiye ediyorum -ibadet et, iyi ol, merhametli ol, cömert ol, şefkatli ol- buralar senin iradeni ve bilincini yükseltecek."
Sen zaten o ruhsal farka -eren, ermiş biri- niye sana yasaklanmış, niye sana haram edilmiş, zaten anlayacaktır. Bir eren, diyelim eroini merak eder mi, ondan bir şey bulur mu? Bulmaz. Ama bizim düşmüş bilincimiz ve irademiz ne diyor? "Aslında bazen kafan bozuk olduğunda iki kadeh atsan rahatlarsın." Doğru mu, rahatlıyor musun? Doğru. Peki o neyin rahatlaması? Duygu merkezi biraz gevşiyor ama başka bir merkez orada sapıtıyor; sağlam bir rahatlatıcı değil. Onun için Kur'an diyor: içkide bir kısım faydalar olsa bile ekseriyeti zararlıdır diyor.
Yani kitap sana ne demiş oluyor? "Bak, psikolojik olarak bazı noktalarda rahatlıyor gibi gözüksen de son tahlilde bu faydasız ve zararlı bir şey." Yoksa "Allah haram kılmasa yapacaktım" anlamında düşünmemeliyiz dini. Şunu demeliyiz: "ben irade ve bilinç olarak belli bir zayıflığa sahip olduğum için Allah beni hakiki fıtratıma ulaştırmak, hakiki fıtratımın öz bilincine erdirmek için bana bu sınırları koymuş -tebrik ederim, iyi ki koymuş" diye müteşekkir olursun. Onu seni engelleyen bir şey olarak görmezsin.
Bugün modern insanların veya bir kısım Müslümanların "Allah bunu niye haram etmiş" diye sorması, altında şunu çıkarır: "bana sorsaydı ben ona söylerdim, niye haram edip etmeyeceğini." Ama sormadan, tepeden inme, otoriter bir şey koymuş gibi görüyorlar. Halbuki ben diyeceğim ki: "Ya Rabbi, şükürler olsun ki, benim şu düşük bilinç ve irade noktamda ben her şeyi bilmiyorum, neyin bana zararlı veya faydalı olduğunu bilmiyorum; sen bana bunları söylüyorsun, ben de bundan dolayı müteşekkirim."
O negatifliği yapıp da erdim, insanlık noktasında kemalata vardım diyen biri var mı? Yok. "Haram ne varsa işleyerek aslında erdim" diyen, yeryüzünde bu konuda bize bir insanlık örneği veren biri var mı? Yok. Öyleyse dinin buradaki fonksiyonu, bizdeki negatif benlikleri bir üst irade ile tutmaya çalışan bir bilgidir aslında. Ama alışkanlıkların ve gündelik şeylerin dışına çıkıp, zorlama şekilde değil, onların ötesinde şeyler yapan insanlar var -Şems'in hayatını okuduğunuzda mesela, uykusu, yemeği çok da önemli değildi onun için. Kimisi fıtraten böyle, kimisi de sonradan böyle olarak, gündelik alışkanlıkları aşarak başka noktalara gelmişler. Kişi erdiği zaman beşeri bir kısım ihtiyaçlardan azade oluyor -uyku, yemek. Bazı evliyalar kırk gün yemek yemeyebiliyor.
Aslında insan bu noktada, Allah'ın onun hakiki anlamdaki fıtratına uygun olanı ve olmayanı insana göstermiş oluyor. Bizim kendimiz üzerinde çalışmak dediğimiz şey, bunu daha derin bir bilinçle yapmaya çalışmaktır. Yoksa bir kişi şunu diyebilir: "ben aslında içki içmek istiyorum, ya da haksızlık yapmak istiyorum, ya da haram helal demeden mal toplamak istiyorum ama haram olduğu için yapmıyorum" -bu şekilde kendini bir ölçüde koruyor ama bu gerçek ve derinlikli bir çalışma değildir, her zaman patlayabilir bir şeydir.
Bunu bilişli olarak, özel bir farkındalıkla yapmak lazım. Ben mesela içki içen insanları merak ederim, oturmuşumdur, konuşmuşumdur; hiç içki içen bir insandan rahatsız olmamışımdır, garipsememişimdir de -yanlıştır ama garipsemem. Çünkü zaten anlıyorum ki ya zihinsel geriliminden kurtulmak için yapıyor ya da duygusal bir şeyinden dolayı, ya da bedensel bir gerginliği atmak için yapıyor; onu analiz ettiğinde bunun ne ifade ettiğini, ne tür sonuçları ve yansımaları olduğunu zaten biliyorsun. Gerçek anlamdaki yol alışın oradan değil, dikey olarak olduğunu anlıyorsun; o tür şeyleri yaşamakla bir şey kazanmayacaksın, kendi özüne dönmüş olmayacaksın hiçbir zaman o tür şeyleri yapmakla. Kendi özüne dair bir yolculuğun varsa ileriye değil yukarıya bakacaksın.
Mesela geçen bir arkadaş "dünyayı dolaşmak ne güzel bir şey, kötü bir şey mi" dedi. "Kötü bir şey değil" dedim, "fakat ben sanki gerçek anlamda bir mutluluğu, huzuru ve kendimi bulacağım diye dünyayı dolaşmam, böyle bir şeyin gerçekliği yok; ama hayatın içinde meşru bir şey olabilir, gezer dolaşırsın." Ben diyorum ki kendi içini dolaş, o daha büyük bir şey; kendi iç evrenini, iç varoluşunun alanlarını gözlemle, onları bulmaya çalış. Yoksa dünyada bulacağın şey ne? Bütün dünyayı dolaşmış olsan ne bulacaksın, belli bir şey bulacaksın. Küçümsemem ama sanki büyük bir şeymiş gibi de kesinlikle görmem. Bir köyde yaşamış olsam, bu idrakim olsa, "illa şehre ineyim, AVM'de ne satılıyor, eğlence parkında ne var ne yok" diye merak etmem. Ederse içinde bir benlik çoğalır. Çok da merak etme derim, zamanı gelirse kısmet olursa gider görürsün derim.
Kendini Benlikten Ayrıştırmak
Benliklerle uğraşılırken sorulan soruların her zaman cevabı alınamıyor. Hatta sorunu buluyorsun ama bu analizde sorular sorunu büyütüyor bazen. Kendi kendimize sorduğumuz için o cevapları alamıyoruz. O durumda dua etmekten başka bir şey yok. Allah, eğer bu konuda ciddi ve samimi bir gayret içinde olursak bize o feraseti veriyor. Kişi kendini ondan ayrıştırmalı.
Kendi kendimize soruyoruz demiştik, aslında kısmen doğru kısmen yanlış. Ben orada kendimi ayırmalıyım: "bu benlik ne istiyor? O benim kendim değil." O yüzden diyoruz, kendini korumak istiyorsan nefsini savunmayacaksın; nefsini savunursan kendini kaçırırsın. Ben orada benliğimi kendim olarak görmemeyi başarmaya çalışıyorum önce, ve onu hesaba çekiyorum: "ne istiyorsun kardeşim?" -"ben ne istiyorum" demiyorum, o benliği karşıma alıyorum, onunla özdeşleşmekten bir ölçüde en azından çıkıyorum.
Zaten en büyük tuzak nedir? O benliklerin bize kendilerini kendimiz olarak pazarlamalarıdır. "Sen bensin" diyor. Bu, kötü bir arkadaşınıza benzer: size sormadan "nereye gideceğiz, ne yapacağız" diyor, "ben ne istiyorsam sen de onu istiyorsun, biz biriz, benim isteğim senin de isteğin" diyor -sizi kendisiyle özdeşleştiriyor ve siz de "ben öyle istiyorum" diyorsunuz, halbuki öyle istemiyorsunuz. "Ben kendim değilim" -o deneyimi başarabilmek gerekir. Diyelim ki içimde kıskançlık duyan, öfke duyan, kendini beğendirmek isteyen bir benlik var; ona "ben kendim" demeyeceğim. Zaten bu işin ilk adımı budur. Ona "kendim" dediğin anda -daha önce bir derste şöyle demiştik- üzerine bastığın bir tahtayı kaldırabilir misin? Kaldıramazsın; önce o tahtadan ayağını çekeceksin, sonra kaldırabilirsin. Yoksa bir şeye "kendim" diyorsam ondan nasıl kurtulabilirim? Kendimi ikiye bölüyorum deyim yerindeyse.
"İkiye bölmede riskli bir şey vardı, dışarıdan bakmakta" diye bir soru geldi. Yok, riskli bir şey yok; asıl risk bunu yapmamaktır. Bunu üçe de bölebilirsin. O sana "bensin" diyor. Şöyle bir örnek verelim: benim ateşim var diyelim; ben biliyorum ki gerçek kendimin ateşi 36-37 derece, mesela 36. "Benim gerçek kendimin ateşi 36" diyorum. Eğer bu 39'sa, burada yabancı bir madde var, yabancı bir unsur var; yoksa benim gerçek ateşim bu kardeşim, kimse öyle düşürmeye kalkışmasın. Böyle dersem ne olur? Onunla özdeşleşmiş olurum. Halbuki ne diyorum? "Bir şey ateşimi yükseltti -bir mikrop, bir iltihap, şu, bu olabilir." Ne yaptım? Ayrıştırdım. "Benim doğal kendimin ateşi 36,5 derece" dedim, onu ayrıştırdım; şu anda ateşim 39 olsa bile.
İşte ayrıştırma dediğimiz bu. Bir şey kendisini sen diye dayatıyor. İnsan "ben buyum" dediğinde nasıl değişebilir? Ama insan "bende bencil, alıngan, sitemkâr, kıskanç, kendini göstermeye çalışan bencil bir benlik hali var, ben bunun farkındayım, buna karşı dikkatli olacağım, bunu analiz edeceğim, üzerinde çalışacağım" dediğinde -yoksa öbür türlü o benlik sana "senin gerçek kimliğin benim" diyor. İşte aslında Kur'an'ın "hevasını ilah edineni gördün mü" dediği şey aslında biraz bununla bağlantılıdır. Çünkü sen, yanlış bir istek, beklenti, arayış içinde olan bir şeyin senin üzerinde hâkimiyet kurma ve seni yönetme imkânını tanıyorsun; onu ilah edinmiş oluyorsun elinde olmadan, onun senin üzerinde otorite olmasını kabul ediyorsun. İşte hevasını ilah edinmek bu; öbürü ise onunla mücadele etmiş oluyorsun. O mücadeleyi yaptığında bu ne kadar devam ederse etsin, mücadele ediyorsun ya, tamam olur.
Olayla Özdeşleşmeme
Hocam, benim gibi duygusal olan biri için olaylarla özdeşleşme çok etkili oluyor. Son zamanlarda bir şeyler olduğunda, söylediğiniz şeyi yapmaya çalışıyorum; onun kendisi olduğunu, gerçekten öyle sezerek yaptığında ondan ayrılıyorsun. "Ben sana aidim, sana döneceğim" -sadece bunu idrak ederek yaşamak bile, ne kadar yapabilirsen o kadar. Bazen bir şeyler oluyor, "buna yetişemeyeceğim, başaramayacağım gibi" hissediyorum. Ama bunu derinden yaşadığın zaman olay senden uzaklaşıyor -"bu kadar yapabiliyorum, bu kadar elimden geliyor, gerisini sana havale ediyorum." Orada insan aslında Allah ile özdeşleşerek, öbürüyle özdeşleşmekten kurtulmuş oluyor.
Bu zaten bir Ârif'in deyimiyle: nefsine karşı Allah'tan yardım isteyene Allah yardım eder; ama nefsine karşı Allah'tan yardım istemeyeni nefsi alt eder. "Ya Rabbi, beni koru, ben sana aidim, sen benim sahibimsin" dediğinde, Tanrı ile deyim yerindeyse özdeşleşip öbürüyle özdeşleşmekten kendini en azından uzak tutmuş oluyorsun.
Kur'an'da ilginç bir ayet var: "size bir etki geldiğinde -bir vesvese, bir kötü his geldiğinde- Allah'a sığının" mealinde, yani o etkiyi kendinizdenmiş gibi algılamayın, özdeşleşmeyin onunla, ona karşı Allah'a sığının. Kişi zaten "rağmen olma" sürecini yaşamalı. Yoksa insanın aklından, kalbinden olumsuz bir şeyin geçmesi problem değildir. Ona mağlup oluyor musun, tabi oluyor musun, meşru görüyor musun, görmüyor musun? Görmüyorsan rağmen olabiliyorsun demektir. Yani bir nevi şeytan, senin kendi özüne doğru yolculuğunda bir kamçı vazifesi görmüş oluyor o zaman.
Negatif bir düşünceye, negatif bir isteğe karşı erişilmiş bir farkındalık içinde "yok, bu yanlış bir şey; evet kalbimden geçti, zihnimden geçti ama yanlış bir şey, şu şu nedenlerle yanlış" -bunun zararı olmadığı gibi böyle bir farkındalık aslında bir lütuftur, bir sevaptır. Onun için insan bu mücadeleyi bu şekilde yürütmelidir. Gerçekten o özdeşleşmeyi bırakabildiği anda yolun yarısını kat etmiş olur.
Modern insanın yaptığı şey ne? Kendinde olan her şeye "kendim" diyor, oradan başta kaybediyor. "Kendimi mi inkâr edeyim" diyor. Hazreti İsa "kendini inkâr etmeden Tanrı'yı bulamazsın" diyor. İşte orada "kendini inkâr" derken, sen kendin olmayan ama sana kendin gibi kendini pazarlayan benlikleri inkâr et diyor. Modern insan anlamıyor, "kendimi nasıl inkâr edeyim" diyor. Hazreti İsa'nın bir sözü var: "benim sözümü anlamıyorsunuz" diyor; "kendini inkâr etmedikçe Tanrı'nın krallığına giremezsin" diyor. İşte bahsettiği şey bu -sende bir bencillik, bir duygusal noktada kıskançlık var, "kendimi nasıl inkâr edeyim, ne yapayım, böyle hissediyorum" diyorsun. İşte sana "kendim" diyene, sen onu inkâr et; ona karşı koy demek istiyor. "Aslında kıskanmıyorum" değil -ben içimdeki bu kıskanç benliği onaylamıyorum ve onun üzerinden hareket etmemeye çalışacağım, onu onaylamıyorum.
Çünkü nasıl dedik, benim vücuduma bir mikrop, bir bakteri girmiş -benim vücudumda ama benim fıtratımın dahilinde olan bir şey mi? Değil, o yabancı bir şey. Velev ki girmiş vücuduma, aynı onun gibi. Koruyor muyum? "Kardeşim işte diyelim ki vücuduma bir iğne battı, e bu benden" mi diyorum, "işte benim bedenimde" mi diyorum? Hayır, bazen vücut o şeyi kapsüle eder, sen de mümkün oldukça çıkarırsın onu; çünkü o yabancı bir cisimdir. Şimdi kıskançlık fıtri bir şey değil, alınganlık fıtri bir şey değil, bencillik fıtri bir şey değil. Peki bende var mı? Var. Ben o zaman bunlarla mücadele edeceğim, "ben" demeyeceğim bunlara.
Kıskançlık ve Ego Odaklı Sevgi
"Yaşam biçimini bunlara göre düzenleyebilir misin?" Elbette diyebilirsin, "bunu tercih ederim" diyebilirsin. Ya da mesela "arkadaşlarınla rahatça konuşabilir misin?" "Tabii" diyeceksin, bu senin sorumluluğun. "Ben mutlu muyum" buna karar verecek, bunu değerlendirecek olan sensin -kendini biliyorsun, çevrendeki insanları da biliyorsun, bu senin kararın. Yoksa "ben çok kıskancım, bununla görüşme, onunla görüşme" mi diyeceksin? Hayatın bununla mı geçecek, ne gerek var? "O senin sorumluluğun" diyeceksin.
"Onunla görüşürsen benimle görüşmez mi?" Yok. "Onunla görüşürsen ve ben o insanı daha çok beğendim dersen, eyvallah, hiç sıkıntı yok; sen sağ ben selamet" diyeceksin. Bu, "onu daha çok sevdiğimden" demek değil, "görüşmesini istemediğimden" de değil -içinde bir benlik var, konuştuğun insanın bir başkasıyla görüşmesini istemiyor. Niye istemiyor? Analiz edeceksin. Belki bir şeyden mi korkuyor, kaybetmekten mi korkuyor? Bunları analiz edeceksin: o kıskanç benliğin korkuları var, beklentileri var, arayışları var, bunlara bakacaksın. Ne kadar doğru, ne kadar makul?
"Bence çok makul" diyen olursa: hiçbiri makul değil. Onların makul olmadıklarını analiz edeceksin. "Niye makul değil, benim korkularım var, yalan mı, olamaz mı" diyorsa, "olabilir" dersin; ama o zaman hemen onunla mücadele edersin. "Neden korkuyorsun -kaybetmekten." "Niye kaybedeceksin?" Bazen "sanki benim sözümün ona geçmesinden korkuyorum" gibi şeylere de kılık değiştirir.
İki numaralar var -"ben izin vermeden arkadaşınla niye benden daha çok samimi oluyorsun" diyen benlikler. İşte biz de bunları görüp, insanların özgür olduğunu, dolayısıyla diledikleri tercihte bulunabileceklerini görmek gerekir. "Ama benimle ilgili özgür tercihler" diyen bir benlik var işte -"benim niye seninken özgür değilsin" diyor. Bırak seçimi ona, "bir kere oy vermiş, bu oyunu değiştirmeyeceksin" mi diyorsun? "Eğer beni seçiyorsan bana teslim olman lazım" mı diyorsun? "Bir kere kızıyorsan bunu yapamazsın" mı diyorsun? Bu doğru bir davranış değil, saygı değildir; "bana itaat etmesi lazım" diyen, ego odaklı bir sevgi taşıyan benliğin bütün argümanları bunlardır. "Ben arkadaşlarımla görüşmek istemiyorum, sen de görüşme" -bunlar doğal değil, hiç doğal değil.
İçimizde öyle benlikler var ki o kadar makul, o kadar doğal gösteriyorlar ki kendilerini. Halbuki kendin üzerinde çalışmak bunların üzerinde çalışmaktır. Eğer sen bunlardan daha zeki, daha akıllı, daha düşünceli, daha bilge değilsen, bunlarla mücadele edemezsin -çok kuvvetli olanlar bunlar.
"Bir adam beni takmıyor, kendini bana yükseltiyorsa, o zaman bir daha o yasama unutmayalım" mı diyorsun? "Beni takmıyor ki, görüşüyor" -"neyse bir daha kimse kırılmasın o zaman" mı diyorsun? Niye "o beni takmıyor" diye algılıyorsun? "Beni de sadece görüştüğü için mi takıyor" diye mi düşünüyorsun? Yok, o konuda seni niye taksın? Bunu niye bir kural olarak koyuyorsun -"benim görüşmediğim kimseyle sen de görüşmeyeceksin, beni de bu konuda takacaksın" diye? Bir kere şunu sormak lazım: "ey benlik, senin böyle bir hakkın mı var bir insanın üzerinde?" Bunlar mesela sevgiyi kendilerine alet ederek kendilerini legalize eden benlik gruplarıdır. Farklı benlik grupları, farklı partiler var içimizde -o partilerin milletvekilleri gibi.
Ben bir kere şunu düşüneceğim: sevgi özgür bir seçimdir ve özgür bir farkındalık içinde yaşanır. Dolayısıyla ben kendi sevgimden sorumluyum: "sadık mıyım, samimi miyim, dürüst müyüm, verdiğim sözü yerine getiriyor muyum" diye sorarım. Bana düşen bu. Bir başkası "sen nasıl bana sadıksan o da öyle olmalı" diyorsa, ona "nereden çıkardın bunu, öyle bir tahakküm, öyle bir otorite kurma hakkını sana kim veriyor" derim. O insan özgür bir insan; bırak da o insan sevgiyi, sadakati, samimiyeti kendi süreci içinde, doğal akışı içinde tecrübe etsin.
"Peki sevgiyi ve sözcüğü tarz etmiyoruz, o kişiye varmak çok zor" diye bir soru geldi. Tabii etmiyorsa, öyle güçlü argümanları vardır ki benliklerimizin, önce onların mücadelesini yapmamız gerekiyor. Sevgi bir özgürlük müdür, bağımlılık mıdır? "Bağımlılıktır" diyen bir kişi varsa, karşındaki insanın fikirlerini kendi aksiyon noktasına, kendi benliğine getirmesi mümkün değildir. Zaten diyoruz ya, yanlış fikirler, yanlış beklentiler, yanlış korkular bizde yanlış benlikler üretiyor. Bir kişi bunlarla derinlemesine mücadele etmiyorsa -"sevgi bir bağımlılıktır, dolayısıyla bir insan beni sevdiğini söylüyorsa bana bağımlı olmalı" diyorsam, bunu kabul edince bu düşüncenin üreteceği bütün saçma sapan benlikleri de doğal olarak kabul edeceğim, ki ben hepsini saçma kabul ediyorum. Ya da diyeceğim ki "yok, sevgi bağımlılık bir şey değil." Zaten düşünün: size bağımlı olan bir insanın sevgisi mi değerlidir, yoksa size bağımlı olmadığı halde size bağlı olan bir insanın sevgisi mi daha değerlidir? İnsan aslında fıtraten, iyice düşünse, o yanlış benliklerin argümanlarının, düşüncelerinin yanlış olduğunu görecektir.
"Sorunları da iyi sorun, zeki olmak lazım" diye bir yorum geldi. Evet, tabii, bu yüzden insanın benlik üzerinde çalışması dediğimiz şey öyle basit bir şey değil. O benliklerin hepsinin bir düşüncesi, bir hafızası var; kendini hayatın içinde realize ettikleri için güçleri var, korkuları var, arayışları var. Bunların hepsini bizim içimizde legalize etmişler zaten. Legalize olmayan bir benlik içimizde yaşayabilir mi? Kendini bir şekilde sütten çıkmış ak kaşık haline getirmiş; toplum da buna yardım ediyor -tabii ki mesela "insan sevdiğini kıskanır, bırakmayacaksın, kimseyle görüşmeyeceksin" gibi bir kısım toplumsal yanlış değerlendirmeler arkadaşlarınız bunu çok besliyor.
İşte biz her zaman neyi uyarıyoruz? Arkadaşlarınıza dikkat edin -hem dış arkadaşlara hem iç arkadaşlara; içeride de arkadaşlar var, dışarıda da var. Dikkat edeceksin: sana nereden konuşuyor, nefsinden mi konuşuyor, ruhundan mı konuşuyor, yoksa gerçekten doğru bir bilgi üzerinden mi konuşuyor? "Ben de senin gibi kıskancım ama okudum veya duydum, bunlar yanlış, ben de bunun üzerinde çalışıyorum, dolayısıyla ben de senin gibiyim ama bunu onaylamıyorum; sana da tavsiyem bunu onaylama" diyebilen bir kişi olmalı.
Şimdi düşünün: Peygamber'in kadınları, eşleri, meşru olsa da misyona uygun gelmeyen bazı şeyler istemişler; diyor ki "eğer dünya hayatının süsünü istiyorsanız sizi güzellikle salıvereyim." Demiyor ki "siz beni seviyordunuz, üstelik ben peygamberim, nerede sadakat" -demiyor. Diyor ki "bakın bu konuda özgürsünüz, siz benimle beraber yaşamayı da tercih edebilirsiniz, etmeyebilirsiniz de, bu konuda özgürsünüz; ama benim size sunacağım şey bundan ibarettir." "Bu konuda özgürsünüz, güzellikle salıvereyim" diyor -yani "gidiyorsanız gidin" diyor. İşte "vurmuşsunuz peygamberi, kızı, kıymetini bilin" demiyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Hevayı ilah edinme ile ilgili bir ayete atıf yapılıyor ("Kur'an'ın hevasını ilah edineni gördün mü dediği şey..."); sure adı metinde belirtilmemiştir. - Esir almayla ilgili bir ayete atıf yapılıyor ("Tamamen hâkim oluncaya kadar esir almak peygambere yaraşmaz..."); sure adı metinde belirtilmemiştir. - İçkinin zarar ve faydasına dair bir ayete atıf yapılıyor ("Kur'an içkide bir kısım faydalar olsa bile ekseriyeti zararlıdır diyor..."); sure adı metinde belirtilmemiştir. --- ---
İlgili Sohbetler
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar
Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.